ESMA-İ HÜSNA ŞERHİ
ESMA-İ HÜSNA ŞERHİ
Mütercim: M. FERŞAT
MERVE YAYINLARI
İÇİNDEKİLER
Takdim
Hayatı ve Eserleri
KİTABA
GİRİŞ
KİTABIN
ÖNSÖZÜ
BİRİNCİ BÖLÜM (Giriş ve Önsözler)
Birinci Kısım
İsim,
müsemma ve Tesmiye terimlerinin mâna ve izahı
İkinci Kısmı
Mânaca
birbirine yakın olan isimlerin izahı
Üçüncü Kısım
Muhtelif
mânaları bulunan ve bu muhtelif mânalara izafetle müşterek olan isim
hakkında
Dördüncü Kısmı
Allah-ü
Teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmak, O'nun sıfat ve isimlerinin mânaları ile imkân
nisbetinde nefsi tezyin etmek sahasında kulun kemâl ve saadetinin beyanı
hakkındadır
İKİNCİ BÖLÜM (Gayeler ve
Maksadlar)
Birinci Kısım
Allah'ın doksandokuz isminin mânâlarının şerh ve izahı hakkındadır
ALLAH
(C.C.)
RAHMAN,
RAHİM
el'MELİK
el'KUDDÜS
es'SELÂM
el'MÜ'MİN
el'MÜHEYMİN
el'AZİZ
el'CEBBAR
el'MÜTEKEBBIR
el'HÂLİK - el
BARİ - el'MUSAVVİR
el'GAFFAR
el'KAHHAR
el'VAHHAB
er'REZZAK
el'FETTAH
el'ALÎM
el'KABIZ - el'BASİD
el'HAFİD - er'RAFI
el'MUİZ - el'MUZİLL
es'SEMİ
el'BASİR
el'HAKEM
el'ADL
el'LÂTİF
el'HÂBİR
el'HALÎM
el'AZÎM
el'GAFÛR
eş'ŞEKUR
el'ALÎY
el'KEBÎR
ei'HAFÎZ
el'MUKÎT
el'HASİB
el'CELİL
el'KERÎM
er'RAKÎB
el'MUCÎB
el'VASÎ
el'HAKÎM
el'VEDUD
el'MECÎD
el'BAîS
eş'ŞEHİD
el'HAK
el'VEKÎL
el'KAVÎY -
el'METİN
el'VELÎY
el'HAMİD
el'MUHSÎ
el'MUBDÎ -
el'MUÎD
el'MUHYÎ -
el'MÜMÎT
el'HAY
el'KAYYUM
el'VACÎD
el'MACİD
el'VAHİD
es'SAMED
el'KADÎR -
el'MUKTEDİR
el-MUKADDİM -
el'MUAHHİR
el'EVVEL -
el'AHİR
ez'ZAHÎR -
el'BATIN
el'BERR
et'TEVVAB
el'MÜNTAKIM
el'AFUVV
er'RAÛF
MALİK'ul-MULKU
ZÜLCELÂLÎ
VEL İKRAM
el'VALÎ
el'MÜTEALÎ
el'MUKSİT
el'CAMİ
el'GANİY -
el'MUGNİ
el'MANİ
ed'DARR -
en'NAFİ
en'NUR
el'HADÎ
el'BEDİ'
el'BAKİ
el'VARÎS
er'REŞÎD
es'SABÜR
İkinci
Bolümün Birinci Kısmının Sonu ve Bir İtizar
İkinci Kısmı
Maksatlar
ve Gayeler Hakkındadır
Üçüncü Kısım
İsimlerin
Mutezile ve Filozofların Mezhebine Göre Tek Zata Nasıl Raci Olduklarının Beyanı
ve İzahı Hakkındadır
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM (İlâve ve Tekmileler)
Birinci Kısım
İkinci Kısım
Doksandokuz
İsmin Üzerinde Durulup Sayılmasının Faydasının Beyanı
Üçüncü Kısım
Allah'a
Itlak Edilen İsim ve Sıfatlar Tev-kifîmidir, Yoksa Aklın Bunda Bir Dahli
varanıdır? Bu Kısım Bunun Hakkındadır
MÜTERCİMİN
İLAVESİ
Esmâ-î Hüsnâ'nın Kısaca Mânâlarını, Okunmasının Adabı, Fazilet ve
Meziyetlerinin Beyanı
SON
TAKDİM
Hamd olsun
Allah'a ki, Kitab-ı Celtlinde «Allah, Esmâ-ı hüsnâ sahibidir; Onu bu güzel
isimleri ile çağırın!» buyurdu. Salât ve selâm olsun Efendimiz Muhammede
(S.A.V.) ki, yaratıklar arasında Allah'ı en iyi tanıyan O'dur. Hidayet bulan ve
ayni zamanda hidayet vesilesi olan âl ve ashabına da salât ve selâm olsun!.
İmam
Gazali, bir mevzuda eser verdiği zaman, o eser, parlak lafız kalıplarına dökülen
aydınlatıcı mânalardan başka bir şey değildir. Kitabın mevzuu, Esmâ-i Hüsnâ —
(Allah'ın güzel isimleri) nin şerh ve izahı oldığmdan, büyük ve ulu bir
mevzudur.
Esasen
Hüccetü’l İslâm İmam Gazalinin himmet ve emeğine ayak uyduracak şekilde İslâm
Alimlerinden, hakikat semalarında yükselen kim vardır Gerçek şu ki, Gazali,
akranlarını geride bırakmış ve her sahanın öncüsü olmuştur.
İMAMI
GAZALİ
HAYATI ve
ESERLERİ
Ebu
Mansur'un bu hareketine, Selçukluların günden güne artmakta olan kuvvet ve
nüfuzlarının büyük tesiri vardır. Esasen Horasan taraflarının Nişabur, Tus,.
Serahs, Merv ve Belh gibi büyük şehirlerini ellerine geçirmiş olan Selçuk
Türkleri, artık batıya doğru (Anadolu'ya) sür'atle genişlemeye başlamışlardır.
Arzettiği coğrafî mevkî dolayısıyla Karahanlılar, Samânîler ve Gazneliler
arasında uzun zaman rekabet mevzuu olmuş olan, Horasan artık sünni bir İslâm
devletinin yerleşme sahası olmuştur.
"Bünyesinde
İslâm ve Türk hasletlerini en güzel tarzda kaynaştırmış bulunan Selçuklular,
adil ve cesur davranışlarıyla Bağdad'taki Abbasi halifelerinin tek ümid kaynağı
olmuşlardır.
Halife
El'Kaim, Bağdad komutanı El-Besasiri'nin gittikçe artan nüfuz ve kudretinden
endişelenip Selçuk Sultanı Tuğrul Bey'den yardım talebinde bulundu.
Tuğrul bey
birtakım sebebler ve bilhassa Hac ve Kabe yollarını tamir etmek gibi bir gaye
ile Irak'a geldi. İsmi hicrî 22/Haziran 447 de (Milâdî 15 Kanun evvel 1055)
hutbede okundu. Üç gün, sonrada Bağdad'a girdi. Şehirde bu esnada vukua gelen
isyan bastırıldı. Bu işte parmağı olan Komutan Besasârî ve avanesi zindana
atıldı. Bağdad'ta Abbasi halifelerini bir müddetten beri tesir ve nüfuzları
altına almış olan Büvey-hi hanedanı böylelikle nihayete ermiş oluyordu.
Fatimilerle
anlaşmış olan el'Besasırî, onlardan gördüğü ve etraftan topladığı kuvvetlerle
Musul taraflarını ele geçirmişti. Fakat Tuğrul Bey, kısa zamanda Tig-rit'ten,
Diyarbakır'a olan bölgeyi hakimiyeti altına alarak Bağdad'a girdi. Esasen dindar
bir şahsiyet olan. el'Kaim, Fatimilerin sünnî İslâm dünyası için arzettik-leri
tehlikeyi sezmiş olduğundan Tuğrul Beyi «Melik'ül
Maşrik
ve'1-Mağrib = Doğunun ve Batının Meliki» ün-vaniyle taltif etti. Fakat bu sırada
Tuğrul Bey yine Fatimilerin teşvik ve tahrikleriyle ayaklanan kardeşi İbrahim
Yınal ile uğraşmak mecburiyetinde kaldı. Bunun fırsat bilen el'Besasiri Bağdad'a
girdi. Hutbeyi Fatımi halifesi adına okuttu. Fakat kardeşinin isyanını bastıran
Tuğrul Bey Hicri 451 (Miladı 1059) da geri döndü, Bağdad'a girdi. Bağdad'tan
Küfeye kaçan el'~ Besasiri orada Tuğrul Beyin kuvvetleriyle yaptığı muharebede
öldü.
.İşte
Gazali'nin doğduğu sıralarda Hilâfet merkezi ve ülkesi bu gibi hareketlere şahit
olmaktaydı.
DOĞUMU
İslâm
aleminin en büyük alimlerinden biri olan-İmam Gazali hicri 450 (Milâdî 1058) de
Horasan'ın Tus şehrinde dünyaya geldi. Babası hayatını yün ticaretiyle kazanan
mütevazi dindar bir müslümandı.
Kendisi
mütevazi imkânlarıyla tahsil yapamamış fakat oğullarını devrin rağbette olan
bilgileri ile teçhize çalışarak ilim ve tasavvuf âlemine iki büyük şahsiyet
kazandırmıştır. Bu zat Ebu Hamid Muhammed- (İmam Gazali) ile diğer oğlu Ebü'l
Futun Ahmed (İmam Gazalinin Kardeş)'i, Tus'ta sofi bir arkadaşına emanet ve
tahsilleri ile alakadar olmasını rica etmiştir. Evlâd'larını küçük yaşta yetim
bırakan Gazalî'nin babası onları dünya'da sahibsiz bırakmadı. Bu sofî'nin
ismine kaynaklarda raslanmıyor. Ancak bu sıralarda, Tus'ta pek faal olan
tasavvufî hayat nazar-ı itibare alınırsa, bunun; Tus'un meşhur
Şeyhlerinden Ebû Ali Fadl b. Muhammed El-Farmedî'nin müridlerinden bir zat
olması kuvvetle muhtemeldir. Malûm olduğu üzere el'-Farmedî, meşhur sofî ve
mutasavvuf Ebü'l Kasım Addülkerim
el'Küşeyrî'nin (îrtihali H. 465/Milâdî 1072) müridi idi.
Evvelâ
Tus'ta Ahmed b. Muhammed el Razakanî'-den bir müddet fıkıh okuyan Gazali, sonra
Cürcan'a giderek, İmam Ebu Nasr'al İsmailî'den de ders okudu. Bu dersleri havi
notlarını, yolda haydutların gasb ettikleri, ricası üzerine iade etmeleri ve bu
hadiseyi ilâhi bir ikâz sayarak bu olaydan sonra bütün öğrendiği bilgileri
ezberlemesi hadisesi çok meşhurdur. Bundan sonra Nişabur'a giden Gazali,
Horasan'ın mutlak içti-had derecesine varan İmamı, İmam'ül Haremeyn Ebu'l-Ma'ali
el - Cuveyni (vefatı 478) 'nin derslerine devama başladı. Vezir Nizam'ül Mülkün
kendi adına izafeten yaptırmış olduğu Nizamiye medresesinde dinlediği bu
dersleri az zaman zarfında tam bir vukuf ile elde eden Gazali İmam'ül -
Harameyn'in en gözde üç talebesinden biri olarak tanındı.
Nizam'ül -
Mülk Nişabur'daki Nizamiye medresesinde hilafiyat ve usûl kürsüsüne İmam'ül
Harameyn'i tayin ederken, Bağdad'da da yaptırdığı Nizamiye medresesinin
kürsüsüne de Irak'ın meşhur fakihi Ebu İshak İbrahim b. Ali el'Şirazî (Vefatı
474)'yi tayin etmişti. İmam'ül Harameyn'in vefatın (478 Hicri)'den sonra,
Bağdad'ta Nizam'ül Mülk'ün meclisinde gördüğümüz Gazalî'yi bilahere Bağdad
Nizamiye medresesinin müderrisi (Profesörü) Ebu İshak Şirazinin (H. İ84/M.
1091)'de vefatı üzerine mezkûr medresenin (Üniversitenin) kürsüsünde
görüyoruz.
İlminin
genişliği, lisanının belagat ve fesahati ve öğretici olarak şöhreti kısa zamanda
bütün memlekete yayıldı. Çok geniş bir talebe kitlesi derslerine devama başladı.
Bu hal 488 senesine kadar devam etti. Fakat bu tarihte yavaş yavaş hissettiği ve
kalbine düşen şüphe tohumlarının gittikçe kuvvetlenmesi, halet-i ruhiyesi üzerinde
tesirler icra etmeye başladı. (Bu halleri bizzat kendinin kaleme aldığı
el'Munkız-u min'ed-Dalâl isimleri eserinde tafsilatıyla yazılıdır.) Bunun
üzerine ders vermeyi terketti. Bir müddet her şeyden şüphe ederek,
sufistâ'i bir hayat yaşadı. Dili tutulmuş, fesahat ve belagatı zail olmuştu.
Nihayet ilâhî bir lütuf eseri olarak (kendi değişiyle «Allah-ü Tealâ'nın
kalbime ilka' ettiği bir nur ile» el'munkız sf 18) şüpheden ta-tamamiyle
azade oir imanın doğması üzerine gayb aleminin esrarına ittilâ yolları göründü.
Kal (lâf) aleminden hal alemine ulaşmanın verdiği neşve içinde Bağdad'ı terke,
halvet ve uzlet hayatı yaşamağa karar verdi. Bu sıralarda yıl 488 olduğuna göre
Gazali Hazretleri 33-39 yaşlarında idi.
Ancak
birdenbire tedrisi terk etmesine itiraz edileceğini bildiğinden, hac niyeti
ile Hicaz'a gideceğini söyleyerek yerine kardeşi Ebül-Fütuh Ahmed
el'Gazali'yi (vefatı 520) bıraktı. Doğruca Şama gitti. (el'Mun-kız Türkçe
tercümesi sf. 62) 489'da Şam'a gelen Gazali bu şehirde iki sene kadar kalmış,
uzlet ve halveti ihtiyar ederek, riyazat ve mücahede ile dolu tam bir derviş
hayatı yaşamıştır. Evvelce tasavvuf kitaplarında okuduklarını (el'munkız
Türkçe tercümesi sf. 58) burada nefsinde tatbik ederek, Emeviye enmi'inde
itikâfa piren Gazali'nin kalbinde Resülullah Efendimizin (S.A.V.) Ravda-ı
Mutahharasını ziyaret ve Kabe'yi ziyaret arzusu uyanması üzerine buradan
ayrıldığını öğreniyoruz,. (el'Munkız sf: 64) Hicaz'a gitmedpn yolda Kudüs-ü
Şerife'de uğrayan Gazali Hz.leri burada Hz. İbrahim (A.S.) i ziyaret
etmiş orada (Sahra'da) dua ve zikir ile nefsini tezkiye etmiştir. Haç
farizasını ifadan sonra artık tam kemâle eren Gazali Hazretleri zahir ve batın
ilimlerinin üstadı yani zûlcenaheyn olarak Bağdad'a döndü. Burada asrımıza
kadar şöhreti artarak devam dünyaca
meşhur (İHYA-U ULÜMİD'DİN) kitabını okutmaya başladı. Fakat Hz, üstadın artık
mizacına ta-mamıyle hakim olan sofiyane hayatı yaşama isteği onu doğduğu yer
olan Tus'a çekilmeye sevketti. Burada 10 sene kadar dervişane yaşıyan Gazali
Hz.lerini Vezir Fahrülmülk tekrar Nizamiye medresesine dönmeye razı etti. Halkın
zayıflayan imanı karşısında, bid'at ehlinin kuvvetlendiğini gören Gazali Hz.leri
ulema ile istişare ederek, halvet ve inzivanın caiz olmadığına kanaat getirip
499 (M. 1105)'da tekrar ders vermeye başladı. Fakat bu ikinci tedris hayatı pek
kısa sürdü. Bir sene kadar ders okuttuktan sonra tekrar doğduğu yer olan Tus
şehrine avdet etti. Feyizli ve ihya edici ömrünün son beş senesini kendi parası
ile inşa ettirdiği tekke ve medresede, hususi talebeler okutmak ve hak aşıkları
yetiştirmek, batıl ve sapık ceryanları yıkan birbirinden kıymetli eserlerini
te'lif etmekle ve riyazet, mücahede, ibadetle geçirdi. Nihayet 14.
Cemâziyelahır.. 505 (19. Aralık. 1111) Pazartesi günü Cemâl alemine yürüdü.
Cenab-ı Allah'ın Rahmeti üzerine olsun. Amin.
SAPIK
CERYANLARA KARŞI GAZALİ
Gazali
Hazretleri, bozuk ve sapık fikirlerin ve batıl mezheblerin bütün dehşetleri ile
ceryan ettiği bir zamanda ve zeminde yaşamıştır. Anadolu Fatihi Büyük Selçuklu -
Türk İmparatoru Alparslan'ın ilk devirlerinde, batıl mezhepler, hususiyle
Batînıyye mezhebi İslâm Alemini fitne ve fesada boğmuştu. Her bozuk mezhebin
menbaı olan İran bu seferde batınilik ve İsmailiği ortaya çıkardı. İslama
belkide en büyük zararı vermiş olan bu zararlı ceryanların mensubları, Hasan
Sabbah ve avanesi, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerini batıl te'viller-le izah etmeye
çalışıyorlardı. Muhkem ayetlerle tenakuz halinde
olan tefsir ve beyanlarda bulunarak Ehl-i Sünnet Vel Cemeat yolunu tıkamak
istiyorlardı. Allah Yolunun eşkiyaları olan mezkûr mezheb mensublarının fitne ve
faaliyetleri ile Alem-i İslâm'da umumi bir huzursuzluk meydana gelmişti.
Her asırda
bir müceddid tarafından izale edilen bu gibi sapıklıklar V. asırda İmam Gazali
Hz. leri tarafından karşılandı. Bu sapıklıklara karşı başta İmam Gazali Hz. leri
olmak üzere çok kıymetli bir irfan kadrosu harekete geti. Fakat Hüccet'ül -
İslâm Gazali Hz. lerinin ilmi kudreti ve kalplere tesir, akılları durduran
reddiyeleri diğerlerinin hepsini bastırıyordu. Nizam-ül Mülk kendisine hayran
olmuş ve Gazalî'ye «Zeyn-üd'Din = Dinin Ziyneti» unvanını vermiştir.
Hüccet'ül -
İslâm Gazali Hz. leri vakıaların tespit ve şehadetiyle asrının mücaddidi idi.
Gazali Hz.
leri mutezileye karşı (Fays'ül-Tefrika beyn-el İslâm ve'1-Zendeka), ismaililere
karşı (el'Mus-tahziri), (Mufassil'al-Hllaf) (el'Durc al-Merkum), (el'
Kıstas'ül-Müstakim) eserlerini yazmış ve onların batıl mezheblerini iptal
etmiştir.
Felsefe:
İmam Gazali felsefecilerin fikriyatını öğrenmek için evvela iki sene kadar
felsefe ile uğraştı. Bu iki sene zarfında felsefeye vukuf peyda etti. Bir senede
öğrendiklerini tekrar eden Hz. Üstad, bu sahadaki tetkiklerinde, felsefenin
İslâm dini bakımından ihtiva ettiği hataları meydana çıkarmayı gaye ittihaz
eder. Gazali;,
1 —
Dehriyyun (Materyelistler)
2 —
Tabiyyun (Natüralistler)
3 —
İlahiyyun (Metafizikçiler)
-olmak
üzere üç grupta mülâhaza ettiği felsefeciler içinde, birinci zümreyi, alemin
müdebbirini inkâr ile ki-"dem-i âleme inandığı için, tekfir, ve ikinci
zümreninde sâni-i
alemi isbat ettikleri hâlde, haşr ve ba'se inanmadıkları cihetle hesap ve kitabı
inkâr ettiklerinden dolayı, zinadika adı ile, küfürlerine hükmeder. Esas
hücumlarını tevcih ettiği zümre ise, iiahiyyun (Metafizikçiler) dur. Bu zümreye
mensup olanlar mezkûr iki zümreyi redde kalkışmışlar, birbirlerine de hücum
etmişlerdi. Zaten bunların tutarsızlığı o derecedir ki birinin söylediğini,
diğeri nakzedib kabul etmemektedir. Meselâ Aristo, bizzat kendi üstadlarını
reddetmiştir.
Felsefe
mevzu'unda evvela onların maksatlarını anlatan ' (Makasıd'-ül-Felasife) isimli
eserini yazmış bilahere felsefecilerin sapıklığını ispat eden
(Teha-füt'-ül-Felasife) isimli meşhur kitabını yazmıştır.
Tasavvuf:
Gazalî'nin memleketi olan Tus o asırda bir tasavvuf merkezi idi. Gazali
küçüklüğünde ve talebeliği esnasında sofi muhitlerinde yaşadı. Tedris hayatında
ise tasavvuf ikinci plânda kaldı. Nihayet geçirdiği ruh ve iman buhranından
sonra (bütün bu hallerini kendisi el'Munkız-u Min'ed'Dalal kitabında kendisi
bizzat anlatmaktadır. Bu kitap Türkçe'ye tercüme edilmiştir. Gazali Hazretlerini
tanımak istiyen bu kitabı mutlaka okumalıdır. En güzel tercümeleri şunlardır.
1 — Salih
Şeref ve Ahmed Davudoğlu, Hüseyin Turai' Beylerin tercüme ettikleri «El'Munkız-u
min-ed Dalal» Cağaloğlu Yayınevi 1970 İstanbul, isimli tercüme ile,
2. __Doç.
Dr. Ahmed Subhi Furat Beyih tercüme ettiği «Dalâletten Hidayete» Şamil Yayınevi
Kitapçılar Çarşısı N. 13 Beyazıd İstanbul - 1972 isimli kitaptır. (Bu tercümeye
kitabın aslı da ilâve edilmiştir.)
Tekrar
tasavvufa döndü. Bu halini şöyle anlatmaktadır. (.... Kafi olarak anladımki,
sofiye boş sözlere değil, iyi hallere sahiptir. İlim yoluyla elde edilmesi
mümkün olanı tahsil ettim. Yalnız işitmek ve öğrenmekle tahsili
mümkün
olmayıp tatmak ve hak yoluna, girmekle bilinecek olan hususlar kalmıştı.
Öğrendiğim ilimler, şer'i ve nakli ilimlerin sınıflarını araştırmak için takip
ettiğim meslekler, bana Allah'a; Nübüvvette (Peygamberliğe), kıyamet gününe
karşı şüphesiz bir iman bahşetmişti. İmanın bu üç esasının kalbimde sağlam bir
şekilde yer etmesi, muayyen ve mücerret bir delil ile değil, çeşitli sebebler,
karineler ve sayısız tecrübelerin bir neticesi olmuştur. Anlamıştım ki, ahirette
saadet (Bahtiyarlık) ancak takva (günahlardan uzaklaşmak) ile; nefsi, heva ve
hevesten men'etmekle olur...........;
.........
Şübhe götürmüyecek şekilde anladım ve yakinen gördüm ki: Sofiye
(mutasavvıflar) hakikaten Allah yolunu tutan ve bulan kimselerdir. O'nların
tuttukları yol yolların en güzelidir. Bakınız el'Munkız tercümesi sf. 59 ve 64
v.d.) Bizim bu sözlere ilâve edecek ne sözümüz olabilirki....
Allah
hepimizi bu yola sevk ve hidayet eylesin.
ESERLERİ
İmam
Gazalî'nin eserleri pek çok olup, alfabe sırasına göre bir listesi,
al'Murtaze'el-Zebidi tarafından tanzim edilmiştir. (Bah: İthaf al Şada, Cilt 1.
sf: 27-44) Ali Arslan Bey'in yaptığı tercümenin 1. cildinde de lâtin harfleriyle
eserlerinin listesi mevcudtur. Biz burada Gazali Hazretlerinin Türkeye tercüme
edilen kitaplarından tespit edebildiklerimizi kaydeceğiz.
1 _ ihya-i
Ulum'id-Din
En meşhur
eseri budur. Bu kitabın şöhreti bütün dünyaya yayılmıştır.
Türkçeye
Ahmed Serdarpğlu ve Ali Arslan bey tarafından iki ayrı tercümesi yapılmaktadır.
En büyük temennimiz tercümelerin bir an önce tamamlanmasıdır. Muhterem Hocamız
Ali Arslan Bey tercümeyi (1973) senesine kadar tamamlıyacağını ümid ettiğini
ifade etmektedir.
2 —
Kimya-ı Saadet. Bu kitab A. Faruk Meyan tarafından tercüme edilmiştir. Bedir
Yayınevi Neşriyatından 4. Baskı 1392 - 1972 İstanbul
3 —
El'erbain (Kırk Esas) adıyla Yaman Ankan tarafından Türkçeye tercüme
edilmiştir. Kasım 1970 İstanbul.
4 —
el'itikad fi'1-iktisad. (İtikadda iktisâd) adıyla O. Zeki Soyyiğitve
(itikadda orta yol) adiyla Dr. Kemâl Işık tarafından yapılmış iki ayrı
tercümesi vardır.
5 —
Mükaşife'tül-Kulûp. (İlâhî Nizam) adıyla Yaman Arıkan tarafından
tercüme edilmiştir.
6 —
Minhac'ül-Abidin. (Abidler Yolu) adıyla Yaman Arıkan tarafından tercüme
edilmiştir.
7 —
Mizan'ül-Amel (Amellerin Ölçüsü) adıyla Remzi Barışık tarafından
tercüme edilmiştir. Bir başka tercüme daha vardır.
8 —
Cevahir'ül-Kur'an ' (Kur'an'dan Cevherler) adıyla H. Suudî Erdoğan
tarafından tercüme edilmiştir.
9 —
Eyyühel Veled (Oğlum'a) adıyla Abdülhalim Akkul tarafından tercüme edilmiştir.
Bu eserin
başka tercümeleride vardır.
10 —
Ravdat'üt-Talibin. (Tasavvufun esasları) -adıyla Ramazan Yıldız
tarafından tercüme edilmiştir.
11 —
Dürret'ül-Fahir- (Kıyamed ve Ahiret) adıyla H. Hilmi Işık tarafından tercüme
edilmiştir.
12 —
el'Munkız-u min-ed-Dalal
Bu kitap
hakkında yukarda izah verilmişti.
13 —
el'Hikmet-ü fi Mahlukatillah. (Varlıkların yaradılış hikmetleri) adıyla
Hasan Akarsu-Mürsel Sıradağ tarafından tercüme edilmiştir.
17
14 —
Nasihat'ül Müluk. (Devlet Başkanlarına) adıyla Osman Şekerci tarafından
tercüme edilmiştir.
15 —
Bidayet'ül-Hidaye; aynı isimle Abdülkadir Akçiçek tarafından tercüme
edilmiştir.
16 —
Sırr'ül-Alemin. (Alemlerin Sırrı) ismiyle Na-•im Erdoğan tarafından tercüme
edilmiştir.
17. —
el'Keşf'ü vet'Tebyin (Riyadan İhlasa', Gururdan Tevazua) adıyla Celâl Yıldırım,
(Aldanış) adıyla Ahmed Arslantürkoğlu tarafından iki tercüme yapılmıştır.
18 —
Hülasat'üt Tesanifi fit'Tasavvufi. (İrfan Ordusunun El Kitabı) adıyla Ahmed
İnce tarafından tercüme edilmiştir.
19 —
Mearic'il-Küds. (Mukaddes Merdivenler), adıyla Yaman Arıkan tarafından
tercüme edilmiştir.
20 —
Mirac'üs-Salikm. (Hak Yolcularının Miracı) ismiyle Yaman Arıkan tarafından
tercüme edilmiştir.
21 —
el'Kıstas'ül-MüstaMın. Aynı isimle Yaman Arıkan tarafından tercüme
edilmiştir.
22 —
Kavaid'ül-Akaid (Akaidin Esasları) ismiyle Yaman Arıkan tarafından tercüme
edilmiştir.
23 —
el'Madnun'üs-Sagir (Sorular ve Cevablar) ismiyle Yaman Arıkan tarafından
tercüme edilmiştir.
24 —
Tehafüt'ül-Felâsife. (Felsefecile' Cevab) İsmiyle. Akif Nuri tarafından
tercüme edilmiştir
25 _
Mişkat'ül-Envar. (Nurlar Feneri) ismiyle Süleyman Ateş tarafından
tercüme edilmiştir.
26 —
er'Risalet'üt-Ledünniyye. (İlahi Sır) ismiyle A. Şener ve Ş. Topaloğlu
tarafından tercüme edilmiştir. Bu kitabı Tasavvufu inkâr edip; «İslâm'da
Tasavvuf yoktur» diyenler bilhassa okumalıdırlar.
27 _
Faysal'üt-Tefrika Beyn'el-İslâm vez-Zendeka (İslâm'da Müsamaha) ismiyle
Süleyman Uludağ tarafından tercüme edilmiştir.
18
28 —
et'Tecrid fi Kelimetit-Tevhid. (Kelime-i Tev-hid Kal'ası) ismiyle Celâl Yıldırım
tarafından tercüme edilmiştir.
29 —
Zübdet'ül İhya, aynı isimle Ali Özek tarafından aynı kitap (Mev'izet'ül
Mü'minin) ismiyle Ali Arslan tarafından tercüme edilmiştir. Bu kitap İhya'-nın
hülasasıdır.
30 -
el'Mürşid'ül-Emin, Abdülkadir Akçiçek tarafından tercüme edilmiştir. Bu
kitapta İhyanın bir başka hülasasıdır.
31 —
el'Kanun'ül-Külli fit-Tevil (Tevil Hakkında Genel Bir Kaide) adıyla (İslâmda
Müsamaha) adıyla tercüme edilen kitabın sonunda ilâve edilmiştir. M.
Şerafettin tarafından çevrilmiş.
32 —
Kitab-ı Kavasım el'Batımyye (Gazali'nin Batmüerin Belini Kıran
Delilleri) ismiyle A. Ateş tarafından tercüme edilmiştir.
Eserleri
hakkında fazla tafsilat vermeyi Gazali'nin Hayatı hakkında yazılması icab eden
büyük esere havale ederek bu mevzu'u burada kesiyoruz.
Hamd,
Âlemlerin Rabbı olan Yüce Allah'a, Salât Peygamberimiz Efendimiz Muhammed
Mustafa (S.A.Vj aline ve esbabına, Selâm Allah ve Resulünün yolunda gidenlere
olsun
-----
Esmâ-i
Hüsnâ Şerhi
İSTANBUL
8-Rebi'ül-Ahır-1392 20 - Mayıs -1972:.
KİTABA
GİRİŞ
Azamet ve
kibriyasmda eşsiz, teâlî ve samedâniye-tinde emsalsiz olan Allah'a hamd olsun! O
Allah ki izzet ve celâlinin korusuna girebilmek için akıl kanat bulamaz. O Allah
ki zatım tanımaya, tanımaktan acziye-ti yegâne vesile kılmış; en fasîh dillere
kendisini, kendisinin vaz'ettiği övgülerle, tadad eylediği isim ve sıfatlarla
övdürmüştür. Cümle mahlûkatm efdali Muhammed'e ve O'nun âline, ashabına ve
zürriyetine selât ve selâm olsun!.. '
Talebi
reddedilmeyen bir din kardeşim, Esmâ-i -Hüsnâ'nın mânalarını açıklamamı benden
istemekte idi. Bu talep, müteaddit defalar tekerrür etti. Ben ise bir adım ileri
ve bir adım geri atarak yerimde sayıyordum. Aramızdaki manevî kardeşliğin
hakkını Ödeme bakımından bu dostumun arzusuna, boyun eğmekle ihtiyatlı davranma
ve son derece tehlikeli olan bir işe atılmama yoluna giderek bu ağır işden beni
affetmesini istirham etmek arasında mütereddid idim. Beşer idrâkinin, bu ulu
maksada erişebilecek güçte olmadığı görüşünde idim. Nitekim bu mevzuda eser
vermekten basîret sahibini alıkoyacak iki mühim sebeb vardır:
1 — Haddi
zatında bu mevzu, güç erişilen, zor ulaşılan ve kolayca anlaşılmayan bir
mevzudur. En yüksek zirvede tevattun etmiş, en uzak gaye olarak teayyun
22
etmiş ve
insan aklını hayret ve şaşkınlık içinde komuştur Aklın gözleri, onun değil
uzaklarını ve enginlerini, kıyılarını ve sahillerini bile görebilecek nitelikte
değildir. Artık Rubûbiyet sıfatları sahasında araştırma, deneme ve tedkik,
beşerî kuvvetlere nasıl ve nereden müyesser olacaktır?. Hiç yarasanın gözü,
güneşin ışığına dayanabilir mi?.
2 — Bu
mevzuda hakikatin künhünü açıklamak, halk kütlelerinin kabul edegeldikleri
duruma muhalif düşebilir. Hak Teâlâ Hazretlerinin herkese ayrı bir tecellisi
vardır Her ferd, iktidan nisbetinde bu tecellîye mazhar olmaktadır. Sonra büyük
gayelere yönelenlerin yardımcıları azdır ve hem halk arasında yaşayanlara
temkinli hareket etmek yaraşır. Lâkin Hakk'ı görenlerin, Ö'nu görmez gibi
görünmeye çalışmaları da güçtür. Allah'a arif olamıyanların susması vacib ise
arif olanların susması haramdır. «Arif olanın dili bî -tab olur!» sözü, işte bu
gerçeğin ifadesidir.
Ne var ki
şiddetli İsrar ve gerçek ihtiyaç, bütün bu mazeretleri hükümsüz kıldı. Artık
Allah'dan dilerim ki, lütf-ü keremiyle doğru yolu bulmamızı asan kılsın ve ecr-i
cezîl ile bizleri mükâfatlandırsın. Şübhesiz o, cûd ve kerem sahibidir ve
kullarını son derece esirgeyendir.
KİTABIN
ÖNSÖZÜ
Kitabı üç
bölüme ayırmayı münasib gördük:
1 —
Girişler ve önsözler.
BİRİNCİ
BÖLÜM (4 Kısımdır.)
2 —
Gayeler ve maksadlar.
İKİNCİ
BÖLÜM (3 Kısımdır.)
3 —
İlâveler ve tekmileler.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM (3 Kısımdır.)
Birinci
bölümün ayrıntılarında maksatlara iltifatımız, giriş ve hazırlık yönünden olacak
ve üçüncü bölümün ayrıntılarında da, ilâve ve tekmile bakımından maksatlara bir
dönüş yapacağız. Matlabın özü ise, vasıta ve vesilenin ihtiva ettiği unsurdur.
Birinci
Bölüm: Bu bölüm, isim, müsemma ve tesmiye terimlerinin mâna ve hakikatlerinin
izahıdır. Fırkaların çoğunun bu husustaki yanlış tutumları meydana çıkarılacak;
mânaca birbirine yakın olan azîm, celîl ve kebîr gibi Esmâ-i Hüsnâ'dan bazı
isimleri bir mânaya hamlederek müteradif (eş anlamlı) kabul etmenin caiz olup
olmadığı veya değişik mânada birer isim mi oldukları izah edilecektir. Keza iki
mânası olan bir ismi, bu iki mânaya izafetle müşterek mi kabul edeceğiz, yoksa o
ismin, bu iki mânadan birine hamli
24
ciheti mi
teayyün edecek; bu husus da açıklanacaktır. Ayni zamanda Esmâ-î Hüsnâ'dan herbir
ismin mânasından kulun bir nasibi bulunduğu kayfiyeti de izah edilecektir.
İkinci
Bölüm, Allah-ü Teâlâ'nın doksandokuz isminin mânalarınr . şerh ve izahıdır.
Şöyle ki bu isimlerin, Ehl-i sünnet mezhebine göre bir zat ve yedi sıfata nasıl
râci olduğu, Mu'tezile ve felâsife mezhebine göre de, kesret kabul etmeyen bir
zata raci olmasının ne suretle mümkün olacağı beyan edilecektir.
Üçüncü
Bölüm, Esmâ-i Hüsnâ'nın tevkîfen doksandokuzdan fazla olduğunu beyan hakkındadır
ki, bu isimlerin yüz olmayıp doksandokuz olarak tayin ve tahsisinin faidesi ve
Allah-ü Teâlâ'yı muttasıf olduğu medh sıfatları ve mânası medh olan her sıfatla
vasıflandırmanın cevazı izah edilecektir. Ancak herbir sıfatın noksanlıktan âri
ve beri olması şarttır. Mânası noksanlık iş"ar eden sıfatların Allah-ü Teâlâ
hakkında kullanılması zinhar caiz değildir; fakat bir izne müstenid olursa bu
durumda Allah-ü Teâlâ hakkında lâyık olduğu lafızlar var ki, onların Allah-ü
Teâlâ hakkında mutlak şekilde tevil edilerek kullanılmasında beis yoktur. Kimi
lafızlar var ki onların Allah-ü Teâlâ hakkında mutlak olarak istimali memnu ve
ancak bir karine ile biriikte caizdir. Gerçek şu ki, Allah, emir buyurduğu
veçhile Esmâ-i Hüsnâ ile anılır. Şayet isimleri geçerek O'nu sıfatları ile
çağırmak istersek yalnız medh ve celâl sıfatları ile çağırabiliriz.
Vasıflandırılması caiz olan her sıfat ve her fiil ile çağıramayız. Meğerki az
önce belirttiğimiz gibi o sıfatta veya o fiilde medl- ve iclâl mânası mevcud
ola. Mamafih bunu inşaallah yerinde geniş-olarak zikredeceğiz.
Birinci
Bölüm
GİRİŞ ve
ÖNSÖZLER
BİRİNCİ
BÖLÜM
BİRİNCİ
KISIM
İSİM,
MÜSEMMÂ ve TESMİYE TERİMLERİNİN MÂNASININ İZAHI HAKKINDADIR:
İsim ve
müsem: -Vdan bahsedenler çoğalmış; ayrı ayrı yollar tutulmuş ve fırkalardan çoğu
hakdan sapmıştır. Kimi, ismin, müsemmânın ayni olduğunu, fakat tesmiye'den
ayrıldığını söylerken kimi- de, ismin, tesmiyenin ayni olup müsemmâ'dan
ayrıldığını ileri sürmektedir. Cedel ve kelâm kolunda mahareti ile tanınmış olan
bir üçüncüsü de şöyle diyor: «İsim, müsem-mâ'mn kendisi olabilir: Allah-ü Teâlâ
hakkında «O, zat ve mevcuddur!» dememiz gibi. Müsemmâ'dan başka da olabilir: «O,
yaratan ve rızıkverendir!» sözümüz gibi. Bu yaratan ve rızıkveıen isimleri,
yaratma ve rı-zıklandırmaya delâlet etmektedirler ki. bunlar müsemmâ'dan
ayrıdır. Bazan da isim, müsemmâ'nm ne kendisi ne de başkası olur. Meselâ «O,
âlim ve kaadir'dir!» dediğimiz vakit, bunlar ilim ve kudrete delâlet ederler
26
27
ki,
sıfâtüllah, zatın ne ayni ne de gayridir.» Fırkalar arasında başgösteren bu
ihtilafın menşei ikidir:
A — İsmin
kendisi tesmiye midiir değil midir?
B — İsmin
kendisi müsemmâ mıdır değil midir?
Gerçek şu
ki, isim tesmiye de değildir müsemmâ da değildir. Bu üç kelime, müteradif
olmayıp bilâkis mütebayin (birbirine zıd) dır. Bu hususu meydana koymak için bu
üç lafızdan her birinin mânasını münferid olarak izah etmemiz gerekmektedir ki,
ancak bunu müteakip, şu bunun ayni veya gayridir demek mümkin olacaktır.
Kakikatleri meydana çıkarma yolu ve metodu işte budur. Bu yoldan ayrılan, başarı
kaydetme imkânını aslen yitirmiş demektir. Tasdiki her ilmin-tas-dik veya
takzibe mevzu olabilecek vasıfta olan her hususu kasdediyorum - lafzı, mevsuf,
sıfat ve sıfatın mev-sufa nisbeti gibi üç unsurdan meydana gelen bir kaziy-ye
olduğunda şübhe yoktur. Birinci merhalede, tarif ve hakikatini tasavvur etmek
yolu ile yalnız mevsufu tanımış, sonra tarif ve hakikatini tasavvur etmek yolu
ile yalnız mevsufu tanımış, sonra tarif ve hakikatini tasavvur etmek suretiyle
yalnız sıfatı tanımış ve sonra da sıfatın mevsufa olan nisbetinin mevcud veya
menfi olduğunu göz önüne almış olmak gerekir. Şöyle ki mülkün kadîm veya hadis
olduğunu bilmek isteyen bir insan, önce mülk lafzının mânasını, sonra kadîm ve
hâdis'in mânasını bilmeli ve ancak bundan sonra, mülk için iki vasıftan birini
tesbit etme cihetini düşünmelidir. Bu yüzdendir ki ismin mânasını ayrı olarak
bilmek, müsemmânın mânasını ayrı olarak bilmek, tesmiyenin mânasını ayrı olarak
bilmek, ayniyet, hüviyet "e gayriyet terimlerini ayrı ayrı mütalaa ederek
mânalarını bilmek gerekiyor. Bu sayede ancak neyin, neyin ajnî veya gayri
olduğunu tasavvur etmek mümkün olacaktır.
İsmin tarif
ve hakikatinin izahı hakkında deriz ki: Eşyanın asılda vücudu, zihinlerde vücudu
ve dillerde vücudu vardır. Gerçek ve hakiki olan vücud, asıldaki vücuddur.
Zihinlerdeki vücudu ise ilmi ve şeklî, li-sanlardaki vücudu da lafzı ve
istidlalidir. Meselâ semânın (göğün) aslında ve zatında bir vücudu vardır,
zihinlerimizde ve gönüllerimizde de bir vücudu vardır. Çünkü semânın şekli,
gözlerimizde ve dolayısıyla hayalimizde iz bırakmış bulunmaktadır. Semânın yok
olduğunu, vücuddan kalkdığını farzedeüm, onun şekli hayalimizde devamlı olarak
yaşıyacaktır. İlim diye tabir ettiğimiz şey işte bu suret ve bu şekildir. O
halde ilim malumun bir örneğidir. Maluma benzeyen ve ona muvazi olan bir örnek.
Ve o, aynada görünen şekil ve suret gibidir. Bu suret, dış ve mukabil suretin
mümasili ve benzeridir ve ma'lûm'un zihinde meydana gelen örneğinden ibarettir.
Semâ'nın
dildeki varlığına gelince, bu varlık, bir takım seslerden mürekkep bir lafızdan
ibarettir. Bu sesler, dört parçaya ayrılarak birincisi (sin), ikincisi (mim),
üçüncüsü (elif) ve dördüncüsü (hemze) tabir edilmiştir. Şimdi semâ sözümüz
zihindeki semâ'nın bir delili ve zihindeki semâ da asıldaki semâ'ya mutabık olan
bir surettir. Asıldaki vücud olmasa şekil ve suretlerin zihinlerde meydana
gelmesine, zihinlerde suret meydana gelmese insanın o sureti duymasına ve insan
o sureti duymamış olsa onu lisanla tabir etmesine imkân yoktur.
3elki geri
zekâlı olanlar bunları birbirinden ayır-dedemiyecekler. Ne var ki bu vücudlann
birbirinden farklı oldukları, her birinin kendisine mahsus bir ta-Tam
özellikleri bulunduğu bir gerçektir.
Meselâ
insan, asıldaki vücudu itibariyle uyuyan, uyanan, yaşıyan, ölen, gezen,
oturan... bir varlıktır.
28
ÎMAM-I
GAZALÎl
Zihinlerdeki vücudu itibariyle de mübtedâ (özne), haber (yüklem), âmm (genel),
hâss (özel) cüzî, külli, kaziye... gibi şeylerdir. Dillerdeki vücudu itibariyle
ise A-rap, Acem, Türk, Zenci, çok harfli, az harfli, isim, fiil,, harf ve.
benzeri şeylerdir ki, bu vücud zamana ve her ülkenin örf ve adetlerine göre
değişir; fakat asıldaki ve zihindeki vücud ne zamana nisbeten ne de milletlere
göre zinhar değişmez. Asıldaki ve zihindeki vücudu şimdilik bir tarafa bırakarak
yalnız lafzî olan vücudu gözönünde tut; çünkü maksadımız bununla ilgilidir.
Lafızlar,
eşyanın a'yânına (zat ve asıllarına) delâlet etmek üzere insan iradesinin özel
surette vazettiği alfabetik harflerden ibarettir. Bu lafızlar, (vaz-ı evvel) ve
(vaz-ı sânî) olarak kısımlara ayrılırlar. Meselâ gök,, ağaç, insan ve benzeri
lafızlar vaz-ı evveldir. İsim, fiil,, harf, emir, nehy, muzari' gibi lâfızlar
vaz-ı sânîdir. Buna vaz-ı sânî dememizin sebebi, çünkü eşyaya delâlet etmek
üzere vazedilen lâfızlar şöyle kısımlandınlıyor:
a — Lafız,
kendisinde değil gayrisinde mânaya delâlet ederse o harftir.
b —
Kendisinde mânaya delâlet eden lafız da iki kısma ayrılır:
1 —
Mânasının zamanla alâkası olan lafız. Buna fiil denir. Vurdu ve vurur gibi.
2 —
Mânasının zamanla alâkası olmayan lafız. Buna isim denir. Gök ve yer gibi.
Lafızlar,
önce, zat ve asıllara delâlet etmek üzere-vazedildi ve bunu müteakip, isim,
fiil, harf ıstılahları, lafızların kısımlarına delâlet edici olarak
vazedildiler. Çünkü lafızların kendileri, vazedildikten sonra zatları ve
asılları itibariyle birer mevcud oldular ve şekilleri zihinlerde teressüm edince
lisan hareketleri ile göste-terilmeye hak kazandılar. Bu cihetle lafızların
varının
•ESMÂ-I
HÜSNÂ ŞERHİ
teaddüd
ettiği tasavvur ediliyor. Şöyleki bir isim birkaç kısma ayınlır ve her kısma
ayn bir isim verilirse bu durumda o isim, üçüncü derecede olmuş olur. Nitekim
ismi marife ve nekire olarak ikiye ayırmaktayız ve bundan maksat, bir ismin
vaz-ı sânî durumunda ol-¦duğunu sana anlatmaktır. Şayet bize «ismin tarifi
nedir?» diye sorulursa, «isim, müfred (tek) mânaya delâlet etmek üzere vazedilen
lafızdır!» diyebilir ve ayni zamanda bu tarife, ismi fiil ve harfden
ayırdedecek bir kayıt da ekleyebiliriz. Fakat bizim buradaki maksadımız isim
için tarif beyan etmek değildir. Sadece isimden, onun üçüncü derecedeki
mânasının murad olduğunu belirtmek istemekteyiz ki, bu, ismin asılda ve
zihindeki vücudlan değil sadece lisandaki vücududur. "Eğer ismin bir mânaya
delâlet etmek üzere vazedilen lafız olduğunu anladınsa; artık bilmelisin ki,
mâna ifade eden her mevzuun bir vâzii ve bir vaz'ı ve bir de mevzûunleh'i
vardır; mevzûunleh'e müsemmâ. vâziin kendisine müsemmî ve vaz'a tesmiye
denir. Meselâ filân, çocuğuna ad koydu dediğimiz vakit, çocuğuna delâlet eden
bir lafız vazetmiş olmaktadır ve onun "bu vazetme hareketine tesmiye adı
verilir. Bazan da tesmiye lafzı, vazedilen ismi anma mânasında istimal edilir.
Meselâ adı Ahmed' olan bir şahsa *, bir başkasının «ey Ahmed-» diye seslenmesi
gibi ki, onun bu çağırmasına da adverme (tesmiye) denir.: O halde tesmiye
lafzı, advermek ile adını anmak arasında müşterektir. Gerçi tesmiyenin
adverme mânasmdaki istimali adını anma mânasmdaki istimalinden daha uygun
ve elyak ise de iki husus arasında müşterek olduğu inkâr edilemez.
İsim,
tesmiye ve müsemmâ lafızlarını, hareket, tahrik, müteharrik ve muharrik
lafızlarının mecrasm-•da mütalaa etmek mümkündür. Bunlar ise muhtelif
30
İMAMI
GAZALİ
ESMA-Î
HÜSNA ŞERHİ
3L
*v-!~.
««#73
mânalara
delâlet eden dört ayrı isimdir. Hareket, bir yerden bir yere taşınmaya delâlet
eder. Tahrik ise, bu hareketi meydana getirmeye, müharik, hareketin failine
taharrük de, bir failden saadır olmakla beraber kendisinde hareket bulunan şeye
delâlet etmektedir. Müteharrik, kenisinde hareket bulunan mahalle delâlet edip
faile delâlet etmez. Bu lafızların mefhumları anlaşıldı ise, artık bunlar
hakkında, onların birbirinin ayni veya gayri olduğunu söylemenin caiz olup
olmadığı düşünülsün. Mevzuu ihata edebilmek için gayriyet ve hüviyetin mânasını
iyice idrâk etmek gerekir.
Hüve hüve
(o odur, o onun aynidir) nin üç çeşit istimali vardır:
1 — Şarap
badedir ve gazanfer arslandır sözünde olduğu gibi. Bu istimal, zat itibariyle
bir olup eş anlamda iki ismi bulunan ve mefhumları arasmda başkalık olmayan. her
şey için caridir. Sadece harfleri itibariyle değişik olan bu tür insimler
müteradif tesmiye edilir.
2 — Saarim
kılıç ve mühenned kılıçtır sözünde olduğu gibi. Bu istimal, birinci istimalden
farklıdır. Çünkü bu isimlerin mefhumları müteradif değil muhteliftir. Saarim
keskin olan kılıca, mühenned de Hind ülkesine mensup kılıca denir. Seyf (kılıç)
ise, mutlak olarak istimal edildiği vakit saari-m ve muhenned'den ayrı bir
mânaya delâlet eder. Oysa müteradif isimlerin sadece harf itibariyle
değiştiklerini ve asılları itibariyle kendilerinde ziyadelik veya noksanlık
bahis mevzuu olmadığını gördük. Bu tür isimlere mütedâhil demek doğru olur.
Nitekim seyf (kılıç), kendilerinde mâna yönünden ziyadelik olmasına rağmen bu
üç ismin de mefhumuna dahildir
3 — Kar
beyaz soğuktur sözünde olduğu gibi ki, beyaz ve soğuğun bir olduğu ve
dolayisiyle beyazın soğuğun ayni olduğu iddia edilecektir. Üç vecihden en
uzağı
budur. Buradaki ayniyet, iki vasıfla vasıflandırılan bir mevzuun vahdeti (tek
oluşu) na racidir ve bunun mânası, bir zatın ayni zamanda beyazlık ve soğuklukla
mevsuf olmasından ibarettir.
Hüve hüve
sözümüzün, bir vecihden, vahdet ifade eden kesrete delâleti mülahaza
edilmelidir. Vahdet olmasaydı hüve hüve demek mümkin olmaz ve kesret olmasaydı
gene hüve hüve demek mümkin olmazda; çünkü bu hüve hüve iki şeyi işaret
etmektedir. Sadede dönelim ve diyelim ki:
«Şarap
badedir!» sözümüzde olduğu gibi müteradif isimlere kıyas ederek ismin müsemmânın
ayni olduğunu iddia edenler mutlak surette yanılmışlardır. Müsemmânın mefhumu
başka ismin mefhumu başkadır. Nitekim ismin dâll (delâlet eden) ve müsemmânın
medlul (delâlet olunan) olduğunu açıklamış bulunmaktayız. Sonra isim, lafız
olmayabilir. Çünkü isim A-rap, Acem ve Türk ismi, yâni Acemlerin, Türklerin ve
Arapların vazettikleri bir lafızdır. Bu itibarla bazan mü-semmâ isme mutabık
olmayabilir. İsimden sual edildiği vakit «nedir» diye sual edilir. Oysa
müsemmâdan «kimdir» diye sual edilmektedir. Meselâ meclise bir şahıs geldiği
vakit, «bu şahsın adı nedir?» diye sorulursa bu soruya «onun adı Ahmet'dir!»
cevabı verilir. Şayet o şahsın kendisinden, yâni zatından sual edilecekse bu
durumda «kimdir?» demek gerekir. Keza yakışıklı bir Türk'e Hind adı verildiğinde
«isim çirkiri, müsemmâ güzel!» diyoruz. Çok harfli veya ağır mahreçli bir isim
olursa «isim kaba, müsemmâ nazik!» diyoruz. Bazan isim mecaz oluyor; fakat
müsemmâ mecaz olmuyor. Bazan da uğursayma kabilinden isim değişiyor; fakat
müsemmâ değişmiyor. Bütün • bunlar isim ile müsem-TTi&Tim birbirinden ayn şeyler
olduklarının birer delilidir. Eğer fikrini çalıştıracak olursan bu
zikredilenler-
İMAM-I
GAZALİ
tien maada,
isim ile müsemmâ arasında bir çok farklar bulursun. Ne var ki basiret sahibi
olana sözün azı da VftfjfliT ilansız ve idraksiz olanları ise, çok izah daha da
çok şaşırtır.
İkinci
istimale göre müsemmâmn isimden müştak •olduğu ve seyf (kılıç) saarim (keskin
kılıç) in mefhumuna dahil olduğu gibi müsemmâmn da ismin mefhumuna dahil olduğu
söylensin. Buna kail olunduğu tak-¦dirde tesmiye, müsemmâ, müsemmî ve ismin
cümlesinin ayni şey olmaları lâzım gelecektir. Çünkü hepisi de isimden müştak
(türev) dir ve isme delâlet etmektedirler. Bu ise bir mücazefe ve peşin
hükümdür. Hareket, tahrik, muharrik ve müteharrikin ayni şey olduklarını iddia
etmeye benzer. Bunların hepsi de ha-Teketten müştaktır. Oysa bu iddia doğru
değidlir. Çünkü hareket, mahalle ve fâüe ve fiile delâlet, olmaksızın -sadece
bir yerden bir yere intikale delâlet eder. Muhar-tüc, hareketin failine delâlet
ediyor. Muharrek, meful olmakla beraber hareketin mahalline, müteharrik ise,
meful olmaksızın hareketin mahalline delâlet ediyor. Tahrik, faile ve mahalle
delâleti olmaksızın hareketin filine delâlet ediyor. Bunlar, birbirinden ayn
gerçeklerdir. Hepisinde de hareketin mevcudiyeti mülahaza edilmekte ise de,
hareket, kendi nefsinde ve müstakil olarak anlaşılan bir hakikate sahiptir.
Hareketin fâüe nis-~beti ancak tali derecede anlaşılır. Bu izafet muzafdan
ayrıdır. İzafet, iki şey arasında mütalaa edilir; muzâf ise önce müstakil olarak
ve sonra mahalle nisbeti düşünülür. Bu, onun faile olan nisbetinden başkadır.
Nitekim hareketin mahalle olan nisbeti ve ihtiyacı zarurî. îâile olan nisbeti
nazarîdir. Bunu söylemekle tasavvur-suz Od nisbetin mevcudiyetine hükmü
kasdediyorum Tâ, isim bir delâlettir; onun medlulü vardır ve ona'mü-¦semma denir
ve ismin vaz'ı (istimali) ise, bir fâü-i
ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERH!
33
muhtarın
işidir ve adına tesmiye denir. Sonra buradaki tedahül ile seyf (kılıç) m saarim
(keskin kılıç) ve "mühenned (hind kılıcı) Tnft' Tıırn aTı'nf> dahil oluşu
arasında fark vardır. Şöyle ki saarim, bir sıfat ilâvesi ile kılıçtır. Mühenned
de sıfat ilâvesi ile kılıçtır. Seyf işte bu mefhuma «teMidir Oysa müsemmâ bir
sıfat ilâ--vesi ile isim veya tesmiye bir sıfat ilâvesi ile isim değildir ve bu
tevil burada doğru olamaz.
Üçüncü
istimale gelince; sıfatların teaddüdü ile ' "mahallin ittihadı esasına dayanan
bu vecih, uzak olmasına rağmen isim ve müsemmâda cari olmadığı gibi: isim ve
tesmiyede de cari değildir. Ancak bir şeyin, hem isim ve hem tesmiye olarak
adlandırılmak üzere vazedilmiş olduğuna kail olmak gerekir. Nitekim kar
misalinde olduğu gibi. Kar ise, soğukluk ve beyazlık vaaf-lafını taşıyan bir
TH&T>a »T' ibarettir. Keza durum, «Sıd-dîk, (Hz. Ebu Bekir) Ebu Kuhafe'nin
oğlunun kendisidir!» sözünden de farklıdır. Çünkü bu söz tevil edildiğinde,
Sıddik olarak vasıflandırılan şahsın vilâdet bakımından Ebu Kuhafe'ye mensup
olduğu anlaşılır. Bu takdirde hüve hüve (o odur)'nin mânası, sıfatlar arasında
kesin zıddiyet bulunmakla beraber mevzuun < ittihadı (bir oluşu) dır. Sıddîk'ın
mefhumu başka Ebu üuhafe'nin oğlu olmanın mefhumu başkadır ve bu-rada yapılması
mümkün olan teviller, ne isim ve müsemmâda ne de isim ve tesmiyede, ne hakikat
itibariyle ne de mecaz yönünden zinhar cari değildir. Müteradif isimler,
«gazanfer aslanın kendisidir!» sözümüzde olduğu gibi hakikat ccnlesindendir.
Ancak iki lafızdan anlaşılan mâna arasında lûgavî bakımdan her-lıangi bir farkın
olmaması şarttır. Eğer fark varsa bu takdirde bir misal aramak gerekir. Bu,
hakikatin bir ve isimlein çok oluşu cihetine racidir. Hüve hüve ( o onun
aynıdır) sözümüzde bir cihetten validetin ve diğer ci-
F. 3
_ ÎMAM-I
GAZALS
35
1
34..--------------------------------
netten
kesretin mevcud olması lâzım geliyor. Vecihlerirı. en iyisi, vahdetin mânada ve
kesretin'ise mücerred lafızda olmasıdır.
Bahsi uzun
ve anlaşılması güç olan bu ihtilâf hakkında bu kadar izah kâfidir. Artık isim,
tesmiye ve mü--semmânın her birinden anlaşılan ve aranan mâna bk-kımından farklı
birer lafız olduklarını anlamış oldun. Ancak bunlardan her birinin diğerinden
farklı olduğu söylenebilir; onun aynı olduğunu söylemeye imkân yoktur. Çünkü
gayriyet, hüve hüve (ayniyet) nin mukabilidir.
İsim için,
müsemmânm ayni olabilir, gayri olabilir"
VS ne ayni
ne de gayri olabilir diyen üçüncü mezhebe gelince, hakdan en uzak olan ve en
çok karmaşıklık içinde bulunan fırka budur. Ancak tevile gidilirse durum
değişir. Meselâ üç kısma ayrılan isimden ismin, kendisini değil mefhûm ve
medlulünün kasdedildiğini söylemek mümkündür. İsmin mefhûmu tabii ki ismin
gayridir. Çünkü ismin mefhûmu, ismin medlulüdür ki delil başka ve medlul
başkadır. Bu itibarla zikredilen bu taksim ismin mefhûmuna racidir ve
doğrusu da şöyle demektir: İsmin mefhûmu müsemmânm zatı ve hakikati ve mahiyeti
olabilir. Bunlar insan, ilim ve beyazlık gibi müştak (türev) olmayan nevi'
isimleridir. Müştak olan isimler ise müsemmânm hakikatine delâlet etmeyip
hakikati mübhem (bulanık) olarak bırakır ve sadece müsemmânm bir sıfatına
delâlet edsr. Alim (bilgin) ve kâtib (yazar) misallerinde olduğu gibi. Sonra
insan, ilim ve beyazlık gibi müştak olmayan nevi' isimlerinden, âlim ve beyaz
gibi müsemmâda mevcud bir halin vasfına veya yaratıcı ve yazar gibi müsemmâ için
yapılan ve ondan ayrılmayan bir izafete delâlet eden iştikaklar yapılır. «O
nedir?» sorusuna cevap olarak', söylenen isimlerin birinci kısmın tarifi
olduğunu söyle-
ESMÂ-t
HÜSNÂ ŞERHİ _______________________________
yebüiriz.
Şöyle ki bayağı bir insanı işaret edip «o kimdir?» demez de «o nedir?» derse,
bunun cevabı «insandır!» olmalıdır. Şayet «hayvandır!» derse, mahiyetin
cevabı olamaz. Zira insanın mahiyetinin mücerred hay-vaniyet ile kaim olmadığı
aşikârdır. İnsan, akıllı hayvandır. Mücerred olarak hayvan değildir. İnsan,
hay-van-ı âkil'e verilen isimdir. İnsan yerine beyaz veya uzun veya âlim veya
kâtib denilse cevap olmaz. Çünkü-beyazın mefhûmu, beyazlık vasfını taşıyan
mübhem bir varlıktır ki, mahiyeti bilinmez. Âlimin mefhûmu, ilim sahibi
mübhem bir varlık ve kâtibin mefhûmu, kitabet işini yapan mübhem bir varlıktır.
Gerçi kâtibin insan olduğu anlaşılabilir. Fakat bunun anlaşılması laftın
mefhûmundan hariç ve onun mefhûmuna ilâve olan bir takım delil ve' hususlar
aracılığı iledir.
Keza bir
renk işaret edilerek «o nedir?» dendiği vakit, «beyazdır!» cevabı verilir.
Eğer bunun yerine bir müştak isim zikrederek «aydınlatıcıdır!» veya «gözün
ışığını dağıtıcıdır!» desek cevap değildir. Çünkü «o nedir?» sorumuzdan
kasdımız .zatın hakikat ve mahiyetini öğrenmektir. Aydınlatıcı lafzı aydınlatma
hassesine sahip olan mübhem bir varlıktır. Dağıtıcı lafzı, • dağıtma»
hassesine sahip olan mübhem bir varlıktır. İsimlerin medlul ve mefhûmları
hakkında işte bu taksim doğrudur ve biz bu taksimi şöyle de tabir edebiliriz:
İsim, zata da ve zatın gayrine de delâlet eder ve onun zatın gayrine delâleti,
istimalde müsamaha tari-kiyledir. Zatın gayrine delâlet eder sözümüz, «o nedir»
in cevabında vaki olan mahiyetin gayrini kasdetnuş ol-maklığımızla tefsir
.edilmezse cevap doğru olmaz. Âlim, ilim sahibi olan zata delâlet etmektedir ki,
onun zata delâleti vardır. Âlim lafzı ilim lafzından farklıdır. Âlim, ilim
sahibi olan zata, ilim.ise yalnız ilme delâlet eder. İmdi isim mliseromarün
aynı olabilir iddiasında iki
36
İMAMI
GAZALİ
arıza
vardır ve bu arızaların giderilmesi gerekmektedir:
1 — Ya
buradaki «isim» yerine «ismin mefhûmu» getirilmeli.
2 — Veya
«isim», «zatın mahiyeti» ile değiştirilmelidir. Ancak bu takdirde, ismin
mefhûmunun zatın hakikat ve mahiyeti veya hakikat ve mahiyetin gayri olduğu
söylenebilir.
«Yaratıcı,
müsemmânın gayridir!» sözüne gelince, bu sözden yaratıcı lafzının müsemmânm
gayri olduğu kasdediliyorsa bunaa beis yoktur. Esasen lafız başka ve lafzın
medlulü başkadır. Fakat bu sözden, yaratıcının ifade ettiği mânanın müsemmânm
gayri olduğu kasdediliyorsa işte bu muhaldir. Çünkü yaratıcı, bir isim ve her
ismin mefhumu, o ismin müsemmâsıdır. Eğer kendisinden müsemmâ anlaşılmazsa o
müsemmânm ismi değildir. Yaratma, yaratıcının mefhûmuna dahil olmakla beraber
yaratıcı, yaratmanın ismi değildir. Kâtip, kitabetin ismi değil, müsemmâ da
tesmiyenin ismi değildir. Yaratıcı, kendisinden yaratma fi'li sâdır olan zatın
ismidir ve bu itibarla yaratıcının mefhûmu ayni zamanda zattır. Yalnız zatın
hakikati değil, izafî bir sıfat sahibi olması yönünden zatın aynidir. Nitekim
baba dediğimizde, bu lafızdan, oğulun zatı değil, oğula izafeti yönünden babanın
zatı anlaşılır. Sıfatlar, izafî ve gayri izafî olarak bölümlenir ve zatlar bu
sıfatlan cemeder.
Eğer
yaratıcı'mn bir sıfat olduğu, sıfatın bir isbat-tan ibaret bulunduğu, yaratıcı
lafzının mazmununda sadece yaratmanın isbatımn varlığı, fakat yaratmak yaratıcı
demek olmadığından yaratmakta yaratıcının hakikî bir sıfatı bulunmadığı ve ismin
müsemmânm gayri olduğu sözünün buradan ileri geldiği iddia edilirse, cevaben
deriz ki: İsim, müsemmânm gayridir iddia-
ESMÂ-t
HÜSNÂ ŞERHİ
37
sı
çelişiktir. Tıpkı bu, delilin medlulden başkasını gösterip tanıttığını iddia
etmeye benzer. Zira müsemmâ ismin mefhûmundan (isimden anlaşılan mânadan)
ibarettir ki, bu durumda mefhûm, müsemmânm1 gayri ve müsemmâ, mefhûmun, gayri
nasıl olur?
Sonra
yaratanın, yaratmaktan sıfatı bulunmadığı ve yazarın, yazmaktan gelen bir vasfa
sahip olmdığı iddiası da doğru değildir. Yaratanın, yaratmaktan gelen bir sıfat
sahibi olduğunun delili çünkü yaratan, ba-zan bu sıfatla vasıflandırılır ve kimi
vakit de bu sıîat kendisinden nefyedilir. İşte izafet de muzafm vasfıdır ve
bunda da nefy ve isbat caridir; aynen muzaf olmayan beyazlık gibi.
Ahmed ve
Fehmi'yi tanıyan bir insan, Fehmi'nin Ahmed'in oğlu olduğunu öğrendiği vakit,
şübhe yok ki, yeni bir şey öğrenmiş oluyor ve bu yeni şey, ya sıfat veya
mevsuftur. Mevsufun zatı olmadığına göre sıfat ve binefsihi kaim olmadığına göre
de Ahmed'in sıfatıdır. İzafetler, muzâflarm vasıflan kabilindendir; ne var ki
bunların mazmunları, iki sev arasında mukayese yolu ile anlaşılır ve bu husus,
onları sıfat olma durumundan çıkaramaz. Allah (C.C.)'m yaratıcı olmakla mevsuf
olmadığı söylense bu söz küfürdür. Nitekim âlim olmakla mevsuf bulunmadığı
söylense bu da küfürdür. Bu sözün kailini bu karmaşıklığa düşüren sebep şu ki.
izafet, ke-lâmcılar nezdinde arazların cümlesinden sayılmamaktadır. Kelâmcılara,
«arazın mânası nedir?» diye sorulsa, «binefsihi kaim olmayıp bir mahalde mevcud
olan nesnedir!» diyecekler ve «izafet bir mevcud mudur değil midir?» deseniz,
«evet, mevcuddur!» demek zorunda kalacaklardır. Çünkü babalığın yokluğunu iddia
edemezler. Eğer yok olsaydı, kâinatta baba diye bir varlık bulunmazdı. Şimdi
kelâmcılara, babalık demek olan uhuvvetin binefsiha kaim olup olmadığı
sorulunca,
38
İMAM I
GAZALİ
-ESlAk-t
HÜSNÂ ŞERHİ
39
I
onun
binefsiha kaim olmadığını ve bir mahalde mev-cud olduğunu itiraf edeceklerdir.
Evet, İzafet binefsiha kaim olmayıp bir mahal ile kaimdir. Arazın da bir mahal
ile kaim olduğunu itiraf etmekle beraber, izafetin bir araz oluşunu dönüp inkâr
ediyorlar. KelâmcUarm, bazı isimlerin müsemmânm ne ayni ne de gayri olduğu
sözüne gelince, bu söz de yanlıştır ve bunun yanlışlığı «âlim» lafzının tefsiri
ile izah edilecektir. Şayet Allah-ü Teâlâ hakkında bunun itlakına şeriatın
müsaade etmediği ileri .siirülürse, hakkı ve doğruyu açıklamanın bir Özel izne
mütevakkıf olmadığı söylenebilir ve belki bu hususta şimdi müsamaha vardır.
Dikkatimizi ilim ile vasıflandırılan insan üzerinde toplayalım ve diyelim ki:
İlim, insandan ayrı bir varlık değildir; insan var iken ilim yoktu. İlmin
tarifinin insanın tarifinden başka oluşu sebebiyle ilmin insandan ayn bir varlık
olduğu söylenecektir. Fakat tek bir şahıs hakkında «o âlimdir ve insandır»
denildiği vakit, âlim, insanın ne ayni (kendisi) ne de gayri (başkası) dır;
çünkü insan, ilimle mevsuf olan bir varlıktır. Diyeceğiz ki bu hüküm, kâtib ve
tacir hakkında da lâzım gelecektir; çünkü bununla mevsuf olan gene insanın
kendisidir. Gerçek şu ki, mesele izah ve tafsile muhtaçtır. Şöyle ki, insan
lafzının mefhûmu, âlim lafzının mefhûmundan başkadır. Zira insan lafzının
mefhûmu, âkil ve nâtık hayvandır; âlimin mefhûmu ise, ilim vasfına sahip olan
mübhem bir varlıktır. Her iki lafzın kendileri de başka başka ve mefhûmları da
başka başkadır. İşte bu vecihden birbirinin ayni değillerdir ve onlara hüve hüve
(o onun aynidir) dömek caiz değildir. Fakat başka vecihden ise birbirinin
aynidirler ve bu vecih ile onlara birbirinin gayri demek caiz değildir.
Açıklayalım: İnsan ve âlim olarak vasıflandırılan tek bir zatı gözönüne aldığın
vakit, insan tesmiye edilen varlık, âlim olarak vasıflandırılan
¦varlığın
kendisidir. Nitekim kar tesmiye edilen varlık, soğuk ve ayni zamanda beyaz
olmakla vasıflandırılan -varlığın kendisidir. İşte bu bakış, ve itibarla ilim
insanın ayni ve birinci itibarla da gayridir. İtibar yönü bir olup da o onun
ayni veya o onun gayri olmaması aklen muhaldir. Nitekim o onun ne ayni ne de
gayri olması keyfiyeti de müstahildir. Çünkü, gayriyet ve ayniyet, neîy -ve
isbata tekabül eden karşıt kavramlardır ve aralarında vasıta (orta derece)
yoktur. Bu izahı kavrayan kişi, şunu bilecektir ki, zata ilâve olarak Allah-ü
Teâlâ için ¦kudret ve ilim sıfatlarını isbat eylediği vakit zattan -ayn bir
varlık ve ayni zamanda gayriyet için de, iznin -varid olmasına mütevakkıf
olduğundan lafzan itlak etmemiş (söylememiş) olsa bile bir mâna isbat
etmektedir. Buna itiraza mecal yoktur. İlmin tarifini zikredince bu tarife
Allah-ü Teâlâ'nm ilmi dahil olur; kud-Teti ve zatı ise dahil değildir. O halde
tarifin dışında kalan şey, tarife dahil olan şeyin gayri nasıl olmaz? ve
kudretin tarifine ilim dahil olmadığına göre ilmi tarif eden kişinin, «kudretin
tarifin dışında kalmasında zarar yoktur; çünkü ben ilmi tarif ediyorum; kudret
baş-Tca ilim ise başkadır; kudreti ilmin tarifine dahil etmek-liğim lâzım
gelmez. Keza âlim zat da ilmin- gayridir ve onu da ilmin tarifine dahil
etmekliğim gerekmez!» diyerek özür beyan etmesi niçin caiz olmasın?. Tarife
girenin, tarife girmeyenden başka olduğuna kail olanın sözünü tanımayan ve
buradaki gayr lafzının itlakı (istimali) ni muhal gören kişi, şübhe yok ki gayr
lafzının mânasını anlamayanlar gürûhundandır. Bence gayr lafzı, anlaşılmayacak
bir mâna değildir. Bu lafzın mânası' aşikârdır. Ne var ki belki o kimse, aklının
ve vicdanının kabul etmediği şeyi lisanınla söyleyebiliyor. "Fakat bürhanlı
mücadeleden makşad, dilleri avlamak değil akılları avlamaktır ki, neticede hak
olan şeyi bâ-
İMAMI
GAZALİ
40.
tanen
tanıyıp itiraf edelim. Artık o frafekın lisanen iza-1 îü ister yapılmış ve ister
yapılmamış olsun.
Eğer ismin
müsemmârnn ayni olduğunu söyleyenlerin, bu sözü söylemeye, ismin ıstılah ile
mânaya delâlet eden lafız olduğunu söylemekten sakınmak için mecbur oldukları,
bu takdirde Allah-ü Teâlâ'nın ezelde ismi olmadığına kail olmak gerekeceği,
çünkü ezelde i&î-zm ve lâfızm bulunmadığı ve lafzın hadis olduğu ileri sürülürse
deriz ki: Bu, bertaraf edilmesi kolay olan zayıf bir gerçektir. Şöyle ki
isimlerin mânalarının ezelde sabit olduğu ve kendilerinin bulunmadığı söylenir.
Çünkü isimler ya Arab veya Acem (Arab'ın gayri) isimleridir ve cümlesi de
hâdisdir. Zatın mânasına veya sıfatına raci olan her isimde bu hüküm caridir.
Meselâ Kuddûs ismi gibi ki, bu isim, ezelde kudsiyet sıfat: ile mevcuddu ve âlim
gibi ki, Ö, ezelde âlim olarak msv-cuddu. Nitekim eşyanın, vücudda üç mertebesi
bulunduğunu yukarıda izah etmiş bulunmaktayız. Bu mertebelerden biri, eşyanın
zat itibariyle olan vücududur ki, Allah-ü Teâlâ'nın zatı ve sıfatı hakkında
kadimiik. ile mevsuf olan vücuddur bu. İkincisi, eşyanın zihinlerde olan
vücududur ki, bu vücud hâdisdir; çünkü zihinlerin kendileri de hâdisdir.
Üçüncüsü, eşyanın dillerdeki vücududur ve dillerin hadis olması ile bu vücudun
kendisi de hâdisdir.
Evet,
zihinlerde sabit olan eşyadan bilgileri kasde-diyoruz kt bu bilgiler, Allah-ü
Teâlâ'ya izafe edildiği zaman frariîm olular. Zira Allah-ü Teâlâ ezelde mevcud
ve âlim idi ve kendisinin mevcud ve âlim olduğunu bilirdi. O'nun vücudu,
nefsinde olduğu gibi ilminde de sabit bulunuyordu. Kullarına ilham edeceği,
onların gerek zahirilerinde ve gerek dillerinde yaratacağı isimler de kendisince
malûmdu. İşte bu tevile dayanılarak O'nun ezelde isimleri bulunduğunu söylemek
caiz olur.
ESMÂ-t
HCSNÂ
41
Fakat
Haalik, Musavvir ve Vehhab gibi fi'le râci elan isimlere gelince, bazıları,
Allah-ü Teâlâ'nın ezelde haalik olarak vasıflandırüdığını söylerken, kimi de
vasıflandırılmaz olduğunu söylemektedir. Oysa bu ihtilâf, bir esasa müstenid
değildir. Çünkü Haalik (yaratıcı), iki mânada istimal edilir: Biri, ezelde kati
olarak sabit ve öbürü ise katî olarak menfi olan mânadır ki, bu iki mâna
üzerinde ihtilâf yersizdir. Nitekim kılıç, kında olduğu zaman da ve boynu
keserken de kesici olarak tesmiye edilir. Ne' var ki kında bil-kuvve, kesme
sırasm-da ise bil-fiil kesicidir. Bardaktaki su da susuzluğu gidericidir: fakat
bardakta iken bil-kuvve ve midede iken. bil-fiil kandırıcıdır. Bardaktaki suyun
kandırıcı olmasının mânası ise, o suyun, mideye indiği zaman kandırmayı meydana
getiren vasıf ve nitelikte bulunmasından ibarettir ve bu, maiyet (hidrat)
sıfatıdır. Kındaki kılıç da kesicidir; yâni kesilmeye mahal olacak bir nesne ile
buluştuğu zaman kesmeyi meydana getirecek vasıf ve niteliktedir. Bu sıfat ise.
keskinliktir. Artık-kendi nefsinde yeni bir vasfın doğmasına muhtaç değildir.
İşte 3âri-i Teâlâ'run ezelde Haalik (yaratıcı) olması, bardaktaki suyun
kandırıcı olması mânası iledir. Yâni yapmayı ve yaratmayı mümkün küacak sıfat
üzere olduğu kesdedilmiştir. O, kelimenin ikinci mânası ile Haalik (yaratıcı)
değildir; yâni yaratmak fi'li henüz kendisinden sâdır olmamıştır. Allah-ü
Teâlâ'nın gerek ezelde ve gerek ebedde âlim. kuddûs ve sair isimlerinin
bulunması da bu mâna üzeredir. Bir başkasının, O'nu o isimlerden biri ile
tesmiye etmesine veya etmemesine ihtiyaç yoktur. Cedelcüerin çoğu zaman
yanılmalarının menşei, müşterek isimlerin mânaları arasındaki farkı temyiz
edeineyişlerindendir. Bu farklar ayırd edildiği takdirde ihtilâflarının çoğu
kalkar.
Eğer
Allah-ü Teâlâ'nın, «Siz O'nu bırakıp da ken-
ÎMAM-I
GAZALİ
TStâk-l
HÜSNÂ ŞERHÎ
43
»dinizin ve
atalarınızın tesmiye ettiğiniz isimlere tapıyorsunuz!» (1) KavH şerifi ileri
sürülürse, bilinmektedir ki, onlar, alfabetik harflerden meydana gelen lafızlara
değil, müsemmâlara (isimlerin sahiplerine) tapmakta idiler. Ancak bununla
istidlal edenin istidlal yönünün anlaşılması için şöyle demesi gerekir: Onlar,
isimlere değil, müsemmâlara ibadet ediyorlardı ve "bu takdirde O'nun sözünde,
isimlerin müsemmârun gayri olduğuna dair tasrih (açıklama) vardır. Nitekim
"biri. «Arab, müsemmâlara değil, is'imlere tapıyorlardı» demiş olsa, sözü
çelişik olur ve fakat «isimlere değil, ¦müsemmâlara tapıyorlardı» dese, sözünden
anlaşılan mâna çelişik olmaz. Oysa isimler müsemmâlann ayni olmuş olsalardı
ikinci sözün birincisinden mânaca farklı olmaması gerekirdi.
Âyetin
mânası hakkında ayni zamanda şöyle de -denilir:
Putlara
verilen tann isimleri, müsemmâsız birer isimden ibaretti. Çünkü müsemmâ, asılda
sabit olan ve lafzın kendisine delâlet ettiği mânadır. Putlar, ne asılda sabit
ne de zihinlerde malûm olan tanrılardır; ancak isimieri dillerde mevcuddur ve
bunlar mânası olmayan isimlerdir. Hikmetşinas olmayan bir kimse hikmetşinas
olarak tesmiye edilir ve kendisi de bundan memnunluk duyarsa, «isim hoşuna
gitti!» denir. Zira ismin ardın--da bir mâna mevcud değildir.
İsmin
müsemmânm gayri olduğuna dair delil işte budur. Şöyle ki ismi tesmiyeye ve
tesmiyeyi de onlara izafe etti ve tesmiyeyi onların fi'li kılarak, «tesmiye
ettiğiniz isimler» buyurdu ki, onların fiil ve tesmiyeleriyle -meydana gelen
isimler demektir. Yoksa putlann şahıslan, onların tesmiyeleriyle hadis olmuş
değillerdir.
Şayet Allah
(C.C.)'nın, «Rabbinin o yüce adını tes-"bih (ve tenzih) et!» (i) buyurduğu ve
tenzih edilenin gerçekte isim olmayıp zat olduğu ileri sürülürse cevaben deriz
ki: Burada isim, sıfat olmak tarikiyle ziyadedir ve bu istimal, Arab lisanında
caridir. Nitekim Allah (C.C.)'ın, «Hiç bir şey O'nun misli gibi değildir» (2)
kavl-i şerifine, benzer. Bu âyete dayanarak burada Al-lah-ü Teâlâ için misil
isbat edildiğini söylemek caiz olmaz. Çünkü teşbih edatı olan (ve «gibi»
mânasına gelen) kâf ziyadedir. Ayni zamanda müsemmâyı iclâl ve tazim olarak
ismin müsemmâdan kinaye olduğunu söylemek de yerinde olur. Nitekim, yüksek
rütbeli kişiler hakkında cenab ve hazret tabirlerini kullanarak cenab-larına
veya hazretlerine selâm olsun derler. Bundan murad, selâmın o şahsın üzerine
olmasıdır._ Fakat iclâl ve tazim kabilinden kendisi zikredilmeyerek yüksek
rütbeli oluşuna delâlet eden bir husus kinaye tari-"toyle zikredilmiştir. Sonra,
isim, her ne kadar müsemmânm gayri ise de müsemmâ ile ilgili ve ona mutabıktır.
Bu gibi hususlann, lûgaviyatta basiret sahibi olanların gözünden kaçmaması
gerekir.
Hem de
kaçmamalıdır. Çünkü ismin müsemmânın gayri olduğuna kail olanlar, «En güzel
isimler Allah'ındır.» (3) âyet-i kerimesi ve «Allah-ü Teâlâ'nın doksan dokuz
ismi vardır; yüzden.bir eksik; her kim, o isimleri ta'dad ederse behemehal
cennete girer!» (4) ha-dis-i şerifi ile istidlal etmekte ve şöyle demektedirler:
İsim, müsemmânın ayni olsaydı doksandokuz müsem-
(1) Yusuf
Sûresi, 40. âyet.
(1)
El'A'lâ Sûresi. 1. âyet.
(2)
Eş'Şûra Sûresi, 11. âyet.
(3)
El'A'raî Sûresi. 180. âyet.
(4)
Buhar! ve Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir.
44
ÎMAM-I
GAZALt
mâ
bulunması gerekirdi; bu ise müsemmâ biı oidu-ğundan muhaldir. Ötekiler de,
burada ismin müsern-mânuı gayri olduğunu itiraf etmek zorunda kalarak,
ismin.müsemmâ mânasında değil de tesmiye mânasnı-da varid olduğuna ihtimal
veriyorlar. Nitekim berikiler de, ismin, asılda müsemmâmn gayri olmakla beraber
bazan müsemmâ mânasında geldiğini teslim ediyor ve «Rabbinin o yüce adını teşbih
(ve tenzih) et!» (1) âyetini bu mânada tahric ediyorlar. Mamafi her iki grubun
da istidlal ve cevabları düzgün değildir. «Rabb'ı-nın Yüce ismini tenzih eyle!»
âyet-i kerimesi hakkındaki görüşlere dair lehde ve aleyhde ne varsa zikretmiş
bulunuyoruz. Ancak bu istidlal ve onların bu. istidlal hakkındaki isim veya
müsemmânm bir olduğuna ve buradaki isimden sadece tesmiyenin kasdedildiğina dair
cevablan iki yöndedir:
1 — İsmin
müsemmânm kendisi olduğunu söyleyen, burada müsemmânm doksandokuz olduğunu
söylemekten' âciz değildir. Çünkü bu sözün sahibine göre müsemmâdan murad, ismin
mefhûmu (isimden anlaşılan mâna) dır. Nitekim Alîm isminin mefhûmu Kadir
isminin mefhûmundan başkadır. Kuddûs. Haalik ve sair isimler de böyle.
Her ismin kendine mahsus bir mâna ve mefhûmu vardır. Neticede tek bir zatın
vasfına raci olmaları durumu değiştirmez. Sonra bu kavlin sahibi, ismin mâna
olduğunu söylemek durumundadır ve esmâ-i hüsnâdan maânî-yi hüsnâ murad
edildiğini söyleyebilir. Zira müsemmâlar, çaresiz kendisinde kesret bulunan
mânalardan ibarettir.
2 —
Buradaki isimden tesmiyenin murad olduğu sözü ve iddiası yanlıştır.
Tesmiyenin mânasımn. bir şeyin ismini anmak ,veya onu vasf etmek olduğunu açık-
(1)
El\Vlâ Sûresi. 1. âyet.
ESMÂ-1
HÜSNÂ ŞERHİ
45
lamış
bulunmaktayız. İsim bir olsa da tesmiye, isim alanların çok olması ile çoğalır
ve teaddüd eder. Nitekim zikir ve ilim, zakir ve âlimlerin çokluğu ile
çoğalmaktadır; oysa mezkûr ve malûm olan birdir. Bu itibarla tesmiyedeki çokluk
isimlerin kesret ve teaddüdü-nü gerektirmez; çünkü tesmiye müsemmî (isim veren)
lerin fi'line racidir; halbuki burada isimlerden tesmiyeler murad edilmektedir.
İsimler ise, muhtelif mânalara delalet etmek üzere vaz'edilen lafızlardan
ibarettir. Artık ister isim müsemmâmn ayni ve ister gayridir denilsin boş ve
manasız tevillere kaçmak yersizdir. Mesele, büyük bir ehemmiyeti haiz
olmadığından bu miktar izahat ile yetiniyoruz ve sözü uzatmaya da değmez. Ne var
ki, bu gibi bahisleri tanıma yolunu öğretmek için bu kadar izaha lüzum gördük.
Ta ki daha önemli meselelerde bu yoldan istifade edilsin. Şunu da kaydedelim ki,
bu mesele üzerindeki çalışmalar, mânalardan ziyade lafızlarla ilgilidir.
BİRİNCİ
BÖLÜMÜN İKİNCİ KISMI
BU KISIM,
MÂNACA BİRBİRİNE YAKIN OLAN" İSİMLERİN İZAHI HAKKINDADIR.
İsimlerin
müteradif "olmasının caiz olup olmadığı veya mefhûmlarının mutlak surette
değişik olması gerektiği izah edilecektir.
Deriz ki:
Bu isimlerin şerh ve izahını yapanlar bu. hususa temas etmemişlerdir ve onlar.
Kebîr ve Azîm, Kaadir ve Muktedir, Haalik ve Bârı gibi iki ismin tek bir mânaya
delâlet etmesini de uzak görmemektedirler. Oysa ben, doksandokuz isimden
hangileri arasında olursa olsun, bunu cidden uzak bulmaktayım. Şöyle ki isim,
harileri için değil, mânaları için aranır. Müteradif (eş anlamdaki) isimlerin
sadece harfleri değişir. Kaldı ki bu isimlerin değeri taşıdıkları mânalardadır.
Mâna olmayınca lafızlardan ibaret kalırlar. Bin isim ile gösterilen mana bir
isim ile gösterilen mânadan üstün değildir. Bu itibarla bu muayyen sayıdaki
isimlerin, mânası bir olan lafızların tekrarlanması ile tamamlandığı keytiyeti
akla yakın değildir ve uygun olan, her lafzın altında özel bir mânanın
bulunmasıdır. Birbirine yakın iki lafız gördüğümüz vakit burada çaresiz iki
durunda karşılaşacağız;
ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERHİ
.47
A — O iki
isimden birinin doksandokuz ismin dışında olduğunun açıklanmamış olması. Ehad ve
Vâhid. isimleri gibi. Ebu Hüreyre (R.A.) 'den gelen meşhur rivayetlerin birinde
Vâhid, öbüründe Vâhid yerine Ehad. gelmiştir. Bu durumda doksandokuz sayısını,
tekmil eden isim, ya Vâhid veya Ehad lafzı ile ifade edüen tevhid mânası olur.
Fakat bu iki ismin, mânaca bir oldukları halde sayıyı doldurma bakımından iki
isim yerine kaim olmaları bence cidden uzaktır.
B — İki
lafızdan birinin, diğerinde olmayan bir delâlet taşıdığını ileri sürerek birinin
diğerine karşı bir meziyetini izhar etmek için fuzulî zahmete katlanacağız.
Gâfir, Gafur ve Gaffar isimlerinin. varid olmasını buna misal gösterebiliriz.
Şöyle ki bunları üç isim saymak uzak bir görüş değildir. Çünkü Gâfir, sadece
mağfiretin aslına delâlet eder. Gafur, günahların çokluğuna izafetle mağfiretin
çokluğuna delâlet eder; hattâ suç ve günahlardan yalnız bir çeşidini afvedene
Gafur denmez. Gaffar ise, tekerrür yolu ile günah bağışlamanın çokluğuna delâlet
eder; yani günahları tekrar tekrar bağışlayan demektir. Hattâ bütün günahları
birinci defada bağışlayan, fakat tekrar günah işleyeni bağışlamayana Gaffar ismi
verilmez Gani ve Melik isimleri de böyledir. Gani, hiç birşeye muhtaç olmayan
demektir. Melik de hiç bir şeye muhtaç değildir, her şey-ona muhtaçtır. Bu
durumda Melik, Ganî isminin mânasını ve ayni zamanda ziyade bir mâna
taşımaktadır. Alîm ve Habîr isimleri de böyledir. Alîm, ilme deiâlet eden bir
isimdir. Habîr ise, batini mesaile dair malûmatlı olduğuna delâlet eder. İşte
isimler arasındaki bu miktar başkalık, onları müteradif olmaktan çıkarır ve bu
isimler, leys ve esed cinsinden değil seyf, mühenned veaaarim cinsinden olurlar.
Şayet birbirine yakın olan bu isimlerin bir kısmında bu iki yoldan birini takip
et-
48
ÎMAM-I
GAZALİ
rnemiz
mümkün olmuyorsa, hangi yönden birbirinden ayrıldıklarını tayin edemezsek bile,
İM lafzın mânaları arasında behemehal başkalık bulunduğuna itikad etmemiz
gerekir. Meselâ Azîm ve Kebîr isimleri gibi. Allah-ü Teâlâ hakkında bu iki
lafzın mânalarının hangi yönden birbirinden f arklı olduğunu tayin ve tesbit
etmek güçtür. Fakat buna rağmen asılda birbirinden farklı olduklarında şübhe
etmeyiz. Nitekim Allah-ü Teâlâ, bir hadis-i kudsî'de «Kibriya ridâ (atkı) m ve
azamet i zar (peştemal) imdir...» buyurmak suretiyle iki kelime arasında
başkalığa delâlet eden bir aynm yapmıştır. Her -ne kadar ridâ ve izar, insanın
ziyneti ve süsü ise de, ridâ izardan daha şereflidir. Ayni zamanda namazın
anahtarı «Allah-ü Ekber» dir ki, büyük hukukçuların hezdinde «Allah-ü A'zam»
onun yerini tutmamaktadır. Nitekim Arab, istimalde İM lafzı birbirinden
ayırmaktadır. Şöyle ki, Azîm'in kullanılmadığı yerde Kebîri kullanmıştır. Eğer
müteradif olsalardı her makamda birbiri ardınca gelirlerdi. Meselâ Arab,
falandan yaş bakımından daha büyük olduğunu anlatmak isterse burada «ekber»
tabirini kullanır, «a'zam» tabirini kullanmaz. Keza Celîl de, Kebîr ve Azîm'den
ayn bir isimdir. Celâl, şeref sıfatlarını gösterir ve bu yüzden de, yaş
bakımından gelen büyüklük ifade edilirken «ekber» in yerinde kullanılmaz; yâni
«eceli» denmez. Ayni zamanda «at insandan büyüktür» mânası ifade edilirken
burada «a'zam» tabiri kullanılır; fakat «eceli» tabiri kullanılmaz. Bütün bu
isimler, mânaca birbirine yakın oldukları halde müteradif değillerdir.
Her şeye
rağmen doksandokuza dahil olan isimlerin mahzâ müteradif (eş anlamda) olmaları
uzaktır. Çünkü isimler, harfleri ve mahreçleri için değil, ancak mefhûmları ve
mânaları için aranırlar. İşte "bu, itikad edilmesi gereken bir asıldır.
BİRİNCİ
BÖLÜMÜN ÜÇÜNCÜ KISMI
BU KISIM,
MUHTELİF MÂNALARI BULUNAN VE BU MUHTELİF
MÂNALARA İZAFETLE MÜŞTEREK OLAN İSİM HAKKINDADIR.
Meselâ
mü'min kelimesi gibi. Bununla bazan tasdik murad edilir ve bazan da bü kelime
güven mânasına gelen «emn» den müştak (türev) olur ki, bu durumda emniyet ve
eman ifade eder. O halde umum ifade eden bir ismi müsemmâlanna hamletme
kabilinden olarak, bu müşterek ismi her iki mânaya hamletmek caiz midir? Nitekim
Alîm ismi, gayb ve şeha-det ilmine, zahir ve bâtın ilmine ve sair bilgilere
"hamledilmektedir.
Müşterek
isim, lügat bakımından ele alındığı takdirde, umûmun hamli kabilinden onu bütün
mü-¦semmâlarına hamletmek uzaktır. Zira Arab, adam dediği zaman adamlardan her
birini kasdeder. Umûm "budur. Fakat «ayn» lafzını kullandığı zaman, güneş,
•dinar, kefe, pınar ve güzel hayvan gözü gibi ayn lafzı-.nın müşterek olduğu
bütün mânaları kasdetmez. Ancak ayn lafzını, bu mânalardan birini kasdederek
kullanır ve onu karine ile ayırd eder.
Şafiî
(Rahimehullah) 'm, usûlde şöyle dediği rivayet ediliyor: «Müşterek isim bütün
müsemmâlanna lıainledilir. Nitekim Alîm, mutlak olarak geldiğinde il-
F. 4
50
ÎMAM-I
GAZALfc
me
hamledilir. Tahsise delâlet eden karine bulunmadıkça hüküm böyledir.» Şafiî'nin,
bu sözü söylediği doğru ise, bu söz, hakikatten uzaktır. Hattâ ayn (göz)
lafzının lügat mânası, tayine delâlet eden bir karine bulununcaya kadar
mübhemdir. Ta'mîme gelince, bu. mevzuda şer'in istimali lisanın istimaline
muhalif olabilir ve bu durumlarda şer'in isimler hakkındaki izah ve beyanına
müracaat etmek gereklidir. Her bir isim. için yalnız yakan bulduğumuz mânayı
zikreder ve diğerlerinin üzerinden geçeriz. Ancak şer'in tasarrufu altına
giren lafızlarda durum değişiktir.. Bütün mânalarının kasdedilmesi için lafzın
mutlak olarak istimali, şer'in vaz-u tasarrufatmdan olabilir. Bu takdirde mümin
ismi, şer'in istimali ile tasdik eden mânasında olduğu gibi güven mânasını da
ifade eder. Ve onun bu mânayı ifade etmesi, vaz-ı lûgavî kabilinden olmayıp
vaz-ı şer*î kabilinden olur. Nitekim namaz ve oruç isimleri de, şer'in
tasarrufuna muhtas olan ve lûgavi istimalin dışında bir takım mânalarda istimal
edilen lafızlardır. Bir lafzın, şer'in tasarrufuna mevzu olduğu delil ile
bilinirse mesele kalmaz. Fakat şer'in, bu lafızda lûgavî istimali değiştirdiğine
dair bir delâlet, bulunmazsa, bu taktirde, ben, o lafzın değişmemiş olduğunu
tercih ederim. Oysa Allah-ü Teâlâ'nın isimlerinden birinin bir kaç manaya
ihtimali olur ve akü o mânalardan hiç birini muhal görmezse' umûm tarikiyle o
lafzın bütün mânalara hamledilmesi görüşünde olan musannifler vardır ve bu
hususta aşın gitmşüerdir. Evet, aralarındaki ihtilâfı izafî kılacak derecede
birbirine yakın mânalar taşıyan, ve dolayısiyle rpnfima müşabeheti kuvvetli
olan isimde ta'mîm evlâdır. Meselâ Selâm ismi' gibi. Bu isimden murad edilen
mânanın, O'nun ayb ve noksanlardan, selâmeti olduğu muhtemel ve ayni zamanda
bu isimle ve ondan umarak halkın selâmetinim
ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERHÎ
51
kasdedilmiş
olması muhtemeldir. Bu ve buna benzer isimier, umûma daha çok yakındır. Şayet
ta'mîmi önleme ciheti daha ağır basmakta ise, bu durumda baza mânaların tayini
ancak içtihad ile olur ki, bu takdirde bir müçtehidi mânalardan birini tayin
etmeye sevke-den sebepler şunlar olabilir:
A —
Mânalardan birinin daha lâyık olması. Mü'-min ismi gibi. Bu ismin burada emân ve
emniyet verici olarak tayin edilmesi, şübhesiz Allah (C.C.) hakkında, medhe,
tasdik mânasından daha lâyıktır. Allah'dan başkası hakkında olursa o za*man
tasdik mânası daha lâyık olur. Herkese Allah'a iman edip O'nun kelâmını tasdik
etmesi vaciptir ve O'nun rütbesi, tasdik edenin rütbesinin şübhesiz üstündedir.
B — İki
mânadan birinin teradüf'e (eş anlamda olma durumuna) yol açmaması. Müheymin
isminin gayri müteradif bir mânaya hamli gibi. Çünkü bu ismin mefhûmu, Rakîb
isminin mefhûmunun üstündedir ve Rakîb ismi (esmâ-i hüsnâ mey anında) varid
olmuştur. Nitekim teradüf'ün esmâ-i hüsnâ arasında uzak olduğunu açıklamış
bulunuyoruz.
C — Meşhur
olması sebebiyle iki mânadan birinin daha kolay tanınması veya övgü ve olgunluğa
delâletinin daha üstün olması. İsimlerin beyan ve izahında bu ve buna benzer
hususlara itimad etmemiz gerekir. Şöyle ki, her isim için yakın bulduğumuz
mânayı zikredecek ve öbür mânalara temas etmeden geçeceğiz. Ancak nbür mânayı,
derece bakımından zikrettiğimiz mânaya yakın bulursak veya bir çok muhtelif
kavillere mevzu olması sebebiyle zikredeceğiz; müşterek lafızların ta'mîm
edilmesi görüşünde olmamak ve bunda herhangi Wr faicle görmemekle beraber..
BİRİNCİ
BÖLÜMÜN DÖRDÜNCÜ KISMI
BU KISIM,
ALLAH-Ü TEÂLÂNIN AHLÂKI İLE AH-LÂKLANMAK, O'NUN SIFAT VE İSİMLERİNİN MÂNALARI
İLE İMKÂN NİSBETİNDE NEFSİ TEZYİN ETMEK SAHASINDA KULUN KEMÂL VE SAADETİNİN
BEYANI HAKKINDADIR.
Her kimin
Esmâ-i hüsna'dan nasibi, sadece lafızlarını işitmek, lügat bakımından tefsir Ve
vaz'ını bilmek ve manasının Allah-ü Teâlâ hakkında sabit olduğuna kalbi ile
inanmaktan ibaret kalırsa, şübhes'iz o insan talihsizdir ve derecesi düşüktür.
Halk arasında övünecek bir şeye sahip olduğu söylenemez. Çünkü lafızları
işitmek, şeşleri işitmeye yarayan kulak vasıtasının selâmetine bağlıdır ki, bu
meziyet hayvanda bile mevcuddur. Lafızların mâna ve istimalini anlama
keyfiyetine gelince, bu, Arab lisanına vâkıf olmaya bağlıdır M, bir lûgatçı ve
hattâ geri zekâlı bir bedevi bile bu mertebeyi onunla paylaşır. Bir lafzın
mânasının Allah-ü Teâlâ hakkında sabit olduğunu keşiîsiz olarak itikad etme
keyfiyetine gelince bu, lafızların"mânalarını anlayıp onları tasdik etmekten
üstün bir meharet gerektirmez. Avamdan biri ve hattâ bir çocuk bile bu mertebeyi
onunla paylaşır. Sözü anlamaya başladıktan sonra bu mânalar çocuğa telkin
edilirse kabul y e telâk-
ki eder,
kalbi ile inanır ve gönlünü kesin olarak o mânalara bağlar. Âlimlerin
ekserisinin mertebesi de işte budur. Tabiî ki onlar, bu üç mertebede kendilerine
ortak olanlardan daha üstündürler. Fakat bu, olgunluğun zirvesine nazaran apaçık
bir naksıyettir: Zira ebrâr (iyiler) in hasenatı mukarrabin (ermişler) in
seyyiâ-ıdır.
Nitekim
ermişlerin Esmâ-i hüsna'dan nasibi üçtür: a — Bu mânaları mükâşefe ve müşahede
yolu ile bilirler. Bu mânaların hakikatleri, kendisinde hata ihti-bulunmayan
bir burhanla onlara açıklanır. Al-ı-ü Teâlâ'mn bu mânalarla muttasıf olduğunu
keşif lyolu ile bilirler ki, bu keşif, vuzuh ve açıklık bakımın-jdan insanda
bâtını sıfatlan sebebiyle hasıl olan yakin I mesabesindedir. Maddî ihsas île
değil, ancak batini mü-jşahede ile idrak edilir. Bu çeşit imanla baba Ve
öğretmenlerden taklid yolu ile abnıp kesin olarak gönül bağlanan itikad
arasındaki fark cidden büyüktür. İsterse bu taklidi itikad, ilm-i kelâm'a dair
bir takım ce-delî delillere dayalı olsun.
b — Keşif
tarikiyle erdikleri celâl sıfatlarını çok büyük bulurlar; mekân bakımından
değil, sıfat bakımından Hakk'a daha yakın olmak için imkânları nis-betinde o
sıfatlan takınmaya çalışırlar. O sıfatlara bürünmeleri neticesinde kendileri
için Allah-ü Teâlâ nezdinde melâike-i mukarrabîin'e benzerlik hasıl olur. Gönül,
bir sıfatın büyüklük ve cazibeliği ile dolduktan sonra artık o sıfata karşı
sürükleyici bir arzu duymaması, o celâl ve cemâl'e âşık olmaması, nefsini o
sıfat ile tezyin hususunda titizlik göstermemesi tasavvur edilemez. O sıfatın
kemâline ermek mümkün olmasa bile müiakün olduğu kadarına ulaşmak arzusu onu
harekete geçirir. Bu arzu herkeste vardır. Ancak İM şey onu önler. Ya bilinen
vasfın, celâl ve kemâl vasıfların-
1
54
ÎMAM-I
GAZALİ
/ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERHİ
55
dan
olduğuna dair marifet ve ykinin zayii oluşu veya gönlün başka bir arzu ile dolu
ve o arzunun içine gömülü olması. Talebe, hocasının ilimdeki kemâlini müşahede
ettiği vakit ona benzemeye ve iktida etmeye kendisini sevkeden şiddetli bir arzu
belirir. Fakat o talebenin gönlü açlık duygusu ile dolu ise iç âlemini kaplayan
yemek arzusu, ilim arzusunun harekete geçmesini önleyebilir. Bu itibarla Allah-ü
Teâlâ'nm sıfatlarını mütalâa eden kişinin kalbi, masivadan tamamen arınmış
olmalıdır. Çünkü marifet arzunun tohumudur; nefsârü duygulardan boş olan bir
kalbe rastlayınca derhal yeşerir ve eğer kalb, bu duygulardan hâlî olmazsa tohum
da başarılı olamaz.
c — O
sıfatlardan mümkün olanı elde etmeye, onunla ahlâklanmaya, onun güzellikleri ile
nefsini tezyin etmeye çalışırlar. Kul böylece Rabbani, yâni Rabb Teâlâ
Hazretlerine yakın ve melâikeden meydana gelen mele-i a'lâya refik olur. Nitekim
onlar yakınlık bisatı (yaygısı) dırlar. Her kim onların sıfatlarından bir
benzeyiş kaparsa onları Hak Teâlâ Hazretlerine yaklaştıran sıfatlarından ne
miktar elde etmiş ise o miktar yakınlık kazanmış olur.
Hak Teâlâ
Hazretlerine sıfat yönünden yaklaşma nıri kapalı bir mâna olduğunu ve kalblerin,
bu hususu kabul ve tasdikten istinkâf etmeye meyyal bulunduklarını ileri
sürerek, «meseleyi, inkarcıların inkâr gücünü kıracak şekilde vuzuha kavuştur;
meselenin hakikati izah edilmedikçe bir çoklarının bu meyandaki tutumları inkâra
yakındır» dersen, cevaben derim ki:
Sen ve
sarıklı cahiller mertebesinin biraz ilerisinde olan da bilir ki; varlıklar,
kâmil ve nakıs varlıklar olarak ikiye ayrılır. Kâmil, kemâl dereceleri her ne
kadar mütefavit (birbirinden farklı) olursa olsun, nâ-kısdan daha üstündür.
Kemâlin müntehâ (en son mer-
tebe) si
Bir'e mahsustur; hattâ mutlak kemâl sahibi ! sancak O'dur. Diğer varlıklar
mutlak kemâl sahibi değillerdir. Her biri, izafet sebebiyle değişen kemâlâta
sahiptir. Onlarin ekmel (en kâmil)'i, mutlak kemâl sahibine en yakın
olanlarıdır. Mekân ve mesafe yakınlığım değil, rütbe ve derece yakınlığını
kasdediyorum. Sonra varlıklar, canlı ve cansız olarak da ikiye ayrılır.
Biliyorsun ki, canlı cansızdan daha üstün ve daha kâ-•mildir ve canlıların
dereceleri üçtür: Meleklerin derecesi, insanların derecesi ve hayvanların
derecsi. Hayranların, sayesinde üstünlük kazandıkları hayat (canlılık) daki
dereceleri en geridedir. Çünkü canlı demek idrakli ve faal demektir. Hayvanın
idrâkinde noksanlık ve fi'linde de noksanlık vardır. İdrakindeki noksan-Ilık,
onun idrâkinin sadece duygulara münhasır oluşun-|dan ileri gelmektedir.
Duyguların idrâki ise kaasırdır. j Çünkü eşyayı ancak el değdirmek veya
yakınında ol-1 inak suretiyle idrâk eder. Şayet elle tutma veya yakınlık olmazsa
duygu işlemez. Nitekim elle tutma ve tatma duyguları değmeye muhtaç görme,
işitme ve koklama duygulan da yakınlığa muhtaçtır. Kendisinde temas ¦ve yakınlık
tasavvur edilmeyen bir varlık olursa, duygu, bu durumda o varlığı idrâk edemez.
Hayvanın fi'lin-deki noksanlık ise, şehvet (istek) ve öfkenin iktizasına
¦münhasır oluşundan ileri geliyor. Bir hayvanı istek ve öfkeden başka harekete
geçiren bir âmil yoktur. Hayvanın aklı yoktur ki, onu istek ve öfkenin
icaplarına muhalif (aykın) olan işlere çağırsın.
Meleklere
gelince, onların derecesi en yüksek de-Tecedir. Çünkü melekler, idrâki
yakınlık ve uzaklığın i tesiri altında bulunmayan varlıklardır. Hattâ onların
idrâki, kendisinde yakınlık ve uzaklık tasavvur edilen-jlere münhasır değildir.
Çünkü yakınlık ve uzaklık ancak cisimler üzerinde tasavvur edilir. Cisimler,
mevcu-
1
56
ÎMAM.I
GAZALİ
ESMA-Î
HÛSNÂ ŞERHt
" 11,
en
değersiz kısımlarıdır. Ayni zamanda melek, şehvet ve öfkeden münezzehtir.
Onların fiilleri şehvet ve öfke icabı, değildir. Fiil ve amelleri, şehvet ve
öfkeden yüce bir gayeye dayanır. Bu gaye, Allah-ü Teâiâ'ya yakın olma isteğidir.
İnsan ise,
iki derece arasında orta mertebede bulunmaktadır. Sankf insan, hayvaniyet ve
melekiyet-ten mürekkeb (terkib edilmiş) bir varlıktır. Başlangıçta
(çocuklukta) hayvaniyet ciheti daha galiptir. Çünkü önceleri yürümek ve
kımıldamak suretiyle mahsûs (duyulanca yaklaşıldığı zaman ancak idrâk edebilen
duygulardan başka bir idrâke sahib değildir. Beden hareketine muhtaç olmaksızın
ve eşyayı idrâk etmek için temas ve yakınlık aramaksızın göklerin ve yeryüzünün
alemlerine, hattâ mekânda yakınlık ve uzaklıktan münezzeh olan hususların
idrakine nüfuz eden akim nuru ile aydınlanıneaya kadar bu durum devam eder. Ayni
zamanda önceleri onun varlığına hâkim olan şey, şehvet ve öfkesidir. Kendisinde
olgunluk arama isteği, sonuç ve akıbet düşüncesi, şehvet ve öfkenin icaplarına
karşı isyan belirinceye kadar bu iki unsurun tesiri altında kahr. Şayet şehvet
ve öfkesini yener, onlara malik olur ve onlar, kendisini kumanda" ve idare
edecek gücde olmazlarsa, bu bakımdan meleklerden bir benzeyiş almış olacaktır.
Keza nefsini hayâlât ve mahsûsât-tan keser, hiç bir his ve hayâlin erişemiyeceği
hususla-nn idrâki ile ünsiyet peyda ederse, meleklerden bir benzeyiş daha almış,
.olacaktır. Çünkü hayatın hususiyeti' idrâk ve akıldır. Noksanlık, itidal ve
kemâl bu iki şeye racidir. Bu iki hususiyette ne derece meleklere uyarsa o
nisbette hayvaniyetten uzak ve meiekiyete yakın olur. Melek ise Allah'a
yakındır. O halde yakına yakın olanın da yakan olması gerekir.
Diyeceksin
ki, bu sözden anlaşılan zahir mâna kul
ile Hak
Teâlâ Hazretleri arasında benzerlik bulunduğunu gösterir. Çünkü kul, Allah'ın
ahlâkı ile ahlâklandığı vakit O'na müşabih (benzeyen) olur. Oysa şer'an ve âklen
bilinmektedir ki, Allah'ın eşi ve benzeri yoktur. Allah hiç bir şeye benzemez ve
hiç bir şey de O'na benzemez. Buna cevaben derim ki:
Allah-ü
Teâlâ hakkında menfi olan mümâseleün mânâsını her ne şekilde anlarsan anla,
O'nun eşi ve benzeri bulunmadığını bileceksin. Şöyle ki herhangi bir vasıf da
ortak olmanın mümâseleti gerektireceği zannedil-memelidir. Birbirine benzemeyen
ve birbirinden son derece uzak olan iki ziddın bir çok sıfatlarda ortak
oldukları görülmektedir. Nitekim siyah, araz olma, renk olma, gözle görünme ve
diğer bazı hususlarda beyaza ortak olmuştur.- Bu durumda bir kimse «Allah-ü
Teâlâ mahalle muhtaç olmayan mevcuddur ve o, Semî', Basîr, Âlim, Mürid,
Mütekellim, Hayy, Kadir ve Fâil'dir» der ve insanın.da böyle olduğunu söylerse,
onu müşeb'oihe fırkasından mı görecek ve misil isbat ettiğine mi hüküm
vereceksin? Heyhat.. Durum zannettiğin gibi değildir. Eğer böyle olsaydı bütün
insanların müşebbihe olmaları gerekirdi.' Çünkü en azandan vücud sıfatında
müşare- . ket vardır. Vücud ise müşabeheti, hatta nev'iyet ve mahiyette
müşareketten ibaret olan mümâseleti andıricı-dır. At, zeyreklikte her ne kadar
üstün olsa da insana örnek olamaz. Çünkü at, nev'iyette insandan .ayrılmaktadır
ve yalnız zeyreklikte ona benzemektedir ki bu zeyreklik, insanın zatiyetini
teşkil eden mahiyetten hariç bir ârizdir. Tanrılık hususiyeti ise, bizatihi
Vacibüi-vü-cud olup var olması mümkün olan her şey'i muntazam ve mükemmel
şekilde yaratan bir varlık olmasıdır. Bu hususiyette ortaklık ve ortaklıkdan
hasıl olan rnümâse-let elbetteki tasavvur edilemez. Kulun rahim, sabûr ve-şekûr
olması mümâseleti gerektirmez. Nitekim semî\
-58
İMAM-I
GAZALÎ
basîr,
âlim, kaadir, hayy ve fail oluşu mumâseleti gerektirmiyor. Hatta diyebilirim ki,
tanrılık hususiyetini ancak Allah-ü Teâlâ ve.O'nun eşi ve benzeri olan bilir..
Pa-kat O'nun eşi ve benzeri olmadığına göre O'ndan başkası zinhar bilemez. Bu
sebeble «Allah'ı ancak Allah-ü Teâlâ bilir!» diyen Cüneyd (Rahimehullah)
hakikati ifade etmiştir. Nitekim en üstün kuluna bile bir isim vererek o ismi
arada perde kılmıştır; Allah'dan başkası bilmez. Zinnûn ölüm yatağında iken
kendisine «ne arzu edersin?» diye soruldu. Cevaben «bir lahza bile olsa ölmeden
evvel O'nu tanımayı» dedi. Bu söz şimdi bir takım zayıfların kalblerini
karıştırmakta ve bu nevi sözleri anlayacak kudrette olmadıklarından inkâr ve
tevile gitmektedirler. Halbuki «Allah'ı çok iyi bilirim» diyen de bence sözünde
doğrudur ve «Allah'ı bilemem» diyen ¦de sözünde doğrudur.
Bilindiği
üzere nefy ve isbat, ikisi birden bir arada sıdka hamledilemez; ancak sıdk ve
kezibi paylaşırlar. Yâni nefy doğru olursa isbat yalan ve isbat doğru olursa
nefy yalan olur. Fakat sözün vechi değişirse sıdk, Tıer iki kısımda tasavvur
edilir. Şöyle ki, «Ebu Bekir 'Es-Sıddîk'ı tanır mısın?» sorusu iki kişiye
sorulsa ve onlardan biri, «Ebu Bekir Es-Sıddîk, bilinmeyecek ve tanınmayacak bir
şahsiyet midir? büyüklüğü, şöhreti ve adının her tarafa yayılmış olması yanmda,
dünyada onu tanımayan kimse tasavvur edemem, minberlerde sözü geçer, camilerde
adı anılır, övgü ve meziyetleri bütün dillerde söyleniri) diye cevab verse,
öbürü de, «ben kimim ki Sıddîk'ı tanıyabileyim! heyhat, heyhat! Sıdd'k'ı ancak
kendisi gibi veya daha. üstün olan tanır; onu. tanıdığımı nasıl iddia edebilir
veya onu tanımaya nasıl gözdikerim; ben gibiler, onun adını ve vasfını işitirler
ki, onu tanıdıklarını iddia etmeye haklan yok-
dese her
ikisi de doğruyu söylemiş olmaktadırlar.
3ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERHİ
59
var ki, bu
ikinci sözün vechi başkadır ve o tazim ve ihtirama daha lâyıktır.
İşte
Allah'ı bilirim veya bilemem diyenlerin sözle-Tini bu şekilde anlamak gerekir.
Hatta düzgün bir yazıyı anlayışlı bir insana göstersen ve «bu hattın sahi-"bini
tanır mısın?» diye sorsan, «hayır!» dese doğru söylemiş olur. «Evet! bu hattın
sahibi yaşıyan, muktedir, işiten, gören, eli sağlam ve hattatlık sanatına vakıf
bir İnsandır; hakkında bütü bunları bildiğim halde kendisini tanımaz olur
muyum?» diye cevab verse gene doğ-:ru söylemiş 'olur. Şu farkla ki, tanımam sözü
daha doğru ve uygundur. Çünkü hakikatte o hattın sahibini tanımamaktadır. Sadece
düzgün bir yazının yaşayan, muktedir, işiten, gören, eli sağlam ve yazı sanatını
bilen bir hattata muhtaç olduğunu bilmiş, hattatın kendisini tanımamıştır. Bütün
inslar da böyledir. Bu muntazam ve muhkem kâinatın müdebbir, hayy, âlim ve
kaadir bir yapıcıya muhtaç olduğunu bilirler. Bu ise iki taraflı bir marifettir:
Bir tarafı alem ile ilgilidir ve buradan alemin bir müdebbir'e muhtaç olduğu
biliniyor. Öbür tarafı ise Allah-ü Teâlâ ile ilgilidir ve buradan da zatın
hakikat ve mahiyetine dahil olmayan sıfatlardan müştak olan isimler biliniyor.
Nitekim bir "kimse, bir şey'i göstererek «o nedir?» diye sorarsa, bu soruya
karşı bir takım müştak (türemiş) isimlerin zik-Tedilmesinin zinhar cevab
sayılmayacağını yukarıda açıklamış bulunmaktayız. Meselâ bir hayvanın şahsını
işaret ederek «bu nedir?» dese ve cevab olarak da ya uzundur veya beyazdır veya
kısadır dense, yahud suyu işaret ederek «bu nedir?» dese ve soğuktur cevabı
verilse, yahud ateşi işaret ederek «bu nedir?» dese ve ısın-dıncıdır cevabı
verilse, şübhe yok ki bütün bunlar maliyetin cevabı değillerdir. Bir şey'i
tanımak, ancak o
61
60
şeyin
hakikat ve mahiyetini bilmekle kaabildir; müştak isimleri tanıyıp bilmekle
değil.
Evet bir
şey'i tanımak, o şey'in hakikat ve mahiyetini tanımaktır. Isındınci ise, hararet
vasfına sahip mübhem bir varhktjr. Âlim ve k?adir sözümüz de böyledir. Alim,
ilim vasfına sahib mübhem bir varlık, kaa-dir de kudret vasfına sahib mübhem bir
varlıktır. Eğer sen, «var olması mümkün olan her şey'i var eden Vaci-bül-vücud»
sözümüzün O'nun hakikatinden ibaret olduğunu söylersen; heyhat! derim. Çünkü
«Vacibül-vü-cud» sözümüz, O'nun illet ve faile muhtaç olmamasından ibarettir, bu
da, O'ndan sebebin selbi hususuna raci-dir. «Bütün varlıklar O'ndan vücud bulur»
sözümüz ise, fiilerin Allah-ü Teâlâ'ya izafeti hususuna racidir. Bu durumda bize
«bu şey nedir?» şeklinde bir soru tevcih edilse ve biz «faildir» desek, cevab
olmaz. İlleti bulunan, bir varlıktır desek, gene cevab olmaz. Ya illeti
bulunmayan bir varlıktır desek nasıl cevab olur? Bütün bunlar O'nun zatının
gayrisinden ve nefy veya isbata mevzu olmak üzere zatına izafe edilen bir
husustan haber vermektedir. Bütün cevablar isimlerde, sıfatlarda ve
izafetlerde kalıyor. O halde «O'nu tanımanın yolu nedir?» diye sorarsan cevaben
derim ki: ' "
Bir sabi
veya bir innîn (iktidarsız, puluç), bize çiftleşmenin tadını duyma ve
hakikatini idrâk etme yolunu sorsa, bu meselede iki yolun bulunduğunu söyleriz.
Ya onu kendisine vasfederek tanıtacağız veya «şehvet garizesine ulaşıncaya kadar
sabret; o zaman çiftleşmeyi kendin yapar ve tadını öğrenirsin!» diyeceğiz..
Gerçek marifete ulaştıran tahkik yolu bu ikinci yoldur..' Birinci yol ise bir
tevehhüm yaratmaktan ileri geçmez.. Çiftleşmeyi tad diye adlandırılan bir
nesneye benzetmekten ibaret kalır. Fakat kendisinde şehvet meydana gelir ve
tadarsa, onun şekerin tadına benzemediğini ve
.gerçek
tadın, tevehhüm ettiği şekilde olmadığını kesin olarak anlayacaktır. İsmi ve
sıfatı hakkında bütün duydukları ve onun lezzetli ve güzel olduğu doğru olmakla
beraber.
Böylece
Allah-ü Teâlâ'yı tanımanın da iki yolu vardır: Biri kaasır (kusurlu) ve öbürü
mesdûd (kapalı) dır. Kaasır, isim ve sıfatların zikredilmesidir ki, bunun yolu,
nefislerimizden öğrenip bildiklerimize benzetmektir. Biz kendimizi kaadir,
âmil, hayy ve mütekel-lim olarak biliyoruz. Sonra bunların, Allah-ü Teâlâ'nın
vasıflarından olduğunu işittik; delil ile öğrendik; kaasır (kusurlu) olarak da
fehmettik. Tıpkı ınnîn'in, şekerin tadına benzetmek suretiyle çiftleşmenin
tadını anlaması gibi. Oysa bizim hayatımız, kudretimiz ve ilmimiz, Allah'ın
hayat, kudret ve ilminden alabildiğine u-zaktır; hatta iki uzaklık arasında
münasebet yoktur.
Allah-ü
Teâlâ'yı bu evsaf ile tarif etmenin faidesi ise iham, teşbih, kendisine
benzemediği halde isimde -müşarekettir. Gayemiz, çiftleşmenin tadını ınnîn'e
an-"latmak olunca, onu kendisine, duyduğu tatlardan biri, meselâ tatlı bir
yemeğin lezzeti ile temsil ederek, ona «şekerin tatlı olduğunu, şeker yediğin
zaman ağzında tatlılık ve içinde hoş bir raiha hissettiğini biliyor musun?»
deriz ve o, «evet!» der. Bunun üzerine «cima (cinsî münasebet) de içte
böyledir!» deriz. Fakat ona ¦çiftleşmenin gerçek tadını hakikatine uygun
şekilde •anlatmış olduğumuza ve ınnîn'in bu tadı filen zevke-den ve duyan
kişinin durumunda olacağına kani misin? Heyhat! Gerçek şu ki bu vasıf bir
îhârh', yanlış bir teşbih ve tefhim ve isimde' müşareket olmaktan ileri
geç-Tnez. İhamdır; çünkü umumiyetll güzel bir iş olduğu vehmini uyandırır.
Teşbihdir; çünkü çiftleşmenin tadı .-sadece isimde şekerin tadına
benzetilmiştir.
Fakat «hiç
bir. şey O'nun misli gibi değildir; diri-
İMAM-I
GA?AIÎ
.dir, diğer
diriler gibi değil, kaadirdir, diğer kaadirler gibi değil» diyerek teşbihi
keseriz. Nitekim «çiftleşme,. şeker gibi tatlıdır, fakat o lezzet elbette bu
lezzete benzemez ve aralarında yalnız isimde müşareket vardır!» deriz. Sanki
biz, Allah-ü Teâlâ'mn hayy, âlim ve kaadir olduğunu bilince önce kendi sözümüzün
mânasını bilmekte ve O'nu ancak kendimizle tanımaktayız. Şöyle ki kulağı
işitmeyen insanın, «Allah-ü Teâlâ semi'dir!» sözümüzün mânasını anlaması
tasavvur edilemez. Anadan doğma kör de, «O basîr'dir!» sözümüzün mânasını
anlayamaz. Nitekim bize, «Allah eşyayı nasıl bilir?» diye sorulsa, «senin eşyayı
bilmen gibi!» deriz. «Nasıl ka-adir oluyor?» diye sorsa, «senin kaadir
olmaklığm gibi!» deriz. Bizim bu cevabımızdan bir şey anlayamaz. Ancak,
kendisine münasib olan bir vasıf ise önce onunla kendisinin muttasıf olduğunu
ve sonra kendisine-mukayese etmek suretiyle başkasını bilir. Allah-ü Te-âlâ'nın,
bizde münasibi bulunmayan bir vasıf ve hususiyeti olursa bu durumda bizdeki
vasıf sadece isimde ona' ortak olur. Şekerin tadının çiftleşmenin lezzetine
müşareketi olmasaydı anlaşılması elbette imkânsız o-
lurdu.
Her insan
önce kendini tanımakta ve sonra Allah-ü Teâla'iyn sıfatlan üe kendi sıfatlan
arasında mukayese yapmaktadır. Oysa Allah-ü Teâlâ'nm sıfatlan yücedir ve bizim
sıfatlarımıza benzemekten münezzehdir. İşte bu marifet kaasır (kusurlu) ve
kendisinde îhârh ve teşbih ciheti galibdir. Bu itibarla müşabehetin aslen menfî
olduğunu ve isimde müşareket olmakla beraber ikisi arasında münasebet
bulunmadığını bilmek gerekir.
Mesdûd
(kapalı) olan ikinci yola gelince, bu, kulun tanrılık sıfatlarının tamamını elde
edinceye kadar beklemesi ve nihayette tanrı olması yoludur. Tıpkı Süb-
ESMÂ-İ
HÜSNÂ ŞERHt
63
yanın
çiftleşmenin tadını duymak için bulûğ çağını. beklemesi gibi.
Ne var ki
bu yol kapalı ve yasaktır. Çünkü tanrılık hakikatinin Allah'dan başkası için
hasıl olması müs-tahildir. Bu yol, tahkiki marifetin yegâne yoludur amma, o,
Allah'dan başkasına mutlak ve katî surette kapalıdır. O halde Allah'ı, hakikati
üzere Allah'dan başkasının bilmesi muhal (imkânsız) dır. Hatta diyebilirim
ki. Peygamberi bile ancak Peygamberin kendisi bilir. Nübüvvet mertebesine
ermemiş olan nübüvvetin sadece adını ve onun insanda Peygamber'i Peygamber"
olmayandan ayırdeden bir hususiyet olduğunu bilir. Fakat o hususiyetin
mahiyetini ancak o hususiyete sa-hib olan peygamberin kendi bilir. Peygamber
olmayan asla bilemez. Ancak kendindeki sıfatlara benzetmek: suretiyle
anlar. Hatta daha ileri gidecek ve diyeceğim-ki: Hiç kimse ölümün hakikatini,
cennetin hakikatini ve cehennemin hakikatini bilemez. Bu hususlar ancak ölümden
sonra, cennet ve cehenneme girdikten sonra bilinir. Çünkü cennet esbabı
melezzettir. Ömründe lezzet duymayan bir insan farzedelim, cenneti ona çekici
ve cazib bir şekilde anlatabilmemize imkân yoktur. Cehennem de acı veren
sebeblerden ibarettir ki, ömründe acı çekmeyen bir insan farzedelim, cehennemi
ona anlatabilmemiz mümkin değildir. Ancak acı çektiği en büyük acıya
benzetmek suetiyle cehennemi kendisine anlatabiliriz ve lezzetlerden bir kısmını
tatdığı vakit de yemek, cinsî münasebet, manzara ve benzeri le-zâizden tatdığı
en büyük lezzete benzetmek surtiyle cenneti kendisine anlatmaya çalışırız.
Şayet cennette dünyadaki lezzetlere benzemen bir lezzet varsa onu anlatmaya
aslen imkân yoktur. Ancak teşbih yolu ile an-latüabilir. Tıpkı çiftleşmenin
lezzetinin şekerin tadına benzetilmesi gibi. Şübhe yok ki cennetin lezzetleri,
dün-
IMAM-I
GAZAL3
«64
—--------------------------------'¦--------------------------------------___________
;yada
tatdığımız her çeşit lezzetten, cima lezzetinden, şeker lezzetinden çok uzak
ve başkadır. Nitekim cennet lezzetlerinin en doğru tabiri göz görmemiş, kulak
işit-:memiş ve insan hayalinden geçmemiş lezzetler olarak "tavsif edilmesidir.
Eğer. dünya yiyeceklerinden birinin tadına benzetirsek, onun dünya yiyecekleri
gibi olmadı-:ğını ve meselâ cinsî münasebetin lezzetine benzetecek olursak, onun
dünyada bildiğimiz cinsî münasebet gibi olmadığını söylemek zorundayız.
Bütün
bunlardan sonra artık yer ve gök halkının, Allah'ı- ancak isim ve sıfatları ile
tanıdıklarını söylememizin "hayreti mucip olacak tarafı var mıdır? Niteldin
cennet hakkmdaki bilgilerin de isim ve sıfatlardan ibaret olduğunu
söylemekteyiz. îşte insanın isim ve sı-latını işitip de tanımadığı, idrâk
edemediği. 'zStma erişemediği, hali ile hallanamadığı her şey de böyledir.
«Ariflerin
Allah'ı tanımalarının neticesi nedir?» diye sorarsan deriz ki: Allah'ı
(gerçek mânada) tanımaktan aciz olduklarını bilmeleridir. İşte O'nu
tanıya-mıyacaklarını ve tanımanın zinhar mümkün olamıya-cağıni bildikleri zaman
hakikati bilmiş olurlar. Zira tanrılık sıfatlarının künhüne vakıf olarak
hakikî marifetle Allah'ı bilmek, Allah'dan başkası için muhaldir. Marifet,
yukarıda zikrettiğimiz gibi keşif ve burhan tarikiyle olursa, bir mahluk için
mümkin olan marifetin son haddine erişilmiş olur. Nitekim Sıddîk'ı Ekber (R.Â.),
«derk-i idrâkden acziyet idrâktir'.» sözü ile bu gerçeği işaret etmiştir. Hatta
kâinatın efendisi Rasûlül-lah (S.A.V.) de, «sen kendini övdüğün gibi ben seni
övmeye muktedir değilim!» sözü ile bu hakikati kasdedi-yor. Bu sözün mânası
şudur: Ey Allahımî Sana mahsus olan övgüleri ve tanrılık sıfatlarım ihata
edebilecek güc-öe değilim; onları ancak ve ancak sen ihata edersin. Yoksa bu
sözden, dil ile tabiri mümkün olmayan hakikatlere erdiğini kasdetmiş değildir.
¦ESMÂ-t
HCSNÂ ŞERHÎ--------------------------------------------:------ 65
Marifetin
genişlemesi meselesine gelince bu genişleme, O'nun isim ve sıfatlarına dair olan
marifette o-lur. Eğer O'nu bilmek mümkin değilse o halde melekler, nebiler ve
velilerin marifet babındaki derecelerinin ne ile birbirinden farklı olacağını
sorarsan cevaben derim ki: Marifetin iki yolu olduğunu öğrenmiş bulunu-' yorsun.
Birisi hakikî olan yoldur ki, bu yol, Allah'dan başkasına kapalıdır..Bu yolu
kazanmak ve idrâk etmek isteyen bir mahluku celâl tecellileri hayrete düşürür ve
başını kaldırıp bakmak istediği an, duyduğu dehşetten gözleri kapanır. Sadece
isim ve sıfatlan tanımaktan ibaret olan ikinci yol ise halka açıktır.
Mahlukların me-ratibi işte bu yolda değişmektedir. Allah-ü Teâlâ'nın âlim ve
kaadir olduğunu icmali olarak bilenle O'nun krer ve gök alemlerinde ruhların
ve cesedlerin yaratılışında akıllara hayret veren eserlerini müşahede eden,
jmemleketinin eşsiz ve emsalsiz güzelliklerine ve harika (sanatlarına vakıf
olan, bunları bütün ayrıntıları ile inceleyen, herbirinde gizli olan hikmeti
arayan, letâif-i tadbiri müstevfî ve Allah-ü Teâlâ'ya yaklaştıran me-lekiyet
sıfatlarının tamamı ile muttasıf olan, o sıfatları bilfiil yaşayan bir olur mu?
Hatta bu iki kişi arasında erişilemiyecek derecede uzaklık vardır.
Mamafi
nebilerin ve velilerin meratibi arasındaki farkı, ancak bir misal ile
anlayabileceksin. Meselâ İmam Şafiî (Rahimehullah) gibi takvî sahibi ve kâmil
bir âlimi, malûm olduğu üzere kapıcısı da tanır, talebesi El-Müzenî de tanır.
Kapıcı, onun. bir hukuk alimi ve yazarı olduğunu ve halkı Allah'a irşad ettiğini
icmali olarak bilir. El-Müzenî ise, kapıcısının tanıması gibi değil, onu sıfat
ve malûmatının teferruatını ihata edecek şekilde tanır. Hatta on çeşit ilim
sahibi olan bir âlimi, o ilimlerden yalnız birini tahsil etmiş olan talebesinin,
tanımış olmasına imkân bulunmadığı halde o ilimler-
F. 5
İMAM-I
GAZALT
den hiç
birini tahsil etmeyen hizmetçi nasıl tanısın?. Hatta on ilimden birini tahsil
eden talebe, eğer o ilimde hocasına müsavi olursa onun onda birini tahkik yolu
ile tanımış olur. Şayet o iiimde de hocasının seviyesinde değilse, geri kaldığı
hususlarda hocasını tahkik. . yolu ile değil, ancak icmali olarak bildiği
söylenir. Bu icmali bilgi ise, hocasının kendisinden daha çok malûmatlı olduğunu
bilmesinden ibarettir.
İşte
mariietüllah'da meratibin değişik olması da buna benzer. Allah-ü Teâlâ'nın
malûmatına, kudretinin harika eserlerine, dünya, ahiret, mülk ve melekût
alemlerini süsleyen eşsiz ve benzersiz sanatlarına vu-kufiyet arttıkça Allah-ü
Teâlâ'ya olan marifeti o nis-bette artar ve tahkiki marifete o nisbette
yaklaşır.
Eğer «zatın
hakikatini bilmediklerine ve bunun müstahil olduğuna göre isimleri ve sıfatlan
gerçek ve tam marifetle bilmişler midir?» diye soracak olursan, deriz ki:
«Hehatl. Bunu da ancak tam ve hakiki olarak Allah-ü Teâlâ bilir. Çünkü bir zatın
alim olduğunu bildiğimiz vakit, hakikatini anlayamadığımız mübhem bir varlığı
tanımış olmaktayız. Sadece o zatın ilim sıfatına sahip olduğunu biliriz. Sonra
ilim sıfatını gerçekten ve hakikatine uygun şekilde bilirsek, o zatın alim
olduğuna dair bilgimiz tamdır; yoksa değildir. Allah-ü Teâlâ'nın ilminin
hakikatini ancak o iime S2 ° olan bilir ve o ilme AUah'dan başkası sahip
olamıyacağina göre O ~ ndan başkası bilemez. Ne var M, kendi ilmin e tpshih yolu
üe anlar. Yukanri» - S"
OlduğU
£Tİt»
Aüah-ü
Teâlâ'nın ilmi, halkın ilmine benzemez ve bu itibarla halkın Allah-ü Teâlâ'nın
ilmine olan marifeti tam ve hakikî marifet değildir. İlhamı ve teşbihidir. Bu
söz, hayretini mucip olmasın. Ben ayni zamanda bir sihribaza ancak o sihribaan
kendinin veya onun
ettiğixniz
şeker
ESMÂ-t
HÜSNÂ ŞERHÎ
6T
gibi veya
onun üstünde olan başka bir sihribazın bilebileceğini söylemekteyim. Sihir nedir
bilmeyen, sihrin hakikat ve mahiyetini tanımayan kişi, sihirbazın sadece vücud
yapışım ve onun, mahiyetini bilmediği bir ilim ve hususiyete sahib olduğunu
bilebilir. Sihribazın malûmatına ve taşıdığı hususiyetin mahiyetine vakıf
değildir. Gerçi o hususiyetin, 'mübhem de olsa ilmin bir şu'besi olduğunu ve
semeresinin de gönüllere tesir etmek, cisimlerin zahirî evsafını değiştirmek ve
kan kocayı birbirinden ayırmak olacağını bilir. Fakat bu, sihrin hakikatini
bilmiş olmak değildir. Sihrin, hakikatini bilmeyen de sihribazın hakikatini
bilemez. Çünkü sâhir (sihribâz), sihir hususiyetine sahib kişi demektir ve sihir
sıfatından müştak bir isimdir ki, sıfat bilinirse ancak isim bilinir ve sıfat
bilinmezse isim de bilinmez. Bu itibarla sihirden başkasının sihir hakkındaki
bilgisi, mahiyetten uzak bir umumi vasıfdan ibarettir; yâni sihrin ilmin bir
şu'besi olduğunu ve kendisine ilim isminin intibak ettiğini bilmekten ileri
geçmez. Allah-ü Teâlâ'nın ' kudretine dair malûmatımız da böyledir. Kudretin bir
vasıf ve semeresinin de eşyayı yaratmak olduğunu, kendisine kudret adı
verildiğini, çünkü cima lezzetinin şeker lezzetine münasib olması gibi onun da
kudrete münasib olduğunu biliriz. Bütün bunlar, kudretin hakikatinden uzak ve
ayrı şeylerdir. Ne var ki Allah'ın kudretinin şümulü altına giren eşyanın
tafsilatı ve kâinattaki üstün sanat eserleri hakkında malûmat bakımından kulun
ihatası arttıkça kudret sıfatını anımaktan nasibi de o nisbette artar. Nitekim
bir meyve bir meyvalığı göserir. Hocasının ulûm ve maarifi hakkında talebinin
ihatası arttıkça onu daha iyi tanır ve ona karşı saygısı bütünlenir. Ariflerin
marifetinin birbirinden farklı oluşu da bu hususa racidir. İşte meratibin
nihayeti yoktur. Çünkü kulun, Allah-ü Te-
ÎMAM-I
GAZA!J.
68------------------------------------------
âlâ'nm
nihayetsiz malûmatından bilebildiklerinin ve bilemediklerinin de nihayeti
yoktur. Vücud bulan şey mü-tenahî ise de insanın ilimler üzerindeki kudretine
nihayet tasavvur edilemez'. Garçi vücud alemine intikal eden eşya, kesret
(çokluk) ve kıllet (azlık) bakımından ' birbirinden farklı olurlar ve
insanların da marifetde birbirinden farklı oldukları bununla bilinir. Bu durum,
mai zenginliği ile hasıl olan kudrette insanların birbirinden farklı olmalarına
benzer. Bir kuruşa vş bir liraya malik olan var; binlerce liraya malik olan da
vardır. İlimler de böyledir. Hatta üimlerdeki farklılık daha büyüktür. Çünkü
malûmat sonsuzdur. Malların maddeleri cisim ve cisimler de mütenâhidir ki,
kendilerinde sonsuzluk tasavvur edilemez.
Artık
yaratıkların marifet denizlerinde birbirinden nasıl farklı olduklarını,
marifetin de nihayetsiz olduğunu anlamış oldun. Ve artık bildin ki. Allah'ı
Allah'-dan başkası bilemez diyen doğruyu söylemiştir; yalnız Allah'ı tanıdım
diyen de doğruyu söylemektedir. Çünkü vücud aleminde yalnız Allah ve O'nun
ef'âli vardır. Allah'ın fiillerine O'nun kendi fiilen olması yönünden bakıp bu
yönde karar kılar veya Allah'ın fiillerini gök veya yer veya ağaç olarak görmez
de sırf O'nun sun'u ve eseri olarak görürse, bu şahsın marifeti rubûbiyet
sahasını geçmez ve bu şahıs için «yalnız Allah'ı tanıyorum!') veya «yalnız
Allah'ı görüyorum!» demek mümkün ve caiz olur. Yalnız güneşi ve onun ufuklarda
intişar eden ziyasını görebilen bir şahıs tasavvur edilse, bu şahsın, «yalnız
güneşi görüyorum!)) demesi doğrudur. Güneşten taşan ışık, güneşin
cümlesinden olup, bu cümleden hariç bir varlık değildir. Vücud aleminde
bulunan her şey de, ezelî kudretin nurlarından bir nur ve âsânndan bir eserdir.
Güneş, bütün eşyayı aydınlatan ışık kaynağı olduğu gibi böylece ibarenin tam
ola-
ESMÂ-Î
HÜSNÂ ŞERHİ
69
rak ifade
edemediği mâna da zaruret icabı ezelî kudret olarak tabir edilir ki, varlık
aleminde hakim olan bu ezelî kudrettir ve bu mânada vücud âleminde yalnız
Allah'ın bulunduğu ve arifin de «yalnız Allah'ı tanıyorum!» demesi caizdir.
Hayreti
mucib olan hallerden biri de, «Allah'dan başka bir varlık bilmiyorum!» diyenin
doğruyu söylemiş ve ayni zamanda «Allah'ı bilemem!» diyenin de doğruyu ifade
etmiş olmasıdır. Ne var ki bu sözlerin vecihle-ri değişiktir. Nitekim vecihleri
değişik olan rnütenakız-ları tekzib etmek gerekseydi, Aiiah-ü Teâlâ'nm
«attığında sen atmadın; ancak Allah attı-» (1) Kavl-i Şerifi doğru olmazdı. Oysa
doğrudur. Çünkü rami (atıcı), iki itibarla ramidir. Birinde kula, öbüründe ise
Allah'a nis-bet edilmiştir ki, bunda tenakuz yoktur.
Artık bu
kadarla iktifa edelim; sahili bulunmayan bir denizin enginlerine açılmış olduk.
Bu çeşit sırların, kitablara tevdi edilmek suretiyle tebeddüle uğramaması
gerekir. Bunların burada arz ve beyanı kasıtsız gelmiş olduğundan bu bahsi
kapatarak Esmâ-i Hüsnâ'nın mufassal olarak izahına dönelim.
BİRİNCİ
BÖLÜMÜN SONU
(1) Enfâl
Sûresi, 17. âyetin bir kısmı.
İKİNCİ
BÖLÜM (GAYELER ve MAKSADLAR BÖLÜMÜ) ÜÇ KISIMDAN MÜTEŞEKKİLDİR.
BİRİNCİ
KISIM
ALLAH'IN
DOKSANDOKUZ İSMİNİN MANALARININ ŞERH ve İZAHI HAKKINDADIR.
Ebu Hüreyre
(R. A.) rivayet ediyor. Resûlüllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurdular:
«Şüphe yok
ki, Allah'm doksan dokuz İsım vardır. -Yüzden bir eksik.. Çünkü o, tektir; tek'i
sever.. Bu emleri her kim sayarsa Cennet'e girer»
ALLAH (c.c.)
Lâfza-i
Celâl bu mânâyadır. Onun asü kökü hakkında yani (Allah) kelimesi hangi kelimeden
meydâna gelmiştir hususundaki ileri, geri fikirlerin serd edilmesi insana,
beyhude çabalamaktan ve yorulmaktan başka bir şey kazandırmaz.
FAİDE :
Şunu iyi
bil ki, bu isim, (Allah) Allah'ın doksan dokuz isminin en büyüğüdür! Çünkü
bu, içinden hiç bir şey müstesna, olmaksızın, bütün ilâhi sıfatlan cem eden zâte
delâlet etmektedir.. Diğer isimleri ise, ilim, kudret, fiil gibi yalnız ifade
ettikleri mâna birimlerine
delâlet
etmektedir..
Ve yine bu
isim, Allah'dan başkasına, ne hakikat ve ne de mecazen delâlet etmiyeceği
cihetiyle, bütün isimlerinden daha ahasdır. Yani daha özellik ve hususiyet
ifade etmektedir.. Diğer isimler ise, böyle değildir. Ondan başkasına da itlâk
edilip çağınlabilir: Kadîr, • Alîm, Halım gibi.. İşte bu iki sebebdendir ki,
Allah ismi, bütün isimlerin en büyüğü olmuştur...
BİR İNCELİK
:
Diğer
isimlerin mânaları, kula sübutu itibarila da . tasavvur edilebilir. Hattâ
merhametli kişiye rahim, bilgin olan kişiye âlim, sabırlı olan'a sabûr, çok
şükredene şekûr denebüir. Tabiî Allah'a denmesiyle kula denmesi arasında farklar
vardır. Lâkin «Allah» ismi ise her ne suretle olursa olsun Allah'dan başkasına
itlâk edilemez.. Yukanda arz ettiğimiz gibi, ne hakikat cihetinden ve
.ne
de.mecaz cihetinden.
Bu ismin bu
özelliği itibarı iledir ki, Es'sâbûr, Eş'-şektr, el'cebbar, el'melik gibi
isimler Allah'a izafe edilerek: «Bunlar Allah'ın isimlerindendir» denilmiştir
de.
!ESUk-t
HÜSNÂ ŞERHÎ---------------------------------------------75
Allah ismi,
Sebûr ve Şekûr'ün isimlerindendir denilmemiştir. Zaten denemez de'.....
Neden mi?
Çünkü, bu isim (Yani Allah ismi) üâhî mânaların hepsini içine alma itibarı ile
daha şümullü ve daha kuvvetli olduğundan, başka isimle tarif edilmesine hacet
kalmamıştır. Diğerleri ise ancak O'na (Laf-.za-ı Cellâl'e) izafetle
tanımlanmıştır...
TENBÎH:-
Kulun bu
isimden nasibi, son derece teabbud olmalıdır. Yani Allah'a bütün kalbi ile
bağlanmalıdır. Hem de öylesine ki, gözü ondan başkasını görmemeli, ondan
başkasına iltifat eylememeli, ondan başka hiç kimseden bir dilekte bulunmamalı
(yani kimseye boyun eğme-.meli), ondan başkasından korkmamalı!... Bu niçin
olmasın ki, O bu isimden, O'nun (Allah'ın) gerçek varlık olduğunu, O'ndan başka
ne varsa, bütün herşeyin fani, "boş ve yokluğa mahkûm olduğunu anlamıştır...
Evet kişi, her şeyden önce kendisinin de yok olacağını her fani gibi hayata
gözlerini yumacağını bilmelidir. Nite-lum Resûlullah Sallallâhü Aleyhi ve
Sellem kendisini yok saymış da şöyle buyurmuştur: Arab'ın söylediği beyitlerin
en doğrusu Lebid'in şu sözüdür: «Allah'dan mâada herşey boştur.»
er-RAHMAN -
er'RAHİM
Eu
bu
76
İMAM-I
GAZALE
•ESMÂ-1-
HÜSNÂ ŞERHİ
. le, kasd
etmeden, murat etmeden muhtacın ihtiyacı, (ihtiyarı olmadan) karşılanır. Öyleyse
muhtaç olan kişiye Rahim denemez!
¦ Bir
ihtiyacı karşılamak isteyen kimse, eğer o ihtiyacı- karşılamaya gücü yettiği
halde karşılamazsa ona. Rahîm denmez, çünkü iradesi tamam olsaydı mutlaka o
ihtiyacı karşılardı. Eğer ihtiyacı karşılamaktan aciz. ise, içinde şefkat ve
merhamet duygusu taşıdığından dolayı kendisine Rahim denebilir.. Lâkin ne var ki
onurv merhameti noksan sayılmış olur. Zira tam rahmet merhamet iyiliğin
muhtaçlara izafesiyle ve onlara gerçekten istemesiyle mümkün olur. Umumî Rahmet
(Esirgeme) ise, hak edene de, etmeyene de şamil olan bir merhamet (esirgeme)
dir.
Allah'ın
Rahmeti (Esirgemesi) hem tamdır, nemde: şümulüdür.
Tamdır:
Çünkü muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek istemiştir ve bizzat tam mânâsiyle
gidermiştir...
Şümullüdür;
Zira, O Rahmeti hak edene de, ermeyene de şamil olmuş, dünya ve ahirette
duyulacak her türlü zaruret ve ihtiyaçları kapsamıştır... Şu halde mutlak ve
gerçek Rahim (esirgeyici) O'dur!...
BİR İNCELİK
:
Rahmet
(esirgeme), merhamet eden kimseye arız. olan hüzün verici bir duygu olmaktan
hali değildir, Rabsa şüphesiz ki bu gibi şeylerden münezzehtir. Bu. sebeble
belki bunun rahmet anlamında bir noksanlık olduğunu sanırsın. Oysa bu; O'nun
hakkında noksanlık değil, bilâkis kemâl (mükemmellik) dir.
Noksan
değildir. Çünkü, Rahmetin (esirgemenin) mükemmelliği; semeresinin
kemâliyledir. Muhtacın.
ihtiyacı
tam manasıyla karşılanınca, esirgenen kişinin, .asıl merhamet edenin elem
duygusunda herhangi bir rolü olamaz!. Merhamet eden kimsenin elem duyması, kendi
şahsının za'afına ve noksanlığına delâlet eder. IMuhtacm ihtiyacı gerçek mânada
karşılanınca bu bir şey ifade etmiş olamaz.
Bunun
esirgeme anlamında mükemmel olmasına .gelince: Esirgeyici, hiç şüphe yok ki,
kendi nefsinde duyduğu bu acıma hissini, muhtaç durumda olana yardım etmek
suretiyle bertaraf etmek ister. Bu, her ne kadar zahiren ona-noksanlık iras
edeceği hissini verirse de, asıl gaye muhtaç durumda olan kişinin ihtiyacını
karşılamakdır. Yoksa kendi vicdanî üzüntüsünü dindir-lek değildir. Öyleyse,
esirgeyici için böyle bir noksan-k kabil-i tasavvur değildir..
FAİDE
: ' ¦ -
RAHMAN
(ismi) Rahim (isminden) daha hususu-llik ifade eder. Bu sebebledir ki, Allah1
dan gayrisine bu isim konamaz. Rahim ismi ise, Allah'dan başkasına da litlak
edilebilir. Bu yönden Rahman ismi Allah'ın Âlem (Zat) ismi olan «Allah» ismi ne
yakındır. Her ne kadar bu isim Rahmet kökünden gelme ise de gerçek budur. İBu
sebebledir ki Cenab-ı Hak. her iki ismi şu ayette bir Sarada zikr etmiştir: «De
ki: Gerek Allah diye ad verin, gerek Rahman diye ad verin, hangi adı
verirseniz niha-.yet en güzel isimler onundur» (1)
İşte bu
yönden ve birde sayılan Allah isimlerinde
teradüfü
önleme keyfiyetinden dolaydır ki, her iki is-
onin
arasını ayırd etmek gerekmektedir. Rahman ismi-
xin ifade
ettiği mâna Rahim isminin ifade ettiği naâ-
(1) İsrâ
Süresi, 110. âyet.
I
I
78-----------------------------------------İMAM-I GAZALt
nadan
mutlaka farklı olmalıdır. Yalnız Ahiret saadetini vermek (Mü'minlere) anlamında
olan Rahim isminden Rahman ismi şu bakımlardan farklıdır:
Rahman ismi
icabında Allah insanları önce yaratmıştır, sonra mü'minleri imana ve mutluluk
sebeb-lerine hidayet etmiştir. Daha sonra da onlan ahirette mutlu kılmıştır.
Dördüncü olarak da onları, kendi Ce-mal-i İlâhisini müşahade etmek şerefine nail
ve maz-har etmiştir...
TENBİH:
Mü'minler
bu isimden ne elde edebilirler? Mü'minler bu isimden şunu elde edebilirler.
Önce-AUarTın gafil kullarına merhamet edip onları olanca güçleriyle Allah
yoluna vaaz ve nasihat etmek suretiyle çevirirler. Böyle bir teşebbüsde
bulunduklarında şiddet yolundan ziyade yumuşaklık ve şefkat yollarını tercih
ederler.' Asilere de merhamet gözü ile bakarlar, eziyet ve zulüm nazan ile
değil...
Mü'minin
başlıca gayesi, insanlardan sadır olan her masiyet sanki kendi nefsinden sadır
oluyormuş gibi, o masiyeti onlardan bertaraf etmeye olanca gücüyle çalışmak ve
bu suretle onları Allah'ın gazabına uğramaktan kurtarmak olmalıdır.
Mü'minin
«Rahim» İsminden istifade edeceği hu-
s>us da
şudur:
Gücü
yettiği iadar muhtaç durumda olan kimselerin ihtiyacını karşılar, yanında ve
memleketinde ihtiyacını karşılamadığı hiç bir fakir bırakmaz. Muhtaçların
ihtiyaçlarını ya para ile, ya da nüfuzu ile veyahut bayra delâlet etmekle, daha
olmazsa zengin ve söz sahibi olan kişilere baş vurmak suretiyle karşılar. Bu
say-
ESMÂİ HÜSNA
ŞERHİ-------------------------------------:________ 79.
(faklarımızdan aciz olursa, o zaman ona hayırlı dualar yapmak suretiyle onun
hüzün ve kederini paylaşır...
BİR SUAL VE
BİR CEVAP :
SUAL:
Allah'ın
Rahim ve Erhamerrahimin (merhamet edicilerin en merhamet edicisi) olmasının
mânâsı nedir? Mademki Rahîm, zarara uğramış, hasta, işkenceye maruz kalmış, belâ
ve musibetlerle karşı karşıya gelmiş kişilerin imdadına koşup kurtarmaktır.
Mademki Hak Teala her belâyı, her fakr-ü zarureti önlemeye, her hastalığı
bertaraf etmeye kaadirdir. Öyleyse neden dünya hastalarla, muhtaçlarla
doludur? Kullarını neden böyle işkenceler içerisinde kavranır bir halde
bırakmakladır?.
CEVAP :
Bu suali
bir misalle cevablandıralım. Bir küçük yavruyu ele alalım, hastadır. Ameliyat
edilmesi gerekmektedir. Annesi acıdığı için bir türlü onu ameliyat masasına,
cerrahi müdahalede bulunacak operatöre teslim etmek istemiyor. Babacı ise
ameliyat olmasında kararlı...
Cahil
zanneder ki, anne babadan daha merhametlidir. Bak anne evlâdı için nasıl
telâşlanıyor ve ameliyata kıyamıyor, der. Akıllı kişi ise hiç de böyle düşünmem.
O, babanın daha merhametli olduğuna inanır. Çünkü baba onu devamlı sancıdan
kurtaracak.. Bunun için de muvakkat acılara tahammül etmesine göz yumacaktır..
Çünkü az ve
geçici acılar sancılar ilerde gerçek sıh-hata vesile olacaksa nazar-ı itibare
alınmaz. Onlara kö-
*;&
80
İMAM I
GAZALİ
tü hazar
ile bakılmaz. Bilâkis iyidir gözü ile bakılır. Çünkü onlar iyiye bais
olacaklardır.
Rahim
(merhamet edici) ye gelince, hiç şüphe yok ki, merhamete muhtaç olan kişiye
merhamet etmek ister... Sonra varlık aleminde hiç bir şer yoktur ki «Hayrı»
içinde bulundurmasın. Şer, büsbütün ortadan kaldırılmış olsaydı, içinde
bulundurduğu hayrı da beraberinde alıp götürecekti, içinde bulundurduğu hayırla
beraber ortalardan kaybolmasıyla şüphe yok ki daha büyük serler ve zararlar
ortalığı dolduracaktı...
Mikrop
almış bir eli düşünelim. Bu eli kesmek, zahiren her ne kadar kötü görünürse de,
bütün bedenin selâmeti gibi büyük bir mutluluğa vesile olacağından onda sonsuz
hayırlar gizlidir. Çünkü eli öyle kendi haline terk etmek bütün bedenin helâkına
sebeb olur. Böylelikle şer, olduğundan daha da zararlı ve yaygın bir hal alır.
Şu halde bütün bedenin selâmeti için bir elden olmak şer değil, bilâkis hayrdır.
EH kesmek bizzat bedeni kurtarmak için murat edilmiştir. Elin kendi uzviyetini
kurtarmak için değil de bedenin selâmeti için kesilmiş olması, asıl gayenin eli
değil de bedenin kurtulması olduğunu ortaya çıkarmıştır.. Netice olarak her
ikisi de iradede yer almıştır. Ancak şu farkla; birisi kendi zatı için arzu
edilmiş, diğeri ise başkasını kurtarmak için istenmiştir.. Kendi zâtı için murat
edilen, her zaman için başkası için murat edilenden önce gelir. Bu sebeble
Cenab-ı Hak «Rahmetim gazabımı sebk etmiştir» buyurmuştur. (1)
Şimdi bu
Kudsî Hadisi inceliyelim: Allah'ın gazabı,
(1) Bu
Hadisi Kudsî Müslim'dedir. Ayrıca Diyanet İşleri Bşk. ligi yayınlarından «Kırk
Kudsî Hadis» Aliyy-ül Kari. Mütercim H. Hüsnü Erdem isimli kitabın 25.
sayfasındaki 18 No.lu Hadis.
.•ESMA t
HÜSNA ŞERHt
81
-Şerri
murat etmesidir. Çünkü şer de (kötülük de) O'nün iradesiyle meydana gelir.
Rahmeti ise
Hayrı (iyiliği) murat etmesidir. Hayır da onun iradesinin bir neticesidir. Lâkin
hayrı, bizzat hayrın kendisi için murat etmiştir. Şerri, bizzat kendisi için
değil, içinde bulundurduğu (insanlara meçhul ve kapalı olan) hayr için murat
etmiştir. Demek ki, şer (kötülük) bizzat kendisi için maksud değil, içinde
sakladığı hayır için kasd edilmektedir. Şu halde hayr, kendisine vusul için bazı
arazları gerektirmektedir.
Böyle, olan
bir şey, rahmete engel olabilir mi hiç? İmdi içinde hiç bir hayır saklamıyan bir
şer aklına gelirse veyahut hayrı serde değil de başka yönden tahsil edilmesi
mümkündür dersen, o zaman bu iki vehmi.sana ilham eden cüce aklını suçla! (Neden
mi? )
Şerrin
içinde hayır yok demen, daha doğrusu böyle bir hükme varman, cüce aklının gerçek
marifete nü-îuz edememesinden ileri gelmektedir. Çünkü sen böyle düşündüğünde,
ya ıztırap'tan kurtulmak için ameliyatı kötü ve tehlikeli gören sabi, veyahut da
maktulün ölümünü şer kabul ettiği için kısasla öldürülen kişinin idamını şer
kabul eden ahmak gibi olursun. Ahmak kısasda olan umum mcnfn.aU, insanlığın
selâmet ve saadetini düşünememiştir. Tek şahısda görülecek bir şer'in
kaldırılmasıyla, umumun hayrına vesiyle olacak genel bir hayra tevessülün
sırtını anlayamamıştır. O öyle düşünüyor veyahut öyle olmasını isUyor diye hayr
olan şey ihmal edilir mi hiç?.. «Hayrı şerrin dışında tahsil etmek mümkündür.»
gibisinden aklını kurcalayan vehme gelince. Bu da ince, her aklın idrak
edemiye-ceği gayet muğlak bir keyfiyet arz etmektedir. Zira her -muhal veya
mümkün olan şeyin imkanlılığı veya imkânsızlığı, ne bilbedahe ve ne de azıcık
bir düşünce bir
F. 6
82
İMAMI
GAZALİ
ESMA-i
HÜSNA ŞERHİ
I1"
nazarla
anlaşılmaz, bilâkis bu, derin ve geniş düşünce leri gerektirir ki, bir çok
kimselerin içinden çıkabileceği iş değildir bu...
Öyleyse bu
iki vehmi sana ilham eden aklını suçr la da Allah'ın merhamet edicilerin en
merhamet edicisi olduğu ve Rahmetinin de gazabını sebk ettiği hususunda asla
tereddüte kapılma. Şerri murad eden kimse hakkında, bunu bizatihi şer için murad
ediyor, öyleyse o, Rahmet ismine müstahak değildir diyerek şüphecilik yollarını
arama!
Şerrin
ifşasını engelliyen örtüyü kaldırdığımızda mahz-ı hayrın su yüzüne çıkacağını
söyledik. İman et (yeter) beni ifşaya zorlama! Ben sana şifreyi verdim, eğer
işaret ve şifreden anlıyorsan bu kadan sana yeter...
BEYİT :
«Eğer
diriye çağırsaydın mutlaka duyururdun; lâkin ne yazık ki çağırdığın kişide hayat
yoktur!...»
Bu bir çok
kimselerin düşündüğüdür.. Onun için böyle bir açıklamada bulundum, Yoksa
Allah'ın kader hakkındaki sırra vakıf olan kardeş bu söz sana değildir. Sen
zaten bu gibi açıklamalara ve tenbihlere muhtaç değilsin.
el'MELİK
O, öyle bir
varlıktır ki, ne zatında ve ne de sıfatında hiç bir varlığa ihtiyacı yoktur.
Bilâkis herşey zatında, sıfatında, mevcudiyetinde ve bekasında ona muhtaçtır! .
Ş14 halde
ondan başka herşey O'nun memlukûdür..
O'nun ise
hiç bir şeye ihtiyacı yoktur! İşte Melik-i mutlak O'dur!..
TENBÎH:
Kulun
mutlaK melik olması hiç düşünülemez. Çünkü onun her şeyden müstağni olduğu
söylenemez.. Al-lah'dan başkasına ihtiyacı olmasa bile, mutlaka daima Allah'a
muhtacdır. Sonra ona herkesin, her şeyin muhtaç olduğu da düşünülemez. Zira ona
muhtaç olmayan bir çok varlıklar vardır da o farkında değildir.. Lâkin
kendisinin bazı şeylere muhtaç olmaması düşünülünce onun Melik olduğu zannı
hakim olur.
Kullardan
gerçek Melik o kişidir ki; Allah'dan başka kimsesi olmaz.. Allahdan gayri her
şeyden alâkasını keser. O, bununla beraber asker ve halkının kendisine itaat
ettiği boyun eğdiği ülkeye sahib olur.. (Nasıl mı?)
Şöyle:
Çünkü onun öz ülkesi kalbi ve kalıbıdır. Askerleri ise, gazabı, şehveti, hava
hevesidir. Halkı ise; dili, gözleri elleri ve sair azalarıdır..
O, bütün
bunlara hakim olup da kendisine boyun eğdirirse, işte kendi iç dünyasında
sultanlık derecesine yükselmiş demektir.. Bir de buna insanlara Karşı olan
ihtiyaçsızlığı ve herkesin - gerek dünya hayatında ve gerekse ahiret hayatında -
kendisine, muhtaç olduğu hususu eklenirse işte o zaman yeryüzünün sultanı olmuş
demektir ki bu, Peygamberlerin (Allanın selâmı üzerlerine olsun.) rütbesidir.
Çünkü O'nlar, ahiret hayatına hidayet etme hususunda Allah'dan başka hiç kimseye
ihtiyaçları yoktur, herkes kendilerine muhtaçtır..
Meliklik
hususunda; Peygamberleri, onların varisleri olan alimler takib ederler, onlann
sultanlık derecesi de, kullan irşat edebilmek yeteneğiyle ölçülür.
84
İMAM I
GAZALİ
Evet, bu
niteliklerle kul melekler derecesine ulaşır ve Allah'a yaklaşabilir. Bu mülk -
hakimiyet - kendilerine gerçek melik olan, mülkünde ortağı bulunmayan Allah
tarafından ihsan edilmiştir.
Emirlerden
biri, ariflerden birine:
— Ne
ihtiyacın varsa söyle. Dediği zaman, arifin kendine verdiği cevab ne de
arifanedir.
— Ben
senden ne istiyeceğim ki, benim iki kölem vardır ki onlar senin efendindir.
— Neymiş
onlar bakalım?
— Biri
hırs, diğeri heva ve heves... îşte ben bu ikisinin sırtını yere getirip onlara
hakim oldum, sen ise bunlara yenildin. Onlar sana hakim oldular. Demiştir.
Adamın
biri, bir şeyhden kendisine nasihatta bulunmasını rica edince Şeyh ona dedi ki:
— Dünyada
da, ahirette de melik ol. Adam bu sözü duyunca şaşırdı ve tekrar sordu:
— Nasıl
yani?
— Dünyaya
karşı olan hırs ve şehvetini kesersen, hem dünyada hem ahirette sultan olursun.
Çünkü sultanlık hürriyet ve ihtiyaçsızlıkta görülebilir; esaret ve zillette
değil...
el'KUDDÛS O, hissin
idrak ettiği, hayâlin tasavvur ettiği, vehmin ileri atılıp tahayyül ettiği,
vicdanın ihtilâç ettiği tefkirin tasarladığı her vasıf (nitelik) den münezzeh ve
nıüberradır... •
O'nu vasf
ederken; o, ayıp ve noksan sıfatlardan münezzehtir demedim, çünkü böyle bir
söz edebe ay-
esmA-1
hOsnA şerhi
85
kın düşer..
Zira böyle bir ifade, ülkenin kiralını vasf eden kimsenin: «ülkemizin kiralı,
mühür kazıya, kan alıcı değildir!» sözüne benzer.
Şurası da
muhakkaktır ki, bir şeyin mevcut olmasını nefy etmek (yoktur demek) o şeyin var
olmasının mümkün olduğunu vehm ettirir.
Böyle bir
vehim de -Vacib-i Tealaya- noksanlık is-nad etmeye yol açar. Onun için O'nu vasf
ederken de-Jdim ki: O, bir çok kimselerin mükemmel olarak kabul ettiği veya
sandığı vasıflardan münezzehtir.. Çünkü o 'insanlar, önce kendilerine bakıp
niteliklerini tanıdılar.. Tabiî ki, bu nitelikler içinde mükemmel olanı mevcud
olduğu gibi noksan olanlar da mevcuddur.
Onlar,
ilim, kudret, duyma, görme, konuşma, irade gibi vasıflannı mânalarının hizasına
koyarak işte bu kemâl sıfatlardır, dediler.
Kendilerine
göre, cehalet, acizlik, körlük, sağırlık, dilsizlik gibi noksan olan sıfatlan da
mânalarının hizasına koyarak noksan saydılar.
Sonra
Allah'ı övmek istedikleri zaman kendi ölçüleri dahilindeki mükemmel sıfatlarla
tavsif ettiler ve noksan sıfatlardan tenzih ettiler. Oysa Allah kendi
nefislerinde kemâl sıfatlar olarak tanıdıkları sıfatlardan da, kendi haklarında
noksan kabul ettikleri sıfatlar-, dan da münezzeh ve müberradır. Hattâ
yaratıklar için tasavvur ve tahayyül edilen her türlü sıfatlardan da
münezzehtir. Çünkü O, onların hiç birine benzemez, hiç bir şey de O'na menend
olamaz!..
Bu konuya
dalma ve izah etme olmasaydı zaten bu konuya girmezdim, teeddüp ederdim. Bunu,
mukaddimeler bölümlerindeki dördüncü bölümde gayet açık olarak izah ettim,
tekrarına lüzum görmüyorum..
86
TENBÎH :
Kulun
takdisi, ilim ve iradesini tenzih etmesidir İlmine gelince: Onu, bütün
muhayyelât, mahsusat (his edilenler), Mevhûmat (vehm edilenler) ve behîmi
sıfatların iştirak ettiği her şeyden tenzih etmesidir.
. İradesine
gelince, onu, şehvet, öfke, yemek, içmek, evlenmek, giymek, dokunmak, bakmak
gibi beşerî lezzet ve sıfatlara müncer olan her türlü sıfatlardan tenzih
etmektir.
İşte kul,
böyle olunca ancak Allah'a yaklaşabilir. Onun kalbi her zaman için Allah'la
beraber olabilir. O-nun Allah'dan başka hiç bir şeyde hazzı, Allah'a kavuşmaktan
başka hiç bir şeyde şevki, Allah'dan gayri hiç ; bir nesnede sevinç ve neşesi
kalmaz!.. O'na Cennet bü- ¦ tün nimetleri ile verilse, hiç birine iltifat etmez.
Sahip-' siz evi ne yapsın o?.. Hülâsa: Kul, hissî, hayali ve hayvanı olan
temayüllerden kurtulduğu gün ruhen kemâle ermiş olur.
Müridin
celâleti, muradının celâletiyle ölçülür. Bütün gayesi karnına giren şey olursa,
kıymeti de ondan çıkan şey kadar olur...
Allah'dan
başka gayesi olmayan kişinin derecesi,
himmetine
göredir..
İlmi,
mahsusat, mütehayyilât derecesini geçerse, iradesi şehvet icablarmdan arınırsa
Hazretil - Kuds'un sevgisine mazhar olmuş demektir...
es'SELÂM
Tüm selâmet
ve emniyetler ondan sadır olmuştur ve yi-:ne ona rucû edecuKtir. Yukarıda
anlatmıştık: Vacib teâla'nın fiilleri şer'den (yani mutlak serden) salim
olmuştur.
Şerri hiç
bir zaman bizatihi murat etmemiştir. A-ma içinde hayr saklı olan şerri murat
etmiş olabilir. Çünkü böyle olan şer aslında, yukarda da
işaret ettiğimiz gibi şer değildir...
TENBÎH :
Hile, kin,
hased, kötülüğü istemek gibi şeylerden uzak, günâh ve yasaklardan beri olan her
kul, Allah'a selâmet bulmuş bir kalple gelecektir. İşte kulun bu gibi huylardan
arınması Selâm-ı Mutlak'dan istifade etmesiyle mümkündür.
Kulun her
bakımdan selâmet bulması, ayrıca in'tikas ve in'ikasdan da beri olmasına
bağlıdır.
İn'tikas:
Aklın şehvet ve gadaba esir olması demektir. Gerçekse bunun tam aksidir. Yani
şehvet ve gazabın aklın esiri olmasıdır. Bunun aksi olunca intikâsa maruz
kalmış olur. Böyle olunca da emir memur; kıral "köle olmuş olur.. Şu halde selâm
ve islâmla, ancak müs-lümanlarin dilinden ve elinden kurtulmuş olan kimse
nitelenebilir. Henüz kendi nefsini kurtaramıyan kişi, bu ulvi vasıfla nasıl
nitelenebilir?...
el'MÜ'MİN
O öyle bir
varlıktır ki, bütün emniyet ve eman ona racidir. Çünkü emniyet sebeblerini o
açıklamış, korku .yollarını o kapatmıştır.
88
89
Korku
mahalli olmadan emniyet, helak olma tehlikesi olmadan da korku tasavvur
edilemez. Mü'rnini mutlak o varlıktır ki, bütün emniyet ve emanın kaynağı asla
ondan başkası olamaz. İşte o da Allah'dır.
Şurası da
bir gerçektir ki, kör görmediği yerden kendisine bir felâketin gelebileceğinden
endişe eder. İşte gören göz, sahibini böyle bir tehlikeden kurtarır. Eli olmayan
kişi de el ile savunabileceği yerden tehlike geldiğinde böyle bir korkuya
kapılır. Ama eli olursa o tehlikeyi rahatlıkla önler.
İşte insan
oğlunun bütün organ ve duyulan da. böyledir... İsimlerinden biri Mü'min olan
Allah onları yaratmış, şekillendirmiş, kuvvetlendirmiştir.
Şimdi
düşmanları tarafından aranan bir insanı düşünelim:
Çembere
alınmış, halsiz olduğu için organları hareket edemiyor. Hareket etse bile,
kendisini koruyacak silâhı yok. Veya silâhı da var ama, düşman çok, tek başına
üstelerinden gelemiyor. Kendini koruyan insanlar da var ama, mutlaka hep beraber
sığınacak bir kaleleri olması gerekiyor.. Tam o sırada biri yetişiyor ona silâh,
asker veriyor. Üstelik onu ve askerlerini muhafaza ede* cek bir de kocaman kale
yapıyor. Ona emniyet ve eman nimetini tattırıyor. İşte böyle olan kişiye şimdi
rahatlıkla biz mümin diyebiliriz..
¦ İmdi kul,
yaradılış itibarı ile gayet zayıftır. Hastalık, açlık, susuzluk, gibi şeylere
maruz olduğu gibi; yanma, boğulma, yaralanma, kırılma tehlikeletiyle de her
saman karşı karşıyadır.
Onun
hastalık hakkındaki korku ve endişelerini, ancak hastalığa çare bulan doktorlar
bertaraf edebilirler. Yemekler de açlığını, su da susuzluğunu giderebi-
lir.
Azaları (organları) da bedenin muhafazası için elverişli olabilir.
Duyulan da
felâketten haber verecek birer casuslarıdır..
Bütün
bunların yanında kulun asıl büyük korkusu vardır ki, o da ahiret korkusudur. Onu
bu korkudan kurtaracak yegane siper ise Kelime-i Tevhiddir, Allah'-da işte
kullarına en büyük bir reçete olarak ve en güzel koruyucu kale olarak bu
Kelime-i Tayyibeyi ihsan etmiştir. Ve şöyle buyurmuştur: «— La ilahe illellah,
benim kalemdir. Her kim benim kaleme girerse, azabımdan emin olur..»
Bütün
bunlardan anlaşılıyor ki; Kâinatta, esbaba tevessül etmeden emniyet tasavvur
edilemez. Bu sebetn lerin halikı; onların göstericisi ve nasıl kullanılacağının
öğreticisi hiç şüphe yok ki (Allah)'dır.
O'dur
herşeyi yaratan, O'dur yol gösteren.
Evet, O'dur
gerçek ve mutlak MÜ'MİN...
TENBİH :
Kul, bu
isimden şunu elde edebilir: Yanında bulunan herkesi şerrinden emin kılar. Hiç
kimseye zararı dokunmaz, ona baş vuran her korkan kişiyi, gerek kendi nefsi ve
gerekse dini hakkında duyduğu korku ve endişeden kurtarmaya çalışır. Nitekim
Resûlüîlah Sal-lallâhû Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuşlardır:
«Allah ve
ahiret gününe iman eden, komşusunu' kendi kötülüklerinden emin kılsın»
Kullar
arasında bu isme en çok hak kazanan, halkı, kurtuluş yoluna, Allah yoluna irşad
ve hidayet, ederek Allah'ın azabından kurtaran kişilerdir.. Bunu da-hiç şüphe
yok ki, Peygamberler ve âlimler yaparlar. Bakınız Peygamberimiz (S.A.V.) ne
buyurmuşlar:
90
91
«Şüphesiz
siz, ateşte kelebekler gibi dolaşacaksınız, ben gelip sizi bir tarafınızdan
tutarak kurtaracağım'..»
HAYÂL VE
TENBİH :
Korku,
şüphesiz ki AUah'dandır. Kullarını korkutan O'dur. Korku sebeplerini de o
yaratmıştır.. Öyleyse emniyet O'na nasıl izafe edilir?
CEVAP:
Korku ondandır... Emniyet de ondandır. Korku sebeblerini ve emniyeti yaratan hiç
şüphe yok ki O'dur! Onun korkutucu olması, Mümin olmasına mani teşkil etmez.
Nitekim kullarından bazılarını zelil kılması O'nun Muiz (Aziz) kılıcı olmasına
mani değildir. O, Hem Muiz (Aziz kılıcı), hem de Muzil (Zelil) kılıcıdır..
Ve yine
O'nun kullarından bazılarını alçaltıcı olması; yükseltici olmasına mani
değildir. O bazı kişileri alçalttığı gibi,, bazılarını da yükseltebilir..
Demek ki,
Mümin (Eman veren) de O'dur, korkutan da O'dur.. Lâkin güzel isimlerinden biri
Mü'min -olmuştur da Muhavvif (Korkutucu) olmamıştır...
el'MÜHEYMİN Bu ismin,
Allah hakkındaki mânası şudur: O (Allah), yaratmış olduğu mahlûkatının amelleri,
rızıkları, ecellerini bilip muhafaza eder. Her muhafaza ile memur olana müheymin
derler. Bir şeye göz kulak olan kişi o şeyin koruyucusu ve müheymindir demektir.
Şu halde israf (gözlem) ilme, istilâ ise Kudretin kemaline, muhafaza ise akla
racidir. İşte bu mânaların hepsini ancak (Müheymin) ismi içine alır. Bu
mânaları tam
mânasiyle
ve kayıdsız şartsız ancak Allah tahakkuk ettirir, başkası değil. Bu
sebebledir ki,
(El-Müheymin) ismi, kadim kitablarda da Allanın isimlerinden sayılmıştır...
TENBÎH :
Kendini
mürakaba eden, kendi kusurlarını anlayan ve düzeltmeye çalışan, kendisini iyi
hal üzere devam ettirmeyi başaran her kul kalbine hakim olma itibari ile
müheymindir. İsraf ve ittilaı daha da genişletip Allah'ın kullarına yol gösterme
imkânına sahib, feraset ve istidlal tariki ile iç ve dış yüzlerine de vak'f olup
da onları irşat edebilirse tabii ki bu mânadan nasibi son derece fazla olmuş
olur...
el'AZİZ O, öyle bir
kıymetli isimdir ki, emsali az bulunur. Ona çok ihtiyaç duyulur. Ona ulaşmak güç
olur. Bu üç mânayı üzerinde bulunduramayan kişi'ye «Aziz» ismi verilemez!
Çünkü çok
nadir olan şey var ki, kıymetli ve faydalı değildir.. Bunun için de hiç bir
zaman (Aziz) olamamıştır..
Nice
kıymetli ve yararlı, misli bulunmayan şeyler var ki vüsûlü güç değildir: Güneş
gibi.. Onun emsali yok... Yer de öyle... Bunların faydası pek çoktur. Onlara
olan ihtiyacımız da son derecededir.. Lâkin (bütün bunlara rağmen) her ikisine
de (Aziz) diyemiyoruz. Çünkü, onları müşahede etmek onlara vasıl olmak güç
değildir.. Onun için bir şeyin aziz olması için mutlaka
92
yukarıda
arz ettiğimiz üç mâna (Vasf) m bulunması gerekmektedir..
Sonra bu üç
mâna'mn her birerleri için kemâl ve noksanlık söz konusu olabilir...
Meselâ
nadir olmasındaki kemâl, bir olmasına bağlıdır. Çünkü birden az hiç bir şey
tasavvur edilmez. Tek olan misli ve menendi bulunmayan varlık ancak Allah'tır.
O'ndan başkası için böyle bir şey düşünülemez..
Güneş
mevcut olma bakımından her ne kadar tek ise de lâkin onun gibisinin bulunması da
mümkündür. Yani mümkün olma bakımından o, tek değildir. Kemâl, nefasette onun
gibisi bulunabilir...
Şiddetli
ihtiyaç meselesine gelince:
Bu,
herşeyin -varlığında, bekasında, sıfatında- kendisine ihtiyaç duyulan varlık
olarak kabul ettiğimizde «Hakkında kemâl» sözü doğru olabilir.. Böyle bir varlık
Allah'dan başka var mıdır?
, — Bütün
varlıklar O'na muhtaçtır. Hemde herşey-lerinde.
Yukarıda
açıklamıştık. Allah'ı kendisinden başka tam mânasiyle kimse bilemez! (Künhünü..)
Kayıtsız şartsız gerçekten Aziz olan O'dur!... Azizlikte O'na hiç bir şey
benzeyemez!...
TENBÎH:
Kullardan
aziz olan, uhrevî hayatlarında ve ebedî saadetlerindeki önemli işlerinde
kendilerine ihtiyaç duyulandır. Şüphesiz ki, bu evsafta olanlar yok denecek
kadar azdır. İşte bu ancak Peygamberlerin rütbesidir. (Allah'ın rahmeti
üzerlerine olsun.)
Şeref ve
izzet, bakımından onlara ancak, asırlarında yaşamış halifeleri ve kendilerine
varis olacak ümmet âlimleri yaklaşabilir.. Tabiî bunların her birerleri,
93
halkı irşat
hususunda gösterebilecekleri basan nisbe-rtinde onlara yaklaşma imkânına
kavuşabilir...
el-Cebbar
O, öyle bir
varlıktır ki, dilediğini cebir yolu ile her-' kesde icra edebilir. Hiç kimse
O'na bir şey yapamaz. Hiç kimse O'nun elinden (kudretinden) kurtulamaz. Bütün
.•eller O'na karşı aciz kalır. Mutlak (kayıdsız şartsız) Cebbar hiç şüphe yok ki
Allah'tır. O herkese cebr eder, hiç kimse O'na cebr edemez. Bu hususta hiç kimse
O'rta eş ¦ olamaz.
TENBÎH :
Kullardan
bu isme lâyık olan, uymaktan uyulmak •derecesine, yükselen, rütbe itibarı ile
herkesden yüksek olan, heyeti ve suretiyle her bakımdan halka cebr eden
kendisine uymaya onları mecbur kılan, onlara faidesi dokunan, onlardan
faydalanmaya lüzum ve ihtiyaç duymayan, tesir edebilen, hiç kimsenin
tesirinde kalmayan, kendisine uyulan ve fakat hiç kimseye uymak I mecburiyetinde
olmayan, herkes tarafından delicesine |. sevileri bir kimse, onu gördüğ>-r:de,
bir daha görmek isteyen ve fakat onun gibi olma temennisinde bulunmayan,
kimsedir ki bu vasıf ancak insanlığın Önderi Haz-ret-i Muhammed'e (S.A.V.)
nasib ve müyesser olmuştur... Nitekim bir hadisinde bu hakikati şöylece tebarüz
ettirmişlerdir:
«— Musa sağ
olsaydı, bana uymaktan başka çaresi olmazdı. Ben Adem oğullarının efendisiyim
(ki bunun-lla) gururlanmıyorum.»
94
el'MÜTEKEBBİR
O. zatına
nisbetle herkesi hakir gören, azamet ve kibriyayı ancak kendi nefsine lâyık
gören, başkalarına meliklerin kölelere karşı takındığı bir nazar misali
bakandır... "
Bu bakış ve
görüş doğru ise (gerçeğe muvafık ve vakıa mutabık ise) tekebbür de doğru ve
sahibi gerçekten mütekebbir olmuş olur. Ne varki bu nitelikteki isim kayıtsız
şartsız ancak Allah'ındır....
Eğer bu
büyüklenme ve böbürlenme batıl ise, yani göründüğü gibi değilse, o zaman
tekebbür boş ve üstelik mezmum olur. Her kim, kendini başkalarından üstün görüp
de kibirlenirse onun bu davranışı boş ve mez-mumdur. Çünkü büyüklük azamet ancak
ve ancak Allah'a mahsustur...
TENBÎH :
manada
mütekebbir, zahid ve
Kullardan
gerçek arif olandır.
Arifin
zühdü ne demektir?
Onun manası
nedir?
Mânası,
kendisini o ulvi düşüncesinden ve yüce sırrından alıkoyacak yaratıklardan
tahliye etmesi, Allah'-dan başka herşeyden kendisini üstün görmesi, dünyayı -
hattâ - ahireti küçümsemesi, kendisini Hak'dan ırak edecek her şeye sırt
çevirmesidir. İşte Arifin zühdünün mânâsı budur.
esmA-I
hüsnâ şerhî
95-
Arif
olmayanın zühdü; bir nevî alışverişten ibarettir. Ahiret metaını dünya metaı ile
satın alır.. Veresiye alışverişteki kâr ve kazanca tama ederek peşin ahş verişi
terk eder. İşte buna selem ve mubayaa derler...
Yemek ve
kadın şehvetlerinin köleleştirdiği kişiler, gerçekten hakirdirler. Hiç bir zaman
gerçek mânada mütekebbir olamazlar. Çünkü gerçek mânada mütekebbir, her şehveti
hakir gören, hayvanların bile nasibi olan her zevke sırt çevirendir...
-*" "
el
HALİK el'BARİ el'MUSAVVİR
Belki bu
isimlerin eş mânalar ifade eden isimler-olduğu akla gelebilir.
Hepsinin de
mânası (Yaradıcı) olduğu zan edilir. Ama mesele hiç de öyle sanıldığı gibi
değildir. Çünkü her yokluktan varlık alemine çıkan şey, önce takdir, ikinci defa
takdir'e göre icad, icad'dan sonra da tasvire muhtaçtır.
Cenab-ı
Hak, takdir edici olarak da haliktır. İcad edici olarak da halıkdır. Nihayet
müsavvir (şekillendirici) olarak da haliktır. Yaratıklara en güzel şekli O
vermiştir. Onları gayet güzel nizam ve intizam içinde o, yaratmıştır...
Bu tıpkı
bir bina gibidir. O binanın, tuğla, taş, çimento, kerpiç, gibi malzemelerin ne
kadar gideceğini, eni boyu - metre karesi - ne kadara, kaça mal olacağını
hesablıyacak birine ihtiyaç vardır.
İşte bu
işleri yapana; projeyi çizene, hesap ve kitabını yapana biz mühendis diyoruz..
96
Bunlardan
sonra binayı asıl yapacak ustaya lüzum görülür. Daha sonra binanın iç ve dış
tezyinatını üstüne alacak başka bir usta aranır... İnsanlar hakkında da bu
böyledir. Çünkü her işi bir insan yapamaz, herkesin ihtisası ayrı ayrı konularda
olur. Lâkin Allah hakkında biz bunu böyle düşünemeyiz. Çünkü takdir eden, icad
eden ve tasvir eden de O'dur.
Şimdi
Allah'ın yaratmış olduğu mahlûkatmdan birini ele alalım. Meselâ insanı...
İnsanoğlu
Allah'ın yarattıklarından bir cinsi temsil eder.. İnsan varlığının vücuda
getirilmesi için evvelâ nasıl yaratılacağı hakkında takdir yapılmalı. Çünkü
onun, belirli bir cisim olması gerekmektedir. Bazı sıfatları alabilmesi için
önce cismi lâzımdır. İnşaatçının bina kurabilmesi için bazı alet ve edevata
ihtiyacı olduğu gibi../
İnsanın
bünyesi ancak su ve toprakda vücut bulabilir. Yalnız toprak kâfi gelmez. Çünkü
kurudur; tutmaz dağıhverir. Yalnız su da kâfi gelmez. Çünkü tutmaz dökülüverir.
Öyleyse kuru ile yaşı birbirine katıştırmak ki, çamur haline gelebilsin. Sonra
pişirici bir hararet (fırın) lâzımdır ki, su ve toprak karışımı muh-kemleşip
ayakda durabilsin. Demek ki, insan serapa çamurdan yaratılmış, olmuyor. Bilâkis
su ile yoğrulmuş, kurutulmuş ve pişirilmiş bir topraktan (balçıktan) yaratılmış
oluyor...
Ama o
toprağın ve suyun da belirli ölçüde olmaları gerekiyor.. Eğer takdir edilen
ölçüden az olursa zerre, ya da karınca gibi küçük olur ki, insan işlerini
yapamaz, rüzgâr vurduğu gibi savurur ve en küçük şey onu telef eder.
Sonra
dağlar kadar büyük çamur yığınından da olmaz.. Çünkü bu miktar ihtiyaçtan
fazladır. Öyleyse ne
.ESMA 1
HÜSNÂ ŞERHİ
97
az ve ne de
çok tam ayar ve karar olmalıdır. Evet O, takdir edilen ölçüyü geçmemelidir...
İşte bütün bunlar, takdirle olur. O (Allah), bütün bu işleri takdir etmesi ve
takdire göre icad etmek itibariyle yaratıcıdır. İcad edip yokluktan varlığa
çıkarması itibariyle bari oluyor. Sadece icad etmek ile, bir takdire göre icad
etmek, ayrı ayrı şeylerdir..
Lûgatta bu
iki kelimenin ayn ayrı mânalar ifade ettiğine şahit vardır. Arablar hazık ve
herşeyi ölçü ile yapan insana halik ismini verirler. Nitekim şair:
«Sen halk
ettiğin (yaptığın) şeyi güzel yaparsın. İnsanlardan kimisi yar ki yapar ama
güzel yapamaz!» demiştir...
El-MUSAVVİR
İSMİNE GELİNCE :
Bu isimde
eşyaya en güzel şekil vermek ve onları en biçimli tarza sokmak itibariyle O'na
mahsustur. Bu, fiil'in vasıflarıdır. Bunun hakikati ancak kâinatı tam olarak
bilen, sonra ayrı ayrı yaratan Allah'a mahsustur.
Evet
kainatın tamamını bir çok organdan teşekkül tek şahıs olarak mütalea
edebiliriz...
Onun
azaları ve eczası gökler, yıldızlar, yer, su ve [havadır...
Bunlar
gayet tertipli şekilde yaratılmışlardır. Hem öylesine muhkem bir tarzda ve
tertip de ki, bu tertip, azacık bozuluverecek olursa bütün nizam altüst olur.
Üste
konması gereken, üste; alta konması icab eden de alta konmuştur.
Tıpkı bir
bina gibi. Temel taşları alta ve kereste kısmı üste konmuştur.
Bu,
tesadüfi değil, bilâkis önceden tasarlanıp da öyle
yapılmıştır. ,
Bunun
aksini düşünüp de taşları üste, ağaç kısmını,
F. 1
98
99
alta
koysalar, bina yerinde durabilir mi? Duramaz, şeklini kaybeder.
İşte
yıldızların yukarda, yer ve suların (deniz ve nehirlerin) aşağıda
yaratılmasındaki hikmet ve sebeb-leri böyle anlamalıyız...
Kainatın
yarısına kadar gitsek, nizam ve intiza-mındaki hikmetleri sayacak olsak
bitiremeyiz..
Ayrı ayn
herşeyin hikmetini bilen, El-Musavvir isminin manasını daha iyi anlar ve bilir.
Bu tasvir
ve tertip, alemin her parçasında mevcud-dur. Hatta karınca ve zerre de bile
mevcuddur. Hatta ve hatta karıncanın organlarında bile bu akla durgunluk, kalbe
heyacan veren nizam ve intizam, mevcuttur.
Canlı
varlıklarda en küçük bir organ olarak bilinen gözün yapısını anlatacak olursak
bitiremeyiz. Gözün tabakalarını, şekillerini, miktarlarını ve onda olan renkleri
ve bu renklerde gizli olan yüce hikmetleri bilmeyen, gözü ancak zahiri
görüşündeki şekli ile bilmekten öteye bir adım bile atamaz.
Her canlı
hayvan ve bitkide hatta onların her parçasında da aynı şeyi söyliyebiliriz...
TENBÎH :
Bu isimden
kuiun nasibi şu olmalıdır. Önce kendi nefsinde bütün alemin şeklini ve suretini
görmelidir. Derin derin düşünüp tafsilâta geçmelidir:
Önce
(Eşrafi mahlûkât) oian insana bakar. İnsan vücudunu iyice inceler, vücûdda
bulunan cismanî organları gözden geçirerek, nevilerini, adet ve terkibini,
yaradılışında ve tertip edilişindeki hikmetleri öğrenir, sonra, onunr idrak,
irade gibi manevî niteliklerine bir göz atar, düşünür, düşünür...
Bunu
takiben, gücü yettiği kadar hayvanat ve ne-
batatın
suret ve şekillerini inceler ta hepsinin şekli kalbinde yer edinceye kadar...
Tabii bütün bunlar, varlıkların cismani olan nevilerin şekil ve suretlerini
bilmeye matuf şeylerdir..
Bir de
bunun ruhanî tertibi vardır ki; bu melekleri ve mertebelerini, yıldızlarda,
göklerdeki vazifelerini bilmek demektir...
Ondan sonra
beşeri kalblere tasarruf etmeye başlar, onları doğru yola irşad etmeye
koyulur...
Sonra
hayvanlara karşı tasarrufa girişir ve onları ihtiyaçlarına doğru sevkeder...
İşte bu isimden kulun nasibi bu olmalıdır. Yani vücûdî şekle mutabık ilmî suret
kazanmalıdır kul. Çünkü nefsin şeklini bilmek, I malûmun şekline mutabıktır.
Allah'ın suretleri bilmesi, suretlerin ayan'da mevcut olmasına sebebdir.
Ayanda hnevcut olan suretler ise ilmî suretlerin insan kalbine hasıl olmasını
sağlar... Böylece kul, Allah'ın isimlerinden olan (El-Musavvir) isminden
istifade ederek, kendi ruhuna şekillendiricilik vasfını kazandırmış olur.
Hattâ öylesine ki kendi de bir Musavvir (şekillendirici) durumuna gelir. Tabiî
bu, mecaz yoluyladır. Çünkü o suret, yani kulun ruhuna gelen suret,
gerçekte Allah tarafından halk edilmiştir. Kulun bunda en ufak bir jroiü
yoktur... Lâkin kul. Allah'ın, Rahmet pınarlann-jdan istifade etmeye koşar.
«Bir kavim özlerindeki (gü-jzei hal ve ahlâk) i değiştirip bozuncaya
kadar Allah jşübhesiz onun (halini) değiştirip bozmaz.» (1)
İşte bundan
dolayıdır ki Resûlüllah (S.A.V.) şöyle I buyurmuşlardır:
(1)
Er'Ra'd Sûresi, 11. âyetin bir kısmı.
100
101
1
«— Şüphe
yok ki, Babbinizin ömrünüz boyunca nefhalan vardır. Ona koşuşun!» (1)
EMIalîk. Ve
El-Bari isimlerine- gelince; Kulun bu isimlerde hiç bir rolü yoktur. - yani
kullara bu isimler verilmez ve onlara yaradıcı denilmez ancak çok uzak bir
ihtimalle mecazî anlamda denilebilir. Çünkü yaratmak ve icad etmek, ilmin
gerektirdiği şekilde gücü kullanmaktır. Allah, kula ilim ve kuvvet vermiştir. O
(kul) kendisi hakkında takdir edilenleri ilmi ve kabiliyetine göre (yine Allahm
izni ile) tahsil edebilir.
Aslında
mevcut varlıklar iki kısma ayrılır:
1 — Var
olmalarında kul'un hiç bir rolü yoktur: Gök, yıldızlar, yer, hayvan bitkiler
vesair kâinatın diğer yaratıkları gibi...
2 —
Meydana gelişinde kulun rolü bulunan varlıklar. Bunlar kulların, sanat, siyaset,
ibadet ve cihad gibi, kulların amelleridir.
İnsan,
nefsani mücahede (çalışması) sayesinde,-bazı şeyleri icad edebilecek dereceye
yükselirse ve bu hususta herkesden faik olursa o, o şeylerin muhteri (Mucidi)
sayılır. Çünkü o şeyler onun icadından evvel mevcud değildiler... Meselâ
satrancın mucidine, satrancı filan kimse icad etmiştir diyerek satrancın
mucidini belirtirler. Aslında satranç övülecek ve onu keşf eden kimseden
siteyişle bahs edilecek bir meta değildir
ya!..
Hayr ve
iyiliklerin kaynağı olan diğer riyazi, sınaî ve siyasî icadlar hakkında da aynı
şeyi söyleyebiliriz.. Bu hususta başarı gösterenlere bir şeyler icad edenlere
(1) Bu
hadisi Taberanî. Muhammed bin Mesleme (R.A.)'dan şu lâfızla rivayet etmiştir:
«Zaman günlerinde Allah'ın nefhaları vardır. Ona koşuşun! Belki biriniz ondan
bir nefha alır da bir daha şaki olmaz...»
mucid
diyebiliriz, lâkin ne var ki bu isim ona mecazen itlâk edilebilir, hakikat
yönünden değil...
Allahm bazı
isimleri vardır ki, bunların kullara mecazen nakli mümkündür.. Bazı isimler de
var ki, kul hakkında bu isimler hakikattir; Allah hakkında ise mecazdır: Sabır,
şekûr (isimleri) gibi...
Aradaki
farkı anlamadan hiç bir zaman bu isimler-I de ortaklık düşünülemez!..
el'GAFFÂR O, iyilik
yapan ve çirkini örtendir.. Günahlar, Allahm dünyada örttüğü ve ahirette
cezalandırmaktan (Kullar) hakkında vaz geçtiği çirkinliklerdendir..
El-Gafr,
örtmek mânâsmdadır.. Allahm kullar hakkında birinci örttüğü ve meydana
çıkarmadığı şey, bedeninin, insan gözleri tarafından tiksinilecek ayıplarıdır. O
ayıplar içeri de gizlenmiş ve yüzüne vurulmamıştır... İnsanın iç yüzü ile dış
yüzü arasındaki fark cidden büyüktür.
İkincisi;
bütün çirkin duygu ve temayüllerin karargâhı olarak kimse görmesin diye
kalb_i_seçmiştir.
Eğer kulun
hatırından geçen kötü duygularına, kalbindeki çirkefliklerine başkaları muttali
olacak olsalar ona hücum edip helak" ederler. Allah onu bu durumdan da
kurtarmıştır.
İçindekileri dışa vurdurmamıştır.
Üçüncüsü,
kullar arasında rezil olmasına sebeb olacak günâhlarını da örtüvermesidir. Sırf
günâhlarının çirkinliklerini örtmek için, imanda sebat ettiği müddet-
102
çe,
günâhlarını sevablara tebdil edeceğini bile vaad efr-İ
mistir..
î
TENBÎH :
Kulun bu
isimden alacağı ilham şudur: O'da başkalardan sadır olan hataları örter..
Kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz.
Allah'ın
elçisi bunu Allah'ın kullarına öğretmişlerdir:
«— Her kim
bir mü'minin aybını örterse, Allah' da kıyamette onun aybını örter..»
Gıybet
eden, mütecessis olan, intikam seven, uğradığı cezayı mutlaka ödetmek isteyenler
tabiî ki bu vasıftan uzaktırlar..' Bu güzel vasıfla bezenecekler hiç şüphe yok
ki, ayıpları ifşa etmeyen, kulun ayıplarını araştırmak için arkası sıra
gitmeyendir..
Hiç kimse
kusurdan hali değildir. İnsanlar arasında kemale ermiş olgun kimseler olduğu
gibi zayıf ka-rekterli kimselerde vardır.
Çirkinliklere göz yumup da ayıbına muttali olduğu kişinin iyiliklerinden bahs
eden kimse bu vasfa lâyıktır.. Aşağıdaki rivayet bizim bu görüşümüze ne güzel
rşık tutmaktadır:
Bir
defasında' İsa (Aleyhisselâm) havarileri ile birlikte ölmüş bir köpeğin yanından
geçerler. Havariler dayanamaz:
— Bu leş ne
fena kokuyor. Derler. Hazreti İsa (A.S.) bu sözü duyunca:
(Bu gibi
hallerde insanların iyi taraflarını anlatmak gerektiğini öğretmek için) şöyle
mukabelede bulunur:
«— Zavallı
hayvanın ve güzel dişleri var..»
103
el'KAHHÂR O, öyle bir
varlıktır ki, düşmanlarının belini kırar, -onları öldürmek suretiyle kahreder.
Hayatta hiç bir varlık yoktur ki, onun kahrı ve kudreti altında kıvran-.masın.
Satveti karşısında aciz kalmasın...
TENBÎH :
Kullardan
kahhar, düşmanlarını kahr edene denir. Kulların en büyük düşmanı iki yanı
(sağrısı) arasında bulunan nefsidir. O, kendisini aldatan şeytandan daha
düşmandır. Kul, her ne zaman nefsinin şehvetlerini kahr ederse, şeytanı kahr
etmiş olur. Çünkü şeytan onu, ancak şeyvetleri vasıtasiyle helâka
sürükleyebilir. ,
Şeytanın
insanları aldatmak için alet olarak kullandığı şeylerden biri de kadınlardır.
Kadınlara karşı şehvet ve isteğini kahr eden kişi, bu tuzağa düşmez..
Din
kuvveti; aklın işareti ile şehvetlerini kırıp parçalayan da böyledir.
Nefsani
aralarını yenen kişi mutlaka kendisini aldatmak isteyen insanları da yenmiş
demektir. Çünkü insanların gayesi, onun vücûdunu ortadan kaldırmaktır. Onun gaye
ve çalışması ise ruhunu ihya etmektir. Birer düşman mesabesinde olan şehvetleri
öldüren kişi ruhunu ihya etmiş ve ölümünde do ölmemiş olur: «Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bil'âkis ¦onlar Rableri katında diridirler.»
(1)
(1) Âli
lmran Sûresi, 169. âyet.
101
105-
el'VAHHAB Hibe,
karşılığı olmayan ivezsiz ve garazsız bir bağıştır.. Bu sıfatla bağışı çoğaltan
kişiye cömert ve Vahâb (ziyadesiyle veren ve bağışta bulunan) denir.
Gerçek
Cömertlik, karşılığında hiç bir şey beklemeden'vermek ve bağışlamak ancak
Allah'dan beklenir. Bu, ancak Allah'a mahsustur. Çünkü O, her muhtaca verdiği
zaman karşılık beklemeden vermiş ve halen de vermektedir. Hem de peşin verir,
vereceğini sonraya bırakmaz..
Bir kimse,
bir bağışda bulunduğunda, karşılığını hemen beklerse ve yahut zamanla insanlar
tarafından övülmesini veya en azından kınanmaktan kurtulmasını isterse o insan
bağışda bulunmuş bir insan değildir. Cömerd olmak şerefini bile ihraz etmiş
sayılmaz. Çünkü her verilen şeyin karşılığı mutlaka para veya mülk olamaz. Bazan
da bunların cinsinden olmayan, elle tutulmayan manevî değerler de olabilir
verdiği şeyin karşılığı...
Her kim
şeref kazanmak veya övülmek için bir ba-ğişda bulunursa o sadece bu bağışı
meydana getiren bir işçi olabilir. Çünkü gerçek bağışlayıcı o kimsedir ki,
herkes ondan karşılıksız faydalar görür, yani herkese ivezsiz ve garazsız
faydası dokunur.
Hattâ bazen
öyleleri de olabilir ki, sırf hayrı (bak ne cimri adamdır, hiç hayr yapmıyor)
demesinler için sırf korkusundan yapar, işte böyle bağışlarda bulunanlara da
bağışda bulunan insan denemez. Çünkü bu da bağışını ötekiler gibi karşılık için
yapmıştır..
Kul'dan,
hiç bir zaman gerçek mânâda cömertlik ve bağışlayıcılık beklenemez. Çünkü o,
yapılacak bir işin, yapılmaması evlâ olunca o işi yapmaya katiyen yanaşmaz.
Fakat, bütün varlığını hatta en aziz varlığı olan ruhunu Allah yolunda,
Cennetine tama etmeden veya azabından kurtulmak gibi bir gaye beklemeden feda
edese o kişi şüphe yok ki gerçekten Vahhâb (Bağışta bulunan) ve Cevad (son
derece cömert olan) ismine lâyık olmuş olur.
Böyle
olmayıp da sırf Allah'ın cennetine kavuşmak veya azabından kurtulmak gayesiyle
yaparsa veyahut insanlar tarafından övülmek, beğenilmek dolayısıyle nam ve
şöhret kazanmak için bir bağışta bulunmuşsa, o kişi her ne kadar zahiren
karşılıksız bir bağışta bulunmuş hissini vererek, insanlar tarafından Cevad (son
derece cömert) kabul edilirse de aslında böyle değildir. Çünkü insanlar
karşılığın yalnız madde olduğunu sa-hırlar oysa maddî olmayan, manevî olan
karşılıklar da vardır...
— Pekâlâ
sadece Allah rızası için bir manevi nasib bekliyerek bütün varını bağış olarak
veren kişi nasıl Cevad (fazla cömert) olma vasfına mazhar olamaz? db ye bir sual
varid olursa deriz ki:
Bu tip
kimselerin hazzı yalnız Allah'tır, nzasıdır,. ona kavuşmaktır.. İnsanoğlunun
ihtiyarî olan fiilleri ile,kazanabileceği en büyük mutluluktur bu! O öyle bir
haz ve saadettir ki bütün mutluluklar onun yanında hiç kalır..
Şu halde
Arif-i Billâh o kişidir ki, Allah'a yalnız Allah için ibadet eder. Yoksa
karşılığında herhangi bir
-106
t beklemek
için değil sözünün mânası nedir? Ayrıca Allah'a karşılıksız ibadet edenle, ondan
birşeylei bekleyen kişinin ibadeti arasında ne gibi farklar vardır? dersen,
cevabım şu olur:
— Haz,
insanlarca yapılan herhangi bir işin karşılığı demektir. Kul, ibadeti esnasında
bu gibi niyet ve arzudan tamamen tecerrüt ettiğinde, Allah'dan başka gayesi ve
maksadı kalmamış demektir. Ona, insanların haz kabul ettiği şeylerden
tamamen tecerrüt etmiş
¦ derler..
Meselâ bir
köle, efendisine, efendisi olduğu için değil de, ondan bir ikram beklemek
için hizmet eder.. Efendi de kölesini, kölesi olduğu için değil de ondan
hizmet ve hürmet beklemek için korur.. Bir baba böyle mi ya?!
Bir baba,
çocuğunu, çocuğu olduğu için korur, on- | ¦ elan menfaat beklemek için
değil.. |
Hattâ, oğlu
ona gereken hürmeti göstermese bile 't yine onu düşünür, onun iyiliğine
çalışır.. (Adama sende!..) diyemez!
Bir kimse,
bir şeyi (o şeyin kendisi için değil de) l:aşka şeye ulaşmak için talep ederse,
sanki onu talep etmemiş demektir. Çünkü istemesinde o gaye değil, başka şeydir.
Altın isteyen kimse gibi... Altın isteyen kişi, onu bizatihi istemez, bil'âkis
onunla yiyecek ve giyecek almak için ister... Hatta yiyecek ve giyecek de
bizatihi murat değildir; lezzet elde edip, elem ve kederi gidermek
için
arzulanmışlardır..
Lezzet
(zevk) bizatihi murat edilmiştir.. Ardında
başka gaye
yoktur!
İnsanoğluna
arız olacak elem ve kederin önlenmesi >de öyle. İşte altın, yiyecek elde etmek
için bir vasıtadır.
Yemek de
şehvet ve lezzet elde etmek için bir köprü!... Lezzet ise gayedir, vasıta
değil...
İşte çocuk
da bir baba için vasıta değildir.. Babanın onu arzulaması (sevmesi) onun
selâmeti içindir. Çünkü çocuğun kendi, bizatihi pederin hazzıdır...
Allah'a
Cennet için ibadet eden de böyledir: Allah onu (Cenneti) kendisinin aranması ve
istenmesi için bir vasıta kılmıştır; gaye değil.. Vasıtayı şöyle anlayabiliriz:
Şayet gayeye onsuz (vasıtasız) ulaşılacak olursa o aranmaz...
Dünyevî
istekler eğer altınsız elde edilse hiç şüphe yok ki, altın aranmaz. Kimse ona
iltifat etmez.. Şu halde gerçekte mahbûb olan ulaşılmak istenen gayedir,
altın
değil..
Eğer
Allah'a ibadet edilmeden cennet elde edilseydi, kimse Allah'a ibadet etmezdi..
Şu halde Abid'in (İbadet eden kişinin) mahbûbu ve matlûbu cennetti, başkası
değil.. Lâkin Allah'dan gayri mahbûbu olmayan, bütün hazzı ve gayesi Allah'a
kavuşmak olan kişi böyle değildir. Onun bütün gayesi ve arzusu Allah'a kavuşmak,
Mele-i Ala da mukarreblerde beraber olmaktır.. İşte bu niteliği taşıyan kişiye
«O, sadece Allaha ibadet ediyor, yani Allah'a Allah için ibadet ediyor; başka
bir gaye güderek değil..» derler..
Bu demek
değildir ki, onun hiç bir hazzı yoktur.. Onun hazzı vardır ve o hazzı yalnız
Allahtır, O'ndan
başkası
değil...
Allah'a
kavuşmak, onu müşahede etmek, onu bilmek sevinç ve neşesine inanmıyan, ona
müştak olamaz.. Ona müştak olmayan hakkında, Allah'ın onun gayesi olduğu
düşünülemez. Bu sebebledir ki, o kişi yaptığı ibadet babında, sadece maddiyatı
düşünen kötü bir iş-¦<çi gibi olur.
108
109
Ne yazık ki
insanların çoğu, bu zevki tatmamışlar-dır, tıu zevki tanımamışlardır, Allah'ın
cemaline bakmanın lezzetini anlayamamışlardır.. Bu tip kimselerin, îmanı yalnız
dilledir.. İçlerine işlememiştir.. Çünkü içlerinden biran evvel Cennette
Müminlerin emrine verilecek hurilere kavuşmak isterler...
Bütün bu
anlattıklarımızdan şu neticeyi elde ediyoruz: Kazlardan hali olmak muhaldir.
Allah'a kavuşmak nazların en büyüğüdür.. Eğer insanların kabul ettiği, yapılan
herhangi bir işin karşılığı olan maddi veya. manevî menfaati bir haz olarak
kabul ederseniz ben buna (Haz) demem..
Kul
hakkında elde edilmesi, ondan mahrum olmasından daha iyi ise tabii ki bu onlarca
haz kabul edilebilir...
er'REZZAK Rızıkları,
ve nzik verdiği varlıkları yaratan, rızık-larını onlara ulaştıran, rızıklaıia
faydalanmalarına temin eden hiç şüphe yok ki, O'dur!
Rızık iki
kısımdır:
1 — Beden
için olan, azıklar ve yemekler gibi zahiri nzık,
2 — Batınî
rızık. (Yani ruhun rızkı).
Batınî
rızık, marifetler ve mükaşefelerdir ki, bunlar kalbler için hazırlanmış en
şerefli rızıklardır.. Çünkü bunun semeresi, ebedî hayattır; zahiri olan rızkın
semeresi ise belirli bir zamana kadar bedenin kuvvetini sağlar.
Bu iki
rızık çeşitini yaratan ve erbabına isal eden (ulaştıran) şüphe yok ki,
Allah'tır.. Lâkin onu, dilediğine bolca verir, istediğine karşı da azaltır...
TENBÎH :
Bu vasıftan
kul'un hazzı (nasibi) iki şey olabilir:
1 — Bu
vasfın gerçek sahibi Allah olduğunu bilmesi, O'ndan başka kimsenin müstahak
olmadığını iyiden iyiye anlarnasıdır. Böylece rızkı ancak O'ndan bekler. Bu
hususta O'ndan başkasına itimad ve tevekkül etmez.
Hatem'ül -
Esem'den (1) rivayet edilmiştir: Bir adam ona sordu:
— Nerden
yiyorsunuz?
— Onun
hazinesinden...
— Sana
gökten ekmek mi yağdırıyor?
— Yeryüzü
o un olmasaydı, elbette ekmeği gökten yağdırırdı...
— Siz sözü
tevil ediyorsunuz!
— Çünkü o,
gökten ancak kelâmı indirmiştir!..
—
Anlaşıldı sizinle baş edemiyeçeğim!
— Çünkü
batıl, hakla hiç bir zaman başa çıkamaz!...
2 — Ona
kılavuz bir ilim, öğretici bir dil, sadaka verip, de menfaat sağlayan bir el
verdiğini bilmesidir.. Bunlar, söyliyeceği güzel sözler, ve yapacağı güzel işler
vasıtasıyla kalbler için şerefli rızkın temin edilmesine yol açarlar..
(1) Ebu
Abdurrahman Hatim bin Unvan El'Esen. (Vefatı H. 237 de) Birinci tabaka
evliyadandır. Belh ehlindendif. Şakik Belht'riin talebesi ve Ahmed bin
Hidraveyh'in üstadı idi. Yüksek halleri tabakat kitaplarında yazılıdır. Bak.
Risale-i Küşeyrî sf: 56, Ne'fabat-ül Ons sf: 130, Tabakat ı Siilemî sf: 91 - 97,
Tabakat-ı Şaranl C. 1. sf: 93 v.s.
110
İMAMI
GAZALİ
Allah bir
kulu sevdimi, halkın ona olan ihtiyacını artırır...
Rızıklann
halka ulaşılması babında, Allah ile kul arasında vasıta olduğu müddetçe,
vasıftan bir nasip-almış olur. Peygamberimiz (S.A.V.) buyurmuşlardır:
«Allah'ın emrettiğini, isteyerek veren emin haznedar,. hiç şüphe yok ki,
tasaddukta bulunanlardan biridir.»
Kulların
elleri, Allah'ın hazineleridir.. Ellerini bedenlerin nzıklanmasi için, seferber
eden, dilini kalblerin rızıklanması rçin ayakta tutan kişi, bu sıfatın sevabına.
nail olacakların en şereflisidir!
el-FETTÂH
O, öyle bir
varlıktır ki, onun inayeüyle bütün kapa-1' (kapılar) açılır, hidayetiyle her
müşkül hal olur da. peygamberlerine ülkeler feth edip düşmanlarının ellerinden
çıkarır de şöyle buyurur: «Biz hakiykat sana (Hüdeybiyye müsalehası ile)
apaşikâr bir feth (-ü zafer yolu) açtık.» (1), Velilerinin kalblerinden perdeyi
kaldırıp onlara, Semâsının melekütüne, kibriyasınm cemaline giden kapıları
açar... Ve şöyle buyurur: «Al-lahm insanlara açacağı herhangi bir rahmeti
tutacak yoktur.» (2)
Gayb
anahtarlarını ve rızık anahtarlarını elinde (kudretinde) bulunduran o (yüce
varlık) hiç şüphe yok. ki, (Fettâh) olmaya en lâyık olur!....
(1)
El-Feth Sûresi. 1. âyet.
(2) El
Falır Sûresi, 2. âyet.
111
Kulun
silkinmesi lâzımdır ki. yapacağı güzel nasihatlerle müşkülât kilitleri kırılsın,
vereceği güzel öğütlerle de halkın anlayamadığı dinî ve dünyevî meselelerine bir
çözüm yolu bulunsun. Bu sayede o, El-Fettâh. isminden gereği gibi yararlanmış
olabilir..
el'ALÎM
Bu ismin
mânası açıktır. Bunun kemâli; herşeyi tam mânasiyle bilmekle, yani dışını,
içini, inceliğini, açıklığını, önünü, sonunu, başlangıcını ve bitimini bilmekle
olur..
Bu
açıklanması bakımından, malûmat (bilinen şeyler) den istifade edilmiş değil de,
malûmatın kendisinden istifade edilmiş olması gerekir. Aksi halde o ilme tam
ilim denilemez..
TENBÎH :
Alîm
vasfından kulun no ';?-malûm... Lâkin onun ilmi ile Allah'ın ilmi üç hususta
ayrılır:
î —
IvîSİÛrnürt (bilinenler) in çokluğunda. Kulun malûmatı (bildikleri) ne kadar çok
olursa olsun yine de mahduddur, azdır. Namütenahi ilimler nerde, o (kul)
nerde?...
2 — Kulun
bilmesi, veya anlayışı, her ne kadar vuzuh bulsa da, asıl gayeye vasıl olamaz.
Bil'âkis onun .eşyayı müşahade etmesi, ince bir perdenin ardından görmesi gibi
bir şeydir.. Keşif derecelerindeki farkı in-
112
kâr
edemezsin. Sabahın alaca kararilığıyla günün or-;tasındaki aydınlık bir olabilir
mi?
3 — Allahın
ilmi, eşyadan istifade edilmiş değildir, bü'âkis bütün eşya onun ilminden
istifade edilmiştir. Kulun,eşyayı bilmesi, eşyaya tabidir ve onun sayesinde
meydana gelmiştir.
Bu söz
aklını, kurcaladı ise, satranç öğrenen kişinin ilmi ile asıl satrancı bulan
kişinin ilmini bir karşılaştır. O zaman, satrancı bulan kişinin satrancın
vücuduna (varlığına) sebeb olduğunu, satrancın varlığı da, öğrenen kişinin
bilgisine sebeb olduğunu anlamakta güçlük çekmezsin. Şu halde satrancı bulan
kişinin ilmi, satrançdan önce gelmiştir. Santrana öğrenen kişinin bilgisi bu
yüzden gecikmiş ve sonra elde edilmiştir. İşte Allah'ın ilmi de böyledir.
Eşyadan öncedir, eşyanın varlığına sebeb olmuştur.
Bizim
ilmimiz işe, bunun aksine eşyadan sonradır.
Kulun ilim
sayesinde elde ettiği şeref; ilmin, Allah sıfatlarından oluşu sebebiyledir.
Lâkin en şerefli ilim, malûmu (bilineni) en şerefli olandır. Bilinmişlerin en
şereflisi şüphe yok'ki, Allah-ü Zülcelâldır. Bunun için marifetullah,
marifetlerin en efdali olmuştur. Hattâ sair eşyayı bilmek de, Allah'ın işlerini
bilmeye yahut kulu Allah'a yaklaştıracak yolu bilmeye veya da mari-fetullah'a
ulaştıracak herhangi bir hususa sebeb veya vesiyle olduğu için şeref
sayılmıştır. Bunun dışında kalan her bilgi bu kadar şerefi haiz değildir...
el'KABIZ el'BÂSIT
Ölüm anında
varlıkların ruhunu kabz eden, hayat vereceği zaman onlara ruhları veren,
zenginlerden sadakaları (zekâtları) alan, fakirlere rızkı veren, zenginlere
bolca ihsan da bulunan, fakirlerden rızkı kısıp onları darda bırakan, kalbleri
kabz edip onları cemalinden mahrum bırakan, yahut kalblere inşirah verip lütf-ü
ihsanına boğan hep O'dur!..
TENBÎH:
Kullardan
bu vasıflara mazhar olan o kişilerdir ki, kendilerine hikmetli sözler ve mükni
bilgiler ilham edilmiştir. Bu ulvî istidat ve kabiliyetler sayesinde, insanların
kalblerini, gönüllerini kâh Allah'ın çeşitli nimetlerinden, bitmez ihsan ve
lütüflarından söz ederek ferahlatırlar; kâh Allah'ın Kibriya ve Celâl
sıfatlarından, düşmanlarına karşı reva göreceği çeşitli . azablarindan söz
ederek onların kalplerini kabz ederler (yani daraltır ve sıkarlar..)
Meselâ;
Allah'ın Resulü Sallallâhü Aleyhi ve Sel-lerh önce sahabenin kalbini ibadetten,
«Allah," kıyamet günü Ademe (A.S.) ateşe göndereceklerini gönder, diyecek.. Adem
soracak: — Ne kadar Yarab? Allah, her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzunu,
gönder, emrini verecek..» diyerek soğutmuştur.
Onların
kalblerinin kırıldığını ve ibadete karşı o-lan şevklerinin zayıfladığını görünce
yeniden kalplerini yapmış ve şöyle buyurmuşlardır:
F. 8
114
«— Siz, o
gün, sizden evvel gelen ümmetlerin içinde beyaz öküzdeki siyah bir benek
gibisiniz!»
el'HAFİD er'RAFİ
Kâfirleri,
felâkete duçar etmekle alçaltan; Müminlere saadetler bahş ederek yükselten
O'dur!
O,
velîlerini kendisine yaklaştırarak yükseltir; düşmanlarını kendinden uzak ederek
alçaltır!
Mahsusât
(his edilenler) ve mütehayyilât (Hayâl edilenlere) önem vermeyip, iradesini
şehveti kamçılayan hususlardan arıtan kimseyi, şüphesiz ki mukarrep meleklerin
yanına yükseltir..
Her kimde
şehvetinin zebûnu olur da hayvanlar gibi her şeyin zevk ve safâdan ibaret
olduğuna inanırsa onu da esfele saf iline alçaltır. (indirir). İşte bu güce
sahib olan ancak Allah'tır.. Çünkü O, hem Hafiddir, hem Rafi...
TFNBÎII :
Kul, bu
isimden şöyle istifade edebilir: Hakkı görünce kaldırır, bâtılı görünce yerin
dibine indirir.. Bu da ancak, haklıya arka çıkmak, haksızı haksızlıktan
menetmekle olur...
Allanın
düşmanlarını alçaltmak gayesiyle, onlara. saldırır; dostlarını da yükseltmek
için yardımlarına koşar.
Bazı
dostlarına hitaben;
Allah
buyurmuştur: (Bu hadis, Hadis-i Kudsi'dir.)
«Dünyadaki
zühdün kendi rahatlığın içindir; benL
esmA-î
hüsnA şerhi
115
anman,
benimle teşerrüf etmen içindir. Benim için, dostuma dost; düşmanıma düşman oldun
mu? (sen ondan haber ver!)»
el'MUİZ el'MUZİLL Mülkü,
dilediğine veren, dilediğinden alan şüphesiz ki O'dur! Gerçek mülk, ihtiyaç
zilletinden kurtulmakla, şehveti kırmakta, cehaleti bertaraf etmektedir...
Herkimin
kalbinden perdeyi kaldırıp Cemalini mii-şahade ettirirse ( kanaat ni'metine gark
ederek mahlû-katından kimseye muhtaç bırakmazsa), kuvvet ve tey'id bahşederek
nefsine onu ezdirmezse, işte onu aziz kılmış ve daha dünyada iken ona mülkü
vermiş olur. Ahiret-te de hiç şüphe yok ki onu kendisine şu ebedî: «Ey
it-mi'nana ermiş ruh, dön Rabbine, sen ondan razı, o senden razı olarak.» (1)
hitabla yaklaştıracaktır...
Kimi de
gözlerini halkın ellerindekine diktirmiş ve onu aşın bir hırsa bürütmüş, azla
kanaat etmez bir hale sokmuş ise onu zelil kılmıştır... (O'na kim karışabilir?)
İşte bu O'nün işidir. İstediğini aziz, dilediğin' *r-111 kılar..
BU zelîl
kişi şü İlâhi hitaba maruz kalan kişidir. «Fakat kendinizi, kendiniz yaktınız
(hep müminlerin felâketini) gözettiniz. (İslâm dini hakkında) şüphe ettiniz.
Sizi kuruntular aldattı. Sizi o çok aldatan (şeytan veya dünya), Allah'a karşı
bile aldattı. Nihayet (işte) Allanın emri gelip çattı.» (2)
(1) El
Fecr Sûresi. 27. 28. âyetler. (2) El-Hadîd Sûresi. 14. âyet.
116
ÎMAM-I
GAZALİ
ESMA 1
HÜSNA ŞERHİ
117
Bu ne büyük
zillettir yarab!.. Gerek dili ile ve gerekse eli iîe aziz olma yolunu tutan
kişinin bu vasıftan haz ve nasibi olmalıdır elbet...
es-SEMİ
Ne kadar
gizli olursa olsun, O, her şeyi duyar... Hattâ karanlık bir gecede, insiz bir
kaya üzerinde sessizce,, yürüyen simsiyah karıncanın ayak seslerini bile
işitir..
Hamd
edicilerin hamdini duyar, mükafatlandırır, dua edenlerin yalvarışlarından haberi
olur, dualarını
kabul
eder..
Duyar amma
bizim gibi kulakla değil, yapar amma bizim gibi eli yoktur, konuşur amma bizim
gibi dille değil.. O bütün insanlarda olan aza ve hadisatın her şeyinden her
çeşitinden münezzeh ve müberradır. Bizim gibi alet ve edevattan münezzeh
kıldığımız zaman anlarız ki, O'nun duyuşu bizimkine benzemez, bambaşkadır..
Duyuşu
sonsuzdur...
Bu hususu
ince düşünmeyen kişi, teşbih gibi, af-vedilmeyeeek bir hataya düşebilir.. Onun
için çok düşünmelisin ve pek dikkatli olmalısın!..
TENBÎH :
His (duyma)
yönünden, kulun bu sıfattan nasibi vardır lâkin kısadır. Çünkü o, bütün duyulan
şeyleri idrak edemez (duyamaz) o ancak yakın olan sesleri duyabilir.
Sonra duyu
organı her zaman hastalanabilir.. Ses
gizli
olursa duyma kabiliyeti hemen hemen işe yaramaz.
Ses uzakda
olursa hiç duyamaz. Ses çok ve son derece tiz ve gürültülü olursa büsbütün
duyusunu kaybeder. Yahut ona bir halellik gelir de duyamaz olur..
Bu vasıfdan
kulun alacağı dinî haz iki çeşittir:
1 —
Allah'ın herşeyi duyduğunu ve Allah'a gizli kapaklı hiç bir şey tasavvur
edilemiyeceğini bilir ve ona göre dilini muhafaza eder kötü niyet ve
teşebbüslerde bulunmaz...
2 —
Kendine kulağın yalnız Allah kelâmını dinlemek için verildiğini bilir.. Allah'ın
kitabını dinler, ondan istifade eder, Allan'a ulaştıracak hidayet yolları
bulmak için canla ona sarılır...
el-BASÎR Herşeyi
gören, yerin altındakileri de, üstündekileri I de hülâsa bütün kâinatı gören
O'dur!
O'nun
gözleri> bizim gözler gibi değildir. Yaratmış olduğu insan ve hayvan ve sair
eşyanın" gözleri gibi olmaktan münezzeh ve müberradır. İş böyle olunca O'nun
görme sıfatı en mükkemmeldir. Noksan Sıfattan tamamen beri ve azadedir.
TENBÎH :
Kulun bu
vasıfdan hazzı meydanda... Lâkin (yukarıda arz ettiğimiz gibi) kulun görmesi
zayıftır.. Çünkü I uzağı görememektedir. Hattâ çok yakınında ve içinde olan çöpü
de, gözünü döndürüp göremez. Kul ancak yakında görünen ve aydınlıkta olan
şeyleri görebilir. Karanlıkta olanları da göremez..
118
İMAM-I
GAZAL!
ksmA-1
hüsnA şerhi
119
Kulun
bundan istifade edebileceği dini fayda iki şeyden ibarettir:
1 — Onun
gözlerini Allah yaratmıştır, Allanın a-yetlerini, melekûttaki akılları
durduracak garaip ve acayiplerini, gökteki çeşitli ayetlerini görmesi için..
Tabiî bunlara bakışları ders ve ibret almak için olmalıdır..
İsa
Aleyhisselâma sordular:
— Mahlûkat
arasında senin gibisi var mıdır?
— Kâinat
bakışı ibret, sükütü tefekkür, sözü de zikir Olan kişi benim gibidir.
Cevabını aldılar.
2 _ Şunu
iyi bilmelidir ki, onu Allah görmekte ve yaptıklarını bilmektedir.
Yaptığı
kötülükleri Allah'dan başkasından gizleyip de Allah'dan gizlememek Allah'ın
murakabesini hiçe saymaktır. Cenab-ı Hakkın bu sıfatını bilmek ve ona göre
hareket etmek, imanın verimli semerelerinden biridir..
Allah'ın;
kendisini mürakebe ettiğini bildiği ve gördüğü halde, bile bile masiyete
yaklaşan kimsenin cesaretine diyecek söz yok doğrusu!
Allanın,
kendini (yaptıklarını) görmediğini zannederse küfre girmiş olur...
el'HAKEM Gerçek ve
tam manasiyle hükmeden O'dur! Onun verdiği hükmü kimse bozamaz, (niçin böyle
hüküm verdin diye?) O'na kimse soramaz.
O'nun
kullan hakkında verdiği hükümlerdendir:
«Hakiykaten
insan için kendi çalıştığından başka (bir şey) yoktur. Hakiykaten çalıştığı
ileride görülecek..» (1)
«İyiler hiç
şüphesiz Naim (cennetin) de, kötüler ise elbette alevli ateştedirler..» (2)
İyilik
saadete, kötülük ise şakavete sebeb olur. Zehir ile ilâç gibi.. Biri öldürür,
diğeri ölecek durumda o-lan hastalan iyileştirir.
Mademki
hikmetin mânası, sebebleri düzenleyip müsebbebata yöneltmektir.
Öyleyse o,
mutlak hikmet ve hüküm sahibidir. Zira özet olarak da ve tafsilatlı olarak da
bütün sebebleri yaratan ve onlara yön veren O'dur!
Kaza ve
kader de Allah'ın hükmünün birer neticeleridir.. (Yani bunlar da ilâhî hükümden
meydana gelmişlerdir..)
Onun
tedbiri, sebeblerin, müsebbebata tevcih edilmesi, yer, gökler, gezegenler ve
diğer belirli zamana kadar hareket edecek eflâki tedvir etmesi babında bir
e-sastır...
Kazası şu
Ayette belirttiği gibidir: «Bu suretle onları, yedi gök olmak üzere iki günde
vücûda getirdi. Her gökte ona ait emri vahyetti.» (3)
Bu
sebeblerin tevcihi, ondan doğacak Müsebbeblere doğru yavaş yavaş, belirli
ölçülerde hareket ettirmektir.. İşte bu da O'nun kaderidir..
Demek ki,
hüküm ilk küllî tedbir (göz açıp yumun-caya kadar zaman alan) ilk emirdir. Kaza;
daimî ve küllî sebeblerin küllî olarak vazıdır, (konulmasıdır).
(1)
En-Necm Sûresi. 29, 30. âyeüer.
(2) El
lnfitar Sûresi. 13, 14. âyetler.
(3)
Fussilet Sûresi, 12. fiyet.
120
İMAM I
GAZALÎ
Kader ise;
Küllî sebebleri, takdir ve hesab edilmiş hareketlerle, yine ne fazla ve ne de
noksan olan, belirli bir ölçüde olan müsebbeblere doğru yöneltmekten ibarettir.
Bu sebebledir ki, varlıkda (Kainatta) ceryan e-den hadisat hep onu kaza ve
kaderiledir.. Bunu bir misalle anlatmağa çalışalım:
Belki namaz
vakitlerini bildiren zaman sandığını (2) görmüşsündür. Belki de görmemişindir.
Sana anlatayım:
Bu sandığın
yapılması için önce üstvâne (direk) şeklinde içinde biraz su bulunduran bir
alet gerekmektedir. Suyun üstüne konulmuş başka içi boş bir aletin, de bulunması
lâzımdır.
Bir tarafı
bu alete diğer tarafı üstüvânın üstüne-konmuş küçük bir kaba bağlı bir ip
bulunacaktır. O küçük kapda bir yuvarlak top ve altında da tas bulunacak. Top
düşünce, tasa (Kâseye) vuracak ve bir ses çıkaracak.
Sonra
üstüvane dediğimiz aletin altından, belirli ölçüde azar azar su inmesi için
bir delik açılacak. Su alçalmca, su yüzünde olan içi boş alet de alçaîacak. Bu
suretle kendisine bağlı olan ipi çekecek topun bulunduğu aleti harekete
geçirecek öylesine harekete geçirecek ki, topun tasa vurmasını sağlıyacak...
Tasa düşecek ve «Tan!» diye ses çıkaracak... Her saatin sonunda bir düşecek. İki
düşüş arası, suyu çıkış ve alçalışı ile hesabianıp takdir edilecek. Bu da tabii
ki, suyun boşandığı deliğin genişliğini hesablamakla olacak ki bxx ancak
hesab yolu ile bilinir.
Suyun,
belirli bir ölçüde inmesine bir sebeb olma-
(1) Bir
nevi saat.
ESMA-1
HÜSNÂ ŞERHİ
121
lıdır ki bu
deliğin belirli genişlikte açılmasını sağlasın. Bu sayede suyun üstünün
alçalması o ölçüye göre olur. O sayede içi boş aletin alçalması ve her iki
tarafı hareket ettirecek ipin çekişi ölçülebilir.
İşte bütün
bunlar çoğalıp azalmıyan bir ölçü dahilinde olmaktadır:
Topun tasa
düşmesi diğer bir harekete sebeb oluyor, diğer hareket de üçüncü bir harekete
sebeb oluyor..
Bunları
acayip, ölçülü hareketler takip ediyor..
Bunun
birinci sebebi suyun belirli miktarda inmesidir.
Şimdi şu
anlattığımı bir düşünürsen. Bu sandığı icad eden kimsenin üç şeye muhtaç
olduğunu anlamakta güçlük çekmiyeceksin:
1 —
Tedbir: Arzu edilen şeyin meydana gelmesi için, alet ve sebeblerden nelerin
icab ettiğini düşünmek. İşte bu, hükümdür!
2 — Bu
sandığın esasını teşkil eden yukarda isimleri geçen aletleri edinmek. İşte buda
Kazadır.
3 ¦— Sonra
bu âletleri yerli yerine koymak ve her âletin vazifesini yürürlüğe sokmak.. Bu
suretle o âlet çalışır. Açılan delikten su dökülür, o su, suyun hareketini
sağlar, o da su yüzünde olan içi boş âletin hareketini temin eder. O da ipin
hareketini, ip de topun bulunduğu kabın hareketini, temin eder. Böylece top*
tasa düşer ve bir ses çıkarır. Bu ses halk tarafından duyulur, namaz vaktinin
geldiğini anlarlar, namazlarına koşarlar. İşte bütün, bunlar, belirli
ölçü dahilinde' olur. İşte buna (kadar) denilir.
Bu
misalimizi iyice anladıktan sonra, şimdi şunıv da iyi anla:
122
İMAMI
GAZALİ
Allah
tarafından takdir edilmiş ve belirli bir ölçü verilmiş hâdiseler de böyledir.
Bir santim ne ileri gider, ve ne de geri kalır, Allah nasü takdir ve tayin etmiş
ise öyle olur. Her şeyi belirli bir ölçüdedir.
Şurası da
bir gerçektir ki, Allah işini bilmiş ve her şeye belirli bir ölçü vermiş de öyle
yaratmıştır.
Gökler,
felekler, yıldızlar, yer, deniz, hava ve kâinattaki o muazzam cisimler, tıpkı o
âletler gibidir.
Bütün
feleklerin, yıldızların, yerin, göklerin, güneş ve ayın hareketi bir hesaba
bağlıdır. Tıpkı, suyun belirli bir ölçüde dökülmesini sağlayan delik gibi..
Güneş, ay
ve yıldızlardaki hal ve hareketin, yeryüzünde bazı hâdiselere sebep olması
yukanki misalde geçen su hareketinin, üstteki topun düşmesine sebep olması
gibidir.
Gökteki
varlıkların hareket etmesinden meydana gelen olaylar malûm..
Meselâ
bugün çıplak gözle baktığımızda güneşin hareket edip doğuya gelmesiyle bütün
dünya aydınlığa boğulmakta ve herkes işine gücüne gitmektedir. Batıya gidip
batınca da her tarafı karanlık basmakta ve herkes evine çekilmektedir. Belirli
bir menzilde olduğu zaman da havalar ısınmakta, meyveler olgunlaşmaktadır.
Oradan başka yöne çekilince bu sefer, kış gelmekte soğuk artmaktadır.
Ortalara
gidince bu defa da ilkbahar başlar, her tarafı yeşillik kaplar.
Bu bilinen
şeyler.. Ya bilmediklerimiz?! Akıllara durgunluk, kalbe heyecan veren nice
hâdisat vardır ki bilgimizin çok ötesine düşerler...
Mevsimlerin
değişmesine ne dersin? (Tesadüf eseri midir?) Hayır; onlar da Allah'ın takdiri
ile değişmek-
ESMÂ 1
HÜSNÂ ŞERHİ
123
tedirler.
Onların değişmesindeki ölçü de belirlidir. Güneş ve Ay'ın hareketine bağlıdır
(1).
İşte âyet:
«Güneş de, Ay da hcsabladır.» (2) Yani onların hareketleri de belirli bir
hesaba bağlıdır. (Öyle kendiliklerinden tesadüfi hareket etmezler...)
İşte bu
takdirdir, (Kaderdir). Küllî sebeplerin vaz'ı ise Kaza, birinci tedb'r ise
Hükümdür...
İşte bütün
işlerin böyle olmasında, Allah âdil bir hüküm ve hizmet sahibidir.
Nasıl ki,
az evvel arzettiğimiz misaldeki âletler, yapıcısının, iradesi, dışına
çıkamazlar, onun istediği gibi çalışırlarsa, işte kâinatta vukua gelen bütün
hâdisat iyi-kötü, faydalı - zararlı ne varsa; bütün bunlar Allah'ın iradesi ile
olmaktadır. Onun için sebeplerini iyi anla. (İşte onları bunun için
yaratmıştır!) kavlinin mânası budur!
Allah'ın
işlerini adî misallerle anlatmak güç bir şeydir..
Misaller,
teşbih için verilir.. Öyleyse sen misali bırak, maksuda karşı uyanık ol, her
türlü temsil ve teş-bihden uzak dur.
TENBİİI :
Yukarıdaki
misalden, tedbir, kaza ve hükürn babında kulun faydalanacağı hususları anlamış
bulunuyorsun. Bu, kolaydır. Asıl güç olan iş; nefisle mücadele
(1)
Gazali bu sözü zamanımızdan dokuz asır evvel söylemiştir, lîugiin
itmen de sabit olan bu hususun o zaman bilinmesine ve bu gerçeklerin
Avrupa'da ancak zamanımızdan dört asır evvel kabul ¦edilmesine
okuyucularımızın dikkatini çekeriz.
(2)
Erralıman Suresi, 5. âyet.
124
İMAM I
GAZALİ
etmek, din
ve dünya İşlerini yoluna sokmak için gerekil: olan isabetli hareketleri tayin
etmektir.. Cenab-ı Hak, sırf nasıl hareket edeceklerini görmek için kullarını
yeryüzüne, bunun için istihlâf etmiştir...
Dinî
bakımdan kulun bundan istifade edeceği hakikat şudur:
Allah'ın
dediği ve dilediği ne ise o olur. Kul buna böylece inanmalıdır.
Olan,
vaktiyle ne takdir edilmiş ise odur. Mutlaka1 olacaktır. Bunun önlenmesi
imkânsızdır.
Öyleyse
üzüntü boşunadır. Kulun yapacağı şey, rızkını gayet vakar ve sükûnet içinde,
endişeye kapılmadan, telâşa düşmeden aramasıdır.
Biz bu
anlattıklarına göre, iki müşkülle karşı karşıya kalıyoruz:
1 —
Üzüntü, neye boşuna olsun. O da diğerleri gibi mukadder değil midir? Madem ki
mukadderdir, mutlaka olacaktır!
2 — Madem
ezelde ne takdir edilmiş ise o oluyor, öyleyse çalışmak neden? diye sorarsan,
cevabımız şöyledir:
Bizim
üzüntü boşunadır, dememizden kasdımız o mukadder değildir anlamı taşımaz. Çünkü
biz diyoruz ki, üzüntü makdur olan şey! önlemez. Çünkü olacak bir şeye üzülmek,
serâpâ cehalettir. Çünkü olacak şeyi eğer olacaksa ondan kaçınmak ve ona karşı
üzüntü duymak, onu önlemez. Bu henüz acı ile karşılaşmadan, acının geleceğinden
korkmak gibi bir şeydir.. Olacak şey şayet mukadder değilse, o zaman üzülmenin
hiç mâ-nasıl kalmaz.. İşte bu iki cihetten üzüntünün boşuna olduğunu söylemiş
olduk.
Çalışma
meselesine gelince:
Bunun
cevabını Peygamber Sallaîlâhü Aleyhi ve Sellemîn şu mübarek hadisi vermiştir:
JESMÂ 1
HÜSNA ŞERHİ
125
«Çalışın,
her biriniz kendisi için yaratılan şeye mü-|jesserdir.» (1)
Bu hadisden
şu kasdedilmiştir: Kendisine mutluluk takdir edilen kimseye bu mutluluk mutlaka
bir sebebe mebni olarak takdir edilmiştir. O sebepleri elde etmek, kul için zor
değildir: İtaat etmek suretiyle elde edebilir.
Kendisine
bedbahtlık takdir edilen kişiye de bu, bir sebebe mebni olarak takdir edilmiştir
ki o sebep hiç şüphe yok ki tembelliğidir.
Belki
tembelliğine sebep şöyle bir düşünce olabilir: «Ben mutlu olacaksam, zaten
çalışmaya lüzum yok, mutsuz olacaksam, zaten mutsuz olacağım ne diye çalışayım?»
Bu düşünce
tarzı sakattır.. Çünkü böyle düşünen; bilmiyor mu ki, mutluluğu, ilim ve amel
sayesinde gerçekleşiyor.. İlim ve ameli elde edemezse bilmelidi ki bu, onun
mutsuz olmasının bariz bir alâmetidir..
Buna bir
misal verelim:
Meselâ,
imamet derecesinde bir fakıh olmak isteyen kişiye, «çalış, ilim tahsil et»
denir. O da:
— Eğer
Allah ezelde benim imamlığımı takdir etmiş ise çalışmama ne lüzum var? Yok eğer
cahil olmamı takdir etmişse, zaten cahil olacağım, çalışmak bana ne gibi bir
fayda sağlayabilir? diye mukabele eder.
— Sende bu
fâsid fikir hâkim olduktan sonra mesele yok, zaten ezelde senin cehaletin takdir
edilmiştir. Çünkü ezelde imamlığı takdir edilen kişi, —buna ancak sebeplerine
tevessül etmekle ulaşılacağını bildiği için — esbaba tevessül eder ve
üzerinden durmadan tembellik ve miskinlik telkin eden o yanlış düşünceyi
atıverir...
(1) Bıı
hadisi Taberani. Kehirdr, tbni Abbas (R.A.) ile İmran bin Hüsryn
(R.A.)dcn rivayet etmiştir.
126
İMAM-I
'GAZALİ
Demek ki,
çalışmayan imamet derecesine kati surette ulaşamamaktadır.
Çalışan ve
sebeplerine tevessül eden kişinin ise, önüne bir engel çıkmadıkça, doğru yoldan
yürüdükçe, mutlaka imamlık derecesine yükseleceğine katiyetle hükmedebiliriz..
İnsanoğlu
şunu da iyi bilmelidir:
Kişi,
saadete ancak selâmet bulmuş bir kalble vasıl olabilir.
Kalp
selâmeti; nefsin tezkiye ve yetiştirilmesi çalışmakla elde edilir.
Evet, hükmü
müşahede babında kullar derece derecedirler: Kimi işin sonunu düşünür, acaba
nasıl olacak sonum diye.. Kimisi önünü acaba ezelde hakkımda ne takdir edildi,
diye düşünür. Bu, bir öncekinden daha iyidir. Çünkü, işin sonu önüne, yani
ezelde ne takdir edilmişse ona bağlıdır.
Kimisi de
ne maziyi ve ne de geleceği düşünür: İşte bu anın adamıdır, Allah'ın kaza ve
kaderine razı olmuştur. Allah tarafından ne gelirse gayet rahatlıkla onu kabul
etmiştir.. Bu ise, önceki ikisinden daha iyidir. Kimisi de var ki: Ne hali, ne
geçmişi, ve ne de istikbali düşünür. Kalbi ilâhî hükme gömülmüş ve devamlı
şu-hud halindedir... İşte en üstün derece budur...
el'ADL
Bunun
mânası âdil (Adalet sahibi) demektir.
Adalet
sahibi demek, kimseye zulüm etmeyen, yaptığı işi âdil yapan, verdiği hükümde
adaletten ayrılmayan demektir..
ESMA 1
HÜSNÂ ŞERHİ
127
Adil, ancak
adaleti ile tanınır. Adalet ise yapılan, işte tecelli eder.
Allah
hakkında bu vasfı anlamak isteyenin, her şeyden önce yedi kat gökten al da, tâ
yerin dibine kadar olan varlıklarda cereyan eden Allah'ın işlerini iyice bilmesi
gerekir.
Allah'ın
yaratmış olduğu mahlûkatta hiç bir kusur göremeyince, tekrar bakar yine kusur
göremez, yine bakar bu sefer yine kusur göremez. Çünkü Allah'ın güzel ve
noksansız yarattığı kâinatın, göz kamaştırıcı nizam ve intizam içinde olduğunu
görünce âdeta şaşkına uğrar, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir hale
gelir.. Ancak o anda Allah'ın adaletinin bir çok anlamlarından belki bir kaçını
anlamış olur..
(Allah),
mevcudatı, ruhanî ve cismanî olmak üzere başlıca iki kısımda yaratmıştır.
Yarattığı yaratıkların hakkını tam mânasıyle vermiş, yerli yerine
yerleştirmiştir. O, bu itibarla cevad (son derece cömert) olmuştur. Sonra onları
gayet güzel ve göz alıcı bir şekilde tertip ve tanzim etmiştir. İşte bu itibarla
da O, âdil (adalet sahibi) olmuştur...
Yer, su,
hava gökler, yıldızlar, kainatın büyük cisimlerinden sayılırlar.
Allah,
bunları yaratmış ve gayet mükemmel bir şekilde nizam ve intizama sokmuştur..
Yeri (toprağı) en alta koymuş, onun üzerine de suyu koymuş, suyun üzerine de
havayı, havanın üzerine ise gökleri yerleştirmiştir. Bu tertip tersine olsaydı
dünyanın nizamı altüst olurdu. Bunun izahı herhalde biraz güç olacak; onun için
halk (Avam) seviyesine inelim, de şöyle izaha çalışalım:
Kişi önce
kendi bedenine'baksın: O beden, tıpkı kâinatın çeşitli cisimlerden meydana
geldiği gibi,çe-
128
İMAM I
GAZALÎ
.şitli
azalardan meydana gelmiştir. Meselâ insan vücûdu, kemik, et ve deriden teşekkül
etmiştir. .
Allah
evvelâ kemikleri yaratmış ve1 ona et giydir-miştir, sonra cildi (Deriyi) ete
giydirmiştir. Bu, böyle olmayıp da tersi olsaydı ne olurdu? İnsan vücûdunda
görünen şu muazzam nizam ve intizam kalır mıydı?
Bu misali
anlamakta güçlük çekiyorsan sana bir misal daha vereyim:
İnsan için
çeşitli azalar yaratılmıştır. El, ayak, göz, burun ve kulak v.s.
Cenab-ı Hak
bu azalan yaratmakla Cevab (son de-ece cömert) olmuş, ve bunları yerli yerine
koyup yerleştirmekle de son derece adil olmuştur. Çünkü O, gözü bedenin en
münasip yerine koymuştur. Eğer onu kafanın üstüne veyahut ayağın üstüne yada
elinin üstüne veyahut başının tepesine koysaydı, çok çirkin bir manzara arz
ederdi ve devamlı olarak tehlikeye maruz kalırdı.
Elleri de
omuzlara asmıştır. Ya onları kafada, yahut dizlerin üstünde yaratsaydı, arz
edeceği çirkinlik yüzünden ona bakılabilir miydi?..
Havassı
Hamseyi (beş duyuyu) da başta yaratmıştır. Çünkü bunların her birerleri
casusluk vazifesini görürler, Bunlar üstte değil de yanda veyahut alt kısımda
yaratılmış olsalardı bir şeye yararmıydıiar?.. Her azayı böyle şerh edecek
olursak konu uzar. Onun için şuna dikkatini çekerim: Allah her azayı yerli
yerine yaratmıştır. Eğer yerli yerine değilde, biraz sağda veya solda,
aşağıda veyahut yukarıda yaratılmış 'olsaydı, yetersiz, yahut boş, veya da
çirkin olurdu.. Hattâ bakılmıyacak kadar kötü bir manzara arz ederdi.
ESMA t
HÜSNA ŞERHİ
129
Burunu
görmüyor musun: yüzün tam ortasında yaratılmıştır. Ya başta veyahut alında,
yahut da yanakta yaratılmış olsaydı nasıl olurdu acaba?. Ondan Eklenilen faydayı
verebilir miydi?.
Allanın
hikmetini idrak etmeye biraz daha gayret edebilirsin: Bak güneşi dördüncü kat
gökte yarattığı zaman, beyhude yaratmamıştır. Çünkü O, bütün gökler arasında bir
vasıtadır.. Onu gerçekten tam yerinde yaratmıştır... Lâkin ne var ki sen onun
hikmetini anlayamıyorsun! Çünkü Semavot ve yer hakkında pek az tefekküre
sahihsin! Eğer onlara, hakkjyla bakabilsen,'onlarda görecek olduğun acayip ve
garalp-likler, bedeninde gördüklerini unutturur.
Ah keşke
kendi şahsında bulunan hikmetleri anlamayı tamamlasaydın da Afak-ı Semaya
bakabilsey-•din! İşte o zaman şu ayetin sırnna mazhar olanlardan olurdun: «Gerek
âfakda, gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi yakında onlara göstereceğiz.»
(1)
Sonra, sen
nerde, şu ayeti kerimenin sırrına nail >lmuş kişi nerde: «Biz İbralıimc, kesin
ilme erenlerden »İması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylc-:e
gösteriyordnk.» (2)
Bütün emeli
ve gayesi dünya olan, hırsın koleleş-lirdiği kişiye, gök kapıları açılır mı
hiç?..
O. ismi
öğretecek başlıca yolu anlatan bir işaret-en ibarettir. Tam mânr îy'.?.-
«vçıklayanak olursak cild-jerle kitab yazmak gerekir.
Bütün
isimlerin mânaları da böyledir. - Onlar da ıöyle izah ve şerh edilir. - Çünkü
isimler, fiillerden tü-I-ediği için, fiiller anlaşılmadan izah edilemez!
Allah'-
(1)
Fussiirt Sûresi, 53. âyet.
(2)
El-Rn"am Şikesi, 75. âyet.
F. 9
İ30
İMAM I
GAZALİ
¦4İ
m
varlıktaki efâli tam mânasiyle bilinmeden isimleri tam mânasiyle anlatılamaz.
Çünkü Allah fiilleri sonsuzdur!
Ama mücmel
olarak, kul bu isimlerin mânalarını bilebilir. Bilgisine göre de bu isimlerden
nasibini alır. Bu uzun uzun bahs edilmesi gereken bir mevzudur. Bu kitabın
gayesi ise, sadece kişiye bir anahtar vermektir..
Cenab-ı
Hak'kın bu isminden kulun istifade edebileceği husus şudur:
Herşeyden
önce Kul, şehvet ve gadabını, akıl ve dine hizmetçi etmelidir. Eğer aklını,
şehvet ve öfkesine esir edip de onların (Şehvet ve öfkesinin) 'dediğini yaparsa,
adaletten ayrılmış ve kendi nefsine zulmetmiş olur.
Bu kendi
nefsi hakkında riayet etmesi gereken bir adalet anlayışıdır.
Tafsilâta
gelince: Şerİ Şerifin çizdiği hududları aşmamakla adalete riayet etmiş sayılır.
Şayet İlahî hududları aşarsa, hemcinsine karşı haksızlık ederse, o takdirde
adaletten ayrılmış ve zûlm etmiş demektir..
Sahibi
bulunduğu her azaya karşı adaletine gelince; onları yerli yerinde yani Allah'ın
emr ettiği şekilde kullanmaktır!
Eğer söz
sahibi bir kimse ise,, çoluk çocuğuna ve balkına karşı nasıl davranması icab
ettiği meydandadır, izaha ]ı_V?U!T. yG tlir.
Çokları
zanneder ki, zülüm başkalarına eziyet etmekten; adaîetse başkalarına yardım
elmek ve onlara iyi davranmaktan ibarettir.. Oysa durum hiç de sanıldığı gibi
değildir. Çünkü bir melik (idareci), silâh, para, kitab'\an meydana gelen
mallarını taksim ederken, biicûn paralan zenginlere, kitabları askerlere,
si-lâhAarı da alimlere verse, belki böyle yapmakla fayda-
esmâ t
hüsnA şerhi
131
lı bir iş
yapmış olur, Lâkin verdiği şeyler yerini bulmadığı için, yani taksimatı icab
ettiği şekilde yerli yerine yapmadığı için adaletten ayrılmış olur.
Bunun
tersi, hastalara acı ilâçları vermekle iyileştirir, canileri de bir ceza vermek
suretiyle öldürürse onlara belki eziyet etmiş olur. Fakat adaleti de yerine
getirmiş olur. Çünkü yaptığı işler haksız değil, bil'-âkis Hakkın ve adaletin
gerektirdiği işlerdir..
Din
yönünden. kulun bundan istifade edebileceği hususa gelince:
Herşeyden
önce kulun, Allah'ın, yaptığı bütün işlerde, hükümlerinde, emir ve yasaklarında
adil olduğuna inanması gerekir. Allah'ın emirleri, ister kendi isteklerine
uygun, ister uymasın. İster kendi menfa-atîeriyle bağdaşsın, ister bağdaşmasın..
Allah mademki emretmiştir, doğrudur. Onun emrini yerine getirmesi lâzımdır.
Madem ki yasak etmiştir yine doğrudur onun yasaklarından uzak durması lâzımdır..
Allah'ın
emrine sarılmazsa, mutlaka zarara girmiş olur. Çünkü o, Allah kadar bilemez.
Onu, Rabbi kendisinden daha iyi bilir.
Nitekim
kanının alınması gerekli olan bir hasta, «acıya dayanamam» diyerek kan
aldırmaktan imtina ederse, bu acıdan daha büyük zararlara girmiş olur..
İşte kulun,
Allah'ın yaptığı bütün işlerde haklı ve adaletli olduğunu bilmesi ve buna böyle
inanması gerekir.
Çünkü iman,
inkârı kökten keser, zahiren bütün itirazları süpürüp atar..
Kişi, zaman
ve feleğe kabahat yüklememekle mükelleftir. (İşte ne yapalım bu yaptıklarımız
zaman icabı.. Zalim felek geldi de bizi mi buldu?) gibi sözlerle zamanı ve
feleği suçlamak - ki bu zamandaki insanlarını ekserisinin yaptıkları gibi-bir
cehalet örneğinden
132
133
başka bir
şey değildir. Kul şunu iyi bilmeli ve aklına koymalıdır ki, herşey bir sebebe
bağlıdır. O şekilde tertiplenmiştir. Allah tarafından nasıl tertip edümiş ise
öylece vuku bulmaktadır.
Allah'ın
tertibinde haksızlık olamaz, Allanın her dediği doğru ve her yaptığı da
adildir!..
el'LÂTİF Bu isme
ancak, maslahat ve menfaatlerin gizli tasarruflarını, herkesin anlayamayacağı
inceliklerini bilen ve o menfaatleri yumuşak bir eda ile hak edenlere ulaştıran
müstahak olur. Fiilde rıfk (yumuşaklık), ilimde lütuf bulunursa işte lütfün
mânası tamamlanmış olur. Gerek fiil ve gerekse ilimde bunun kemâli (Mükemmel
olması) ancak Allah için mevzubahis olabilir.
İnceliklere, ince olandan daha ince olan şeylere Allah'ın vukufu bilinen bir
şeydir. İzaha lüzum yok... Gizli ve kapalı olan hususlar, O'na göre apaçık
meydanda olan hususlar gibidir. Arada en ufak bir fark yoktur.
Yaptığı
işlerdeki nfkı ve lütfuna gelince, bu da sonsuzdur. Allah'ın ef'aldeki rıfk ve
lütfûnu ancak, Allah'ın yaptığı işleri tam mânasıyle bilen kişi bilir. Bizde o
bilgi nerede?.
Cenab-ı
Hakk'ın bu isminin (Lâtif İsm-i Celîl'inin) mânasını kul, yukarıda arz ettiğimiz
gibi, ancak bilgisi miktarınca
anlayabilir.. ;
Bunun izah
ve şerhi de hayli vaktimizi alacağı gibi, büyük ciltli kitaplara da
sığdıranlayız. Onun için bazı rhühim yerlerine işaret etmekle
yetineceğiz: n
Allah'ın
lütûflarından birisi de, anne karnında Çocuğu karanlıklarda yaratması, onu (bir
zarar gelmeden) hıfz etmesi, doğuncaya kadar, gıdasını göbeği va-sıtasıyle
almasını temin etmesi, doğduktan sonra ağzı ile yemesini öğretmesidir. Ona o
ilhamı vermeseydi çocuk doğar doğmaz annesinin memesini emmeyi nasıl ve nereden
bilecekti?..
Çocuk
gecenin zifirî karanlığında doğsa bile yine memenin yerini bulup emer.
Kuluçkadan
yeni çıkan civcive yerden taneleri toplama ve yeme kabiliyetini kim ihsan
etmiştir!
Belirli bir
zamana kadar, rahatça meme emebilmesi için, yavrunun ağzını dişsiz yaratan,
sonra rahatça yemek yiyebilmek ve yediğini serbestçe öğütebilmek için inci gibi
dişleri ona takan kimdir? (Bunlar hep Allah'ın birer lûtfu ve ihsanı değil de
nedir?)
Ağızdaki
dişlerin taksimatına dikkat ettiniz mi hiç?
Bazıları,
rahatça öğütebilmek için geniş, kimisi kırmak için azı olarak, kimisi de kesmek
için sert ve keskin olarak yaratılmıştır! (Bunlar kimin lûtfudur?)
En büyük
gayesi konuşmak olan dilin bile. yemekteki faydası akla durgunluk verecek
niteliktedir.
Ağzımıza
aldığımız tek bir lokmayı inceleyecek olursak, onu ne kadar rahatlıkla aldığımız
hemen anlaşılır. Ya onun meydana gelmesindeki çalışmalar: O, önce ekilmiş, sonra
biçilmiş, daha sonra öğütülmüş, pişirilmiştir..
Bunlar zor
şeyler değil mi? Ya yemesi? (İşte bunda bile Allah'ın lûtfunu görmek güç
değildir!..)
Demek ki,
Allah, tedbir ve takdir bakımından Hâ-dm (Her şeyi yerli yerine yaratan mutlak
hikmet ve ıüküm sahibi olan), onları meydana getirme yönünden rCevat
(ziyadesiyle cömert), onları tertip etme bakı-
134
İMAMI
GAZALÎ
mından
Musavvir (şekillendirici), her şeyi yerli yerine koyması cihetinden Adi (Âdil),
nfk ve mülâyemetin en ince cihetlerini terk etmeksizin kullarına lütûfda
bulunması bakımından da Lâtif'dir!..
Allah'ın
ef'alini tam mânasıyle bilmeyen insanoğlu, bu isimlerin mânalarını hakkıyle
nasıl bilebilir?
Allah'ın
kullarına karşı lütûflarından birisi de; onlara, güç ve takat getirmedikleri
herhangi bir vazifeyi tahmil etmemesidir.
Yine
Allah'ın lûtfu icabıdır: Kısa bir ömür içinde onlara ebedî saadeti elde etmek
imkânına kavuşturmuştur..
Tertemiz-
ve taptaze süt, çok değerli ve kıymetli cevherler, bal ve ipek gibi insanların
faydalandıkları şeyler nereden gelmiştir düşündünüz mü?
Ya insanın,
tiksinti duyulan bir nutfeden meydana gelişine ne buyurulur? Mebdei bu olan
insanoğlunun, ilim, marifetle teçhiz edilmesi, emanetin ona tahmil edilmesi,
semavat ve melekûtunun ona gösterilmesin-deki sır ve hikmet, gerçek mânada
düşünülüp incelenirse, bütün bunların Allah'ın sayılmayacak kadar çok olan
eltaf-ı Sübhanisinin birer parçası olduklarını anlamakta (doğru söyleyin!)
güçlük çekilir mi?
TENBİH :
Bu isimden
kul şunu elde edebilir:
Allah
yoluna çağırırken, Allah kullarına, karşı gayet yumuşak davranır, onlara karşı
şiddet tavırları takınmaz, taassup yolunu seçerek onlan rencide etmez, hakkı
kabul ettirme, doğru olana ikna etme usullerinin en iyisini seçer.
Lütuf
usullerinin en iyisi, salih amel, Allah'ın rızasına uygun hareketlerle, tam bir
ihlâs içinde Hakk'a
ESMÂ-İ
HÜSNÂ ŞERHt
135
koşmaktır..
Bu, süslü lâfızlar söylemek ve lâf ebeliğini yapmaktan daha iyi ve daha
tesirlidir!..
el-HABİR
O, öyle bir
varlıktır ki, en gizli haberler bile, O'nun malûmu olur. Yerlerde, göklerde olup
bitenlerden haberdardır.
Hareket
eden veya hareketsiz duran (giden, gelen) her şeyden O'nun haberi vardır. Bu
itibarla Allah'ın bu ismi aynı Alim (ziyadesiyle bilen) mânasında olmuş olur.
Ancak şu farkla: İlim, gizli ve bâtmî şeylere izafe edildiğinde o ilme Hibre
(Haberdar olma), sahibine de Habir (Tam mânasıyle haberdar) denilir..
TENBÎH :
Kulun
bundan hazzı şu olabilir: Kul kendi âleminde cereyan edenleri bilmelidir.
Kulun kendi
dünyası hiç şüphe yok ki, kalbi ile bedenidir.
Kalpte
çöreklenen gizli şeyler de; kin, hıyanet, gış, dünyaya karşı aşın temayül,
kötüyü gizlemek, iyiyi de-sırf gösteriş için izhar etmek gibi köksüz
İlişlerdir.. İşte kendini bilen ve kendi iç dünyasından haberdar olan, kişi, iç
âleminde cereyan edenlerden haberdar olur ve ona göre kollarını sıvar da olanca
gücü ile o hislerle mücadele eder. Sırtlarını yere getirinceye kadar bu
mücadeleyi elden bırakmaz.
Bu suretle
o kul, bu isme lâyık olur.
136
İMAM I
GAZALf
el'HALÎM
O, kullannm
isyanını, onların kendi emrine muhalif olan davranışlarını görür, bilir de
öfkeye kapılıp hemen onları cezalandırmaya kalkışmaz. Onları yerden yere
çarpmaya iktidarı olduğu halde onlara karşı Halım olur. Yoksa, insanları
ma'siyetlerinden dolayı cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hareket eden bir tek
canlı varlık bırakmazdı. «Eğer Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden
(hemen) muahaza etseydi, (yerin) sırtında hiç bir canh mahlûk bırakmazdı.» (1)
TENBİH :
Kulun bu
isimden istifade edeceği şey meydanda..-Hilim, kulun en güzel huylanndandır.
Onun için genişçe izahına lüzum yoktur...
el'AZÎM
Şunu iyi
bil ki: (Azîm) kelimesi ilk vazedildiğinde, cisimlere itlak edilip şöyle
denilmiştir:
Bu cisim
büyüktür. Şu cisim bundan daha büyüktür.. Cisimlere göre tabiî.. Büyük olan
cisme büyük, ondan daha büyüğü görüldüğünde onun hakkında daha büyük cisimdir,
tabiri kullanılmıştır.
(1) Falır
Sûresi. 45. âyet.
13T
ESMAİ HÜSNÂ
ŞERHİ —------------------------------------------
Sonra bu
büyüklük, gözün çevreleyebileceği kadar olur, çevrelemiyeceği kadar olur. Yer,
gök gibi.
Meselâ bîr
fil için (Fil büyüktür, bir dağ için de bvr dağ büyüktür) deriz ve göz onun
büyüklüğünü çevreleyebilir. Ama yer (dünya) büyüktür dediğimizde göz onu ihata
edemez. Gök de öyle. Çünkü bunlar gözlerin göremeyeceği kadar büyüklüğe
sahiptirler.
Sonra
gözlerin görüp idrak ettiği şeyler de kısım kısımdır. Akılların künhünü
(Hakikatim) idrak edebilecekleri vardır, idrak edemiyecekleri vardır.
. İşte
akılların künhünü idrak edemiyeceği, bütün büyüklerin ötesinde olan en
büyük, ihatası imkânsız olan Mutlak Büyük Allah'tır... Bunun açıklaması
birinci bölümde geçmiştir. TENBİH :
İnsanlar
arasında bu sıfata haiz olanlar, Peygamberler ve âlimlerdir.
Kişi,
bunlardaki büyüklüğü bilmiş olsa, onların heybetinden kalbi titremeğe
başlar, sinesine sığmaz
olur.
Ümmetine
karşı Peygamber, müridine, karşı şeyh,, talebeye karşı hoca büyüktürler. Ne
yazık ki, bazı kısa görüşlü olan insanlar bir türlü bunu kabul etmemektedirler..
Eğer
büyüklükte ümmet, peygambere, mürid şeyhe, talebe de hocaya eşit olsaydı
büyüklüklerinin mânası kalmazdı.
Allah'dan
başkasına izafe edilen her büyüklük hiç şüphe yok ki, küçüklüktür. Çünkü o
(insan) mutlak azîm değildir. Ancak kendisinin dününde (kendinden aşağı) olan
kişilere izafetle (nisbetle) büyüktür.
Allah'ın
büyüklüğü böyle mi ya? O, mutlak azîm-
138
İMAM I
GAZAM
dir.
(Kayıtsız şartsız büyüktür), O'nun büyüklüğü izafet tariki ile değildir!
el'GAFUR
Bu kelime,
Gaffar (Ziyadesiyle afv edici) manasınadır. Ancak şu farkla: Bunda olan
mübalağahk (Zi-yadelik), Gaffar kelimesinde yoktur.
Niçin mi?
Çünkü; Gaffar mağfiret bakımından çokluk ifade etmekte, yani mağfiretin
tekrarlanması babında ziyadelik ifade eder. Lâkin, faul vezninde olan «Gafur»
gufranı tam olan, bütün mağfiretleri içine alan gayet şümullü bir mâna
taşımaktadır. Bunun hakkında geçmiş sayfalarda yeteri kadar izahat verilmiştir.
eş'ŞEKÛR
Bu, 07.
taat karşılığında çok büyük dereceler veren, sayılı günlerde yapılan amel
karşılığında âhiret âleminde sonsuz nimetler veren, demektir.
Yapılan
iyiliği, daha büyük bir iyilikle karşilayan'a (Şekere tilkelhasene.. = O,
iyiliğe karşı teşekkür ederek kadrini bildi ve daha fazlasını yaptı.) derler..
İyilik
yapan kimseyi öven kişiye de, «bak filân adam ona teşekkür etti,» derler.
Bu bakımdan
(Şekûr) kelimesinin, iyiliği fazla-sıyle karşılayan, mânasına geldiğini
söylediğimizde, buna Allah'dan başka hiç kimsenin lâyık olmayacağını
ESMÂ-1
HÜSNÂ ŞERHİ
139
itiraf
etmiş oluruz. Çünkü O'nun amellere karşı verdiği mükâfatların hiddi hududu
yoktur. Söyleyin bakalım, cennet nimetlerine pâyan var mıdır?!..
Allah-ü
Teâlâ buyuruyor: «Geçmiş günlerde takdim etliğiniz (iyi ameller) in karşılığı
olarak afiyetle yeyin, için.» (1)
Sena (övgü)
kelimesinin mânasına baktığımızda anlarız ki, her öven kimsenin senası
başkasınadır. Rab Teâlâ kullarının amellerini övdüğü zaman, kendini övmüş olur.
Çünkü onların amellerinin halikı O'dur.
Veren ve
öven bu isme lâyık olduktan sonra, verene veren, vereni öven hiç şüphesiz bu
isme daha çok lâyıktır!
Allah'ın,
kullarını sena ettiğini gösteren iki âyet:
«Allah'ı
çok zikreden erkeklerle, çok zikreden ka tlınlar.» (2) «O, ne güzel
kuldu! Hakıykat O, daima (Allah'a) dönen (bir zat) idi.» (3)
İşte bütün
bunlar Allah'ın bir atiyesidir..
TENBİH :
Kul, bazan
gördüğü bir iyiliğe karşı sadece teşekkür etmekle Şakir (şükredici) olur. Bazan
da gördüğü iyiliğe karşı daha fazla iyilik yapmakla (şakir = şükredici) olur.
Nasıl olursa olsun, bütün bunlar iyi huylardandır.
Allah'ın
Resulü Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:
«İnsanlara
şükr etmeyen Allah'a da şükr etmez!»
(4). .
O)
F.VHakka Sûresi. 24. âyet,
<2)
El-Ahzab Sûresi. 35. nyrt.
(3) Sad
Sûresi. 44. âyet.
(4) Bu
Hadisi İmam Ahıned, Müsnc 3inde. Tinnizi ve Ezziya da Ebi Said
(R.A.)dan rivayet etmişlerdir.
140
İMAM I
GAZAL!
Allah'a
karşı şükretmesi mecazî yöndendir. Çünkü O'na karşı ne kadar şükretse yine de
tam şükretmiş olamaz. Zira nimet ve ihsanları sayısızdır.
Allah'a
itaat etmek suretiyle şükretmeye kalkışsa yine de şükretmiş sayılamaz, zira
itaat etmesi bile, Allah tarafından kendisine bahşedilen başka bir nimettir.
Hattâ şükür nimeti bile, şükrü gerektiren bir nimettir.
Öyleyse
Allah'ın nimetlerine karşı yapılacak en iyi şükür: O nimetleri masiyet
yollarında kullanmayıp, ta'at yollarında kullanmaktır.
Çok düşün!
Bu çok ince bir bahistir. Biz bunu İHYA isimli kitabımızdaki şükür bahsinde
anlattık. Çünkü bu kitabın hacmi bu kadar uzun bahsi içine almaya
yetişmemektedir.
el'ALİY
Bu öyle bir
rütbedir ki, bunun fevkinde rütbe yoktur, bütün rütbeler ondan aşağıdır. Çünkü
bu kelime, Ulûv (yükseklik) kelimesinden meydana gelmiştir. Bu ise es'Süfl
(Alçak) kelimesinin karşılığıdır.
Bu,
merdivenler gibi, basamaklı yerlerde ve şeylerde yani hissedilen hususlarda olur
ya da tertibi aklîden olan varlıkların manevî rütbeleridir. Yer bakımından olan
yüksekliğe mekânı yükseklik denir.
Öbür çeşit
rütbe yüksekliğine de ulvî yükseklik denilir.
Akli
dereceler, aynı hissî dereceler gibi anlaşılmaktadır.
Aklî
derecelere misal sebep ile müsebbip, illet île
-ESMA-1
HÜ5NÂ ŞERHİ
141
ma'lüî,
fail ile mef'ul, kabul edenle, kabul edilen, kâmil ile nakıs, arasındaki derece
farkları gibi...
Bir şey,
sebep olarak takdir edildiğinde o, ikinci bir şeyin sebebidir, ikinci bir şey
üçüncü bir şeyin sebebidir. Üçüncü ise dördüncünün sebebidir.
Meselâ on
sayısına kadar bu böyle devam eder. On, derece itibariyle en son olmuştur. Sebep
olma bakımından bir, birinci derece sayılmıştır. Ve o âlâ, (yüksek)
dır.
İmdi
birincinin ikinci üzerindeki üstünlüğü (yüksekliği) mâna itibariyledir, mekân
itibariyle değil. Demek ki, yücelik (yükseklik) üstünlük itibariyle olmuştur.
Tedricî aklî'nin mânasını anlamışsan şunu iyi bilmelisin:
Kâinat aklî
derecelere ayrılacak olursa, Allah'ın en yüksek derecede olduğunu kabul etmek
lâzımdır. Çünkü onun üstünde hiç bir derece tasavvur edilemez! Çünkü Mutlak yüce
O'dur, O'ndan başka olan yücelikler (yükseklikler) madununa izafetledir ki, onun
üstünde mutlaka bir yüce de bulunabilir. Aklın taksimine misal:
Mevcudat,
sebep ve müsebbip olarak ikiye ayrılır. Sebebin müsebbip üzerindeki üstünlüğü
rütbe üstünlüğüdür. Mutlak üstünlük ise Müsebbibil-Esbâb'a mahpustur.
Ve yine
mevcudat, ölü diri olarak ikiye bölünür: Diri, yalnız hissî idrake sahip
olan hayvan, hissi idrakle birlikte aklî idrake de sahip olan bir varlık olmak
üzere ikiye bölünür. Hissî idrakle birlikte, aklî idrake sahip olan da, şehvet
ve öfke taşıyan insan, şehvet " ve öfke taşıması mümkün olduğu halde bunlardan
salim olan melekler olarak ikiye bölünür. Bu anlattıklarımızın hepsi hakkında
müstahil olan bir varlık var-
142
İMAM-I
GAZALÎ
dır ki biz
buna Allah diyoruz. Şimdi bu tedricî taksimattan şunu elde etmiş oluyoruz:
Melek
insandan üstündür, insan hayvan'dan üstündür. Allah ise bunların hepsinden
üstündür Çünkü mutlak üstün ve yüce O'dur!
Çünkü O,
diridir. Hayat veren O... Mutlak âlim olan O... Ulemanın ilmini halk eden O...
Her çeşit noksan sıfatlardan münezzeh olan O...
Ölü, kemâl
derecelerinin en alt derecesinde kalmıştır. Diğer tarafta yani bütün bunların
ötesinde ve fevkinde Allah vardır. Allah'ın üstünlüğünü ve yüceliğini böyle
anlamak lâzım..
Çünkü bu
isimler, gözle görünen şeye nisbetle önce böylece vaz edilmişlerdir ki bu,
avamın anlayacağı derecedir.
Sonra
havas'da olduğu gibi bazı basiretlerin bulunduğu anlaşılınca, bu sefer ondan
bazı mutlak lâfızları istiare ettiler. Bu defa bunları havas anladı, avam
anlamadı.. Çünkü onların idrak gücü, ancak o kadardır.
Onlar
azameti (büyüklüğü), mesafe, yüksekliği mekân itibariyle anlayabildiler de
fevkiyet (üstünlük) ancak bundan ibaret sandılar.
İmdi bu
anlattıklarımı anladığın zaman, arşın ne demek olduğunu anlamakta güçlük
çekmezsin! Çünkü Arş, cisimlerin en büyüğüdür. O, hepsinin üstündedir. Cisimler
gibi ölçülmekten, tartılmaktan münezzeh olan Ulu varlığın yüceliği rütbe
itibariyledir. Yoksa bir mekân üstündedir, anlamında değildir. Arşın
zikredilmesi ise, çünkü arş bütün cisimlerin üstündedir, hepsinin üstündedir.
Onun için onun üstünde olansa her şeyde üstün olacağı muhakkaktır.
Meselâ
halife, sultandan üstündür. Derler ve bu
ESMÂ-1
HÜSNÂ ŞERHİ
143
sözle onun
bütün insanlardan üstün olduğunu tenbih ederek anlatmak isterler.
Fevkiyetten
mutlaka mekânı anlamak isteyen ve bu anlayışta ısrar eden hululinin aklına
şaşarım. Mahfilde yan yana oturarak iki büyük insanı göstererek bunlardan
hangisi üstündür dersen şu cevabı verir:
Şu adam, o
adamın üstünde oturuyor. Halbuki onun, o adamın üstüı ie değil de yanında
oturduğunu biliyor. Çünkü üstünde otursa başında oturması gerekir. Veyahut
başının üstünde olan bir binada oturması icap eder.
Tutup ona
«yalan söylüyorsun, adam üstünde değil, yanında oturuyor» dersen, bu defa. da
sana öfke ile bakmaya başlar ve ben üstünlükle rütbe üstünlüğünü (yüksekliğini)
kasdediyorum, yer yüksekliğini değil, diyerek sana yan yan bakmaya başlar.
Çünkü, gerçekten sadre (koltuğu) yakın olan, uzak olana nisbetle (rütbe)
bakımından daha yüksek olduğunu kabul etmiştir.
TENBÎH :
Kulun
mutlak yüce olması asla düşünülemez. Çünkü onun üstünlde her bakımdan yüksek
birinin bulunması mümkündür. Meselâ Peygamberler v Melekler derecesi herhangi
bir kuîun derecesinden yüksektir.
Evet Belki
kendi cinsinden olan bütün insanların üstünde olması bir kul için mümkün
olabilir. Bizim Peygamberimiz Hazreti Muhammet Mustafa (S.A.V.) gibi. Lâkin bu
da, mutlak yücelik sahibine nisbeten noksandır. Çünkü O'nun yüceliği, kendisinin
dûnunda olan diğer mevcudata göredir. Bu ise vücup tarikiyle değildir. Zira
ondan yüksek birinin bulunması da mümkün olabilir.
Mutlak yüce
olan, öyle bir varlıktır ki, onun üstü' de. ne izafet tariki ile ve ne de
nakızının mukarin
144
İMAMI
GAZALÎ
.duğu
herhangi bir varlığın bulunmasıyle hiç bir üstünlük ve yücelik yoktur.
el'KEBÎR
O, kibriya
sahibidir. Kibriya; zatın kemalinden ibarettir. Kemâl-i zat ile varlığının
mükemmel olmasını kasdediyorum. Varlığının mükemmel olması iki şeye bağlıdır:
1 — Ezel
ve ebed bakımından devam etmesi... Her varlık ki, önü veya sonu kesiktir o,
nakıstır. Bu sebepledir ki çok yaşamış insana şöyle derler:
O,
büyüktür, yani yaşı büyüktür. Çok yaşamıştır. Ona azimüşşan (azîm bir yaşa
sahip) denilmez. Zira (Kebîr = büyük) kelimesi ile (Azim = büyük) kelimesi ayrı
ayrı yerlerde kullanılır.
Hayatı
mahdut olan bir yaratık, biraz fazla yaşamakla (kebîr) vasfına lâyık olursa,
varlığının evveli ve sonu olmayan bir varlığın kebir olması pek tabiîdir ki
evlâdır...
2 — Onun
vücudu (variığı) öyle bir varlıktır ki, bütün varlıklar ondan meydana gelir.
Kendi
nefsinde varlığı tamam olan, kâmil ve kebir olursa, bütün mevcudatın kendisinden
sudur ettiği O yüce varlık haydi haydi kâmil ve kebir olur!..
TENBÎII.
Kullardan
bu vasfa lâyık olanlar, olgun kimselerdir ki, bunlar ahlâk bakımından herkese
örnek olurlar. Kimle otururlarsa ona maddî ve manevî yönden fayda-
ESJİA-l
HÜSNA
İ45
lan
dokunur. Evet kulun kemâli (olgunluğu) aklı, veraı -ve ilmi ile ölçülür.
. Kullardan
büyük o kimsedir ki, alîm, muttaki olduğu gibi halkı da irşat eder. Etrafa
saçtığı ilmi ve feyizleri ile herkese örnek olur.
Hazreti
İsâ (A.S.) buyurmuştur:
«İlmi ile
amel eden âlim'i sema melekûtunda Azim <büyük) diye çağırırlar.»
el'HAFÎZ
O,
gerçekken Hafiz (Koruyucu)'dır.
Hıfz =
korumak, kelimesinin mânasını anlamak İki yönden olur. Birincisi, varlıkların
devamını (belirli bir zamana kadar) sağlamak, muhafaza etmek ki, Allah, gökler,
yerler gibi fazla yaşayan varlıkların da, hayvan, bitki ve insan gibi ömrü az
olan varlıkların da hafızıdır..
İkincisi,
birbirlerine zıt olan şeylerin, yekdiğerlerine saldırmasını önlemek,
birbirlerinin şerrinden onları korumak.
Meselâ su
ile ateş gibi.. Bunlar birbirlerinin zıddı-dır. Yekdiğerlerine saldırabilirler.
Meselâ su ateşi söndürür, ateş de çok ve önlenmiyecek durumda olursa suyun
bulunduğu yeri yakıp kavurur. Su da buhar haline gelir.
Tezad ve
teaddi hararet ve bürûdet arasında, birbirlerini yendikleri zaman elle tutulur
derecesinde görülebilir. Rutubetle kuruluk da böyledir. Birbirlerine zıd
unsurlardan teşekkül etmiş bütün varlıklar da böyledir.
F. 10
146
İMAMI
GAZALİ
Canlı bir
varlığı ele alalım: Mutlaka yaşaması içirt hararet lâzımdır. Hararet olmazsa
yaşayamaz. Kan gibi bedenine bir gıda olan rutubetli bir şeyin de bulunması
lâzımdır. Azalan birbirine kenetleyecek ve ayakta tutacak kemikler gibi kuru
olan unsurlannda bulunması, lâzım gelmektedir.
Hararetin
kuvvetini ve şiddetini azaltacak ve vücuda itidali sağlayacak bir bürûdet
(soğukluk)un da olması gerekmektedir.
İşte bunlar
birbirlerine zıt şeylerdir. Allah bunları insan bedeninde hattâ her canlının
vücudunda bir araya getirmiştir. Ve aynı zamanda, bunları, birbirlerine
saldırmaktan da menetmiş, korumuştur. Öyle olmasaydı bir vücudda bulunan zıt
şeyler (unsurlar) yekdiğerlerine saldırırlardı, dolayısıyle de vücud diye bir
şey kalmazdı.
Allah
bunları, kâh eşit kuvvette kılmakla, kâh mağlûp olan tarafın imdadına yetişmekle
korumuştur.
Bunu bir
misal ile izah edelim:
Meselâ,
hararet rutubeti yok eder, kurutur. Mağlûp olduğu zaman, bürûdet ve rutubet
zayıflamaya hattâ yavaş yavaş yok olmaya başlar. Hararet ve kuruluk faz-lalaşır.
Bunu önlemek için Allah başka bir cisimle o rutubetin imdadına yetişir. Ona bir
susuzluk verir, su içme ihtiyacını duyar. Su içtiği gibi harareti bertaraf
edilmiş olur. Böylece vücudda gereken muvazene temin edilmiş olur.
Şimdi
Allah'ın, yiyecekleri, suları ve ilaçlan neden halk ettiğini daha iyi anlamış
oluyoruz.
însanlann
sağlığını koruyacak ilâç ve âletlerin ya-radümasınm sırn da bir kere daha
meydana çıkmış değil midir. İşte bütün bunlar, zıd unsurlardan meydana gelen
canlı varlıkların bedenlerini korumak için yara-
esmâ t
hüsnA şerhi
147
dılmışlardır. İnsan varlığını helake sürüklenmekten koruyacak en belirgin
sebeplerdir bunlar!..
Çünkü
insanoğlu» yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanıp öldürülmeye her zaman maruz
kalmaktadır. Allah ona, gören göz, işiten kulak, koruyan el, vurup öldüren silâh
vermekle korumuştur!.
Bütün
bunlara rağmen kendisini korumaktan âciz olabilir. Bunun da çaresini
bahsetmiştir: Yürüyen hayvana ayak, uçan kuşa kanad vermiştir!.
(Konuyu
biraz daha açıklayalım:) Kudreti yüce olan Allah'ın hıfzı (koruması) varlıktaki
her şeyi kuşatmıştır, hattâ yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun içini
(özünü) korumak için ona kabuk vermiştir.
Bir kutu
gibi onu, kabuğunun içinde. saklamıştır. Yumuşak kalması için de ona rutubet
bahsetmiştir.
Mücerret
kabukla korunmayacak şeyi, ona diken vererek korumuştur. Neden mi. Onu bazı
mütecaviz hayvanlardan korumak için!..
Demek ki;
bitkilere göre diken, hayvanlara göre boynuz veya pençe ne ise odur! Hattâ ve
hattâ suyun her damlasına, zıddı olan bir unsurdan korumak için bir unsur ihsan
etmiştir. İzah edelim: Meselâ suyu bir kaba koysak orada uzun bir müddet kalırsa
hava haline gelir. Hava onu su olmaktan çıkarır. O suya parmağım sokup çıkanrsan
parmağına yapışan ve yere dökülmeyen bir madde hasıl olur. Oysa onun hemen yere
damlaması icap ederdi.
Öyleyse
suyun her damlasını koruyan bir şey var-, dır. O, kendi kendini koruyamaz;
muîi&Ka bir koruyucuya ihtiyacı vardır. -x
Haberde
varid olmuştur: Gökten inen yağmtirll" her damlasına, onu yerde kararlaştıran
yerine rahatça inebilmesini sağlayacak bir melek verilmiştir.
148
İMAMI
GAZALÎ
ESMA-t
HÜSNA ŞERHÎ
149
Bu, basiret
erbabına gizli değildir. Basiret erbabı bunu rahatlıkla görmektedirler. Ben de
size yolu gösterdim. Öyleyse Habere (Hadîse) taklidi değil de basiretle (göre
göre) inanın!
Cenab-ı
Hakk'ın eşyayı nasıl koruduğunu izah edecek olursak, söz çok uzar.
Bu ismin
mânası, ancak Allah'ın yüceliğini ve kâinatı koruma gücünü uzun uzun düşünmekle
bilinebilir. Yoksa lûgattaki iştikakı ve «HIFZ» kelimesinin mânasını alelicmâl
tevehhüm etmekle değil..
TENBÎH :
Kullardan
bu vasfa lâyık olan o kişidir ki, azalarını, kalbini, dinini ve ahlâkını, öfke,
şehvet, hücumlarından, nefis ve şeytanın entrikalarından kurtarır. Çünkü O,
uçurumun tam kenarında sayılır, eğer sıkı durmazsa, daima yanında bulunan bu
helak edici düşmanları onu iter ve uçuruma yuvarlarlar!.
A
el'MUKÎT
Bunun
mânası; azıkları yaratıp beden ve kalplere gönderen demektir. Bedenlere
gönderilen azıklar, yemek içmek gibi azıklardır, kalbe ulaştırılan azık ise
marifettir. Bu itibarla El-Mukît, Er'Rezzak mânasında olmuş oluyor. Ancak şu
farkla:
O, bundan
daha ahastır (Daha özellik ifade etmektedir).
Çünkü nzık,
azık olanı da olmayanı da içine almaktadır.
Azık,
bedenin kıvamını (ayakta durmasını) sağlayan şey demektir...
Bu
kelimenin bir şeyi istilâ etmesi ve ona gücü yetmesi anlamına gelmesi, istilânın
da ancak kudret ve ilimle tamamlanması meselesine gelince, buna Cenab-ı Hakk'ın
şu âyeti delâlet etmiştir: «Allah her şeye, hakkıyla kadir ve nazırdır.» (1)
Görülüyor
ki, bu kelime, kadir (her şeye gücü yelen) mânasına gelmektedir.
Bu ise hem
ilme ve hem kudrete racidir. îlim hakkında bilgi yukarıda verilmiştir. Kudret
hakkındaki bilgi ise ileride gelecektir.
Cenab-ı
Hakk'ın bununla vasf edilmesi, yalnız kudretle veya da yalnız ilim ile
vasfedilmesinden etem (daha tamamlayıcı) dır.. Çünkü bu kelime, her iki mâ-nanm
bir araya gelmesini göstermektedir. Bu itibarla bu isim, eş anlam ifade eden
isimlerden olmamıştır.
el'HASÎB
Bu, kâfi
(yeterli) anlamına gelmektedir. Allah-ü Teâîâ herkese ve her şeye kâfidir
(yeterlidir). Bu öyle bir vasıftır ki, hakikî anlamı, Alîah'dan başkası için
katiyen düşünülemez!.
Çünkü
kifayet (Yeterlik) Mükeffinin (yeterlik sahibinin) varlığını, varlığının
devamını, varlığının kemâlini gerektirir.
Varlık
aleminde, Allah'dan başka, yalnız basma her şeye kâfi gelecek bir varlık var
mıdır?
(î) Nisa
Sûresi, 85. âyet.
150
Evet Allah
hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmadan yalnız başına her şeye yetmektedir.
Eşya ancak onun sayesinde vücud bulmakta ve devam edebilmektedir (belirli bir
zamana kadar).
Sen,
yemeğe, suya, yere, göğe, güneşe muhtaç olduğun zaman, sakın ondan başkasına
muhtaç olduğunu sanmayasın! Çünkü bunları sana veren O'dur! Zira yemeği, suyu,
göğü, yeri ve güneşi senin menfaatin için vücuda getiren O'dur!...
Sonra
yavrunun annesine muhtaç olduğunu görerek, onun Allah'a muhtaç olmadığını da
sakın aklının köşesinden geçirmeyesin! Onu herşeyden önce düşünen yine Allah
olmuştur. Zira annesini, annesinin memesindeki sütü, annesinin ona karşı olan
sevgi ve şefkatini yaratan O'dur! Kifayet bu sebeblerle tezahür ediyorsa
muhakkak ki, bu sebeblerin yaratıcısı yine O'dur!
Şimdi
aklını belki şöyle bir husus kurcalayabilir: «Çocuk anneye muhtaçtır.. Çünkü
Anne ona süt vermektedir. Süt annenin memesinden gelme itibarı ile annedendir.
Öyleyse çocuğun anneden başkasına ihtiyacı yoktur. Annesi ona kâfi gelmektedir.»
Akimi kurcalayacak böyle bir şey karşısında uyanık olmalısın ve şunu iyi
bilmelisin ki: Süt, anneden değildir... Bilâkis o, ve Anne Allah'dandır, yani
Allah'ın lütfün! den ve ihsanındandır.. Allanın lütfü olmasaydı o anne o sütü
nerden bulacaktı? Hatta o anne nereden olacaktı?
Öyleyse
yalnız başına herşeye yeten ancak ve ancak Allah'dır.
Eşyalar her
ne kadar zahiren birbirlerine bağlı iseler de hemen hepsi aslında Allah'ın
kudretine bağlıdır..
ESMA-1
HÜSNA ŞERHİ TENBÎH:
15İ
Kulun bu
vasıfta hiç bir nasibi yoktur. Ancak bel-ki uzak bir ihtimal ile mecazî anlamda
ve ilk görünüşte, işin derinine dalmadan onun rolü olduğu sanıla-bilir.
Mecazî
anlamda, çocuğuna bakması, hoca ise talebesine öğretmesi bakımından, onların bu
babta yeterli oldukları, çocuk veya talebinin onlardan başkasına muhtaç
olmadıkları anlaşılır; fakat aslında tam manâsıyla yeterli olan Allah'tır, kul
bir vasıtadır.
Allah,
anneye veya babaya güç, hocaya da ilim vermeseydi, anne ile baba çocuğu nasıl
bakacaktı, hoca da talebesine dersi nasıl verecekti?..
Çocuğa
bakmak için anne bir yere ve bazı şeylere, muhtaçtır.. Hocada ilmini unutmamak
için kalbe ve zekâya, istidat ve kabiliyete muhtaçtır. Allah böyle midir ya?.. O
mekândan ve insanlar için tasavvur ve tahayyül edilen her türlü yer ve
sıfatlardan münezzeh ve müberradır. Çünkü yapılan işin halikı O'dur. O işe mahal
teşkil eden yerin de yaradıcısı şüphe yok ki, yine O'dur! Yerin o işi kabul
etmesi için, lâzım gelen şartların da yaratıcısıdır. Lâkin ilk bakışta hatıra o
işi yapan gelir, başkasını düşünemez. O işi yapan kişi onun sahibi ve kâfi
(yeterli) si olduğunu zanneder. Oysa durum, hiç de zannedildiği gibi değildir.
Evet, Kulun
bu vasıftan nasibi şu olabilir:
O,
Allah'dan başka hiç bir şey düşünmez, Allah'ın ona yeterli olduğunu, anlar ve
ona göre amel eder. İba-et ettiği zaman, Allah'ın cenneti için değil de bizzat
Allah için, günâh'tan çekindiğinde de azab'dan korktuğu için değil de bizzat
Allah yasak ettiği için çekinir ve devamlı olarak Allah'ı düşünür.
152
İMAMI
GAZALİ
Allah, ona
celâlini gösterdiği zaman, «işte bu bana yeter; bundan başka bir şey istemem»,
der..
el'CELÎL
O, Celâl
sıfatları ile Muttasıf olandır.
Celâl
sıfatları, kimseye muhtaç olmamak, hakimiyet, Tekaddüs, ilim ve kudretten
ibarettir. Bu sıfatla-nn hepsini birden ihtiva eden Mutlak celildir ki, o da
Allah'tır.
Allah'ın
Kebir olması, zâtının kemâline, Celil ol-ması Sıfatının kemâline Azîm olması ise
her ikisinin (Zatının ve sıfatının) kemâline racidir.
Sonra Celâl
Sıfatı, O'nu idrak eden basîret'e nis-bet edildiğinde, ona Cemâl denilir. Onunla
muttasıf olana da Cemil derler. Cemil ismi aslında, gözle görür. nen zahiri
şekle denilmiştir, sonra iç alemindeki güzel huya denilmiştir. Mesela Siretün,
hasenetün, cemile-tün = iyi, güzel bir siyret derler, de bundan güzel ahlâkı
kasd ederler.
İç âlem,
kendisine lâyık güzel sıfatlan cem eden, gayet mükemmel ve mütenasip olursa,'
ona her bakımdan münasip olan basirete göre güzeldir. Gerçekte güzel olan
Allah'tır. Çünkü âlemde güzellik, cemâl ve kemâl namma ne varsa hepsi Allah'ın
zâtının nurlarından, sıfatının eserlerindendir.
Varlık
aleminde, Allah'dan başka mutlak kemâl ve cemâle sahip olan hiç bir varlık
yoktur,
O'nu bilen,
O'nun cemâlini gören kişi ancak idrak edebilir bunun mânâsım.. Çünkü öyle bir
behçet ve se-
esmA-1
hüsnA şerhi
153;
vinç, neşe
ve sürür kaplar ki içini bütün cennet nimetlerini unutur gider, O'nun Cemâli
karşısında,
Şurası da
bir gerçektir ki, gözle görünen zahirî olan şekil güzelliği ile, kalb gözü ile
görünen batınî mânâ güzelliği arasında hiç bir münasebet ve ilgi yoktur...
Bu mevzuu,
İHYA isimli Kitabımızda Muhabbet bölümünde derinlemesine işledik.
Onun CELİL
VE CEMİL olduğu, her Cemil'in de mahbûb olduğu sabit olunca, o, (Allah)
kendisine inananların maşukudur!
İşte bu
sebebledir ki, Cenab-ı Hak Ariflerin mah-bubu olmuştur. Tıpkı zahiri suretlerin
körler tarafından değil de gözleri gören kimselerce mahbûb olduğu gibi.
TENBÎH :
Kullardan
celil ve cemil olan, gören kalblerin lezzet duyacağı güzel ahlâkla muttasıf
olandır. Dış görünüşe kulak asma!..
el'KERÎM
O vaad
ettiği zaman sözünü yerine getiren, verdiği zaman son derece çok veren, ne kadar
verdiğine ve kime verdiğine aldırmayandır.
Yine O'
başkasına muhtaç olduğunu söylediğinde razı olmaz. Başkasına boyun eğdiğinde
hoşlanmaz. Kendisine sığınan ve gönül vereni boş çevirmez, rahmetine gark eder.
Vesilelere ve şefaatçilere muhtaç bırakmadan
154
İMAMI
GAZALİ
doğrudan
doğruya kendisine iltica ettirir.. İşte bu vasıflan kendisinde cemeden ve mutlak
Kerim olan ancak Allah'tır.
TENBÎH:
Bu hisal
(Huy)larla kul da süslenebilir ama, biraz uğraşmak ve çalışmakla.. Lâkin Kerim-i
Mutlaka nisbetle o, hiç mesabesinde olur tabiî...
Evet kul da
bazı fedakârlıklar yaparak bu vasıfla vasıflanabilir. Nitekim Allah'ın Resulü
(S.A.V.) bir hadislerinde bunu bize şöylece izah etmişlerdir:
«Üzüm
ağacına kerem demeyin, çünkü kerem, müslüman adam (sıfat) dır.» (1)
Üzüme bu
isimin verilmesi, güzel ağaç, meyvesi güzel, toplanması kolay, dikenlerden ve
eziyet verici hususlardan arınmış olmasındandır.. Hurma ise böyle değildir,
tabiî..
er-RAKİB
O* Bilici
ve koruyucu anlamındadır. Bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında
bulundurana Rakîb derler.
Bunun
tahakkuku tabii bilgi ve hıfza (muhafaza etmeye) tabidir.
TENBÎH:
Kulun,
murakaba ile vasf edilmesi, ancak Rabbi-
(1) Bu
hadisi Müslim şu lafızla rivayet etmiştir: «Kerem demeyin, üzüm ve hable
deyin!»
155
ne kalble
bağlandığı ve devamlı olarak murakaba halinde olduğu zaman mevzu bahis
olabilir..
Bu da
ancak, Allanın, kendisini devamlı olarak kontrol ettiğini ve onu gördüğünü, ne
yaparsa yapsın, bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bilmesiyle olur.
Kulun,
nefis ve şeytanın kendisinin başlıca düşmanı, insanları gaflete ve Allah'a asi
olmaya iten kötü birer varlık olduklarını bilip de onlardan uzak durması-, ve
onlara yüz vermemesi, onlara tarafından açılacak bütün kapıları kapaması da
Murakabedendir...
el'MUCİB
O'
isteyenlerin isteklerini, dua edenlerin dualarını hemen kabul edendir.
Sıkıntıda
ve muztar durumda kalanların imdadına, yetişen ve hatta kendisine müracaat
edilmeden bile sayısız nimetler verir. . ,
Bunu ancak
Allah yapar, O'ndan başka hiç kimse yapamaz. Çünkü O, muhtaçların ihtiyaçlarını
bilir. Bunu ezelde bilmiş, yemekler, azıklar, yaratmak suretiyle, ihtiyaç
sebeblerini takdir buyurmuştur..
TENBÎH :
Kul her
şeyden önce, Rabbinin; verdiği emirleri kabul edip nehiylerinden uzaklaşmak
suretiyle «Evet Kabul ediyorum!» demesini bilmelidir, sonra Allah'ın kendisine
ihsan ettiği mallardan veya yapabileceği iyiliklerden, isteyen kimselere de
vermesini, onların istek ve ricalarını kabul etmesini bilmelidir.
156
İMAMI
GAZALt
Şayet
verecek durumu yoksa iyilikle, etrafı kırmadan onu savmasını
başarmalıdır. Allah buyurmuştur: «Saile gelince, (onu) da azarlayıp koğma»
(1) Allah'ın Resulü (S.A.V.) buyurmuşlardır: «Hayvan bacağı (kemiği) yemeğe
çağırılsanı bile icabet ederim, (koyun) kolu hediye edilirse, kabul ederim.»
Peygamber
Sallallâhu Aleyhi ve Sellemin davetlerde bulunması, hediyeleri kabul etmesi bile
ikramları en güzeli olurdu.
Nice hasis
ve mütekebbir kimseler var ki, verilen hediyeleri kabul etmezler. Çağırılan
yerlere, gururlarına yedirip gitmezler.
Kendilerinden bir şey istenildiğinde de vermezler. Onun için bu ismin mânâsını,
o hasisleri söz. önüne alarak iyiden iyice düşünmelisin.
•fetfı.
el'VASİ
Bu isim,
Essea (Genişlik) kökünden gelmedir. Es-sea, kâh bir çok malûmatı içine alan
geniş bir ilme izafe edilir, kâh bol ihsan ve ikrama izafe edilir. Bu yönden
Vasi-i Mutlak hiç şüphe yok ki, Allah'dır.
Çünkü
ilmine baktığımızda, O'nun malûmat denizinin sonu yoktur. Zira bütün denizler
O'nun sözlerine mürekkep olacak olursa tükenir de O'nun ilmi bitmez.
İhsan ve
ikramına bakacak olursak yine oda sonsuz olmakta ve bitmemektedir.
(1)
Ed-Duhâ Sûresi, 10. âyet.
ESMÂ-1
HÜSNA ŞERHİ
157
Bütün geniş
ilimler ve bütün ihsanlar, O'nun ilmi ve ihsanı yanında hiç mesabesindedir. Bu
bakımdan (biraz önce arz ettiğimiz gibi) Vasi-İ Mutlak ancak ve ancak
O'ciur!. .
Çünkü,
önden başka her vasi kendisinden ilimce ve ihsanca daha geniş olana nisbetle
yetersiz durumdadır. Allanın ilmi ve ihsanı ise sonsuzdur.
Binâenaleyh
onun ilminin üstünde her hangi bir ilim, ihsanından çok her hangi bir ihsan
kabil-i tasavvur değildir!..
TENBÎH :
Kulu'un
gerek bilgi ve gerekse ahlâk bakımından geniş olması, her ne kadar çok olursa
olsun yine de bir sonu vardır.
Ahlâk
yönünden, fakirlikten korkmadan, kıskançların hasedine aldırmadan ve hırsa
kapılmadan" ne kadar ileri giderse gitsin, yine de zirveye vasıl olamaz. Ona her
ne kadar Vasi denirse de bu denme mecazî mânâda olur. Çünkü Vası-i Mutlak ancak
ve ancak .Allah'tır!..
el'HAKİM
Bu, Hikmet
sahibi demektir. Hikmet, en üstün ilimlerle en üstün hususları bilmekten
ibarettir. En üstün ve- en yüce şey Allah'tır! O'nun künhünü, kendisinden
başkası tam mânasıyle bilemez. Gerçek Ha-kîm O'dur. Çünkü en yüce şeyleri en
yüce ilimlerle bilen O'dur.
158
İMAMI
GAZALf
Zira en
yüce ilim, zevali tasavvur olunmayan dâimi ve ezelî ilimdir.
Gizlilik
veya şüphenin uğrıyamadığı, tastamam malûma (bilinene) mutabık olan ilimdir..
Bu niteliği
Allanın ilmînden başka hangi ilim taşıyabilir?
İnce
sanatları iyi yapan, yaptığı işi temiz ve güzel yapana da her ne kadar mecazî
mânâda hakim denirse de gerçek ve mutlak hakîm Allah'dan başka kimse olamaz.
TENBÎH :
Bir kimse
bütün şeyleri bilip de Allah'ı bilmezse, ona Hakîm denilmez. Çünküü o, en üstün
ve yüce olan şeyi bilememiştir.
HİKMET
ilimlerin en yücesidir. İlmin yüceliği, malûmun yüceliği ile Ölçülür. Allah'dan
yüce varlık var mıdır?
Allahı
bilen kişi, diğer ilimlerde her ne kadar zayıf ise de, her ne kadar güzel
konuşup konuyu etraflıca açıklayamasa da o Hakimdir. Lâkin Kulun hikmetini
Allahın hikmetine kıyaslayacak olursak, onun kendisini bilmesi iie Allahın kendi
Zâtını bilmesi arasındaki fark kadar büyük olduğunu görürüz.
Evet bu iki
hikmet arasındaki fark gerçekten büyüktür. Buna rağmen bu bilgi (Kulun Allahı
biime-si) bütün bilgilerin en enfesi ve en hayırlısıdır.
Çünkü
kendisine hikmet verilen kişi, kendisine pek -çok hayır verilen kişidir..
Evet Allahı
gerçekten bilen kişinin sözü, diğer insanların sözüne uymaz! Çünkü o, cüziyata
temas etmez: Sözü küllî ve özlü olur. Sonra peşin menfaatlerin ardından
koşmaz, sonunda kendisine yarayacak: şeyin peşinde olur.
esmA-1
hüsnâ şerh!
159
Durum böyle
açıklık arz edince, Allahı bilen ve hikmetli sözler söyleyen insanlara Hakîm,
söyledikleri sözlere de hikmet denilir:
Peygamberlerin Ulusu Sallallâhu Aleyhi ve Sel-lem'in şu hadisleri gibi:
«HİKMETİN
BAŞI ALLAH KORKUSUDUR!» . «YİĞİT O KİMSEDİR Kİ, NEFSİNE GALİP' OLUP, ÖLÜMDEN
SONRASI İÇİN ÇALIŞIR. ACİZ O KİŞİDİR Kİ, NEFSİNİN ÇİRKİN ARZULARINA RÂM OLUP
ALLAHA KARŞI BOŞ ÜMİDLERE KAPILIR. (ALLAH KERİMDİR! NASILSA BENİ AFV EDER DEYİP
KENDİSİNİ AVUTUR.)
«AZ OLUP DA
YETERLİ OLAN, ÇOK OLUP DA, (ALLAH'A İTAATTAN KİŞİYİ) ALIKOYANDAN İYİDİR!» (1)
«Sabahlayan
kimse vücudunu sıhhat içinde, yolunu emniyet içinde bulursa bir günlük yiyeceği
de olursa dünya bütünüyle onun olmuş demektir!» (2)
«Allah'dan
korkar ol ki, insanların en çok ibadet edicisi olasın, kanaatkar ol ki,
insanların en çok şükre-deni olasın» (3)
«Gelen
belâ, insanın dilinden gelir.» (4)
«Kişinin
malayaniyi terketmesi Hüsn-ü İslâmın-dandır.» (5)
«Mutlu o
kişidir ki, kendisini değil de başkasını örnek göstererek vaaz eder.» (6)
(1) Ebu
Yala ve Ezziya, Ebi Said (R.A.)'den rivayet etmiş-
lerdir.
lir.
(2)
Buharı rivayet etmiştir.
(3) Bu
Hadisi Beyhaki Ebu Hiireyre (R.A.)'den rivayet etmiş-
(4)
El-Kuzaî Huzeyfe'den rivayet etmiştir.
(5)
Tirmizi, Ebu Hüreyre (R.A.)'den rivayet etmiştir.
(6)
Deylemî rivayet etmiştir.
160
İMAM -I
GAZALİ
«Sükût
hikmettir, fakat susan azdır.» (1)
«Kanaat
tükenmez bir hazinedir!» (Yine El-Ku-:zaî Enes (R.A.) den rivayet etmiştir;)
«SABİR
İMANIN YARISIDIR, YAKIN İSE İMANIN HEPSİ,» (Bu hadisi, Ebu Nuaym, Hilyede,
Bey-hakî Şuabil-İman'da, İbni Mes'ud (R.A.) dan rivayet etmişlerdir.)
İşte bu ve
benzeri sözlere Hikmet; söyleyicilerine •de Hakim denir..
el'VEDÛD
O, bütün
mahlûkatm haynnı isteyen, onlara ihsan edendir.
Bu isim,
(Rahim) isminin mânasına yakın bir anlam taşımaktadır. Ancak şu farkla: Rahmet
(kendisine merhamet edilene) i gerektirir. Kendisine merhamet edilense muhtaç ve
muztardır. Rahim, ( Merhamet eden =, esirgeyen) in işleri, kendisine merhamet
edilecek her bakımdan zayıf olan varlığı İcab ettirir. Vedûd'un efali ise bunu
gerektirmez, esirgeme bir sevgi neticesinden ileri gelir.
Cenab-ı
Hakkın, esirgenen kimseye karşı merhamet murat etmesinin, insanların duyduğu
(Hadis) bir duygu ile nasıl alâkası yoksa, onlara karşı olan sevgisinin bir
tezahürü olan keramet, nimet ve ihsanı murat etmesi de insanlar hakkında (Hadis
olan) sevgi gibi hususlardan öyle münezzehtir.
esmAİ
hüsn.A şerhi
161
(1)
Kuzaî, Enes (R.A.)'den rivayet etmiştir.
Esirgenen
kişi veya sevilen kişi hakkında bu iki mefhum (yani rahmet ile meveddet «Sevgi»)
ancak onların yaran için kasd edilir; Allah"m rikkat ve meyle ihtiyacı olduğu
için değil..
Kullara
vasıl olacak yarar, merhamet ve meveddet «sevgi»nin özüdür ki, İşte Allah
hakkında tasavvur edilen de bundan başkası değildir.
TENBÎH :
Kullardan
bu isme ve bu vasfa lâyık olan o kişidir ki, Allah'ın mahlûkatına karşı daima
iyilik murad eder. Kendisi için arzuladığını onlar için de arzular. Hattâ
onların menfaatlerini kendi menfaatlerine ter-•cih eder: Nitekim ruhen kemâle
ermişlerden biri şöyle haykırmıştır:
«Cehennem
üstünde bir köprü olmak isterim. Ta-Tci üzerimden halk geçsin de ateşe" duçar
olmasınlar!..»
Bu ulvî
duygu ancak, zor anlarda, insanların kin ve öfkeleri ile karşılaşıldığı hallerde
tezahür eder Tıpkı Peygamber Aleyhisselâmın mübarek dişleri şehid edilip, nur
cemali kana boyandığındaki* Kainata, ib-Tet verici hali gibi:
«Allahım,
ümmetimi hidayet et! Çünkü onlar (Hakikati) bilmezler.» görüyorsunuz ya, onların
kötülükleri, Peygamberin onlara karşı, iyilik istemesine mani olmamıştır.
Ve yine.
Hazreti Ali (K.V.)'ye şöyle emretmiş •lerdir:
«Mukarrebleri geçmek istersen, seni ziyaret etme-yini ziyaret, et seni mahrum
bırakana ver, sana haksızlık edeni de afv et!.,i»
F. 11
162
el'MECÎD
O, Zâtı
Şerif, Efali Cemil, ikramı ve nimeti cezil (bol) olandır.
Zâtın
şerefine güzel işler de mukarrin olduğu zaman mecd (şerefli) derler.
Mecid de
aynı mânâya gelir fakat bunlardan birisi daha çok ziyadelik ifade eder.
Yani
(El-Mecid) ismi şerifi (Macidden), fazla olarak; Celil, Vehhab ve Kerim
isimlerinin mânalarını da cemetmektedir..
el-BAİS
Bu, Dirilme
günü halkı dirilten, kabirlerden halkı kaldıran, gönüllerde saklı olanları
meydana çıkaran demektir.. •
(Aslında)
Ba's: ahiretteki dirilmedir. Bu ismin tam mânâsiyle mânâsını bilmek ve anlamak,
Ba'sın hakikatini bilmeye bağlıdır. Bu ise en derin ve en çetin bilgiler
zincirindendir.
İnsanlardan
bir çokları bu hususta yanlış teveh-hümlere kapılırlar. Bunu çeşitli şekillerde
izaha çalışırlar, derler ki, ölüm yokluktur, ba'as, yok olduktan sonra yeniden
diriltmektir, aynen birinci diriltme, canlandırma gibi..
Bir kere
onların ölümün yokluk olduğuny, zan et-
-------------------------------165
meleri
yanlıştır. İkinci diriltmenin de birinci gibi olduğunu sanmaları da
yanlıştır.
Ölümün
yokluk olduğunu sanmak bâtıldır. Çünkür kabir, ya ateş çukurlarından bir
çukurdur; yahut da cennet bahçelerinden bir bahçe..
Ölmüş
olanlar da ya mutlu kişilerdir ki, onlar ölü değildirler: «Allah yolunda
öldürülenleri sakın ölüler sanma. BH-âkis onlar, Rablcri katında diridirler. (1)
Ya da şaki (bahtsız) kişilerdir ki, onlar da diridirler. Bedir Vak'asmda
Resûlüllâh (S.A.V.) onlara (ölen kâfirlere) şöyle seslenmişlerdir:
«Allanın
bana vadettiğini doğru buldum; sizde vaad ettiğini doğru buldunuz mu?»
Kendisine,
öldürülen kişilere nasıl sesleniyorsunuz, onlar sizi duyarlar mı? diye
sorduklarında cevaben şöyle buyurmuşlardır:
«(Öyle bir
duyarlarki) söylediğimi, siz onlar kadar duyamazsınız! Lâkin, onlar cevab
vermeye muktedir değillerdir»
İşin iç
yüzüne vakıf olan Erbâb-ı Basiret, insan varlığının ebediyet için halk olduğunu
bilir ve anlarlar. Ona yokluk arız olmaz (Ölümleri bîr intikalden ibarettir.)
Evet bazan
cesedle ilgisi kesilir de kendisi hakkında öldü derler, Bazan cesede iade edilir
de hakkında diriltildi derler.
Bu mevzuu
etraflıca anlatmak için bû kitabır hacmi müsait değildir.
Dirilmenin,
ilk yaratılış gibi ikinci bir yaratılıj olduğunu sananlar da bu zanlannda
yanılmışlardır Çünkü diriltmek ilk canlandırışlarına uymayan yepyeni bir yaratma
fiilinden ibarettir. Aslında: insan oğ-
(1) Ali
İmran Sûresi, 169. âyet.
164
İMAMI
GAZALİ
lunun bir
çok dirilmesi, (Allah tarafından kendisine hayat verilmesi) vardır, onun
diriltilmesi iki defadan ibaret değildir.
Bakınız
Allah, ana karında mudğa (et parçası) nı ve pıhtıyı yarattıktan sonra «Bilâhare
onu, başka yaratılışla inşa ettik» (1) buyurmuştur.
Hattâ
nutfe, topraktan yaratılmış, mudğa da nut-feden yaratılmıştır. Ruh da Aleka'dan
sonra yaratılmıştır. Ruh şerefli bir şey, bir Emr-i Rabbani olduğu için Allah
onun hakkında . Kur'an'da «Bilâhare onu başka bir yaratılışla inşa ettik» (2)
buyurmuştur. Ve yine «Sana Ruhtan soruyorlar. De ki O Rabbimin em-rindendir»
(3) buyurmuştur.
Ruhun aslı
yaratıldıktan sonra, insanların his (duyulan) yaratılmıştır ki, bu başka bir
yaratılıştır. Sonra yedi yaştan sonra ki, sabinin mümeyyiz haline getirilmesi de
bir yaratılış sayılmalıdır. Aradan onbeş . sene gibi bir müddet geçtikten sonra
akıl yaratılmaktadır. İnsan oğlunun her safhası bir hal sayılmak itibarı ile
yeni bir yaradılış sayılabilir. Sonra velayet mertebesine ulaşması (bu herkese
mahsus değildir tabiî..) başka bir yaratılış sayılmalıdır. Daha sonra
Peygamberliğin bazı insanlara Allah tarafından verilmesi yepyeni bir yaratma
işidir. Bu da bir nevi diriltmedir. Peygamberleri gönderen hiç şüphe yok ki,
Al-lahtır, O'nlan ve bütün insanları kıyamet günü yeniden diriltecek olan da
yine Allah'tır.
Beşikteki
çocuk, nasıl mümeyyiz bir sabinin anladığını anlayamıyorsa, mümeyyiz bir sabi de
aklı başına gelen yani akıl-baliğ olan bir kimsenin anladığını anlayamaz.
(l)-(2)
ElMü'minûn Sûresi, 14. âyetin bir kısmı. (3) El'Jsrâ Sûresi, 85. âyet.
ESMA 1
HÜSNA ŞERHİ
165
Her aklı
başında olan kişi de velayet (velilik) ve Nübüvvet (Peygamberlik) halini
anlamakta güçlük çeker. •
Çünkü
velayet, aklın yaradılışı ötesindeki bir safhadır, aklın, temyiz ötesinde bir
safha olması gibi. Temyiz de Havas (duyular) m yaratılışından sonra gelen bir
safhadır..
Evet
insanoğlunun tabiatında, bilmediği ve görmediği hususları inkâr etmek vardır.
Velilik ve Peygamberlik derecesine ermiyen ve bunu anlamıyan bazı kişilerin
bunları inkâr etmesi gibi.
Hattâ
onların tabiatında, ikinci hayatı yani ahiret hayatını, bilmedikleri ve
görmedikleri için inkâr etme huyu vardır.
Akîl-bâliğ
olan kişide görülen ilerlemeleri, henüz o kıvamda olmayan küçük mümeyyiz sabi
bir türlü kabul etmez ve onu muhal sayar.
Görmediği
bir şeye iman eden kişi, gaybe iman etmiş demektir ki, Saadetin anahtarı budur
işte!..
Sini Rüşte
eren kişi ile henüz bu çağa gelmiyen kişi arasındaki fark nasıl kabil-i kıyas
değilse, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki fark da kabil-i kıyas
değildir. Çünkü Ahiret hayatı bambaşka bir hayattır:
Orada
insanlar Allahm huzuruna çıkatılacaktır. Ya Allah tarafından kabul edilecekler
veya da reddedileceklerdir. Ya Allah'ı görenlerden olacaklar ve ya da O'nun
Cemalini müşahade etmekten mahrum bırakılmış kişilerden olacaklardır.
Allah
tarafından Hüsn-ü Kabul görenler hiç şüphe yok ki, Alây-ı Ilhyyine çıkacaklar,
red edilenlerse Esfel-i safiline indirileceklerdir.
İki hayatın
arasında münasebet yoktur, dediğimiz zaman bu, isim yönündendir. Çünkü neşeti
bâ'sı bilmi-
166
— İMAMI
GAZALİ
yen kişi,
Bais'in ismini nerden bilecek?.. Bunun açıklanması uzar!. Onun için bu konuyu
burada keselim.
TENBÎH :
Ba'sın
(diriltmenin) hakikati, ikinci bjlr inşa ile ölülere can vermektir. Cehalet.ise
en büyük ölümdür! İlim en şerefli hayattır..
Allah,
Kitab'da (Kur'an'da) ilimle cehli zikr etmiş ve bunlara hayat ve memat ismini
vermiştir.
Kişiyi,
cehalet derecesinden ilim derecesine yükseltene, onu ikinci defa diriltti
derler. Ona güzel bir hayat yaşattı derler. •
Bu itibarle
eğer ilmi meydana getirmekte ve halkı Allah'a çağırmakta kulun bir rolü varsa bu
bir nevi (Mecazî anlamda) İhya sayılır, ki bu, Peygamberler ve Alimlerden
kendilerine varis olacakların rütbesidir!..
eş'ŞEHİD
Şehid, Alim
demektir. Ama biraz farkları vardır. Allah hem meydanda olanı, hem de gizli
olanı, bilir.
İlim mutlak
olarak nazarı itibare alındığında O, (ALLAH) Alimdir. Gaybe izafe edildiğinde
O, Habir-. dir, Zahirî işlere izafe edildiğinde O, Şehiddir.. Bununla beraber
kıyamet günü, bildiği ve gördüğü hususlarla halk şahid olacaktır!
Bu isim
hakkında söyliyeceklerimiz, Alim ve Habir (isimleri) hakkında söylediklerimizden
farksız olacağından mevzuu burada bitireceğiz. Aynı şeyleri tekrarlamayacağız..
ESMA-1
HÜSNA ŞERHİ
167
el'HAK
Bu,
Bâtıl'in karşılığında olan bir isimdir. Eşya zıd-lan ile açıklanır.
Verilen her
haber, ya mutlak batıldır; yahut da mutlak Haktır. Yahut da bir yönden Hak, bir
yönden batıldır.
Mümteni
bizatihi (Olan) mutlak batıldır. Vacib bizatihi olan mutlak haktır. Mümkün
bizatihi Vacib, biğayrihi (Olansa) bir yönden haktır, diğer yönden bâtıldır.
O, zatı
bakımından varlığı olmadığı için batıl; başkasından dolayı varlık kazanması
bakımından ise Haktır.. «Onun Vechinden başka herşey helak olucudur..» Ezel,
ebed bakımından bu böyledir. Çünkü ondan başka her şey zatı itibarı ile varhğa
müstahak değildir (yani varlığı kendinden değildir.) Lâkin bir bakıma (onun
cihetinden) varlığa hak kazanmıştır.
Böyle olan
şey ise, bizatihi bâtıldır; biğayrihi Haktır.
İşte hakiki
Hak, her hakikatin kendisinden alındığı bizatihi Hak olandır. Mutlak Hak budur!
Aklın
müsadif olduğu ma'kule, mevcuda mutabakatı bakımdan Hak denilmiştir. Çünkü ona
zatı itibârı ile mevcud demektedir. Onu idrak eden akla izafetle de Ona Hak
denilmiştir. .
Öyleyse Hak
olmak itibarı mevcudattan buna en Ahak olan şüphesiz ki Allah'tır. Marifetlerin
en doğrusu da marifetûlîahtır. Çünkü O, kendi nefsinde Haktır, Ezelen ve ebeden
malûma mutabıktır. Bu, başkasının varlığını bilmek gibi değildir. Çünkü bu, o
başka var
168
İMAMI
GAZALİ
oldukça var
olur. Yok olunca o inanç Bâtıla dönüşür. Çünkü O, mutekidin zatı için doğru bir
itikad olmamıştır. Zira O, bizatihi değil de liğayrihi mevcuttur.
Bu Hak
(doğru) kelimesi sözler hakkındada kullanılarak, (Hak söz; boş söz) denilebilir.
Şu halde en
doğru söz: (Lâ ilahe illallah.) kavlidir. Çünkü bu söz, ezelen, ebeden bizatihi
doğrudur.
Öyleyse
Hak, ayandaki varlığa, zihinlerde ki varlığa (ki o, marifettir) dilde olan
varlığa (ki o konuşmaktır) itlak ediliyor.
Hak olmak
itibarı ile eşyanın en ahakki, vücudu (varlığı) bizatihi ezelen ve ebeden sabit
olan, marifeti ezelen ve ebeden doğru olan, varlığına yapılan şeha-detin ezelen
ve ebeden doğru olandır!..
Bütün bu
saydıklarımız, hakiki varlığın (Allahın) Zâtine mahsustur; başkasına değil!..
TENBÎH :
Bu isimden
kulun hazzı şu olmalı:
Her şeyden
önce Kul, kendini bâtıl (Boş) saymalı ve bilmelidir ki, Allah'tan başka hiç bir
varlık Hak (Gerçek) değildir. Kul her ne kadar gerçek ise de ov kendi nefsi ile
gerçek değil Allah'ın sayesinde Allah'ın izni ile gerçektir. Çünkü o, onunla
mecuddur, (Allah onu yarattığı için var olmuştur), Zâti ile mevcud değildir
(yani varlığı kendinden değildir.) Çünkü kendi bizatihi boştur. Allah onu halk
etmeseydi mevcud olmayacaktı...
Bu
sebebledir ki, «Enel-Hak» diyen yanılmıştır. Ancak iki te'vil onu kurtarabilir:
I) Bu sözü
ile kendisi Hak tarafından yaratılmış olduğunu kasd etmesi ki, bu tevil uzak bir
ihtimaldir. Çünkü lâfzın bu mânâ ile uzak veya yakından hiç bir alâkası yoktur.
Sonra bu, kendisine has olan bir şey
esmA-1
hüsnA şerhi
1691
değildir.
Çünkü Allah'dan maada bütün her şey Allah tarafından yaratılmıştır.
2) Daima
Hakla beraber olmak. Öylesine onunla olmak ki, ondan başka hiç bir şeyi gözü
görmez!
İnsan, bir
şey uğrunda kendisini gayp ederse yani kendini ona tam mânasiyle verirse sanki o
şey haline gelmiş olur.. Şairin sözü gibi:
«Ben
sevdiğim kişiyim sevdiğim' kişi de bendir.» Ehli Tasavvuf, mevcudiyetleri
bakımından kendilerini yok görünce, lisânlarında Allah'ın isimlerinden biri
olan (Hak) lâfzı dolaşmağa başlamıştır.
Kelâm ehli,
ef'alle istidlali çok ileri safhaya götürdükleri için, lisânlarından umumiyetle
Allah'ın El-Bari ismini dolaştırmışlardır.
İnsanların
çoğu O'ndan başka -(Allah'dan başka) gördükleri şeyle Allanın varlığını isbata
çalışırlar.: «Onlar, (Allahın) göklerde ve yerdeki o muazzam mülkü saltanat (in)
a, Allahın yarattığı herhangi bir şeye, belki ecellerin yaklaşmış olduğuna da
hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklar ki?>v (D
Sıddîkler
Ondan başka hiç bir şey görmezler onun için ona, yine onunla istişhad etmeye
çalışırlar «Rab-binin İter şeye şahit olması sana kâfi değil nıi?» (2)
el'VEKÎL
O, işler,
kendine havale edilendir. Lâkin işler kendine havale edilen iki kısımdır:
(!)
El-A'raf Sûresi, 185. âyet. (2) Fussilet Sûresi, 53. âyet.
170
İMAM I
GAZALİ
1) Bazı
işler kendine havale edilen ki, bu tam değil, noksandır.
2)
Herşey kendine havale edilen.. Bu da ancak Allah için bahis konusu olabilir..
Kendisine
işler havale edilen, ya bizatihi değil de, tevkil ve havale suretiyle havaleye
müstahaktır ki, bu nakısdır. Çünkü O, Havale ve tevliyeye muhtaçtır. Ya da
bizatihi buna mustahakktır. Bütün işler ve kalpler ona çevrilmiştir. Lâkin
bunlar, başkası tarafından tev-liye ve tafviz tankı ile değildir; bil'âkis buna
bizatihi müstahak olmuştur. İşte bu, Vekil-i Mutlakın ta kendisidir!
Sonra
Vekil, kendisine havale edilenleri tam manasıyla yerine getiren ve hepsini değil
de bazısını yerine getiren olmak üzere ikiye ayrılır.
İşte
Vekil-i Mutlak o varlıktır ki, kendisine havale edilenlerin hepsini noksansız
olarak yapar ve tamamlar. İşte bu da yalnız ve yalnız Allah'dır!
Bu
anlattıklarımızdan, kulun bu ismin mânâsından ne kadar hazzı olduğunu anlamış
bulunuyorsun!.
el-KAVİY - el-METIN
Kuvvet, tam
bir kudrete delâlet eder. Metanetse, kuvvetin şiddetine delâlet eder.
Allah-ü
Teâla, tam bir kuvvete sahip olmak bakımından kavi, gücünün çok şiddetli olması
itibarı ile de Metindir!
Bu iki isim
de Kudret mânalarındandır ki bahsi ileride gelecektir...
ESMA-l
HÜSNA ŞERHİ
171
el'VELÎY
O, seven ve
yardım edendir. Sevgisinden ne kasd edildiğini yukarıda izah ettik. Yardım
etmesinden ne kasd edildiği de açıktır. Yani dostlarına yardım eder; din
düşmanlarını kahr-ü perişan eder. Allah buyurmuştur «Allah iman edenlerin
vclisidir.» (1) Yine buyurmuştur: «Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah şüphesiz iman
edenlerin velisi (yardımcısı) dır. Kâfirlere (gelince Hakiykaten) Onların velisi
(yardımcısı) yoktur.» (2)
TENBÎH :
Kullardan
veli olan o kişidir ki: Allah'ı, onun dostlarını sever, Allah'ın emirlerini
tutar, kullarına yardım eder, düşmanları ile mücadele eder.
Şeytan ve
nefis hiç şüphe yok ki Allah'ın düşman-larındandır. Onlarla çarpışmak, onların
sırtını yere getirmek, lâzımdır. Çünkü her kim, onlarla çarpışıp da Allahln
emrini yapmak suretiyle Allah'a yardım ederse, Allah dostları ile dost
düşmanları ile de düşman olursa işte o, kullardan veli olmuş kimselerden olmuş
olur..
el-HAMÎD
O, övülen
demektir! Allah-ü Teâla ezelde kendi zâtını övmüş ve ebede kadar da kullan
onu övecektir!
(1)
Bakara Süresi. 257. ayet.
(2)
Muhammed Sûresi. 11. âyet.
172
İMAM I
GAZAL!'
Bu, zikri
edenlerin zikrini göz önünde tutarsak, Cemâl, Uluv ve Kemâl sıfatlarına
dönüştüğünü görürüz!
Çünkü Hamd,
Kemâl Sıfatlarını zikretemekten ibarettir!..
TENBÎH:
Kullardan
Hamîd o kişidir ki, inançları, ahlâk ve amellerinden ötürü herkes tarafından
övülür.. İşte Peygamber (S.A.V.) ona yakın olan Peygamberler, veliler ve ilmi
ile amil olan alimler bu vasfa lâyık olanlardır. Her birerleri, kendi inanç ve
ameline göre övülür.
Kullardan
hiç kimse, kusurdan hali olmayacağından, övülecek huylan ne kadar çok olursa
olsun yine de mutlak Hamîd olamaz. Çünkü mutlak Hamid ancak ve ancak
Allah'tır!...
el-MUHSÎ
O, Alimdir.
Lâkin İlim Malûmata izafe edildiği zaman, malûmatı kuşatmak ve onu saymak hiç
şüphe yok ki, İhsa adını alır. Öyleyse gerçek Muhsî ilmi her şeyi ihata eden, ve
herşeyin mikdarmı bilip eksiksiz tastamam sayabilendir.
Kul, her ne
kadar bazı şeyleri bilip sayabilirse de her iyi hattâ bir çok şey
sayamıyacağmdan hakiki Muhsi olamaz! Şu halde mutlak Muhsî yalnız ve yalnız
Allah'tır! Kulun bundaki rolü ilim sıfatında olduğu gibi yok denecek kadar
azdır!.
.-ESMÂ-Î
HÜSNA ŞERHİ
173
el'MUBDÎ el'MUİD
Bu ismin
mânası, Mucid (icad edici) demektir. Ne var ki, eğer icad bir benzeri ile mesbuk
değilse ibda tesmiye edilir. Benzeri ile mesbuk ise iade tesmiye edilir.
Başlangıçta
insanları halk eden şüphesiz ki Allah'tır. Onları haşr etmek suretiyle tekrar
iade edecek (yaratacak) olan yine O'dur! Eşyanın hepsi O'ndan olmuştur, yine ona
avdet edecektir. O'nunla başlamıştır, yine Onunla avd i edecektir..
el'MUHYÎ - el'MÜMÎT
Bu da aşağı
yukarı icad manasındadır. Ancak şu farkla:
Mevcut (var
olan) eğer hayat ise bunu yapmaya ihya (diriltmek) denilir; yok eğer mevt (ölüm)
ise bunu yapmaya imâte (Öldürmek) tesmiye edilir.
T
Ölümü de,
hayatıda Allah'tan başka kim yaratabilir. Bunların hepsini Allah yaratmıştır..
Dirilten de, öldüren de ancak O'dur!
Hayatın
mânasına, El-BAİS ismini şerh ederken anlatmıştık, tekrarına lüzum görmüyoruz!..
174
İMAMI
GAZALÎ
el'HAYY
O, dâima
uyanık ve yapıcıdır. Çünkü fi'ili ve idraki olmayan ölü demektir!
. İdrakin
en az derecesi, idrak edenin, kendi nefsini bilmesidir. Kendini bilmeyen
(tanımayan) cemat ve ölüdür! Şu halde tam manâsıyla, kayidsız şartsız diri olan,
bütün varlıklar kendi fiili, bütün idrak edilecekler kendi idraki tahtında
bulundurandır. Bunların hepsi hiç şüphe yok ki Allah için bahis konusu olabilir.
İşte bu sebebten Allah gerçek ve kayidsız şartsız Haydir. Ondan başka her
canlının hayatı, (diri olması) İdraki ve fiili kadardır (yani onlarla
ölçülebilir) ki, mahdud-dur..
Sonra canlı
varlıklar da derece derecedir; Yukarda buna işaret etmiştik: Melekler, insanlar
ve hayvanlar arasındaki derece farkları gibi...
el'KAYYÛM
Şunu iyi
bil ki:
Eşya
başlıca ikiye ayrılır;
1 — Araz ve
vasıflar gibi mekâna muhtaç olup da. kendi nefisleri ile kaim olmayan,
2— Mekâna
muhtaç olmayan ve kendi nef,si ile kaim olduğu söylenen: Cevher gibi.. Ancak
Cevher, her ne kadar kendi nefsi ile kaim ise de bir mahalle (yere) muhtaç
değilse de, kendinde bulunması şart olan bazn
ESMA 1
hüsnA şerhi
175-
şeylerden
hali değildir. Bu itibarle ona kendi nefisle kaimdir, deyemeyiz. Çünkü o,
kıyamında (ayakda durmasında) başkasının varlığına muhtaç olmaktadır, mahalle
(yere) muhtaç değilse de..
Kendi zatı
ile kaim olmasında, hiç bir yere, hiç bir şeye muhtaç olmayan'a (Kaimun bi
nefsihi mutlaken) denir. Kendi nefsiyle kaim olmasında hiç bir şeye muhtaç
olmayan, bununla beraber, her mevcud kendi sayesinde ayakta durabilen, Onsuz,
eşya için varlık, tasavvur edilemeyene de KAYYÛM denilir. Çünkü O'nun kıvamı
kendi zatı ile, olduğu gibi her şeyin kıvamı da onunla olmuştur.. İşte bu vasıf
ancak Allah'a lâyıktır! Kulun bu vasıfdan hazzı, Allah'dan başkasından müs-teğnî
olduğu kadardır..
el'VACİD
Hiç bir
şeye ihtiyacı olmayan demektir. Bu kelime -El'Fakid (yitiren) kelimesinin
karşılığında kullanılır. Kişi, ihtiyacı olmayan bir •:-r-yî kayıb ettiği
zaman, fakid sayılmaz.
Zâtına ve
zâtının *c;aaline taallûk etmeyen bir şey elde ettiği zaman da da kendisine
Vacid denilmez.
Öyleyse
Vacid, İlâhi sıfatlar babında mutlaka bulunması gereken hususlara ihtiyaç
duymaksızın kendisinde bulunan demektir. İşte bu, Allah için mevcuttur. O,
(Allah) bu itibarle Vacid olumuştur. Hem de Vacid-i Mutlak!
Ondan
başkası, bazı ahlâkî faziletler ve kemalât-lar elde edebilse de ona Vacid
denilemez. Çünkü o bu-
176
İMAMI
GAZALİ
nun yanında
elde edemediği bir çok şeyler kaybetmiştir..
Bir şeyler
elde edebilse dahi madunu olan kişilere nisbeten bir şey elde etmiştir, hepsi o
kadar...
el-MACİD
Bu,
El-MECİD Mânâsmdadır: Alim'in Alim mânâsında olduğu gibi...
Ancak
aralarındaki fark şudur. Sıfatı müşebbehe Olan El- A'LİM'de mâna ziyadeliği
vardır. Yukarıda bu bahis geçmiştir.
el'VÂHİD
O,
bölünmeyen, ikilenmeyen (Bir ikincisi olmayan) demektir.
BÖLÜNMEYEN:
CEVHER-t VAHİD gibidir. Taksim kabul etmeyene Vahid denilmesi, onun parçası
ol-mamasındandır. Nokta da böyledir, parçası yoktur...
ALLAH
birdir demek, zatında bölünmesi imkânsız demektir.
İkilenmeyen
(ikincisi) olmayan bir şeye misal verecek olursak buna güneşi misal verebiliriz.
Çünkü Onun eşi (bir daha onun gibi güneş) yoktur.
Bunun,
cisim olması itibarı ile zatında parçalanmak suretiyle inkısam kabul etiğini
söyliyebiliriz. Ne
ESMA-1
HÜsnA şerhi
177
var ki
bunun eşi yoktur! Fakat bir eşinin bulunması mümkündür..
Tek olan
mutlak tek olan, bir ikincisi bulunmayan ve bulunması mustahil olan ezelde,
ebedde tek olan ancak Allah'tır..
Kulun tek
olması, kendi ebnal cinsine nisbeten bazı ahlâki üstünlükleri haiz bulunması
babından mecazî anlamdadır. Çünkü her ne kadar bazı hususlarda -eşsiz olursa da,
zamanla eşsiz olduğu haslette onun gibi olacak hattâ onu geçecek biri
çıkabilir..
Öyleyse
kayıdsız şartsız tek olmak, eşsiz olmak ancak ve ancak Allah'a mahsustur.
es'SAMED
O, ihtiyaç
ve dileklerde kendisine müracaat edilen arzu ve bütün istekler kendisine
sunulandır. Çünkü ¦sonsuz büyüklük ve ihsan O'ndadır.
Allah,
gerek din ve gerek dünya işleri için, insanları kime muhtaç etmişse, şüphe yok
ki, bu vasıftan-ona ihsanda bulunmuş olur.
Ne varki
mutlak Samad her bakımdan kendisine baş vurulup sığınılandır. Bu da hiç şüphe
yok ki, Allah'tır..
el'KADÎR el'MUKTEDİR
Bu iki
(ismin) manası, kudret sahibi demektir. Ancak şu farkla:
El-
Muktedir ismi mübalağa (ziyadelik) bakımm-
F. 12
178
İMAMI
GAZALİ
dan biraz
da fazla mânâ ifade etmektedir.
- Kudret,
irade ve ilmin takdiri ile bir şey icad etmek kabiliyetidir.
El-KADÎR:
İsterse yapar, isterse yapmaz.. Demektir. Dilemek (murat etmek) bunun şartından
değildir tabiî..
Allah şu
anda kıyameti ikame etmeye kadirdir. Çünkü isterse bunu yapar.
Eğer
kıyameti şu anda koparmıyorsa, demek ki,, onun henüz dilememiştir ve şu anda
olmasını istememiştir de. Çünkü Ezelde onun ne zaman kopacağı takdir ve. tayin
edilmiştir de henüz zamanı gelmemiştir.. Bunun böyle olması, Allah'ın Kudret
sıfatına halel getirmez.
KADÎR-İ
MUTLAK, Öyle bir varlıktır ki, her varlığı yaratır ve yaratırken hiç kimsenin
yardımına muhtaç olmaz. İşte o da Allahtır...
Kula
gelince,
Onun dâ
kendine göre kudreti (gücü) var ama,, çok zayıf ve çok noksandır..
O, ancak
bazı mümkün olan şeylerin hakkından gelebilir. Yaratma iktidarı yoktur.
Çünkü Kul
için mukadder olanları da, yine kul vasıtası ile Allah yaratmaktadır. Çünkü onun
hakkında mukadder olan hususların var olma sebeblerini yaratan O'dur!. Bu derin
bir meseledir. Bu gibi hacmi küçük kltablar kaldıramaz bunu.
el'MUKADDİM el'MUAHHİR
Yaklaştıran
da uzaklaştıran da O'dur. Kimi yak-laştirmışsa, onu takdim, kimi uzaklaştırmışsa
onu tehir etmiştir..
ESMA î
HÜSNA ŞERHİ
179
Peygamber
ve dostlarını, kendisine yaklaştırmakla takdim, düşmanlarını kendisinden
uzaklaştırmak, kendi ile onlar arasını perdelemekle tehir etmiştir.
Bir kıral
iki şahsı kendisine yaklaştınrsa ve fakat birini kendine daha yakın bir yerde
oturtsa tabi onu diğerinin önüne geçirmiş olmakla takdim etmiş olur. Önde olma
keyfiyeti, ya yer bakımından olur veyahut rütbe bakımından...
Şüphesiz,
kendisinden uzakta olana muzaftır (nis-bet edilmiştir) O..
Bunda bir
maksad olmalıdır. (Kâinatta bütün varlıkların maksadı hiç şüphe yok ki,)
Allah'tır..
Allah
katında mukaddem olan hiç şüphe yok ki Mukarreb olandır...
Önce
melekleri, sonra peygambeıleri, daha sonra velileri ve onları takiben de (ilmi
ile amil olan) âlimleri takdim etmiştir, (diğer mahlûkata..)
Her tehir
edilen, makabline nisbeten takdim edilmiştir. Her takdim edilen de mabadine
nisbeten takdim edilmiştir..
İşte
Mukaddim de Muahhir de Allah'tır. Çünkü onların (yani Kulların) ilerlemesini
veya gerilemesini gördüğümüz zaman, onları ilerleten veya himmetlerini ibadetten
azaltıp gerileten kim olduğunu anlamakta güçlük çekermiyiz hiç? İşte bunlann
hepsi Allah'tandır. Bunun için de O, hem Mukaddimdir (ilerleten), hem Muahhirdir
(gerileten)..
Takdim ile
tehirden murat, rütbe bakımından ilerleme veya gerilemedir.
Demek ki
ilerleyen, kendi bilgi ve kabiliyeti ile değil de Allah'ın ilerletmesi sebebiyle
ilerlemiştir. Geri-liyen de öyîe}-
Bu
iddiam;jzı isbatlayacak iki ayet:
iSî'
180
İMAMI
GAZALİ
«Şüphe yok
ki, kendileri için bizden en güzel (bir saadet) sebkelmiş (takdir edilmiş)
olanlar, işte bunlar oradan (cehennemden) uzaklaştırılmışlardır.» (1)
«Eğer biz
dileseydik herkesi elbette hidayete erdirirdik. Fakat benden (sadır olan şu):
«Cehennemi bütün cinlerle insanlardan (niceleri ile) muhakkak dolduracağım» (2)
sözü hak olmuştur.
TENBÎH:
¦
t
Fiiller
sıfatından kulun hazzı meydandadır. Bu sebeble, mevzuun uzamasını
istemediğimizden her isimde aynı şeyleri tekararlamaktan sarf-ı nazar ettik.
el'EVVEL el AHİR
Bil ki;
Evvel, bir şeyler izafetle ancak evvel olur. Ahir de öyle şu halde bunlar
birbirlerine zıt iki manadırlar. Öyleyse bir şey aynı şeye izafetle hem evvel,
ve hem ahir (son) olması imkânsızdır.
Varlığın
tertip ve tanzimine, tertip edilmiş mevcudatın silsilesine baktığın zaman,
görürsün ki, Allah mevcudata nisbetle hepsinden evveldir. Çünkü mevcudatın hepsi
varlıklarını ondan almışlardır. O, ise kendi zatı ile mevcuttur (varlığı
kendindedir). Varlığına hiç kimseden almamıştır.
Sulûk'ün
tertibine baktığında, seyr edenleri;a menzillerini gözden geçirdiğinde,
ariflerin en so*-a derecesi Ö'nu - (Allahi) bilmektir. Onun marifetinde evvel
olan
(1) El
Enbiyâ Sûresi. 101. âyet.
(2) Es
Secde Sûresi. 13. âyet.
181
her marifet
demek ki O'na ulaşmak için bir merdivendir. Şu halde Menzil-i Aksa (En son
menzil) MARİFE-TULLAH'tır. Demek oluyor ki, sulûk'e izafetle o, sondur. Varlığa
izafetle ise o evveldir. Netice: varlıkların başlangıcı O'ndandır ve yine en son
O'na döneceklerdir.
el'BATIN - ez-ZÂHİR
Bu iki
vasıf da muzaflardandır: Zahir, bir şeyin batını olur. Bir şey, ayru yönden hem
zahir, hem batın olamaz.
İdrake
izafetle bir yönden zahir ve diğer yönden bâtın olur. Şu halde zuhur (açıklık)
butun (gizlilik) idraklere izafetle kabili tasavvur oluyor.
Allah, his
ve hayâl idraklarınm gücü ile aranacak olursa batın, istidlal tarikini elde eden
akıl ve mantık gücü ile aranacak olursa zahirdir..
SUAL:
Hislerin
idrake, izafetle, batın oluşu açıktır, izaha lüzum yok..
Akıl için
zahir oluşu meselesine gelince, anlaşılması biraz güç. Çünkü zahir (açık) olan
herhangi bir şeyi herkes görür. Onu idrak etme babında halk arasında fikir
ayrıldığı olmaz. Bu ise, insanlar arasında ihtilâf konusu olmuştur.. (Zira ona,
inananlar bulunduğu gibi inanmıyanlarda olmuştur..)
CEVAP:
Şüphesiz O,
zuhurunun şiddetinden hafi (Gizli) lmuştur. Onun zuhuru, batınının (hafi
olmasının) Msebebidir. Nuru ise, nurunun perdesidir.. Haddini aşan
182
İMAMI
GAZALt
her şey
ziddi üzerine in'ikas eder. Bunu bir misâl vermeden anlayamayacaksın, galiba.
İşte sana misal:
Bir kâtip
tarafında yazılan bir kelimeye baktığın zaman, o kelime ile onun âlim, Kadir,
Semi', Basîr ol-; duğuna istidlal eder ve ondan yakın elde edersin! "f.
Çünkü bu
sıfatlar (nitelikler) onda bulunmuştur*
Tek bir
kelime, kâtibin varlığına, onun gören, gücü yeten, duyan ve yaşayan bir varlık
olduğuna delâlet ederse göklerde, yerde, bulunan gezegenler, güneş, ay, hayvan,
bitki gibi varlıklar, kendilerini meydana getirecek ve idare edecek bir varlığa
delâlet etmez mi? Hatta insan, yalnız kendi varlığını incelese bile, kendisinin
bir yaradıcısı, idare edicisi olduğunu hemen idrak
eder.. . f
Eşya, görme
bakımından çeşit çeşit olursa, yani kP* misi görüp de kimisi göremezse, hepsi
için yakın hasıl
olur.
Lâkin
müşahedeler çoğalınca, zuhurun şiddetinden görünmez olur..
Misâli
Eşyanın en
meydanda olanı, duyularla idrak edilendir. Bunun da en zahir olanı gözle
görülendir. Gözle görünenler arasında en meydanda olanı bütün cisimleri
aydınlatan güneşin ışığıdır. Her şeye ışık veren yani her şey kendi sayesinde
aydınlığa kavuşan bir şeyin kendisinin zahir olmaması düşünülebilir mi?
Bu gerçeği
bir çok kimseler anlayamadılar da şöyle dediler
Renkli
şeylerde ancak kendi renkleri bulunur. Si-yahsa siyah, kırmızı ise kırmızı
olur.. Bu renklerle beraber bir ziya veya nurun bulunası ise mümkün değildir.
Sonra böyle düşünenler idrak ettiler renkli olan şeylerde de nurun bulunduğuna
kail oldular. İdraklerinin sebebi şudur:
¦esmA-1
hüsnA şerhî
183
Gölge ile,
aydınlığın bulunduğu yer arasındaki fark ile, gece ile gündüzün arasındaki
fark...
Güneşin
geceleyin gaybubeti, gündüzleri de karanlık cisimlerdpn uzaklaşması
düşünüldüğünde, renkli olan şeylerden ederinin kesildiği görüldü. Ve böylece
güneşin tesiri ile aydınlananla, ondan mahrum olan karanlık arasındaki fark
anlaşıldı. Nurun varlığı, bu suretle nurun yokluğu ile meydana çıkmış oldu..
Varlık haleti, yokluk haletine izafe edildiği vakit, her iki halde de renklerin
kaybolmadığı görülerek aradaki fark hemen anlaşılır.
Eğer güneş
devamlı olarak cisimleri aydmlatmak-da devam etseydi, hiç gözden kayıp olmasaydı
(geceleri olduğu gibi) o zaman aydınlığın, diğer renklerden farklı bir şey
olduğu bilinemezdi. Halbuki o, Eşyada en zahir olan bir şeydir. Hatta bütün
eşyayı aydınlatan odur.
Netice :
Eğer
Allah-ü Teâla ve Tekaddes Hazretlerine (Hâşâ) yokluk veya bazı şeylerden
gaybubeti düşünülsey-<ii, gökler ve, yerler ve nurundan mahrum olan her şey,
yıkılırdı ve iki hâl arasındaki fark anlaşılıp kati suretle varlığı idrak
edilirdi. Lâkin, bütün eşya şehadet hususunda söz birliği ettiği, bütün haller
yeknasak muttarit olduğu için, bu, Hefasına (gizli olmasına) sebeb olmuştur.
Nuru ile
mahlûkattan gizlenen, Zuhurunun şidr ttetinden onlardan gizli kalan ulu varlık,
seni (bütün mevcudiyetimle) tenzih ederim!...
Evet O
(Allah), zahirdir, hem de öylesine zahir ki ondan zahir hiç bir şey yoktur; O,
Batındır.. Öyleysi-ne Batm ki, ondan daha batın hiç bir şey yoktur!...
184
İMAMI
GAZALİ
TENBÎH:
Allanın bu
sıfatlan hakkında verdiğimiz bilgiye hayret etme! <
İnsanı
insan yapan da içi ve dışıdır. Tertipli ve düzenli hareketleri ile Zahirdir.
His idraki
yönünden incelendiği zaman da o batındır. Çünkü his, beşeresinin (Vücudunun)
zahirine teallûk eder. tnsan, ondan görünen bedeni ve eti ile insan değildir.
Onun cildi hattâ azalarından bir kaç tanesi değişse bile yine o, odur. Ne varki
bazı azalan (eczaları) değişmiştir.
Belki de
büyüdüğü zaman insan vücudunun aldığı deri ve parçalan, küçüklüğündekinden
başkadır. Zamanla onlar, emsali ile gıda almak suretiyle değişmişlerdir ama,
yine de insan insandır. Hüviyeti değişmemiştir. İşte o hüviyet, duyulardan
gizlidir, lâkin, eser ve fiilleri ile (hareketleri ile) istidlal yolu ile akla
zahirdir..
el'BERR
O, ihsanda
bulunandır (iyilik yapandır). Her iyilik ve ihsanın ana kaynağı O, olduğundan
mutlak iyilik sahibi ancak ve ancak O'dur.
Kul, ancak
gücü yettiği kadar iyilik yapabilir. Bilhassa anne-babâsı ile üstadlan ve
şeyhlerine karşı iyilik ve ihsanda bulunabilir. . Bir Rivayet:
Musa
Aleyhisselâm, Rabbi ile konuştuğu zaman, arşa ilişmiş bir adam gördü ve sordu:
ESMÂ-Î
HÜSNA ŞERHİ
185-
Al-
— Yarabbi,
bu kul, bu mevkiye nasıl erişti? lah-ü Teâla izah buyurdu:
— Bu kul,
kullanma verdiklerimden ötürü hiç kimseyi. kıskanmazdı. Üstelik
anne-babasına son derece iyilik yapardı..
İşte bu,
kulun iyiliğidir. Yani kulun iyiliğine verilen bir misaldir.
Allah'ın
mahlûkatina karşı olan iyilik ve ihsanını anlatacak olursak mevzu çok uzar. Bazı
anlattıklan-mızdan, isteyen istifade edebilir..
et'TEVVAB
Kulun
defalarca tevbe etmesi için imkânlar sağlı-yan şüphesiz ki O'dur!
Kullar,
Allahın ayetlerini, gördükleri zaman, işledikleri günâhlar yüzünden
çarpıştırılacaklan ceza kendilerine bildirildiğinde hemen tevbe etmeye koşarlar,
Allah'da tevbelerini kabul edip onlara ihsan ve ikramda bulunur..
TENBÎH :
Emrinde
bulundurduğu kişiler veya arkadaşları tarafından işlenen suçları tekrar tekrar
afv eden kişi, bu ahlâkla ahlâklanmış ve bundan nasibini almış demektir.
el'MÜNTEKÎM
Asîlerin
belini kıran, canilerin hakkından gelen,, taşkınlık yapan azgınların haddini
bildiren şüphesiz ki O'dur!
186
İMAM I
GAZALİ
Tabiî bu
ukubet (Ceza) faslı, onları defalarca mazur gördükten, onlan uyardıktan,
defalarca onlara fırsat verdikten sonradır..
Bu
şekildeki intikam, peşin alınan intikamden daha çetindir. Çünkü fazla masiyet
işlemiş olmaları, onların daha çetin azaba çarptırılmalarına sebeb olacaktır..
TENBÎH :
Kulların
alacağı intikamlarından makbul olan intikam,- Allah düşmanlarından olacağı
intikamdır. Düşmanların en zorlusu hiç şüphe yok ki kulun nefsidir..
Bir masiyet
irtikâp ettiğinde veya ibadetlerden birine halel getirdiğinde, ondan intikam
almak kulun en "başta gelen meşru haklarındandır..
Bayezid-i
Bistamî'den nakledilmiştir.
«Nefis
beni, bir gece zevkli ibadetlerimden alıkoydu. Fakat ben de ona tam bir sene su
vermemekle intikamımı aldım.»
İşte
nefisden intikam böyle alınmalıdır!..
'<•*
İ
el'AFUVV
Bu,
günâhları mahveden, masiyetlerden geçiveren-dir. Bu itibarle bu isim Gafur
ismine yakındır. Ancak şu farkla; Gafûr'dan çok mâna ifade etmektedir. Çünkü
Gufran, günâhları örtüvermek demektir, Afv ise günâhları kökünden kazımaktır..
Bir şeyi
kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir, tabiî..
I
'sesmA-1
hüsnA şerh! TENBÎH:
187
Kulun bu
isimden alacağı nasip meydanda.. Kendisine zülm eden kişiyi afv eder, hattâ ona
iyilik bile yapar. Allah'ı görmüyor mu? Dünyada âsilere ve kâfirlere nasıl
ihsanda bulunuyor da küfür ve isyanlanhdan dolayı onları hemen cezalandırmıyor..
Hattâ tevbe
edip, günâhlarından veya küfürlerinden vaz geçtikleri zaman, Allahı onları
bağışlamaktadır da. Çünkü günâhına tevbe eden, günâh işlemeyen kişi gibidir..
İşte suçu afv edip kökten kazımanın gerçek mânası budur!
er'RAÛF
Rafet
sahibi demektir. Rafet (şefkat dediğimiz) aşırı merhamet mânasına gelir. Bu
itibarle bu kelime (isim) Rahim mânasındadır. Ancak bunda, - mâna yönünden -
biraz fazlalık vardır.
MALİKU'L-MÜLK
Bu,
dileğini, memleketinde istediği gibi yürüten demektir: İstediği zaman var eder,
istediğinde yok eder, istediğinde bırakır.
Mülk'ün
buradaki anlamı, Memlekettir. Malik, ise tastamam bir kudrete sahip olan
manasınadır.
188
Varlık
aleminin bütünü tek bir memlekettir. O ise bu memleketin (ülkenin) sahibi...
Varlık
aleminin tek bir memleket sayılması, içinde bulunan varlıkların birbirlerine
bağlı olmasından ileri gelmektedir. Bunlar, bir bakıma her ne kadar çok
görünürlerse de diğer yönden bir sayılırlar..
Tıpkı insan
gibi. İnsan hakikatin bir memleketidir..1
Lâkin bu
memleket bir çok azadan teşekkül etmektedir. Bu. azalar birbirlerine yardım
ediyorlar ki, insan hakikatinin istekleri yerine gelsin... Bu itibarla bu, tek
bir memleket olmuştur..
fşte bütün
alem de tek bir şahıs gibidir. Alemin eczası, tek bir gaye için birbirlerine
yardımcı olan o şahsın azalan gibidir..
Allahm
ihsanı, bütün alemde tam mânası ile gerçekleşsin diye bu ecza-i alem devamlı
surette bir birlerine yardım etmekte, yekdiğerlerini tamamlamaktadırlar..
Bütün
âlemin yeknesak oluşu aynı nizam ve intizam içinde bulunuşu itiban ile tek bir
ülke sayılmıştır. Bu ülkenin sahibi de hiç şüphe yok ki, yalnız ve yalnız:
Allah'tır.
Kulun
ülkesine gelince,
Onun
ülkesi, bedenidir. O, gerek kalbine ve gerekse diğer azalarına söz
geçirebilirse, kendisine verilen kudret nisbetinde, kendi ülkesinin sahibi
olur..
ZÜL
CELÂL VEL İKRAM
Onun
olmiyan hiç bir yücelik ve mükemmellik yoktur. Hiç bir Keramet ve şeref yoktur
ki, O'ndan sadır olmasın!..
189
Onun Celâli
zâtında; kerameti (iyilik ve ihsanı) ise, ondan malûkatına saçılmaktadır.
Mahlûkata olan ikramının çeşitleri sayılmayacak kadar çoktur. Bunu, (Ve Lekad
kerremna beni âdeme: Andolsun ki biz Âdem oğullarını üstün bir izzet ve şerefe
mazhar kil-mışızdir.) = Sûre-i İsra, 70. âyet.
el'VALÎ
Mahlûkatın
işlerini yoluna koyan ve gereği gibi idare eden ancak O'dur.
Velayet,
Tedbir, Kudret ve Fi'il gibi hususları iş'ar eder. Bunları kendinde
bulundurmayana vali denemez!
Bütün
umurun (işlerin) valisi şüphe yok ki, Allah'tır.
O' işleri
önce tedbir, etmiştir, ikinci defa tahkik sahasına çıkarmıştır, üçüncü defa da
onları devam ettirmiş ve idaresinde bulundurmuştur..
Bu isim,
EL-Aliy (yüce) mânasındadır. Ne varki bunda biraz mana fazlalığı mevcuddur..
el'MUKSİT
Mazluma
acıyıp, zalimin elinden kurtaran demektir.
190
Bunun
kemâli, hem mazlumu, hem zalimi hoşnut, etmekle gerçekleşir.
İşte son
derece adalet ve insaf budur. Buna Al-lah'dan başka kimin gücü yeter ki?..
Peygamber
Sallallâhu Aleyhi ve Sellem; Eshabı arasında otururlerken tebessüm ettiler ve ön
dişleri görüldü. Hz. Ömer (R.A.) sordular:
— Anam,
babam sana feda olsun, neden güldünüz? Cevab verdiler:
—
Ümmetimden iki kişi Allah'ın huzurunda diz çökmüşler.
Biri diyor
ki: —Yarabbi bundan hakkımı al! Allah öbürüne: ' — Kardeşine hakkını ver!
— Yarabbi
hiç sevabım kalmadı ki! Allah öbürüne hitaben:
—
Kardeşine ne vereceksin şimdi, bak hiç sevabı kalmamış? der, Hakkını isteyen
cevab verir:
—
Yarabbi (mademki sevabı kalmamış) öyleyse benim günâhlarımdan alsın!»
Bunu
anlattıktan sonra Resullallah' (S.A.V.)in mübarek gözleri dolar ve şöyle
buyurdular:
«İşte O
gün, gerçekten büyük bir gündür! Çünkü insanlar çaresiz birbirlerinin
günâhlarını yüklenecekler.» Sonra kıssaya devam ettiler:
Allah,
alacaklıya hitaben der ki:
—
Gözlerini kaldır da cennetlere bak! Adam başını kaldırınca şöyle haykırmaktan
kendini alamaz:
— A...
A... Gümüş şehirleri inci karışık altın köşkler görüyorum!
Yarabbi,
bunlar acaba hangi Siddîk'in, hangi Şehidin olacaktır? Allah buyurur:
—
Bunların değerini kim verirse, onun olacak!.
— Bunları
alabilecek kadar zengin var mı ki?..
esmA-î
hüsnA şerhi
19Ü
— Tabiî.
Bunları pekâlâ sen alabilirsin. Çünkü sende bu imkân mevcuddur.
— Ne ile
Yarabbi!
—
Kardeşini (Din kardeşini) afv etmekle, suçunu-bağışlamakla, ondaki alacağından
vaz geçmekle..
— Afvettim
onu Yarabbi!
— Madem
afv ettin, tut kardeşinin elinden doğru-girin Cennete! diye onu taltif eder..
Bu kıssayı
anlattıktan sonra Resûlullah (S.A.V.) şöyle buyurdular:
«Allah'dan
korkun, birbirlerinizi barıştırın. Çünkü Allah kıyamet günü Müminlerin
arasını bulacaktır..»
İşte
zalimden hakkını alıp mazluma vermek böyle olur ki, bunu tam rrianasiyle
Allah'dan başkası yapamaz..
Bu isimden
kulun alacağı nasip, hisse şudur: Evvel kendisinin yaptığı haksızlıklardan vaz
geçer: Sonra başkasına yapılan haksızlığı gidermek için uğraşır. Başkası
tarafından kendisine yapılan haksızlığa sabr eder.. (Yukarıda arz ettiğimiz
hadisi, Hakim,. Enes'den (R.A.) rivayet etmiştir.)
el'CAMÎ
Bu isim;
birbirlerine benziyen, birbirlerine benze-miyen, birbirlerinin zıddı olan
varlıkları bir araya toplayan manasına gelir.
Birbirlerine benzeyenleri bir araya getirme meselesine gelince:
Allah,
yeryüzünde bir çok insanı yaratmış ve onları kıyamet günü aynı bir yerde
toplayacaktır..
192
İMAM I
GAZAL!
Birbirlerine aykın olan varlıkları bir araya getirmesi meselesine gelince,
Allah; gökler, yıldızlar, hava, yer, denizler, hayvanlar, bitkiler, çeşitli
madenler. Ve şekilleri, renkleri, tatlan ve bir çok vasıfları birbirlerine
uymuyan varlıkları bir araya getirmiştir.
Sonra canlı
varlıklarda, et, kemik, adele, damar, beyin, cild ve kar/ gibi çeşitli şeyleri
cemetmiştir.
Birbirlerine zıd olanları bir araya getirmesi meselesine gelince:Allah; hararet,
burudet, rutubet, yubûset (kuruluk) gibi birbirlerine zıt olan unsurları canlı
varlıkların terkibinde bir araya getirmiştir.
Bundan daha
mükemmel iş ne olabilir? Bunları ayrı ayn anlamak veya anlatmak, ancak dünya ve
ahirette bunları mufassal şekilde bilene müyesserdir.
Evet bütün
bunları derinlemesine şerh ve izah etmek, uzun vakitlere müsteniddir..
TENBÎH :
Kullardan
bu vasfa lâyık olan o kişidir ki, dış görünüşteki edeb ve terbiye kaidelerini,
iyi davranışları ile, iç görünüşteki yani kalbi olan davranışlanndaki
incelikleri bir araya getirir.
Marifeti
tam, siyreti güzel olan kişiye (Mecazî anlamda) cami denebilir.
Bu sebeble
KAMİL kişiyi şöyle tarif ettiler:
«Kâmil
insan o kişidir ki; marifetinin nuru, veraı-nın nurunu söndürmez!»
Sabır ile
basireti bir araya getirmek de imkânsız-•dır.. Bundan dölayıdırki, zühd-ü
takvaya karşı son derece sabırlı olan kişide basiret göremiyoruz.
Bunun aksi
olarak da, basiret sahibinde de sabır görülemiyor... İşte Cami, sabırla basiret
arasını ceme-¦dendir.
193
el'GANÎ - el'MUGNİ
Bu, ne
zatında ve ne sıfatında başkası ile ilgisi olmayan, başkalarıyla alâkası
olmaktan tamamen münezzeh olan, demektir. Zatı veya sıfatı, kendi zatından hariç
herhangi bir şeye taallûk ederse, onun varlığı veya kemali ona bağlı olur. Böyle
olan şey veya kimse muhakkak kesbe (kazanmaya) muhtaç demektir. Allah'ın ise hiç
kimseye ihtiyacı yoktur, zira cümle alem ona muhtaçtır.
Muğni olan
(zengin eden) de O'dur. Lâkin zengin ettiği kimse, asla mutLJc zengin olamaz.
Çünkü zenginliği ile kullardan emsaline muhtaç olamazsa dahi O, yine Allah'a
muhtaçtır.
Şu halde
hakikî zengin hiç kimseye ve hiç bir şeye ihtiyacı olmayan yalnız ve yalnız
Allah'tır. Başkasına muhtaç olmayıp da Allah'a muhtaç olana zengin, yalnız
mecazî anlamda denebilir. Çünkü hakiki manada o, asla zengin değildir. Allah
buyuruyor: «Allah Ganiy-dir, siz ise fakirlersiniz»' (1)
Allah'dan
başkasına ihtiyacı olmuyan kişiye zengin denmesi, düşünülmeseydi Allah'ı
(el'MUGNÎ). ismiyle vasf etmek sahib olmazdı. Onun için Allah'dan başkasına
ihtiyacı olmıyana da zengin denebilir. (Amma yukarda anlattığımız gibi. Mecazî
anlamda... Çünkü gerçek mânada zengin Allah'tan başka kimse olamaz!.)
(1)
Muhammet! Sûresi, 38. âyet.
F. 13
194
el'MANÎ
Dinlerde
veya bedenlerde görülecek noksanlığı veya helaki, ona karşı hazırlanmış koruyucu
sebeblerle önleyen, şüphe yok ki O'dur! Yukanda (Hafız) isminin
mânası'geçmiştir. Hafiz kelimesini icablarında birisi de önlemedir.
(Hafîz)
isminin mânasını anlayan, El-Mani isminin mânasını da anlar. Men helake
sürükleyen sebebe izafe edilir; Hıfz (Koruma) ise, helâktan korunana izafe
edilir. ¦ v
Felâketi
önlemekten maksad ve gaye, felâkete duçar olacak kişiyi veya şeyi korumaktır.
Man'den
hıfs kasd edilip de, hıfzdan men kasd edilmediğine göre, her hafız (koruyan)
önleyicidir; her önleyici, koruyucu değildir. Meğerki önleyiciden, bütün helak
sebeblerin önleyicisi kasd edile.
el'DARR - en'NAFÎ
Bu,
hayrında şerrinde, faydanında zararında kendinden sadır olan, manasına gelir..
Bütün bunların hepsi; ya melekler ya insanlar veya cemadat vasıtasıy-îe, veyahut
da doğrudan doğruya Allah'a izafe edilir.
Sanma ki,
zehir (kendisi) öldürüyor, yemek (kendisi) doyuruyor, melek, insan, şeytan veya
felek, yıldız gibi yaratıklardan herhangi biri hayra, şerre, fayda veya zarar
vermeye kadirdir. Bilâkis bunların hepsi,.
II
ESMA-Î
HÜSNA ŞERHİ
195
neye teshir
edilmişse onu yapmaktadır ki, ezeli kudrete izafe edilirler. Kalemin itikad-i
ammi'de kâtibe izafe edildiği gibi..
Sultan,
iyilik ve zarar bildiren bir evrakı imzaladığı zaman, onun fayda veya zararı
kalemin kendisinden değil ancak kalemi kullananlardandır. «İtikadi ammide»
tabirini kullanmamızın sebebi şudur;
Çünkü
cahil, kalemin, kâtibin emrinde olduğunu sanır, arif ise, onun Allah'ın emrinde
olan bir kimsenin elinde olduğunu anlar.
Çünkü
kâtibi ve kâtibdeki gücü kabiliyeti yaratan, parmaklarına ve kaleme hareket
veren şüphe yok ki, Allah'tır..
Onun için
kalem istese de istemese de yazacaktır. Hattâ yazmak istememesi de mümkün
değildir. Çünkü gerçek yazan' Allah'tır. Canlılarda bu, böyle olursa,
cansızlarda bunun aksi hiç düşünülemez. Çünkü cansızlarda keyfiyet izaha lüzum
görülmeyecek kadar açıktır.
en'NUR
O, öyle bir
zahirdir ki bütün zuhur onunladır. Çünkü kendi nefsinde zahir olan (görünen) ve
başkasını da gösteren nesneye «NUR»denir.
Varlık
yoklukla karşılaştığı zaman, şüphesiz zuhur (görünme) şansı varlığındır. Çünkü
yokluktan daha karanlık bir şey yoktur. Yokluk karanlığından hatta yokluk
imkânından beri, bütün eşyayı yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran
«NUR» adını almaya herşeyden ve herkesden daha lâyıktır.
*¦;'*¦
196
GAZALİ
Bütün
eşyayı aydınlatan nur, şüphesiz ki O'nun zatının nurundandır. Çünkü göklerin ve
yerin nuru O'dur!
Nasıl ki,
güneşin aydınlattığı her zerre, güneşin varlığına bir delildir, kâinatın her
zerresinde görünen aydınlık da, o aydınlığı yaratan varlığın mevcud olmasına bir
delil teşkil etmektedir..
(Ez"Zahir)
İ&m-i Celilinde yaptığımız açıklama, nur'un mânasını anlatmaya yetişir de artar
bile...
el'HADÎ
O' öyle bir
varlıktır ki, kullarından havas olanlarına, zâtını tanımaya hidayet etmiştir de
onunla, zatının bilinmesine delil getirmişlerdir. Kullarından avam tabakasına,
yaratıklarını göstermiştir de onlar, onunla zatını isbata
koyulmuşlardır. ;
Hülâsa her
yaratığı, neye ihtiyacı varsa, ne yap-ması lâzım gelirse ona hidayet etmiştir.
İşle çocuğa
doğar doğmaz, meme emme İlhamını, civcive yumurtadan çıkar çıkmaz yerdeki
taneleri toplama ilhamını veren o olmuştur.
Ya arı? Ona
altı köşe şeklinde petek yapmayı kim göstermiştir? Bunların hepsini ayrı ayrı
açıklayacak olursak konu uzayıp gider. İki âyetle anlatmaya çalışalım:
1 — «Bizim
Rabbhniz her şeye hilkatini veren, sonra da doğru yolunu gösterendir» (1)
(1) Ta-Ha
Sûresi. 50. âyet.
ESMA-1
HÜSNA ŞERHİ
197
2 — «Takdir
eden (ona göre de) yol gösterendir.» (1).
İnsanlardan
hidayet edenler, peygamberler ve halkı doğru yola irşat eden âlimlerdir. Aslında
insanları onların vaşıtasıyle hidayet eden Allah'tır. Çünkü peygamberler olsun,
âlimler olsun, O'nun emirlerini yerine getirmeye yine O'nun tarafından
vazifelendirilmişler-dir.
el'BEDİ'
Bu,
Zâtında-, sıfatında ve ona raci olan her işte emsali görülmemiş demektir.. İşte
bu vasıf mutlak surette ancak Allah'a mahsustur. Çünkü Bedi-i Mutlak ancak ve
ancak O'dur! Çünkü O'ndan evvel kimse ve hiç bir şey yok ki, misli görülmüş
olsun; O'ndan sonraki varlıkların, hepsini O, yaratmıştır. Yaratıklar, hiç bir
zaman kendilerini yaratanla bir olamazlar. Şu halde O (Allah), ezelen ve ebeden
Bediîdir.
Herhangi
bir kulunu, peygamberlik veya velilik vererek üstün kılmışsa, bu üstünlük
ancak bazı zaman-" lardâ veya kendi asrında olmuştur. Şu halde o kul,
kendisine verilen bu üstünlükle, ancak kendi zamanına izafetle Bediî olmuştur.
el'BAKÎ
Bu,
bizatihi varhği vacib olan mânasına gelir. Ne
(1)
El-Alâ Sûresi, 3. âyet.
198
İMAM I
GAZALÎ
var ki,
zihinde istikbâl düşünüldüğünde bun baki denilir. Mazi düşünüldüğünde kadîm
denilir.
Mutlak
bakî, varlığının takdiri namütenahidir.. Buna, ebedîdir, diye de tabir
edilir.
Mutlak
kadîm, varlığının evveh olmayan demek- : tir ki, buna ezelî de denilir.
Bizatihi varlığı vacip de- ; diğimiz zaman, bütün bu mânaları içine alır. Bu
isimler, ancak mazi veya istikbâle izafetle oluyor.
Çünkü mazi
ve istikbâlde bazı değişiklikler oluyor. Zira her ikisi de zamandan ibarettir.
Tagayyür (değişme) ve hareket zaman icabıdır. Çünkü hareket bizatihi mazi ve
müstakbele bölünmektedir. Değişen, değişme vasıtasıyle zamanla alâkası
bulunmaktadır.
Tagayyür ve
hareketten hali olan, zaman içinde değildir. Onun için de, onda mazi (geçmiş) ve
müstakbel (gelecek) zaman yoktur. O bize göredir; geçmiş zamanda geçen
hâdiselere, bunlar geçmiştir, geçmiş zamanda vukua gelmiştir; ileride vukua
geleceklere' de ilerde olacaktır, şimdi hali hazırda olan hâdiselere de şimdi
cereyan etmektedir, deriz..
Hak Teâlâ,
zamandan da öncedir, çünkü zamanı O yaratmıştır. Zamanı yarattığı zaman,
zâtından hiç bir şey değişmemiştir. Zamanı yaratmazdan önce, zamanın onun
üzerinde hiç bir rolü yoktu. Çünkü zaman diye bir mefhum yoktu.. Zamanı
yarattıktan sonra da nasıl idiyse öyle kaldı.
Beka'nın
Zâtil-Baki üzerine zait bir sıfat olduğunu iddia eden yanılmıştır. Kıdem'in
Zâtil-Kadîm üzerine sıait bir sıfat olduğunu iddia eden daha çok yanılmıştır.
Bekanın bekası, sıfatın bekası, kıdemin kıdemi, sıfatın kıdemi gibi sözler icap
ettirir ki, bu aslından çürüktür..
199
el'VÂRİS
Bu, mal
sahibi öldükten sonra mal kendine kalan mânasına gelir.
İşte asıl
vâris Allah'tır. Mahlûkat yok olduktan sonra, her zaman olduğu gibi yine Hay
olacak ve Bakî kalacak Odur. Çünkü her şeyin dönüşü O'nadır. O zaman: «Bugün
mülk kimindir?» diyecek olan da O «Bir ve Kahhar olan Allah'ındır!» (1) diye
cevap verecek olan da O'dur.
Bu, tabiî
mal ve mülkün kendilerinin olduğunu sananlar için bahis konusu olacak. Çünkü
onlar o gün bu nidayı duyduklarında mülkün hakikî sahibinin Allah olduğunu
anlayacaklar..
Erbâb-ı
Besâir'e (Basiret sahiplerine) gelince:
Onlar,
zaten öteden beri bu nidanın mânasını bilmekte ve bunu sessiz sedasız huşu
içinde dinlemekte ve mülkün hakikî sahibi Lir ve Kahhar olan Allah olduğuna
yakînen iman etmektedirler..
Evet bunu
ancak, her gün, her saat, mülk ve me-lekûttaki hakikî idarecinin tek olduğunu
idrak edenler bilirler.
Biz buna,
(İHYA-İ ULÛM-İD-DİN) isimli kitabımızın Tevekkül bahsinde işaret etmiştik..
Fazla bilgi edinmek isteyen oraya müracaat edebilir. Çünkü bu kitabın hacmi
bundan uzun uzadıya bahsetmeye müsait değildir.
(1)
ElMümin Sûresi, 16. âyet.
200
er-REŞİD
Bu, hiç bir
mürşidin irşadı, hiç bir müş'irin işareti,, hiç bir doğrultucunun doğrultması
olmaksızın, tek başına her şeyi yerli yerine koyan ve en doğru şekilde nizama
sokan mânasına gelir. Bu mânada «Raşid» Allah'tan başka kim olabilir ki?!
Kulun
rüşdüne gelince, din ve dünyasına ait işlerde, Allah'ın kendisine sağladığı
başarı nisbetindedir..
es'SABÛR
O, bir işi,
vakti gelmeden yapmak için acele eden değildir. Yapacağı işlere muayyen bir
zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre —- zamanı gelince — icra eder,
önceden çizdiği zamandan, bir tembeiin geciktirmesi gibi geciktirmez veya
acelecinin yaptığı gibi zamanı gelmeden yapmaya kalkışmaz. Bilâkis her şeyi,
hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise o zaman yapar.
O'nun
hakkında, bütün-bunlar, icadeyi zorlayacak ve onu sıkıntıya sokacak sebeplerden
halidir.
Kulun sabn
ise iradeyi zorlayacak sebeplerden hali değildir. Çünkü onun sabn, şehvet ve
öfkenin gerektirdiği şeyler karşısında, dinin icap ettirdiği şeylere karşı sebat
göstermek demektir.
Bu itibarla
kul, iki zıd şey karşısında kalmaktadır. Zıd şeylerden (şehvet ve öfkenin icap
ettirdiği) hususu itip, dinin gerektirdiği hususa sarıldığı zaman
201
kula Sabûr
(çok sabredici) ismi verilebilir. Çünkü onu kötülüğe iten şeyi kahredip
sabretmiştir.
Allah
hakkında aceleyi gerektirecek durum bahis konusu değildir. Onun için, takdir
ettiği şeyi zamanından önce yapmasına sebep olacak bir bais yoktur. Zaten olamaz
da. Öyleyse bu isme (Es'Sabûr) ismine en. lâyık olan da AHah'dır. Onun hakkında,
mücahede tarikiyle altedilecek aksi sebepler katiyen mevcut olamaz..
İKİNCİ
BÖLÜMÜN BİRİNCİ KISMININ SONU VE BİR
İTİZAR
Şunu'iyi
bil ki: Ben bu bahse Resulûllah Sallallâ-hü Aleyhi ve Sellernin şu mübarek
sözünden cesaret alarak girdim. Ve Allahü Teâlâ'nın isimlerinden ve
sıfatlarından bahsettim:
«Allah'ın
ahlâkı ile ahlâklarım.» (1)
Yine
Resulûllah Sallallâhü Aleyhi ve Sellem buyurmuşlardır:
«Allah'ın
böyle nice (güzel) huylan vardır. Her kim bunlardan biri ile ahlâklanırsa
mutlaka cennete girer.»
Bizim bu
konuya dalmamız, bazı (akılsızları) yanlış bir zanna kaptırabilir. Bu
beyanlarmnzdan hu+ûl ve ittihad {bugünkü dilimizde buna Vahdet-i Vücûd diyorlar)
mânası çıkartabilirler. Fakat akıllı kişilere göre böyle bir zan asla
düşünülmez. Hele mükâşefe hu-
(1) Bu
Hadisi, Hakim, Ebu Ya'lâ Müsneddin'de. Heyhakî Şuab'ül iman'tnda şu lafızla
rivayet etmişlerdir: «Allah'ın 117 ahlâkı vardır. Her kim onlardan bir tanesini
kendinde bulundurursa Cennete girer.»
202
.susiyetlerinden haberi olanlar için böyle bir düşüncenin yeri asla yoktur.
Şeyh Ebu
Ali el'Karmedî'den dinledim. Şeyhi Ebul-Kasim el'Kürkani'den hikâye ediyordu:
(Kaddesallâhü Ruhehuma)
«Doksan
dokuz isim, kendini ibadete veren bir sâ-lik için birer vasıf olabilir. O, henüz
sülüktedir; vâsıl değildir..»
Eğer bu
anlattıkları ile, bizim yukarıda anlattığımız şeye uygun bir husus kasdederse,
doğrudur, diyeceğimiz yoktur. Çünkü o, bu sözü mecazi anlamda söylemiş olur.
Neden mi?
Çünkü,
Allah'ın isimleri onun sıfatlarıdır. Onun sıfatlan ondan başkası için kat'î
surette sıfat olamaz.
Ne var ki,
kulda, o sıfatlara uygun bir ahlâk hasıl olabilir.
Meselâ,
filân kimse üstadının ilmini tahsil etli, denir. Oysa, üstadın ilminin aynısı
talebeye intikal etmez. Ona intikal eden ilim sadece üstadının ilminin misli ve
benzeridir.
Ben derim
ki, Allah-ü Teâlâ'nın isimlerinin mânalarının o kul için sıfnt olduğuna kail
olanın sözünün İki şıkkı vardır. Ya bu söz ile o sıfatların gayrisinin veya
mislini kasdetmiş ise ya mutlak olarak ve her vecih-ten mislini kasdetmiş veya
isim bakımından ve bir de mânaların hususiyetlerinde olmaksızın sadece
sıfatların umumda müşareket bakımından misli olduğunu kasdetmiştir. Bu da iki
kısımdır:
Eğer bu söz
ile sıfatların aynını kasdetmiş ise bu hususu (Allah'ın sıfatlarının isimlerinin
mânalarının kul için birer sıfat olması hususu) ya sıfatların Rab'-dan kula
intikal etmesi veya etmemesi ile olacaktır.
•ESMÂ-İ
HÜSNA ŞERHİ
203
Eğer
intikal suretiyle olmazsa kulun zatının Rab'-bmın zatı ile birleşmesi suretiyle
olacak ve neticede o, onun aynı ve sıfatları da onun sıfatları olacak veya bu
durum hulul tarikiyle meydana gelecektir.
İşte sana
üç kısmı (hülâsa olarak) bildirmiş olduk. İntikal, ittihad, hulul.
Bu ise beş
kısımdır. Bu beş kısımdan doğru olanı yalnız bir kısımdır.
BİRİNCİ
KISIM: O da şudur. Bu sıfatlardan kula münasip olan ye yalnız isimde iştirak
eden bazı huyların sabit olması.. Tenbihatta da zikrettiğimiz gibi Allah'ın
sıfatlarına asla mümaseleyi tamme ile benzemez..
İKİNCİ
KISIM: Kula Allah'ın sıfatlarından aynısının sabit olması. Bu muhaldir
(imkânsızdır).
Çünkü bu
sıfatlardan birisi, yerde, göklerde ve bütün kâinatta olup bitenlerden haberdar
olmak mâna-sındaki ilmi ile, bütün yaratıkları kuşatan kudretidir ki, onunla
yeri, gökleri ve bütün varlıkları yaratmıştır. Bu, Allah'tan başkası için
düşünülebilir mi? Hiç bir kul, yerin, göklerin ve içindekilerin hâliki
(yaratıcısı) olabilir mi? Buna imkân var mı hiç?!.
Yer ve
göklerin içinde olanlardan birisi de kulun kendisidir. Hiç kul, kendini
yaratabilir mi?..
Sonra farz
edelim ki bu sıfatlar iki kula sabit olmuştur. Bundan birinin, diğerini
yaratması lâzım gelmez mi? Böylece varlıkların iteselsuT zincirleme birbirlerini
halk etmesi ve dolayısıyle de birbirlerinin halikı olması icap etmez mi? İşte
görüyorsunuz ya bu gibi düşünceler mesnedsiz ve boştur!
ÜÇÜNCÜ
KISIM: Ubudiyet sıfatlarının tıpatıp kula intikal etmesi..
Bu da
muhaldir (imkânsızdır). Çünkü sıfatların mevsuflarından ayrılmasına
imkân yoktur. Hattâ bu,
204
İMAMI GAZAU
yalnız
zat-i kadime mahsus değildir. Zeydin ilminin tıpkısı bile Amre intikal edemiyor.
Hattâ sıfatlar ancak mevsuflan ile kaim olurlar. Mevsuflar olmazsa sıfatlar
nasıl ayakta durabilecekler?..
Sonra
sıfatların intikali, intikal ettiği varlığın o sıfatlardan arınmasını
gerektirir. Öyleyse rububiyet sıfatının intikali, Rabbin, rububiyet ve
sıfatlarından tecer-rüt etmesini gerektirir. Bunun imkânsızlığı da meydandadır.
DÖRDÜNCÜ
KISIM: İttihad (zatJerin birleşmesi).
Bunun da
bâtıllığı açıktır. Çünkü biri kalkar da kuî, Rab olmuştur derse, bu sözün
kökünden tenakuzlarla dolu ve muhal olduğuna hemencecik hükmedilir. Öyleyse
Allah Sübhanehu ve Teâlâ'nın. böyle ileri geri konuşan, mantıksız fikirler
ortaya atan kişilerin muhal dolu lâflarından tenzihi gerekmektedir..
İzah
edelim: Biri kalkar da bir varlığın başka bir varlık olduğunu söylerse, bu
mutlak surette muhaldir. Zira, Zeydi ayrı olarak düşünürüz, tanırız. Amri ayrı
olarak- düşünürüz ve tanırız. Sonra biri kalkar da bizim tanıdığımız Zeydin Amr
olduğunu söylerse, aklımıza şu sorular gelebilir: Bunlar birleştiklerinde ya
ikisi mevcuttur, ya da madurndur (yoktur). Yahut da Zeyd mevcuttur da Amr
ortadan kaybolmuştur. Yahut da bunun tersi olmuştur: Amr mevcuttur da Zeyd yok
olmuştur.
Bu, dört
şeklin dışında başka bir ihtimalin mevcudiyeti mevzuu bahis değildir.
Eğer her
ikisi de mevcut ise, demek ki, biri. diğerinin aynı olmamıştır. Çünkü her ikisi
ortadadır. Şayet gaye, yerlerinin ittihat etmesi ise, bu onların birleşmelerini
gerektirmez. Çünkü ilim, irade, kudret bir zatta bulunurlar da yerleri mütebayin
olmaz. Kudret hiç bir zaman ilim veya irade olmaz. Birbirleri ile de
birleşmeleri düşünülemez. (Görüyorsunuz ya bunlar.
ESMA-1
HÜSNA ŞERHÎ
205
aynı
insanda mevcut olmalarına rağmen birbirinden Ayrı varlıklardır..)
Eğer her
ikisi de yok olmuşlarsa, öyleyse birleşme-mişlerdir, bilâkis her ikisi ortadan
yok olmuşlardır. Meydana gelen şey ise onlar değil, üçüncü bir şey olmuştur.
Şayet
bunlardan biri mevcut, diğeri madum ise (yok olursa), yine ittihat yoktur. Çünkü
mevcut (var olan) bir şeyle madum (yok olan) bir şey birleşmez. Aslında iki
varlığın birleşmesi muhal (imkânsız) dır. Bu birbirlerine benzeyen varlıklarda
böyledir. Bir* de birbirinden tam rnânasıyle ayrı olan varlıkları düşünecek
olursak, bu imkânsızlık apaçık meydana çıkmış olur.
Meselâ bu
siyahın şu siyahla ittihadı imkânsız olursa, bu siyahın o beyazla ittihadı
büsbütün imkânsız olur. Şu halde Allah ile kul arasında ittihat (Vah-det-i Vücut
dedikleri şey) bâtıldır. Zira, Allah ile kul arasındaki mübayenet siyah ile
beyaz arasındaki mü-bayenetten daha büyüktür.
Şayet
Sofiyeler böyle bir söz kullanmışlarda, biz bunu mecazî anlamda kullanmışlardır
de.riz. Sırf bazı şairlerin sözlerini güzelleştirip edebiyat yapmak için
dedikleri gibi bir şey olur bu.. Meselâ şair der ki: «Ben sevdiğim kişiyim,
sevdiğim de bendir.» Şair bunu söylediği zaman, gerçekten kendisinin, sevgilisi
olduğunu veya sevgilisinin kendisi olduğunu» kasd etmemiştir. Çünkü bu
imkânsızdır. Bilâkis bu sözünden, ona çok bağlı olduğunu, onun da kendisine çok
bağlı olduğunu birbirlerinden hiç ayrılmadıklarını kasd etmiştir,
Sofiyenin
Ebi Yezid Bistamî'nin «Ben kendi varlığımdan, yılanın kavından (derisinden)
soyulduğu gibi soyuldum. Bir de ne göreyim ben O'yum.» sözünü buna hamletmek
gerekir. Yani her kim nefsanî arzu ve te-
206
İMAM I
GAZALE
>M
mayüllerden
tecerrüd ederse, Allah'tan başkasını düşünmezse, sevmezse, bütün gaye ve
düşüncesi Allah olursa, böyle olan kimseler mecazî mânada böyle söz. söylerler.
«Sanki O,
odur!» sözü ile «O. tıpatıp O'dur!» sözü arasında fark vardır. «O, tıpatıp
O'dur» yerinde kullanılmıştır.
«Sanki ben
sevdiğim kimseyim!» «Ben sevdiğim kimseyim!»
İşte buna
ayak kayması derler. Çünkü mahlûkatta sağlam bir ayağa sahip olmayan kişi, çoğu
kez birini, diğerinden ayıramaz. Kendi zatındaki kemâlâtı görüp de kendisini O,
zanneder. Ve (Enel-Hak!) der. Bunu diyen kişi, Hıristiyanlar gibi yanılmıştır.
Çünkü onlar da O'nu İsa Aleyhisselâmın zatında görmüş ve İsa Aley-hisselâm'a
(hâşâ) İlâh demişlerdir. Bu, aynaya bakıp -da kendini gören kişinin gördüğü
suretin, kendisinin resmi değil de aynanın gösterdiği renkli başka bir resimdir
diye sananların yanılması gibi büyük bir yanılmadır. Oysa ayna onun resmini
göstermiştir, başka bir şeyin değil.. Çünkü aynanın işi resimleri
aksettirmektir. Hattâ bir çocuk aynada birinin resmini görürse, aynada hakikî
bir insanın olduğunu sanır.
Kalp de
böyledir işte, O, aslında resim ve şekillerden halidir. Onun heyeti, şekil,
suret ve hakikatleri kabul etmekten ibarettir. Önün içine giren (tahayyül ettiği
şey) sanki onunla birleşmiş gibi görünür, aslında gerçekten onunla birleşmiş
değildir.
Kadehle
şarap hakkında bilgisi olmayan kişi, içi şarap dolu kadehi görünce, şarapla
kadehi ayırd edemez. Kâh şarap yoktur der, kâh kadeh yoktur diye haykırır. Bunu
bir şair şöyle dile getirmiştir:
«Kadeh ve
içindeki şarap inceldikçe inceldi. Birbirlerine benzediler ve iş güçleşti. Sanki
ortada şarap var;
esmA-1
hüsnA şerhi
207
kadeh yok,
kadeh var şarap yok gibi bir manzara arze-der oldu..»
«Enel-Hak!»
diyenin sözüne gelince; bunun anlamı, ya şairin «Ben sevdiğim kimseyim; sevdiğim
de bendir!» sözündeki anlam gibidir, ya da Hıristiyanların Lahut'unNasut'la
birleştikleri hakkında kapıldıkları yanlış zanlarında yanıldıkları gibi
yanılmışlardır.
Eba
Yezid'in: «Şanım ne büyüktür!» sözüne gelince:
Eğer bu
sözü gerçekten o söylemiş ise, ya bunu (Lâ ilahe illâ ene Fa'budun)de olduğu
gibi, Allah'tan hikâye etmek suretiyle söylemiştir; yahut da devamlı çalışma
neticesinde gördüğü şeylerden ve kendi kudsiye-tinderi haber vermek istemiştir
de kendi büyüklüğünü diğer umumî yaratıklardaki büyüklüğüne izafetle dile
getirmek istemiştir. «Ne yüceyim!» dediğinde bundan ne yüce bir evsafta
yaratıldığım kasd etmiştir. Böylece şanının yüceliği, Allah'ın yüceliğine
izafetle değil de halka izafetle olmuştur. Üstelik bunu, sekir ve gaşy halinde
söylemiş de olabilir. Çünkü ayık halinde kişi, dilini bu gibi tehlikeli
sözlerden koruyabilir de sekir halinde iken koruyamaz.
• •
Onun sözünü
bu iki tevilin dışında mülâhaza ederek lttlhad (Vahdet-1 Vücul) fikrine kail
olmak mümkün değildir.
İnsanların
manevî sahada yükseldikleri mevkilere bakıp da muhal olan bir şeyi söyleme
sakın. Çünkü insanlar Hakk'ın bildirmesiyle bilinir, yoksa Hak insanlarla değil.
BEŞİNCİ
KISIM: Hulul... Bu, Rab kula hulul etmiştir veya kul Rabb'a hulul etmiştir,
demektir. Rab-lerin Rabbi, kâinatın halikını zâlimlerin bu sözünden bütün
mevcudiyetimizle tenzih ederiz. Bu söz sahih olsa bile ittihadı gerektirmez.
Kulun da Rab sıfatlan
208
İMAM I
GAZALİ
ile tavsif
edilmesini icap ettirmez. Çünkü hal sıfatlan mahal (yer) sıfatları olamaz.
Bilâkis hal sıfatı olduğu gibi kalır.
Sonra
hululün istihalesi, ancak hululün mânasını anladıktan sonra düşünülebilir. Çünkü
müfret mânalar, tasavvur tariki ile idrak edilmez. Onun nehyi veya isbatı mümkün
değildir. Şu halde hululün mânasını bilmeyen, hululün var olduğunu veya muhal
olduğunu nereden bilecek? Deriz ki:
Hululden
iki şey anlaşılmaktadır:
1 —
Cisimle, cismin bulunduğu yer arasındaki nis-bet. Bu ise ancak iki cisim
arasında bahis mevzuu olabilir. Cismaniyet mânasından beri olan bir varlık
hakkında bu imkânsızdır.
2 — Araz
ile cevher arasındaki nisbet. Araz hiç şüphe yok ki cevher ile kaimdir.
Araz, cevherde bulunmuştur denilebilir.
Fakat,
kendi kendine durabilen bir şey için bunu söyleyemeyiz. Çünkü bu muhaldir.
Her şey ki,
kıvamı kendi nefsi iledir, onun kıvamı kendi nefsiyle olan başka bir şeye hulul
etmesi, ancak cisimler arasında vaki olan mücavere tariki ile mümkün olur.
Görüyorsunuz ya iki kul arasında bile hulul düşünülmesi imkânsız oluyor. Bu
imkânsız olursa, kul ile Rab arasında bu nasıl düşünülebilir?
Hakikat
babından, hulul, intikal, ittihat ve.Allah'ın sıfatlan ile muttasıf olmak bâtıl
olunca,-onlann sözlerinin mânası ancak tenbihatta işaret ettiğimiz gibi mütalâa
edilebilir. Başka türlüsüne imkân yoktur
SUAL:
— Peki,
«Kul, bu sıfatlara lâyık olduğu zaman sa-liktir, vâsıl değildir» sözünün mânası
nedir?
Ayrıca
sülük ne demektir? Vusul ne demektir?
-esmA-1
HÜSNÂ şerhi
CEVAB :
209
Sülük,
ahlâk, hareket ve maarifeti tehzip etmektir. Bu da iç ve dış âlemi imar etmekle
olur. Kul bu hususta çalışmalar yapar ki, içini temizlesin de vusule
hazırlanabilsin!
Vusul ise,
Hakk'ın hilyesi kendisine münkeşif olmasıdır. Böylece O, kendini ona verir. Hem
öylesine ki, kendi bilgisine baktığı zaman, ancak Allah'ı bilir, himmetine
baktığı zaman, Allah'dan başka bir himmet ve gayesinin bulunmadığını anlar.
Böylelikle kulun bütünü, müşahede ve himmet bakımından onun bütünü olur. Zahiri
ibadetle, bâtını ahlâkı tehziple meşgul olması için (sırf bu gaye ile) kendi
nefsine iltifat etmez. İşte bütün bunlar taharettir (yani iç ve dış
temizliğidir..) Yine bu bir bidayet (başlangıç) tir. İşin nihayeti ise, tam
mânasıyle kendi nefsinden onun için tecerrüt etmesidir. Böylece sanki o, O olur.
İşte vusul budur.
SUAL :
Sofiye
sözleri bazı kerametlerden haber veriyor ki, aklın bunlarda bir rolü yoktur.
Oysa yukarıdan beri sizin anlattıklarınız hep akıl sermayesidir?..
CEVAB :
Şunu bil
ki: Velayet devrinde aklın imkânsız saydığı bazı, kerametlerin zuhur etmesi caiz
değildir. Evet, aklın başa çıkamadığı, daha doğrusu mücerret akıl ile idrak
edilemiyecek kerametlerin zahir olması mümkündür.
Meselâ Bir
velî mükâşeie yolu ile (filân kimse yarın, ölecektir.) diyebilir. Bu mükâşefe
kendisine verilir. Bu akıl sermayesiyle idrak edilemez, çünkü akıl bunu idrak
edemez. Fakat bir velî için de, «Allah yann kendisi gibi bir varlık
yaratacaktır.» diye bir mükâşefe ba-
F. 14
210
İMAM I
GAZAL*
hîs konusu
olamaz! Çünkü akıl bunu muhal görür, tecviz etmez.
Hele bir
velinin veya herhangi bir kimsenin «Allah beni de kendisi gibi yapacak» demesi
büsbütün akla aykırıdır. Akla bundan daha aykın olan bir söz daha: «Beni Allah,
kendisi yapacak. Ben O, olacağım!» Çünkü bunun mânası şudur: Ben hadisim..
(Sonradan yaratılmayım.) Lâkin beni kadîm yapacak.. Ben yer ile göğün yaradıcısı
değilim ama, Allah beni onların ya-radıcısı kılacak.. Bu, şu söz mânasında olur:
«Baktım ki, ben O'yum!» Bu söz tevil edilmeyip de zahirine hamledilecek olursa,
akıl bunu tecviz eder mi? Böyle imkânsız şeyleri tasdik eden kimsede akıl diye
bir şey var mıdır*?
Bir velî
kalksa da: (Şeriat bâtıldır, her ne kadar hak ise de Allah onu bâtıl yapacaktır)
derse, onun bu sözü dinlenir mi? (Tabiî ki dinlenmez.) (Doğru olan bir şey asla
yalan olamaz.) diyen kimseyi akıl tasdik eder.
Bunu akıl
sermayesiyle söylemiştir. Akıl bunu kabul ederse, hadis (sonradan yaratılmış)
olan bir şeyin kadîm olmasına imkân olmadığını nasıl kabul eder? Hiç kul Rab
olabilir mi? Buna akıl cevaz verir mi?
Aklın muhal
gördüğü şey ile akim idrak edemediği şeyin farkını ayırd edemiyecek kimse
muhatab olarak kabul edilir mi? Onu cehaleti ile baş başa bırakın!, (Lütfen!)
İKİNCİ
BÖLÜMÜN İKİNCİ KISMI
MAKSADLAR VE GAYELER HAKKINDADIR
Bu kısımda,
isimlerin zat ve yedi sıfata rücu ettiği-nin isbati vardır. Tabiî bu Elıl-i
sünnet mezhebine püredir..
— Peki, bu
isimler çoktur. Sen yukarıda hepsine ayrı ayrı mânalar verdin. Bunları şerh
ederken, eş anlam ifade eden, ayrı ayrı lâfızlar olmadığını söyledin. Şimdi ise
bunların yedi sıfata rücûundan bahsediyorsun. Bu nasıl oluyor? diye.sorarsan,
cevabı şudur:
Şunu iyi
bil ki: Sıfatlar her ne kadar yedi ise de ef'al çoktur. Vasıflar da çoktur.
Selbler de çoktur. Bunları ayrı ayrı anlatmak sanırım ki imkânsızdır. Ne var ki,
sıfatın mecmuundan, yahut sıfat ve izafetten, ya da sıfat ve selb'den, ya da
sclb ve izafetten, terkip yapıp hizasına bir isim koymak suretiyle isimleri
çoğaltmak mümkün olur. Bunların mecmuu, zata delâlet edene, yahut selble
birlikte zata delâlet edene, yahut izafetle birlikte zata delâlet edene, yahut
selble ve izafetle birlikte zata delâlet edene, yahut yedi sıfattan birine
delâlet edene, yahut sıfat ve selbe delâlet edene, yahut sıfat ve izafete
delâlet edene, yahut fiil sıfatına delâlet edene, yahut fiil sıfatı ve izafete
ve ya da selbe delâlet edene racidir. Bu da on fasıldan ibaret olur.
1 — Allah
gibi zata delâlet eden. Zat, Vacib'ül-
212
— İMAM I
GAZALİ
Vücud olma
bakımından kasd edildiğinde (Hak) ismi buna yakîn olur.
2 —
Selble birlikte zata delâlet eden. Buna El-Kuddûs, Es-Selâm, El-Gani,
El-Ahad ve benzerlerini örnek gösterebiliriz.
Çünkü
el-Kuddûs, deyince, vehme dahil olan ve akla gelen her şey ondan selbedilmiş
olur..
Es'Selâm
deyince, bütün ayıplar ondan selbedilir.
El-Gani
deyince, bütün ihtiyaçlar ondan selbedilir. El-Ahad deyince, nazir (benzeri) ve
taksim ondan selbedilir.
3 —
İzafetle birlikte zata raci olan: El-Aliy, El-Azîm, El-Evvel, El-Ahir,
Ez-Zahir, El-Bâtın ve benzeri isimleri gibi.
El-Aliy,
rütbede bütün zatların fevkinde olan bir zattır ki, bu ancak madununa izafetle
anlaşılır. İşte buna izafet derler..
El-Âzîm,
idrakler hududunu aşması yönünden zata delâlet etmektedir.
El-Evvel,
bütün varlıklardan önce ve onları geçen demektir.
El-Ahir,
bütün varlıkların en son mercii demektir.
Ez-Zahir,
aklın delâletine izafetie zat ismidir. El-Bâtın, his ve vehmin idrakine muzaf
olan zattır. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin'
4 — selb
ve izafetle birlikte zata raci olan: El-Melik, El-Aziz gibi..
El'Melik,
her şeyin kendisine muhtaç olduğu ve fa-. kat kendisinin hiç kimseye ve hiç bir
şeye muhtaç olmadığını gösteren bir zata delâlet eder.
El-Aziz,
emsalsiz olan, kendisine zor yetişilen demektir.
ESMA-Î
HÜSNA ŞERHİ
213
5 —
El-Alîm, El-Kadir, El-Hay, Es Semî, El-Basîr 6— İzafetle birlikte ilme raci
olan: El-Habîr, El-Hakîm, Eş-Şehîd, El-Muhsî gibi.. Çünkü El-Habîr, umuru
batmaya muzaf olarak ilme delâlet eder, Eş-Şehîd, görünen şeylere muzaf olarak
ilme delâlet eder, EI-Mu-kîm, en ileri bilgilere muzaf olarak ilme delâlet eder.
El-Muhsî, sayılı ve mahsur olan bilgileri (malûmatı) ihata etme (kuşatma)
cihetinden ilme delâlet eder.
7 — İzafet
ziyadesiyle Kudrete raci olan: El-Kah-har, ElKaviy, El-Muktedir, El-Metîn gibi..
Çünkü
kuvvet, kuvvetin tamamıdır. Metanet ise,-şiddeti, kahr ise, mukadder
olan şeye galebe etmekle tesir etmesidir..
8 —
İzafetle veya fiil ile birlikte iradeye raci olan: Er-Rahman, Er-Rahîm,
Er-Raûf, El-Vedûd isimleri gibi..
Rahmet,
zayıf ve muhtaç olan bir kimsenin ihtiyacını yerine getirmeye matuf olarak
iradeye racidir.. Rafet ise, daha fazla merhamet etmek mânasına gelmektedir
El-Vedûd, ihsan ve in'ama muzaf olarak iradeye racidir. Er-Rahîm fiili bir
ihtiyaç sahibini gerektirmektedir. El-Vedûd fiili, bunu gerektirmeden doğrudan
doğruya in'ama delâlet etmektedir. Yani muhtaç durumda olan kimsenin ihtiyacını
bertaraf etmek için ihsana matuf iradeye racidir. Bunu geçmiş sahifeleri-mizde
anlatmıştık..
9 —
El-Halik, El-Bâri, El-Musavvir, El-Vahhab, Er-Rezzak, El-Fettah,
El-Kabız, EJ-Basit, El-Hafid, Er-Rafi, EI-Muiz, El-Muziî, El-Adî, El-Mukit,
El-Mucib, El-Vasi, El-Bais, El-Mubdî, El-Muid, El-Muhyi, El-Mumit,
El-Mukaddim, Ei-Muahhir, Ei-Vali, EI-Berr, Et-Tevvab, Eî-Müntakim, El-Muksit,
-El-Cami, E!-Manİ, Bl-Mugnî,. El-Hâdi isimleri gibi fiil sifatîanna raci olan
isimlerdir..
214
İMAMI
GAZALİ
10 — Biraz
daha fazla olarak fiile delâlet eden: El-Mecid, El-Kerîm isimleri gibi.. Çünkü
Medd, ikramın bolluğunu ifade eder, tabii zatın şerefi ile birlikte...
El-Kerim
ismi celili de böyledir.. El-Lâtif, fiildeki rıfka delâlet eder. (Yumuşaklıkla
davranmak demektir)
Gerek bu
isimler ve gerekse diğerleri bu on taksimden hali değildir.
Diğer
isimleri de bunlara kıyas edebilesin. Bu izahatımızdan anlaşılmıştır ki,
isimlerin mânaları ayrıdır. Yani eş anlam ifade eden müteradif kelimelerden
değildir.
İKİNCİ
BÖLÜMÜN ÜÇÜNCÜ KISMI
BU KISIM,
İSİMLERİN MUTEZİLE YE FİLOZOFLARIN MEZHEBİNE GÖRE TEK ZATA NASIL RACİ
OLDUKLARININ BEYANI VE İZAHI HAKKINDADIR.
Bu kısım,
bu kitaba her ne kadar lâyık değilse de, kısa olarak onlann mezhebini de
açıklamak istedim. Bu kısımda bazı hususlara temas ettim. İsteyen bu kısmı
okumasın. ,Çünkü bu kısım, kitapta mühim değildir.
Evet, onlar
her ne kadar sıfatları inkâr edip yalnız sıfatsız tek zata kail oluyorlarsa da,
fiilleri, selblerin kesretini (çokluğunu), izafetlerin de kesretini inkâr
etmiyorlar. Yani kabul ediyorlar..
Bu
kısımlarda anlattığımız isimlerde onlar da bize yardım ediyorlar. Ne var ki
onlara göre, Hayat, İlim, Kudret, İrade, Semi', Baser, Kelâm gibi yedi sıfat,
ilme racidir. Sonra ilim de zata racidir.
AÇIKLAMASI:
Semii
(duyma) sıfatı; onlara göre, seslere müteallik olan bir ilmi tamdır, (yani Allah
bütün sesleri-bilmektedir.)
Baser
(görme) sıfatı ise; renkleri ve sair görünen şeyleri tam mânasıyle bilmesinden
ibarettir..
Kelâm
sıfatına gelince; bu sıfat onlara göre, Alla-hın fiiline taallûk eder.
Cemadattan
meydana gelen cisimde onu yaratmıştır..
Filozoflara
göre ise bu sıfat, Peygamber (S.A.V.)in zatında
yaratmış olduğu işitme sıfatına racidir. Peygamber, uykuda olan bir adamın
duyduğu gibi, hariçte varlığı olmayan manzum bir kelâm duymuştur. Bunun Allah'a
izafe edilmesi ise; o, kelâm insan sesleri ve işlerinin mahsulü olmadığından
ileri gelmektedir.
Hayat
sıfatına gelince:
Onlara göre
bu sıfat, kendi varlığım bilmesinden ibarettir. Çünkü her kendi zatını bilen
için (O diridir) denilir de,, kendisini tanımayan için (diridir) denilmez.
Şimdi irade
ile Kudret kalmıştır. Onlara göre Allah'ın iradesinin mânası, hayrı ve onun
nizamım bilmesi ve ona göre yaratmasıdır. Yani bir şeyi bilmesi, o şeyin var
olmasına sebep olmaktadır, (onlara göre)
İyi olan
bir şeyi bilip onu isteye isteye husule getirirse O, razı olmuş demektir; razı
olana (Mürid = isteyen) de denilir. Öyleyse irade (nefretten arınmakla birlikte)
ilme raci olmaktadır.
Kudrete
gelince:
Bunun
mânası şudur: İstediği zaman yapar, istediğinde yapmaz. Onun fiili bilinen
bir şeydir. Dileği hayrı, bilmesine rücû eder. Yani, hayır (iyi) bildiği bir
şeyi' yaratır, iyi bilmediği (Hâşâ) — onlara göre konu-, şuyorüz— bir şeyi de
yaratmaz. (Amiyane bir tabirle şöyle izah etmeğe çalışalım; hayırlı gördüğü ve
bildiği şeyi yaratır, hayırlı görmediği, bilmediği (Hâşâ) bir şeyi ise
yaratmaz.) Hayır nizamının bulunması, ancak onu bilmesine bağlıdır. Var
olmıyacak bir şeyin de var olmaması da onda bir hayrın bulunduğunu bilmemesine
muhtaçtır. Şu halde makul nizam, mevcut nizamın* sebebidir. Mevcut nizamsa,
makul nizama tabidir. (Bu-, radaki makulden murat, önceden düşünülüp
tasarla-' narı şey
demektir.)
Şunu iddia
ettiler: Bizim ilmimiz, bilinen şeyi ger-" çekieştirmesi için muhakkak bir
kudrete muhtaçtır.
Çünkü
işimiz aza ile yapılmaktadır. Mutlaka bu azanın bulunması lâzımdır. Sonra yalnız
bulunması kafi gelmez. Aynı zamanda sağlam ve sıhhatli hattâ güçlü olması
gerekmektedir.
O'na
(Allah'a) gelince; O, yapacak olduğu işi bizim gibi organ vasıtasıyle yapmaz.
Malûmun (bilinen bir şeyin) mevcut olduğuna dair ilmi kâfi gelir.
Öyleyse
Kudret de dönüp dolaşıp ilme raci olmaktadır.
Sonra şunu
da iddia ettiler: İlim de zatına racidir Çünkü O, zatını, zatı ile biliyor.
Binaenaleyh, İlim Alîm, Malûm birdir. Kendinden başka varlıkları da yine kendi
zatı vasıtasıyle bilmektedir. Çünkü O, biliyoi ki, zatı, bütün varlıkların
mebdeidir. Şu halde sair mevcudatı, zatından bittebaiyye bilmektedir ki, bu
zatında kesreti gerektirmez.
Bir olan
zatını bilmesi, bütün malûmatı bilmesini gerektirir.
Hesab bilen
kişinin sayıların katlarını bilmesi gibi. Ona iki kere iki nedir? Onun katı
nedir? diye sorulduğunda teker teker hesab etmeden hemen neticeyi söyler. Bir
bir saymasına hacet kalmaz.
• Mevcudat
da "böyledir. Tedricen yükselmekte ve çoğalmaktadır. Evvelinde çokluk yoktur.
İşte Cenab-ı Hak bunları birden bilebilir. Bunların hepsini bilmek için de
yalnız zatını bilmesi kâfi eelir. Çünkü her şeyin başı ve mebdei kendi
zatıdır!..
Bu konuyu
daha fazla uzatmıyacağım. Çünkü uzattıkça uzar. Bu hususta fazla bilgi isteyen
(TEHA-FÜT'ÜL-FELÂSİFE) (1) isimli kitabımızdan faydalanabilir. Çünkü bu mevzuun,
bu kitapla ilgisi yoktur.
(1) Bıı
kitafo Türkçe'ye tercüme edilmiştir. «Felsefecilere Cevab» Mütercim
Akif Nuri. Dava Yayınları 1969 İstanbul.
Üçüncü
bölüm
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
(İLÂVE ve TEKMİLLER BÖLÜMÜ) ÜÇ KISIMDAN MÜTEŞEKKİLDİR.
BİRİNCİ
KISIM
Şurası
muhakkaktır ki, Allah'ın isimleri, tevkif fi yönünden doksandokuza
inhisar etmemektedir. Çünkü
doksandokuz
isimden maada bazı isimlerin de bulunduğu yine tevkifi yönünden sabit olmuştur.
Ebu Hüreyre
(R.A.) den naklolunan diğer riyayet-te; Bu isimlerin bir kısmının mânâ itibarı
ile kendilerine benzeyen isimlerle, bir kısmının da mâna bakir mından
kendilerine benzemeyen isimlerle değiştirildiği görülmüştür.
Mânâ
itibarı ile (kendilerine benzer olan) (yakın manâlı) isimlere misâl:
El-Vahid'in
yerine El-Ahad, EI-Kahhar'ın yerine El-Kahir, Eş-Şekûr'un yerine Eş-Şakir varit
olmuştur.
Mânâ
yönünden benzer olmayanlar:
EL-HÂDÎ,
EL-KÂFÎ, ED-DAİM, EL-BASİR, EL-MÜ-NEVVİR, EL-MUBİN, EL-CEMÂL, ES-SADIK,
EL-MÜ-HİT, EL-KARIB, EL-KADİM, EL-VİTR, EL-FATIR, EL-ALLÂM, EL-MELİK,
EL-EKREM, EL-MÜDEBBİR, ER-REFÎ,
ZİTTAVL, ZİL-MEARİC, ZİLFADL, EL-HAL-LÂK...
Ayrıca
Kur'an-ı Kerimde, bu iki rivayette mütte-fekun aleyh olmayan isimler de varid
olmuştur: El-Mevlâ, En-Nasîr, el-Galip El-Karib, Er'Rab, En'Nasır gibi...
Muzaf
isimlerdende;
Şedidüi-ikab, Kabilüttevbeti, Gafiruzzenbi Muli-cüüeyli, finnehari ve
Mulicünnehari filleyli, Muhricül-hayyi minel Meyiti ve muhriculmeyyiti
minelhayyi, gibi. İsimler varid olmuştur.
Haberde
(Es'Seyyid) ismi de varit olmuştur. Bir adam Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve
Sellem): Ya Seyyid! diye çağırınca, Peygamber (S.A.V.) şu mukabelede bulundular:
«—
Es'Seyyid Allah'tır!»
Galiba
Peygamberimiz (S.A.V.) bu sözünden, yüze karşı medh etmenin doğru bir şey
olmadığını öğretmeği kasd etmişlerdir. Böyle olmasaydı şöyle buyurmazlardı:
«— Ben,
Ademoğullarınm Seyyidiyim. (Bununla) övünmüyorum.» (1)
Yine
hadislerde (Ed-Deyyan, El-Hannan, el-Men-nân) gibi isimlerin vnrit olduğu da
görülmüştür. Hattâ hadislerde araştırılacak olursa bunlardan başka, bir çok
isimlerin de varit olduğu görülebilir..
İsimlerin,
fiillerden türemesi mümkün olsaydı, bu isimler daha da çoğalabilirdi. Çünkü
Kur'an-ı Kerimde Allah'a izafe edilen fiiller çoktur: (Yekşifussue, Yek-zifu
bilhakki, yefsilu beynehum, Kadayana ilâ benî Israile) ayetlerinde olduğu
gibi. Meselâ bu cümlecik-
(1) îmam
Ahmed,' TirmiV.f ve îbni Hace bu hadi?! Ebu Said (R.A.)'den rivayet
etmişlerdir.
Jerden,
El-Kaşif, El-Kazıfu bil-Hakki, El-Kadı isimleri elde edilebilir..
Hülâsa
Allah'ın isimleri sayılmayacak kadar çoktur. Bu düşünülmeye değer bir konudur ki
ileride gelecektir..
Maksadımız,
isimlerin yalnız doksan dokuz isimden ibaret olmadığını açıklamaktadır. Usûle
uyarak biz yalnız doksan dokuz ismi saymış ve onları izah etmiş oluyoruz.
Aslında bu isimler bu sayıyı aşmaktadır..
Sonra bu
rivayet meşhur bir rivayettir.. Ebu Hü-reyreden (R.A.) nakî ettiğimiz bu rivayet
sahiheyinde değildir. Sahih olan hadislerde rivayet şöyledir:
«Allanın,
şüphesiz doksandokuz isrn' vardır. Her kim bu isimleri tadat ederse, cennete
gher.» Hadisde görüldüğü gibi, doksan dokuz isimden bahs edilmiş ve fakat o
isimlerin hangi isimler olduğu açıklanmamıştır.
Mürid,
Mütekellîm, Mevcud, Şey, Zât, Ezelî, Ebedî gibi üzerinde, fakih ve alimlerin söz
vr fikir birliği ettikleri isimlere gelince. Bunların da Allah hakkıntfa
söylenmesi caizdir. Hadis-i şerifte şu varit olmuştur:
«Ramazan
geldi demeyin. Çünkü Ramazan, Allah'ın isimlerindendir.. Ramazan ayı geldi,
deyiniz!»
Bir de İmam
ı Ahmed'in müsnedinde.'İbni Hibbanın Sahihinde, Abdullah ibni Mes'ud'dan
naklettikleri şu hadisi bir gözden geçirelim
«— Üzüntü
ve kederle karşılaşan bir kimse, (Al-lahım! Ben senin kulunum, kulunun oğluyum,
kadın kulunun da oğluyum. Nasiyem elinde (kudretinde) dir, Hakkımda hükmün
caridir. Hakkımda kaza ve takdirin adildir. Senden, kendini adlandırdığın,
yahutta yanındaki gizli ilimde sakladığın her ismin hürmetine, Kur'an-ı,
kalbimin baharı, gönlümün nuru, üzüntümün dağıtıcısı Cılâs1,, Kederimin
gidericisi kılmanı dilerim!)
derse Allah onun kederini ve hüznünü giderir, yerine ferahlık verir.»
¦ Peygamber
(S.A.V.) in bu hadisdeki (Nezdinde olan Ledünni gizli ilimde sakladığı) sözünden
anlaşılmıştır ki, Allah'ın isimleri sayısızdır.
«Peki
Öyleyse Allanın doksan dokuz ismi vardır.» Mealinde rivayetler vsrit olmuştur?
Bunun Midesi nedir? diye bir soru sorabilirsin! Bu sorunun cevabını ikinci
kısımda bulacağın için buyurun ikinci kısma.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜMÜN İKİNCİ KISMI
BU
KISIMDA,
DOKSAN DOKUZ İSMİN ÜZERİNDE DURULUP
SAYILMASININ FAYDASI BEYAN
EDİLECEKTİR.
Ancak bunda
bazı derinlikler ve incelikler vardır ki üzerinde durulmaya değer. Biz bunları
soru halinde irad edip bir bir izah etmeye çalışacağız:
Sual:
— Allanın
isimleri doksan dokuzdan fazlamıdır, yoksa değilmidir? Eğer fazla ise bu
tahsisin (doksan dokuzun üzerinde durulmasının) anlamı nedir?
Bin dirhemi
bulunan bir kimse için, «Doksan dokuz dirhemi vardır» denebilir mi? Bin lafzı
her ne kadar doksandokuzu içine alıyorsa da, doksandokuz deyip kestirip atmak,
ondan fazlasını nefy etmez mi?
Şayet
Allah'ın isimleri doksandokuzdan fazla değilse, Peygamber efendimizin (Kendinf
adlandırdığın, yahut kitabında indiruıgjn, yahut mahlukatmdan birine öğrettiğin,
ya da yanındaki gizli ilimde sakladığın her isim hürmetine dilerim senden
Allah'ım.) sözünün mânası nedir? Çünkü bu hadis, Allanın bazı isimleri yanında
sakladığını açık olarak anlatmaktadır. Yine Peygamberimiz Ramazanın. Allah
isimlerinden bir isim olduğunu söylemişlerdir. Selef alimlerinin (Falan kimseye
İsm-i Azam öğretilmiştir!) dedikleri de sabittir.. Bütün bunlar gösteriyor ki,
Allanın isimleri doksan dokuzu aşmaktadır...
Cevab:
Akla en
uygun olan, Allah'ın doksan dokuzdan fazla ismi bulunmasıdır. Çünkü bunu bize
bildiren rivayetler hem çoktur, hem de kavidir.
Doksan
dokuz'a hasrını ifade eden hadislere gelince; Deriz ki, bu, bir kaziyyeye
müştemil olmaktadır, iki kaziyyeye değil.. Nasıl mı? izah edelim:
Meselâ bin
kölesi bulunan melik gibi. Biri kalkar da der ki:
Melikin
doksan dokuz kölesi vardır. Kim onları alıp da düşmanlara karşı çıkarsa mutlaka
galib gelir. Şimdi bunun bu sözü, melikin bin kölesi olmadığını anlatmaz. Yalnız
içlerinde en kuvvetli kölelerin doksan dokuz köleden ibaret olduğunu bizlere
bildirir.
İsimlerin
doksan dokuzdan fazla olmaması Öa muhtemeldir. Haber lafzı (O takdirde) iki
kaziyeye müştemil olmuş olur:
1)
Şüphesiz Allanın doksan dokuz ismi vardır..
2) Her
kim bunları sayarsa cennete girer.. Hattâ birinci kaziyenin zikriyle yetinilse,
söz tam olmuş olur.. Birinci mezhebe göre iser birinci kaziyenin zikri ile
iktifa edilmez.. İşte bu hasrın zahirlerinden akla en yakın gelen mâna
budur.. Lâkin bu da iki cihetten uzak düşmektedir:
1) Bu,
Allah yanındaki gizli ilimde, .bazı isimler sakladığını önlüyor. Oysa hadisde
bu isbat edilmiştir..
2) Bu
isimleri yalnız peygamber. veya ismi azam kendisine bildirilen veli gibi
kimselerin sayabileceğim bildiriyor ki, adet tamamlansın.. Yoksa bunun dışında
sayılanlar, adetten hariç olursa noksan olacnğı veçhile hasr bâtıl olur.
Şu halde
akla en yakın gelen hakikat şudur: Peygamber Sallallâhü Aleyhi ve Sellem, buriu,
halki bu
isimleri saymaya teşvik etmek için anlatmışlardır. İsm-i Azamı ise, halk
bilemez.
Sual:
Diyelim ki
Allah'ın isimleri doksan dokuzu geçmektedir. Akla en uygun olan da budur..
Meselâ bu isimleri bin olarak takdir etsek, bu binden doksan do-Ikuzunu
sayanların Cennete girecekleri söylendiğine göre, doksan dokuz, bu isimlerden
hangileridir ki, o isimleri sayanlar cennete girmeye hak kazanabilsinler.. Yani
bu isimler muayyen isimler midir? Cennete girebilmek için o muayyen isimleri
saymak gerekiyor mu? Yoksa Ebu Hüreyre'nin rivayet ettiği isimleri sayan da
•cennete girebilir mi?
Yoksa öbür
rivayetteki isimleri saymak da lâzım gelir mi?
Cevab:
Tabiî ki bu
doksan dokuz ismin belirli olması gerekir. Çürıkü belirli olmazsa saymanın ve
doksandokuza tahsis edilmesinin faydası kalır mı?
Sonra
(Melikin yüz kölesi var ki, onlarla düşmanın karşısına çıkarsa mutlaka galip
gelir) sözü, yüz kölenin gerçekten kuvvetli kişilerden meydana geldiği
anlaşıldığı takdirde doğru olabilir. Şayet içlerinden herhangibir yüz kişinin de
aynı güçte oldukları tezahür ederse o sözün mânası ve faydası kalmaz..
Sual:
Neden,
doksan dokuz isim, bu kaziye ile tahsis edildi? Diğerleri Allanın isimleri değü
midir?
Cevab:
İsimlerin,
yücelik bakımından mânaları farklı olduğu için, faziletleri de farklı olabilir.
Bunlardan doksan dokuz isim, diğerlerinde bulunmayan bazı yüksek mânâları havi
olması itibarı ile, öbürlerine nisbeten daha faziletli olabilir...
Suâl :
Pekâlâ,
İsm-i Azam bunların içinde midir yoksa; değil midir? Eğer değilse, İsm-i Azamsız
o isimler diğerlerinden nasıl daha faziletli olabiliyor?
Şayet
içindeyse, bu nasıl olur? Rivayet meydandadır. İsm-i Azamı yalnız peygamberler
ve veliler bilmektedir.
Anlattıklarına göre, Asef bin Berhiya, Belkis'in arşını ancak İsm-i Azam
sayesinde taşiyabilmiştir.. Çünkü, İsm-i Azamı bilmekteydi. Tabiî koskoca bir
arşı yüklenip, taşımak, keramet sebeblerinden olsa gerek..
Cevab:
İsm-i Azamm
bu isimlerin dışında olması muhtemeldir. Bu takdirde bu isimlerin şeref ve
fazileti, halk tarafından bilinip meşhur olan diğer isimlere nisbe-tendir.
Yalnız peygamberler ve veliler tarafından bili-' nen ismi azama nisbeten
değildir..
İsm-i
Azamın bu isimler arasında olduğu da söylenebilir. Ne var ki o, yalnız
Peygamberler ve veliler tarafından bilinmesi (Allah tarafından münasip
görüldüğünden) tayin edilip de (belirtilip de) halka jndiril-memiştir..
Haberde
varit olduğuna göre Resüllullah (S.A.V.) şöyle buyurmuşlardır:
Allah'ın
İsm-i Azamı, şu iki âyettedir: «Ve ilâhu-kum ilahüm vahida lâilâhe
illaiıüverralunanirrahfin» (1) Al-i İmran sûresinin h*şt oıan ««Eliflâm mîra
A1--lahü la ilah* fija hüvelhayyülkayyûm.» (2)
(1)
Bakara Sûresi, 163. âyet. Meali Şerifi şudur: «Hepinizin Tanrısı
(zâtında ve sıfatlarında asla benzeri buhınma-yan) bir te}ç Tanrıdır.
O'ndan başka hiç bir Tanrı yoCttnr. O, hem Rahmandır, hem Rahimdir.» Elmalı
Tefsiri C. 1 si:
(2)
Âl-i İmrân Sûresi, 1 ve 2. âyetler. Meali Şerifleri: «î — Elif.
Lâm. Mim. 2 — Allah o Allandır ki kendinden baş-
Bir
defasında Allanın Nebisi (S.A.V.) Bir adamın «Aliahım sana şu duamla
yalvarıyorum: Şehadet ederim ki: Şüphesiz sen, doğurmayan, doğmayan, benzeri
bulunmayan Samed ve teksin. Senden başka İlâh yoktur f» şeklindeki duasını
duyunca, şöyle buyurmuştur: And olsun bu adam, Allah'tan İsm-i Azamı ile
istemiştir. Şüphe yok ki bu isimle istenirse verilir; dua edilirse kabul
edilir..»
SUAL:
Bu, neden
doksandokuz olarak tayin edildi de yüz denmedi? Yüze yaklaştığı halde bilhassa
doksandokuz da niye duruldu?
CEVAB:
Bunda iki
ihtimal vardır:
a) Çünkü
Mânâyı şerife, bu meblağa ulaşmıştır da ondan. Yoksa adet maksur (tahsis
edilmiş) değildir. Ne var ki bu sayıya muvafık olmuştur..
Nitekim
Sıfatlar, ehli sünnet indinde, Hayat, İlim, Kudret, İrade, Semi, Baser ve Kelâm
olarak yedi sayılmıştır. Bu durum, sıfatların yedi tane olmasından değil;
bil'âkis Rubûbiyet ancak bunlarla tamamlandığı için böyle' olmuştur..
b) Bunun
başlıca sebebini Allah Resulü (S.A.V.) beyan buyurmuştur:
«Yüzden bir
eksik.. Allah tektir, teki sever.» Ne var ki, bu, isimlerin, iradi ve ihtiyari
tesmiye olduğuna delâlet eder. Yoksa şeref sıfatları yalnız bunlara münhasır
kalmaz. Çünkü bu, zatı için olur! İrade ile değil..
ka hiç bir
Tanrı yokdur. (O, zâti, ezeli ve ebedî hayat ile) diri (ve bakî) dir. Zâliyle,
kemâliyle kaimdir.» (Yarattıklarının her an tedbir-ü hıfzında yegâne hâkimdir,
her 'şey O'nunla kaimdir.) Fazla bilgi için bak. Elmalı Tefsiri C. 2. sf: 1015
ve Çantay Tefsiri C. l<-.sf: 81'e.
İMAM I
GAZALİ
Hiç kimse
şunu diyemez: Allah'ın sıfatları yedidir. Çünkü o tektir, teki sever.
Çünkü bu
zatî sıfatlandır. Bu babtaki sıfatlar maksur (tahsis edilmiş) değildir.. Hatta
bunların mevcudiyeti, kaşıdın (kasd edicinin) kasdı, müridin (isteyenin) iradesi
ile değildir ki, bundan, başka değil de yalnız tek kasd edilmiş olsun!..
İşte bu az
evvel arz ettiğimiz ihtimali kuvvetlendirmektedir:
Allah'ın
kendine tesmiye ettiği isimler doksando-kuzdur, başka değil!
Onu yüz
kılmamıştır: Çünkü O, teki sever.. Bu în-timali kuvvetlendiren başka bir hususa
da ileride işaret edeceğiz..
SUAL :
Bu
doksandokuz ismi, Resulüllah (S.A.V.) bizzat saymış mıdır, yoksa bunu, Kitab,
Sünnet ve buna delâlet eden haberler'den herkesin çıkarıp almasına mı terk
etmiştir?
CEVAB :
Allah'ın
Resûlü-Ebu Hüreyrenin <R.A.) rivayetinden de anlaşılacağı gibi-bu isimleri sayıp
toplamıştır. Gaye, müslümanlan bu isimleri saymağa teşvik etmektir. Eğer
saymasalardı, halk bunları nereden bilecekti. Halka bunları ayrı ayrı bulup
saymak, tabii ki güç gelecekti..
Alimlerin
ekserisi şerh ve izahını yaptığımız, Ebu Hüreyre'nin (R.A.) rivayetini kabul
etmişlerdir. Yalnız İmam Ahmed ve Beyhaki, Ebu Hüreyre'nin (R.A.) rivayetini
cerh ederek, ravîler zincirinde bazı zayıf halkaların bulunduğunu ileri
sürmüşlerdir.
Ebu jsa
Tirmizî (1) bu rivayet hakkında zaafa delâlet eden bazı hususlara işaret
etmiştir.
Ayrıca
diğer muhaddisler de, bu rivayette görülen şu üç hususa dikkati çekmişlerdir:
a) Ebu
Hüreyreden (R.A.) nakl edilen bu rivayette karışıklık vardır: Çünkü ondan,
birbirlerine-birinde ibdal, diğerinde tabir bulunan-zıt iki rivayet nakl
edilmiştir.
b) Onun
rivayeti, Hannan, Mennan, Romazan gibi isimlerle, diğer haberlerin bildirdiği
isimleri içine almamıştır.
c) Sahihte
adeti beyan eden Peygamber (S.A.V.)' in sözü «Allah'ın doksandokuz ismi
vardır; kim bu isimleri tadad ederse cennete girer» olmuştur. İsimlerin ayrı
ayrı zikri ise, Sahihde varit olmamıştır. Sahih-de bu hususta garib bir rivayet
vardır ki, içinde zayıf bulunan ravî mevcuddur.
Bu mikdar
gösteriyor ki, İsimler bu sayıdan fazla değildir.
Ebu
Hüreyre'nin (R.A.) rivayetinin dışında kalan isimlerin elde edilmesi bizi, bu
zahirden alak oymuştur. Çünkü İsimlerin adedi bulunan rivayeti *biz zayıf
sayarsak, müşküllerden bir kaçı bertaraf edilmiş olur.
Çünkü biz
diyoruz ki; isimler doksandokuzdur. Allah bunları kendine tesmiye etmiştir. Onu
yüze tamamlamamıştır. Çünkü o, tektir; teki sever. Bunların içine «Hannan»
«Mennan» ve diğer isimler de dahil olmaktadır. Bunların hepsini bir araya
getirmek, ancak Kitab ve Sünneti araştırmakla mümkün olur; Çünkü bunlann
bir kısmı Kitabullah'da bulunur, bir kısmı da Resûlullah'ın verdiği haberlerde.
{(1) Sünen-i
Tirmizi. Kütb-i Sitte'nin üçüncüsü olan bu kitab Turk-çeye tercüme
edilmekte'dir. Cilt: 1. «Sünen-i Tirmizi Tercemesi» Mütercim: O. Zeki
Mollame'hmedoğlu. Yunus Emre Yayınevi. İstanbul 1972.}
O alim
demiştir ki:
«Kitab ve
sahih haberlerden araştırarak seksen isim elde edebildim. Diğer isimler, içtihad
yolu ile haberlerden elde
edilmedir..» ¦
Sanırım ki,
isimlerin sayısını bildiren hadis ona erişmemiştir. Şayet ulaşsaydı, onu zayıf
bulurdu veyahut o rivayeti bırakıp da sahihde mevcud olan haberi alır ve kalan
isimleri sahihdeki haberlerden araştırma-,ya koyulurdu.
İş bu
merkezde olursa, onları araştırmak suretiyle sayan kişi son derece yorgunluğu
göze alacaktır. Tabii ki böyle bir kimse cennete hak kazanmış olur.
Yoksa
hepsinin, ayrı ayrı beyan edildiği rivayetten bu isimleri çıkarıp saymak zor bir
şey değildir..
Evet,
sahihlerin bazı lâfızlarında: «Onları ezberleyen cennete girer!» diye varit
olmuştur. Hıfz etmek, şüphesiz ki yorgunluk isteyen bir iştir..
İşte bu
hadisden anladığım ihtimaller bundan ibarettir.
Bundan
fazlasına temas etmek, ancak tahminle bilinen içtihadı işlere tevessül etmek
olur ki, bu akılların yürüyeceği yolun dışında kalır. Vallahu Alem!
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜMÜN ÜÇÜNCÜ KISMI
ALLAH'A
ITLAK EDİLEN İSİM ve SIFATLAR TEVKİFİ
MİDİR, YOKSA AKLIN BUNDA BİR DAHLİ VAR MIDIR?
BU KISIM BUNUN HAKKINDADIR.
El-Kazı Ebu
Bekr bunun caiz olduğunu (Yani Aklında bunda bir rolü bulunduğunu)
söylemektedir. Ancak ne var ki, şeriatın menettiği veya Allah hakkında mânâsının
müstahil (imkansız) olduğu hususlar bundan istisna edilir. Şer'an bir manisi
olmayansa caizdir...
Ebül Hasan
El-Eş'arî'ye göre, bu tevkif üzerine mevkuftur. İzin olmadıkça, manâsıyla mevsuf
olan bir ismin Allah'a itlakı caiz değildir.
Bizce
muhtar olan şudur:
Biz bir
ayırım yaparız ve deriz ki:
Her isme
raci olan (Husus) izine bağlıdır. Vasfa raci olan ise izine bağlı değildir.
(Yani isim mânâsında olan isimler, izne bağlıdır, vasıf mânâsında olan isimler
ise izine bağlı değildir.) Vasıf mânâsında olanın doğru olması lâzımdır. Doğru
olursa mubah olur, yalan olursa asla.
Bunu da
ancak, isimle vasıf arasındaki farkı anladıktan sonra anlayabiliriz. Onun için
deriz ki:
İsim,
müsemmaya delâlet için vaaz edilen bir lâfızdır.
Zeydi ele
alalım: Bunu adı Zeyd'dir. Kendisi beyaz ve uzun boyludur diyelim biri kalkar da
onun adını söylemez
de (Ey beyaz ve uzun) diye çağırırsa, Zey-.di ismi ile değil, vasfı ile çağırmış
olur. O adam böyle-çağırmakla yalan söylemiş değildir. Lâkin ismini
ça-ğırmamıştır. Çünkü onun ismi Zeyd'dir. (Beyaz ve uzun) değildir.
Onun uzun
ve beyaz olması, onun isminin uzun olması demek değildir.
Hattâ bir
çocuğa (Kasim veya Cami) ismini ver-, memiz, onun bu vasıflarla muttasıf
olduğuna delâlet etmez. Bunlar onun ancak ismi olabilir, her ne kadar bu
vasıflar mânâ yününden kendisinde bulunursa da.
Ona tutup
da Abdül-Melik (Melikin kölesi) dersek,. bununla onun Melik'in kölesi olduğu
murad edilmez. Bunun için diyoruz ki, Abdül-Melik, tıpkı Isa ve Zeyd gibi bir
müfret isimdir. Vasıf makamında zikr edildiği zaman mürekkeb isim olur.
Abdullah da
öyle..
Bu kelime
Âbadile diye çoğul olur da İbadullah diye çoğul olamaz!
Şimdi
buraya kadar ismin mânâsını anlamış bulunuyorsun!
Demek ki
isim, müsemmayı tanıtmak için vaaz edilen bir lâfızdır!
Herkes
kendine dilediği ismi koyabilir, Bir ana baba da oğluna veya I.izina istediği
ismi verebilir. Efendi kölesini de dilediği bir isimle adlandırabilir.
Bir insan,
kendine konan isimden başka bir isimle çağrılırsa muhakkak ki kızar.
Biz insan
olarak, bir insanı kendi isiminin gaynsr İle çağıramazsak, nasıl olur da Allah'a
isim takabiliriz?»
Peygamberimiz Sallellâhu Aleyhi ve Sellemirr isimleri de sayılıdır. Kendisi,
kendi isimlerini saymış ve Söyle buyurmuşlardır:
«Benim,
Ahmet, Muhammed, El-Mukfî, El-Mahî, Nebiyyuttevbe, Nebiyyurrahme,
Nebuyyül-Mülhime gibi isimlerim vardır..» (1)
Peygamberimiz bu açıklamayı yaptıktan sonra ona başka bir isini koyamayız, yani
başka bir isimle onu çağıranlayız. Onun güzel vasıflarından haber vermek için
ancak şöyle diyebiliriz O, Alimdir, Mürşittir, Reşiddir, Hadiddir.
Zeyde, o
uzundur, o, beyazdır dediğimiz gibi.. Bu onun ismini söylemek değilde vasfını
söylemektir..
Hülâsa, bu,
bir lâfzın onun hakkında denip denmi-yeceğini inceden fıkhî bir meseledir. Şöyle
izah edebiliriz bunu
Peygamberi,
kendisinin kendi zati risalet penâh-lanna takdığı isimlerden maada isimle
çağıramıyoruz. Hattâ insanları bile çağıramıyoruz. Bu yasak Allah hakkında,
yasak olmaz mı hiç?!
İşte bu.
bir nevi Serî hükümler esaslarından biri olan fıkhî kıyastır. Vasfa gelince:
Bu, bir işi
haber vermektir. Verilen haber ya doğrudur; ya yalandır.
Din yalanın
suret-i katiyede haram olduğunu açıklamıştır. Yalanı yalanlıktan çıkaran bir
arız vaki olur-
(1) Buharı,
Müslim. Tirmizî, Malik. Ncseî"nin Ciibryr îbn-i Mut'im (R.A.) den rivayet
ettiğine göre: Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: Benim beş ismim vardır.
Ben Muhnmmcd'im. Ben Ahmed'im. Ben o Mâni'yim ki Allah benim (nübüvvetim) le
küfrü mahvedecektir. Ben o Hâşir'im ki (kıyamet gününde bütün) insanlar beni
takib ederek hnşr olunacaklardır. Ben kendinden sonra (peygamberlikle vazifeli)
hiçbir kimse bulunmayan o ma'lûm Akib'imdir.» Âkib, kendisinden sonra hiçbir
peygamber bulunmayandır. Bu mevzuda fazla bilgi için şu kitaplara bakınız.
Müslim'in Sofuoğlu tercümesi C. 7 sf: 227 de 2354 No.lu hadis. Tirmizi'de 2842
No.lu hadis.. Camüssağir 3437 No.lu hadis.
sa başka.
Din doğrunun helâl olduğunu açıklamıştır. Ama helâli helâllıktan çıkaracak bir
arız vaki olursa başka..
Zeydi vasf
ederken onun var olduğunu haber vermemiz nasıl doğru ve mubah ise, Allah'ı vasf
ederken onun kadim olduğunu haber vermemiz de —bu hususta serî delil bulunsun,
bulunmasın— doğru ve mubahtır.
Zeyd
hakkında o, eşkar (Kumral)'dır diyemeyiz. Çünkü bu ha,ber kendisine ulaşınca
nefret edecektir ve belki de kızacaktır. Çünkü bu vasıf Zeydin şahsiyetine bir
noksanlık getirmektedir. İşte Allah hakkında da, tıpkı bunun gibi, Zat-ı
Sübhani'yesine noksanlık getirecek bir vasfı söyliyemeyiz..
Fakat,
noksanlık ifade etmeyen hattâ bilâkis med-he delâlet eden bir vasıf söylersek bu
şüphesiz ki mubahtır. Lâkin bunun yukarıda arz ettiğimiz, tahrim sebeblerinden
annan doğru haber gibi olması şarttır.
Mesela
Allah hakkında; Zari, Haris, diyemeyiz. Fakat hanımını hâmile bırakıp da çocuğun
dünyaya gelmesine sebeb olan kimseyi nazarı itibara olmadan asıl eken o değil;
Allah'tır, tohumu toprağa atıp ekin ekini düşünmeden, asıl zari o değil
Allah'tır diyebiliriz. «Allığın znınan sen almadın, ancak Allah allı.» (1)
ayeti, bunu isbat etmektedir.
Cenab-ı
Hakkı (Ya muzil!=ey zelil eden!) diye ça-ğıramayız. Fakat (Ya muiz=ey aziz
kılan, ya Muzil= ey zelil kılan) diye rahatça çağırırız!
— Neden
mi?
— Çünkü
bunlar birleştikleri vakit, medih=övgü vasfı ortaya çıkar..
(l) Enfâl
Sûresi. 17. âyetin bir kısmı.
Zira bu,
işin her iki yönü de elinde (kudretinde) bulunduğunu açıkça gösterir..
Duada da
durum böyle değil mi? Allah'ı, emrettiği gibi Esmai Hüsna ile (en güzel isimleri
ile) çağırırız. İsimleri geçtiğimizde ise Medih ve Celâl sıfatları ile
çağırırız..
Ya Mevcud,
Ya Muharrik, Ya Müsekkin! diye çağırmayız da (dua etmeyiz de);
Ya
mukil'el-Aşerat = (ey düşenleri kaldıran) Ya münzilel berekât= (ey bereketleri
indiren!) Ya Müyes-sire Külli asirin == (ey her zor, olanı kolaylaştıran!) diye
çağırırız (dua ederiz)..
Yine bir
insanı çağırmak istediğimizde, onu ya ismi ile çağırırız veyahut, (ey şerif, ey
fakih), diyerek övgü ifade eden vasfı ile çağırırız de; (ey uzun, ey beyaz)
diyerek seslenmeyiz.
Fakat onu
hafife almak istediğimiz de, (ey uzun, ey beyaz adam) diye sesleniriz..
Onun
(insanın) sıfatlarından sorulduğumuzda, beyaz renkli ve siyah saçlı olduğunu
söyleriz. Duyduğu zaman, hoş karşılamayacağı bir vasıfla-gerçek olsa da-hi-vasf
etmeyiz, onu.
Mesele yine
böyledir:
Eşyayı
idare eden kımıldatmayan, beyaz yapan ve siyah yapan kimdir? diye
sorulduğumuzda; (Bunları yapan) Allahtır! deriz ve bu işleri ona izafe etmekte,
-Serî bir izin var mıdır, yokmudur?-diye beklemeyiz..
Evet Allah,
vardır, yaratandır.-Muzhir de O'dur, Muhfî de... Musid'de O'dur; Muşkî da..
Mubki'de O'dur, Muğnî de. Evet tevkif varit değilse bile bütün bunlar ona itlak
edilebilir.
SUAL:
Neden Allah
için; Arif, Akîl, Zeki ve benzeri vasıflar denilemiyor?
CEVAB :
Bu ve
benzeri vasıflarda mani olan husus ihamdır,.. ki izin olmadan caiz olmaz..
Es'Sabûr, Er'Rahîm, El'Ha-lîm gibt (isimlerde) her ne kadar iham varsa da, onlar
da izin varit olmuştur. Bunda ise izin yoktur.
Bundaki
îhâm şudur: Akıllı olan, o kişidir ki, kendisini, kötülüklerden önleyen bilgisi
vardır. Meselâ onun için (Onu aklı menetmiştir = kötülüklerden alıkoymuştur.)
derler.
Fitret ve
Zekâya gelince:
Bunlar,
müdrik (idrak eden) den gaip olan şeyi suretle idrak etmeyi iş'ar ederler.
Marifet ise, önceden-bilinmeyen bir şeyin bulunduğunu haber verir.
(İşte bu
gibi maniler) bulunduğu için bu vasıfların Allah hakkında itlâk edilmesi caiz
olmuyor..
Şayet Lâfız
incelenip, de; İki mefhum arasında-herhangi bir iham görülmez, din de men
etmezse, o zaman kesin olarak onun itlâkına cevaz veririz..
Doğruyu en
iyi bilen Allahtır! Dönüş de yalnız ve-yalnız O'nadır!..
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜMÜN SONU İMAM-I GAZALÎ'NİN KİTABI BURADA SONA ERDİ.
BU
KISIM ESMÂ-İ HÜSNÂ'NIN KISACA MÂNA-ÖLARINI, OKUNMASININ ÂDABI,
FAZİLET VE MEZİYETLERİNİ BEYAN EDER. (1)
Öyle Allah
ki ondan başka ilâh yok. En güzel isim-* :ler Esmâ-i Hüsnâ O'nundur.
Allah Teala
kendisinden .Allah'tır, başkası
olmayan tek bir
ER'RAHMAN:
Rahmetten müştak • olup, dünyada mü'min, kâfir bütün yaratıklara rahmet ve
merhamet eden nimet veren demektir. Esmâ-i Hüs-nâ'nın ayrl ayrı her birinin
hesabi sağır ile, adedi olup, zikredileceği gibi, Allah lafza-i celâlinin adedi
olan 66 defa, Rahman ismi şerifinin de adedi olarç 298 adedine göre kıraat edip,
dergâhı kibriyadan istidai inayet ve rahmet eden kimsenin her ne muradı varsa
hasıl olur. Ve kâffei havayici biiznillah husul bulur.
Allah İsm-i
Celâli, zatı ilâhi ismidir. Bir sıfata delâleti yoktur. Rahman .ismi ise Allah
isminden başka diğer bütün isimler gibi, ismi sıfat olmakla, Allah-ü Tealadan
başkasına isim olarak verilmesi caiz olmayan
Bu kısım
mütercim M. Ferşat tarafından ilâve edilhas
isimlerindendir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur'an-i Kerim'in Araf Suresi 180.
ayeti kerimesinde:
Meali:
Allah'ındır en güzel isimler. Esmâ-i Hüsnâ. Allah'a mahsustur. Onun için siz
Allah tealayı o güzel isimlerle zikredip çağırınız. Ve ona Esmâ-i Hüsnâ ile
dua ediniz, demektir. Bu ayeti kerimeden Esmâ-i Hüs-nâ'yı (O güzel isimleri)
kullara isim vermenin caiz olmadığı anlaşılmaktadır. Vehab, Cebbar, Vahid
gibi isimlere, Abdülvahhab, Âbdülcebbar, Abdülvahit gibt. abit kelimesini
ilâve etmek lâzımdır ki, Vahab'ın kulu,, Cebbar'ın kulu, demek manasım almış
olsun.
Er'RAHİM:
İsmi şerifinin manası:
Er'Rahim;
Ahirette yalnız mü'minlere pekçok rahmet in'am ve ihsan eden mü'minlere şevkat
ve merhamet edip mazlumun hakkını zalimden alan demektir. Er'Rahim ismi
şerifini def-i belâ için ilikad-l tam ve hulusi kalb ve tahareti kâmile ile,
yedi gün sabah namazından sonra kıbleye müteveccihen oturup bu ismin. adetine
göre 208 defa tilâvet ile Allah Tealaya arzı niyaz ve takdim-i istida ve
istirham eden kimse biiznillah her türlü belâ, keder ve kazadan emin ve mahfuz
olur. Dünyanın nimetleri hakir ve azim, nakis ve fcam iki kısımdır ki, hakir ve
nakız nimetler Rahmen ismi sıfatı manasına göre kâfirlere de verilir. Ama
ahiretin nimetleri tam ve kâmil olduğundan, Rahim ismi. sıfatı... anlamına göre
ahirette yalnız mü'minlere verilir. Esmâ-i
Hüsnâ ile dua etmemiz için, emrolunduğu-muz Allah'ın en güzel isimleri 99 dur.
Onları sayan Ve ezberleyen cennete gireceği Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği
bu hadisi şeriften anlaşılmaktadır.
El'MELİK:
İsmi şerifinin manası; El'Melik;
yaratma, diriltme ve öldürme ile herşe-yin mutasarrıfı, padişahlar padişahıdır.
Her şey emrine müsahhar ve amade olan hükümdardır.
EL-KUDDÛS
İsmi şerifinin manası; El'Kuddûs,
akıl ve hayalin düşündüğü hissin duyduğu, ayıp ve eksik sıfatlardan beridir.
Es'SELÂM:
İsmi şerifinin inanası; Es'Selâm,
zatı ayıpdan. sıfatı eksiklikten, işleride serden salim olup, kulları tehlikeden
salim kılan ahi-reite İyileri azabdan selim kılan, cennettede iyilere selâm
verendir. Es'Selâm
İsm-i celilini hergün ve hiç olmazsa haftada bir gün sabah namazından sonra bu
ismin hesabı sağıre göre adeti olan 130 defa kıraat eden, ve onunla Allah
Tealaya tevessül ve müracaat eyleyen kimseye Cenab-ı Hak kaffeyi umurunda
selâmet hayır ve bereket ihsan buyurur.
Resulüllah
Efendimiz buyuruyor ki, Kur'an-ı Ke-rim'de Haşr sûresinin sonundaki Levenzelna
hâzelkur-ane âyetinden sona kadar olan üç âyeti kerimeyi okursa melâikeler onu
akşama kadar korur. O gün vefat ederse şehit olur.
El'MÜ'MİN:
İsmi şerifinin manası; El'Mü'min,
Peygamberleri sözü ve mucizat yarat-ıması ile tasdik eden. Yaratıkları Zülümdari
tehlikeden ve afetlerden koruyan ahirettede Mü'minleri azabdan koruyandır.
El'Mü'min ismi celilini 136 defa tilâvet ile Allah Tealaya tazarru ve niyaza
devam eden kimseye 'Cenab-ı Hak zelil ise izzet, fakir ise sevret, korkaksa
eman, ihsan buyurur. Fahri Razi tefsirinde beyan -olunduğuna göre tevhidin
mertebesi dörttür.
1. — Dille
ikrar
2. — Kalb
ile iman
3. — Dille
inancı takviye.
4. —
Hatırına marifeti ilâhiyeden başka bir şey ¦gelmerriektir.
Bu dörtten
biri kalpte iman olmadan dille ikrar, makbul değildir. Zira nifaktır. Kalpte
iman olup, dille ikrar etmezse, imanı kabul deyildir günahkâr olur.
El'MÜHEYMİN: İsmi celilinin manası; El'Müheymin
yaratıkların işlerini rızık ve ecellerini ve bütün hallerini bilen, koruyan ve
gözetendir. El'Müheymin ismi şerifini adetine göre, 145 defa tilâvet eden
Allah'ın keremiyle saadete yükselir. Ona ne şeytan ve ne de bir insan tasallut
edemez. Zarar ve ziyana ulaştıramaz. Düşmanın zulüm ve şerrinden emin ve mahfuz
olur. Ehli tevhide dört şey lâzımdır.
1. —
Tasdik, zira tasdik olmazsa münafık olur.
2. —
Tazim, Eğer tevhidi tazim üzere olmazsa mübtedi olur.
3. —
Halâvet, çünkü tevhidinden lezzet almaz ve halâvetini bulmazsa mürai olur.
4. .—
İhlastır; Zira tevhidi ihlas üzere olmazsa fa-.sık ve facir olur.
El'AZİZ:
İsmi şerifinin manası; El'Aziz,
kuvvet ve galebe sahibidir. Daima galiptir. Fakat hikmeti icabı çok defa
zalimleri cezalandırmakta acele etmez, bazılarımda ahirete bırakır. El'Aziz
ismi celilini adeti üzerine 94 defa okuyan kimse Hak katında aziz olur. Allah
Tealanm izniyle hiçbir vakit dücar-ı mezellet olmaz Esma-i Hiisna'nm kıraatinin
adabı: 1. — İtikadı tam. ve Cenab-ı Hak'-ka yönelmek. 2. — Bedende elbisede ve
mekanda temizlik. 3. — Sabah namazından evvel veya sonra müteakiben okumak. 4.
—' Kıraat esnasında adap üzere oturmak 5. — Esmâ-i Hüsnâ'da ismin hesabı sağîr
ile kendine mahsus olan miktarına riayet etmek suretiyle okuyarak dua etmek. 6.
— Okunan ismin, evveline yal harfi nidasını, ilâve ederek Ya Allah veya Yarahman
şeklinde okumak.
El'CEBBAR: İsmi celilinin manası; El'Cebbar
zorla düzelten, dilediğini yaptırabilen, kırılanları onaran eksikleri
tamamlayandır. El'Cebbar
ismi celilini hergün veya en az Cuma ve pazartesi günleri sabah namazından sonra
206 defa okuyan kimseyi hiç kimse cebretmeye ve sıkıştırmaya -ve hiçbir zalim
icra-i zulüm ve gadre cesaret edemez. Zulmü
cebablrenin şerrinden emin ve mahfuz olur. Esmâ-i Hüsnâyi ezbere okuyamıyân ve
manalannı bilmeyenler yüzünden okumalı ve manalarını öğrenmeye ve hükümleri ile
amel etmeye gayret ederek cenneti kazanmalıdır.
EL'MÜTEKEBBİR İsmi celilinin mânası:
El'Mütekebbir, büyüklük ye azamet kendine mahsus olandır. "Hadisi kutsisinde
Cenab-ı Allah; Büyüklük ve ululuk bana mahsustar. Onlara ortaklaşmaya
yeltenenleri nari cehenneme atarım, buyurmuştur.
El'Mütekebbir ismi şerifini 626 defa okuyan insanlar arasında muhterem olur. Onu
gören hürmet ve riayette bulunur. Sözü dinlenir. Görüşü makbul kadri yüce,
insanlar yanında sevimli olup, hürmet izzet ve riayet görür. Hergün sabah
namazından sonra okunmasını ulemay-ı havas tavsiye etmişlerdir. Hadisi şerifinde
Resulüllah Efendimiz dua ibadetten ibarettir,. buyurmuştur.
El'HALİK:
İsmi şerifinin ınnımsi; El'Halik,
herşeyi yaratan yoktan var eden demektir. El'Halik ismi celilini 731 defa
okuyanlara Cenab-ı Hak muvaffakiyet esbabını yaratır. Evlâdı olmayan o niyetle
devam ederse evlâdı olur. Rızık hususunda tesiri büyüktür. Duanın fazileti
çoktur. Çünkü duanm mânası Cenab-ı Hakk'a tazarru ve niyaz edip yalvarmak-t tır.
Allah Teâlâ'nın da kullarından beklediği vazife budur.
El'BARİU:
İsmi şerifinin manası; El'Bariu,
herşeyi eksiksiz ve birbirine uygun yaratandır. El'Bariu ismi şerifini 213 defa
okumaya devam eden tehlikeli hastalıklara yakalanmaz. Rütbe ve makamından
çıkarılmış olan kişi bu esmaya devam ederse elinden kaçırdığı makam ve mansabı
yine eline geçirir. Duanın meziyeti çoktur. Hz. Peygamber Efendimiz hadisi
şerifinde «Allah'ın katında duadan müker-rem ve sevgili birşey yoktur»
buyurmuştur. Ayeti kerimedeki Esmâ-i Hüsnâ ile Allah'a dua ediniz emri bunu
teyyid etmektedir.
EL'MUSAVVİR:
El'Musavvir, herşeyi şekilleyen suretle ayırandır. El'Musavvir esmasının 336
defa tilâvetine devam edene Cenab-ı Hak talakati lisan nutuk ve anlatma
maharetini ihsan eder, tahsili ilim kolay ezberleme hususunda tesiriri icra
hasıl olur. Allah Teala hadisi kutsisinde «Ben gizli bir define idim, bilinmek
istedim ki, mah-lûkati yarattım» buyurmuştur.
El-GAFFAR:
İsmi şerifinin manası; Eİ'Gaffar,
suç ve gûnânlarr dünyada örten, ahiret-tede cezalandırmayıp affeden
bağışlayandır.
EL'KAHHAR:
İsmi şerifinin mânası; El' Kahhar,
düşmanına istediğini yapan, hor ve hakir görüp, ezen ve öldüren mahf ve helak
eden galip ve hakim olan, ve bütün varlık .emrinde musahhar olandır.
El'Kahhar esmasını 306 defa çeken kimseye zülm ve fenalık isteyenleri Cenab-ı
Hak kudreti kahi-resiyle helak eder. Zalimlerin kahri, düşman şerrinin
giderilmesi hususunda tesiri vardır. Zalimlerin şerrinden korunmayı Allah
tealadan dilemek lâzımdır. Hatta Resulü Ekrem efendimiz hadisi şerifinde «Dünya
ve ahiretin saadeti ebedi istikbâlin temini hususunda Ce-nab-a AHaha'a dua
etmeyenlere Allah Teala darılır. Gazap ve hışm eder» buyurmuştur.
EL'VAHHAB: İsmi şerifinin mânası; El'Vahhab,
karşılıksız nimetler veren, bol bol bağışlayandır. El'Vahhab ismi celilini izzi
dünya ve şerefi ahıreti arzu eden kimse 14 defa okursa şeref ve izzeti artar
rütbesi yükselir. Resulüllah Efendimiz hadisi şerifinde «Dua etmekde acizlik
getinneyiniz, çünkü dua etmekle kimse helak olmaz» buyurmuştur.
ER-REZZAK:
İsmi şerifinin mânası; Er'Rezzak
rızıkları yaratan ve ihsan edendir. Er'-Rezzak ismi celilini 308 defa tilavet
eden, kimseyi Cenab-ı Allah rızık mal ve servet bolluğu ile taltif ve ihsan
buyurur. Darlık ve zarurete düşmüş ise biiznillah ondan kurtulur. Bir daha
sefalet ve perişanlığa düçâr olmaz. Kâr ve kesbi kazancı artar. Hadisi şerifde
Peygamber Efendimiz: «Dua ntü'trifnin silahı dinîn direği yer ve göklerin de
nurudur.» buyurdu
EL'FETTAH:
İsmi şerifinin mânası;
hazinelerini El'Fettah,
hayır kapılarını rahmet her türlü açan, müşkülleri 'halledendir. El'Fettah
ismi celilini 489 defa tilavetle dergahı ilahiyeye tevessül ve iltica eden
kimseye Cenab-ı Allah hayır ve hasenat kapılarını açar. İşlerinde müşkülat ve
zorluk görmez.
Hz.
Resulüllah bir hadisi şerifinde «Allah Teala'-mn takdirinden sakınmak fayda
vermez. Amma yapılan da nazil olmuş ve olmamış belâ ve musibeti def edip
gidermeye fayda verir. Nazil ve vaki olmuş belâyı giderir. Henüz nazil olmayan
belâ ve musibete mani olur.» buyurmuşlardır.
EL'ALİM İsmi cclilinin mânası;El' Alim,
gizli ve aşikâr, herşeyin iç ve dışını, ilk ve sonunu çok iyi bilendir. El'AIim
ismi şerifinin kı-raatına devam edenin kalbi, nur, ilim, ziya ve irfanla dolar.
Zihni ve fikri açılır. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Keri-min'de siz bana dua ediniz ve
benden isteyiniz. Ben de duanızı kabul ediyim. Dileklerinizi yerine getireyim.
Buyurdu.
EL'KABIZ: İsmi şerifinin mânası; EI'Kabız
dilediği baz; insanlardan servet ve genişliği ölüm anında da bütün yaratıklardan
ruhları alandır. EÎ'Kabıs esmasını 903 defa çekmeye devam edene Cenab-ı Alîah,
heybet ve celâl verir. Ondan yaratıklar korkar. Kendine zulüm ve hile yapmak
isteyen düşmanlarının kötülüklerinden emin eder. Fenalık yapmak isteyenler kahru
perişan olup düşer. İbni Kesir tefsirinde demiştirki; Esmâ-i Hüsnâ'nm 99 isme
münhasır olmadığına İmrna-ı Ahmed-İbn-i Hanbeî, Müsnedinde senediyle
Abdullah İbn-i Mesud'dan rivayet ettiği delâlet eder. Alîah Teâîâ'nm Esmâ-i
Hüsnâsında kitabda indirmediği
kimseye bildirmediği ilmi gayıbde yalnız kendisinin bildiği isimleride vardır.
Şu halde evvelki hadiste Allah Tealanm 99 ismi yani bir müstesna olmak üzere 100
ismi vaı lır. Onlan ihsa &lcn, sayan cennete girer, buyurması Allah'ın malûm
olabilen Esmâ-i Hüsnâ'sından 99'unu ihsa eden, yani ezberleyip sayan yahut
Allah'la muamelesinde onların hududunu muhafaza edip güzelce riayet eyleyen
kimse cennete girer manasına olmak gerektir.
EL'BASID:
İsmi ccliHnin mânası; Eİ'Basıd
bazı insanlara rızık, servet genişliği ce-setlerede ruhları verendir. El'Basid
ismi şerifinin 72 defa kıraati insanın kalbinden gam ve kasaveti giderir. Ferah
ve surûru arttırır. Rızık kâr ve kesbi çoğaltır. Merak ve endişeye mübtelâ olan
kimsenin kalbinden o merak ve endişeyi giderir. Yerine neşe getirir. Esmâ-i
Hüsnânın tam 100 sayılmayıpda biri müstesna olarak 99 sayılmasının hikmetide o
tekdir, Teki Sever, diye beyan buyurulmuş olmasıdır ki, Allah Teala tek olduğu
için Esmâ-i Hüsnâsının sayılmasında da tek adete riayet etmek müstehab olduğu
anlaşılmıştır.
EL'HAFID:
İsmi şerifinin mânası. El'Hafıd,
kâfirleri şakilikle düşmanlarını lanetle ahırettede azapla alçaltan ve
indirendir. El'Hafıd esmasını kendini bilmeyen, karanlığa, zulüm ve kibre
bürünmüş olan bir sahibi makamı cebbare beddua niyetiyle 1480 defa çekilir ise
Cenab-ı Hak onun lâyık olduğu cezayı tertib buyurur. Düşmanın kahru perişan
olmasında bu esmanın tesiri vardır. Namazlardan sonra teşbih dualarında 33
defa Sübhanellah, 33 defa elhamdülillah, 33 defa Allahü Ekber Allahü Ekber •denilerek teker teker mecmuunun
99 adetine tek ola-Tak iblağ edilmeside Allah Teala tekdir, teki sever,
hik-•metiyle mütenasibtir. .
ER'RAFİU:
İsmi şerifinin mânası. Er'Rafiu,
Müminleri, saadetle, dostlarını izzetle ahirette nimetleriyle kaldıran ve
yükseltendir. Er'Rafiu, ismi celilini sabah namazından sonra 351 defa •okuyan
kimsenin derecesi yüce ve insanlar katında sö--zü geçerli olur. Bu esmanın
berekatiyle o kimseye min-tarafillah dünya ve ahirette yüksek rütbe ihsan
buy-rulur. Hadisi Şerif de «O Tekdir, Teki sever» buyurul-makla EsmauUahdan
birininde elvitru olduğu iş'âr olunarak 100 isim anlatılmış ancak sayılmakda
biri istisna edilerek 99'u sayılmıştır. Bu suretle Esmâ-i Hüs-¦nâ'nm 99"a
münhasır olmadıgıda aynı hadisten anlaşılmış demektir.
EL'MUİZ:
İsmi celilinin mânası. El'Muiz
itaat edenleri aziz eden ve yükseltendir. El'Muiz ismi şerifini 117 defa okumaya
devamlı eden kimse dünya ve ahirette—aziz-olur.- JÛna..kötülük... .ve hakaret
etmek isteyen fikir maksadından vazgeçmeye mecbur olur. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın
aziz kıldığı kulunu kimse zelil edemez. îzzet bir nurdur ki, o zalimlerin
gözlerini görmez kılar. Allah Tealâ Hazretlerinin 99 Esmâ-i hüsnâsını ezberleyip
ihsa etmenin marifetullah hususunda ve duanın müstecab olmasında tesiri ve
fazileti bulunduğu varit olan müteaddit rivayetlerle haber verilmiş ve o babta
müstakil eserler yazılmış olmakla Allah
Tealanm bildirdiği ve bildirmediği daha. birçok Esmâi hüsnâsı vardır.
EL'MUZİL:
İsmi şerifinin mânası. El'Muzil,
suçluları hor gören ve hakir eden düşürendir. El'Muzil esmasını 770 defa çeken
düşmanını kahru perişan etmek hususunda Cenab-ı kibriyanın muavenetine nail
olur. Düşman kötülüğünden, zalimin zulmünden korkmaz. Hergün alessabah bu esmaya
devam ederse'korktuğundan emin olur. Kimse ona zarar ve ziyan ulaştıramaz.
Beyhaki'de El'Esma ve sıfat kitabında bu hadisi Abdullah İbn-i Mesud'a muttasıl
senediyle şöyle rivayet eylemiştir. Resulüllah buyurdu ki «Herhangi bir müslim
bir merak veya hüzne duçar olur da AİIahım ben senin kulunum. Ve kulunun oğlu ve
cariyenin oğluyum. Nasiyem (Alnını) senin elindedir. Bende hükmün cari, hakkımda
kazan adalettir. Senin olan kendine tesmiye ettiğin veya kitabında indirdiğin
veya halkından birine bildirdiğin veya kendi katında ilmi gayıbde kendine tahsis
buyurduğun her isimle senden dilerim ki, Kur'anı; kalbimin bahan, hüsnümün
cilâsı, hem ve gammmıin gidericisi kılasm.» diyerek dua ederse herhalde Allah
Tcaîa onun merakını giderir. Gam ve hemminin yerine ferahlık verir. Dediler ki;
«Ya Rasulallah! Bu kelimeleri öğrenelim mi?» «Evet bunları işiten kimsenin
öğrenmesi lâzımdır.» buyurdu.
Es'SEMİĞ:
İsmi şerifinin inanası. Es'Semiğ
karıncanın taş üzerinde yürüyüşündeki ayak adımlan seslerinden daha az, her sesi
ve herşeyi nihayetsiz ve sonsuz işitendir.
EL'BASİR: İsmi celilinin mânası. El'Basir,
sonsuz ve nihayetsiz herşeyi görendir. El'Basir ismi celilini 302 defa okumaya
devam edenin basar ve basireti nuru ilahi ile münevver olup her şeyi görür.
Vukuundan evvel his ve idrak eder. Ulum ve fünuna vâkıf olur. Esrarı gizli
melekûtu müdrik olur. Zihni ve idraki kuvvet kazanır. Düşündüğü şeylerde doğruyu
görür. Hataya düşmez. Beyhaki muttasıl senediyle Hz. Aişe'den rivayet ederek
dedi ki: «Ya Resu-lüllalı Allah Teâlâya dua edildiği zaman icabet buyurduğu
esmasını bana öğret demiştir.» Resulüllah'da «Ya Aişe abdest al, mescide gir.
İki rekat namaz kıl. Sonra dua et. Dinleyeyim buyurdu» o da öyle yaptı. Sonra
dua için oturduğunda Resulüllah «Allah'ım O'nu muvaffak kıl» dedi O'da dua etti.
Hz. Peygamber «İsabet Ettin.» buyurdu demişti/.
EL'HAKEM: İsmi şerifinin mânası. EI'Hakem,
hükmeden, hakkı bâtıldan ayıran ve yerine getirendir. EÎ'Hakem ismi celilini 88
defa okuyan kimse işlerinde muvaffakiyete nail olur. Rızık ve kârı artar. Ondan
belâ gazap gider, yerine nimet hilim-ve lir. Duanın kabul olmasının adap ve
şartları:
Abdesli ve
temiz olmak, kıbleye karşı oturmak. Suç-ve günahlarına pişman olup tevbe etmek.
Bir daha iş-lememeye niyet etmek. Böylece kendini temizleyenin elbette duası
kabul olur.
EL'ADL: İsmi şerifinin mânası. El'Adi,
denklik ve adaletle hükmedendir. El'Adl ismi celilini 114 defa tilavet edenin
gönlü nur ve adaletle dolar.
İşlerinde mizan adle uygun hareket eder. Düçan gadr ve zulüm olması ihtimali
olmaz. Duanın kabulü için daha başka bazı adaba riayet etmek faydalıdır. Duadan
evvel sadaka vermek veya bir hayır işlemek duayı inançla sidik ve ihlâsla
yapmak. Kendisinde eksiklik düştinmeyip himmetini yüce etmek.
EL'LÂTİF:
İsmi şerifinin mânası. El'Lâtif.en
ince işlerin bütün inceliğini bilen. İnce, gizli ve sezilmez yollardan kullarına
çeşitli faydalar ulaştırandır. El'Lâtif ismi şerifinin tilâvetine devam eden
lütfü ilahiyeye nail olur. Zorluğa, belâya afete darlığa düçâr olmaz. Müşkülât
ve felâkete maruz kalan kimse bu esmanın bereketiyle o felâketten kurtulur.
Refah ve saadete kavuşur. Duanın kabulü için ay-: rica yapacağı şeyler. Duanın
başında Allah Tealaya hamdü şükür, Peygambere'de salavati şerife, ve duanın
sonunu da amin diyerek selavati şerife ile bitirmek. Duayı her zaman tekrar
etmek ve meşru yerlerde kullanmak.
El-HABİR:
İsmi şerifinin mânası. El'Habir,
herşeyin içyüzünden gizli taraflarından haberdar
olandır. 7-
El'Habir
ismi celilinin 811 defa kıraatine devam eden, alemlerin sırrına vukuf peyda
eder. Tedbiri isabetli, görüş ve karan maslahatına uygun olur. Giriştiği işlerde
muvaffakiyet hasıl olur. İşlerinde müşkülat belirirse bu esmanın bereketiyle
ondan kurtulur. Duanın kabulü için tesirinin beklenmesinde acele etmemek
kabulününde gecikmesinde ümidi keşmeyip duayı tekrar icra etmektir.
EL'HALİM:
İsmi şerifinin mânası. ErHalim,
suç işleyenleri görüp dururken cezalandırılmalarını ihmal etmeyip acelede
etmeyendir.
El'Halim
ismi celilini 88 defa okumaya devam eden, dert, gazab ve hiddetten kurtulur. Ona
karşı olan zalim ve cebbarda hiddet ve gazap gösteremez. İnsanlar tarafından
rıfk ve hilim ile muamele görür. Kendinin hilm tabiatı kerem, cömertliği ve
sehası dillerde destan olur. Dua ederken konuyu değiştirmemek dileğini isterken
huzuri ilahide huşu ve boyun eğmekte olduğunu unutmamak dilini de küfür, gıybet
ve kötü •sözlerden korumak icab eder.
EL'AZİM:
İsmi şerifinin mânası. El'Azim,
akıl ve hayalin düşünemediği, gözün göremediği kadar, sonsuz büyük ve azametli
olandır. El' Azim ismi şerifinin 1020 defa okumasına devam edene Cenab-ı Hak
müşkülâtını giderecek bir kuvveti azime ihsan buyurur. Herkese karşı sözü nafiz
olur. İtibari olup herkes ona hürmet gösterir ve tazim eder. Duadan evvel,
abdesd alırken ağzını ve dişlerini misvak, fırça veya parmağı ile temizleyip
ağız kokusunu gidermek elbisesini temiz tutmak lazımdır.
El'GAFUR:
İsmi şerifinin manası. El'Gafur,
suçları ve günahları örtüp bağışlayandır. El'Gafur ismi celilinin 1286 defa
tilâvetine devam edenin günahlarını Cenab-ı Hak afv ve mağfiret buyurur.
Dünyadaki tesiri zalim ve cebabirenin hırs ve gazabını söndürür. Kendine karşı
gazab ve düşmanlık zarar ve tesir edemez. Gazab anında kendini gören sükûnet- bulur.
Hiddetinden eser kalmaz. Dua etmek için temiz ve tenha yer seçmek; dua ve
dileğini yavaşça ve yalvarmak suretiyle alçak gönül ile, mahzuni kalb ile yapmak
lazımdır.
EŞ'ŞEKÛR:
İsini şerifinin mânası. Eş'Şekûr,
rızası için yapılan iyilikleri artığı ile karşılayan, yüksek derece ve bol
mükafaat verendir. Eş'Şekûr ismi celilini 256 defa tilavet edenin elindeki nzık
ve nimeti ziyade olur. Hayır ve selahı artar. Çünkü şü-sanına daima şekür olmak
kulluk, zimmeti farz olma-kür nimetin artmasına sebeptir. Allah'ın nimet ve
ih-sından başka şükür nimetini arttırdığından kulun menfaatine mutabıktır.
Duayı
yaparken mümkün olduğu kadar ağlayarak duayı icra etmek ve Allah'dan ne
istediğini anlayarak dua etmek daha tesirlidir.
EL'ALİYYÜ: İsmi şerifinin mânası. El'AIiyü
bütün rütbelerden üstün, derecesi, pek yüksek rütbeli olandır. El'Aîiyü ismi
şerifini 110 defa okuyan yüce mertebelere nail olur. Mesleği dahilinde terakki
eder. İnsanlar arasında kadri yüksek sözü geçerli olur. Kur'an-ı Kerim'de mezkûr
olan diğer isimleriyle Esmâ-i Hüsnâ ile herkim dua ederse matlûbuna nail olur.
Sûre-i Fatihada mevcut olan isimler Ya Allah, Ya Rabbi, Ya Rahman, Ya Rahîm, Ya
Mâlik isimleridir.
El'KEBİR:
İsmi cclilinin manası. El'Kebir,
kibriya sahibi pek büyük olan demektir. El'Kebir ismi celilinin 232 defa
tilavetine devam eden, büyüklük ve
riyaset rütbesini kazanır. İnsanlar arasında muteber ve hatırı sayılır olur.
Sûre-i Bakara'da mevcut olan Esmâ-i Hüsnâ Ya Muhit, Ya Kadir, Ya Alimi Ya Hakîm,
Ya Tevvab, Ya Basîr Ya Vasi, Ya Semi' Ya Bedî' Ya Kâfi, Ya Rauf, Ya Şâkir, Ya
Vahit, Ya Afuv, Ya Halim, Ya Kabız, Ya Basit, Ya Hayyu, Ya Kayyumu, Ya Aliyyu,
Ya Azîmu, Ya Veliyyu, Ya Ga-niyyu, isimleridir.
EL'HAFÎZ
İsmi celilinin mânası. El'Hafîz
yanılıp unutmayan, yapılan işleri tutan, yeri ve gökleri, ve bütün varlıkları
belli vaktine kadar bozulmaktan koruyan afat ve belâdan saklayandır. El'Hafîz
ismi şerifini 988 defa, okumaya devam edenin nefsi, malı, ehli iyâli ve evlâdı
mahfuz olur. Okunan hane ve dükkan, hırsızlıkdan, yangından ve yıkılmaktan emin
ve salim olur.. Karada, denizde seferin selâmetini temin eder. İnsan ve cin
şerrinden belâ ve afattan muhafaza olur. Sûre-i Ali İmran'da bulunan Esmâ-i
Hüsnâ, Ya Kaim, Ya Vehhab. Ya Seriu, isimleridir. Sûre-i Nisa-'da bulunan Eamâ-i
Hüsnâ, Ya Rakib, Ya Habib, Ya Şehid, Ya Gafur. Ya Mugis, Ya Vekil, Esmâ-i
Hüsnâ-i şerifeleridir.
EI'MUKÎT:
İsmi şerifinin manası: El'Mukit,
beden ve ruhların azık ve gıdalarını verendir. EFMukît ismi celilini 550 defa
okuyanın rızkı bol, kâr ve kesbi artar. Malında bereket hasıl olur. Sûre-i
Erı'am'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ; Ya Fatır, Ya Kahır, Ya Zahir, Ya Kadir, Ya
Lâtif, isimleridir.
EL'HASÎB:
İsmi şerifinin mânası.
El'Hasîb
herkesin yaptığı işlerin hesabını bilen.. Ahirette hesaba çeken.Ceza veren
ve tevekkül edenle-rede yetendir. El'Hasib ismi celilinl tilâvet edenden,
Cenab-ı Allah düşman kötülüğünü hasidin hasedeni, def ve reddeder. Daima
mansur ve muzaffer olur. Sû-re-i Araf'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ; Ya Muhyi,
Ya Mumit, isimleridir.
Sûre-i
Enfal'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ Ya Nimel. Mevlâ ve'ni'mel Nasîr isimleridir.
EL'CELÎL:
İsmi şerifinin mânası.
El'Celîl, şanına yaramıyan şeylerden uzak, ululuk; ve celâlet sahibidir.
El'Celîl ismi şerifinin 72 defa devamı kıraati, dünya ve ahirette, şeref ve
izzete yüce rütbe ve değere kavuşturur. Ve heybeti arttırır. Sûre-i Hûd'da
mevcut olan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Hafîz, Ya Rakîb,. Ya Mucib, Ya Hamîd, Ya Mecîd, Ya
Fealûn, limayürid, Ya Vedûd, Esmâ-i Şerifeleridir.
EL'KERİM:
İsmi-şerifinin mânası. El'Kerim,
istemeden veren vesilesiz ihsan eden, cömert keremi bol olandır. El'Kerim İşini
şerifini 270 defa. tilâvet edene Cenab-ı Hak lütuf ve kereminden her şeyi ihsan
eder. Rızık ve maişeti keremi Hüdâdan in'am ve-ihsan buyurulur.
Yaratılışında keremlik tecelli eder. Müracaat ettiği yerden kerem görür.
Sûre-i Ra'd'de.. mevcut olan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Kebîr, Ya Müteal isimleridir.
Sûre-i İbrahim'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ Yâ-Mennan ismi şerifidir. Sûre-i
Hicr'de bulunan Esmâ-H Hüsnâ Ya Hallâk ismi şerifidir.
ER'RAKİB: İsmi celilinin mânası. Er'Rakîb,
varlıkları korumak için gözcü, işleri gözetici olandır. Er'Rakîb ismi celilini
312 defa okuyana. Allah Teâlâ tarafından rütbe ve mertebe hasıl olur.
Bunun gibi,
sır ve hakikatlere vâkıf olur. Basar ve basireti açılır. Kur'an-ı Kerim'de
Sûre-i Meryem'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Sadık, Ya Vâris isimleridir. Sûre-i
Hac'de bulunan isim, Ya Ba'is ismidir. Sûre-i Mü'minin'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ
Ya Kerim, ismi şerifidir.
EL'MUCÎB:
İsmi şerifinin mânası. El'Mucîb,
yalvaranların isteklerini veren, dualarını-kabul edendir. El'Mucîb ismi
celilini 55 defa tilâvet-edenin meşru duaları kabul olur. Haceti reva, olur.
Kur-an-ı Kerim'in Sûre-i Nur'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Hakku, Ya Mûbin, Ya
Nur isimleridir. Sûre-i Für-kan'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ ise Ya Hadi ismi
şerifidir. Sûre-i Sebe'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Fettah,. ismi şerifidir.
EL'VASİU:
İsmi şerifinin mânası. El'Vasiu,
ilmi rahmeti her şeyden geniş olandır-El'Vasi u ismi celilini 137 defa okuyanın
müşkül işleri kolaylaşır. Sıkıntıdan genişliğe, fakir ve zaruretten, servet ve
zenginliğe, esaretten hürriyete, hapislikten kurtulmaya intikal eder. Kur'an-ı
Kerim'de Sûre-i Mü'-min'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Gaffar, Ya Kabilu tevbi, Ya
Şedidül İkab, Ya Zettavli isimleridir. Sûre-i Zariyat'ta bulunan Esmâ-i Hüsnâ,
Ya Rezzak, Ya Zülikuvvetil
Metin isimleridir. Sûre-i Tur'da da mevcut olan Esmâ-i Hüsnâ Ya Vitir, ismi
şerifidir.
EL'HAKİM:
İsmi şerifinin mânası. EI'Hakîbı. buyrukları re herşeyi hikmetli olandır.
EL'VEDÛD: İsmi şerifinin mânası. El'Vedûd,
iyileri seven, rahmet ve rızasına erdi-Tendir. El'Vedûd ismi şerifinin 20 defa
okunması celbi kulûb, muhabbet teshir, ve temini meveddecie icrai tesir eder.
Ona herkesin kalbi meyleder. Ve sevgiyle dolar. Her yerde mazharı hürmet ve
kabul olur. Aradaki l)uğz ve düşmanlığı izale eder. Yekdiğerini sevmelerini ve
dost olmalarını temin eder. Sûre-i Kamer'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Melik, Ya
Muktedir, isimleridir. Sûre-i Rahman'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Rabbul
meşrikayni ve Ya Rabbül mağribeyni, Ya Zelcelâlivelik-ram isimleridir.
EL'MECİD:
İsmi celilinin mânası. El'Mecid,
azameti kadri şanı büyük ve yüksek, samahati bol, zatı şerefli işleri güzel
olandır.
EL'BAİS:
İsmi şerifinin mânası. El'Bais,
Peygamber gönderen, ölüleri diriltendir. El'Bais ismi celilinj 573 defa okumaya
muvaffak olanın işleri nizama girer. Maksat ve meramına nail olur. Kemâle
ulaşır. Kur'an-ı Kerim'de Sûre-i Hadid'de bulunan Esmâ-i Hüsnâ Ya Evvel, Ya
Ahir, Ya Zahir, Ya Bâtın,
isimleridir. Sûre-i Haşr'de bulunan Esmâ-J Hüsnâ Ya Melik, Ya Kuddûs, Ya Selâm,
Ya Mü'min, Ya Mühey-min, Ya Aziz, Ya Cebbar, Ya. Mütekebbir, Ya Halik, Ya Bariu,
Ya Musavvir isimleridir.
EŞ'ŞEDİD:
İsmi ccliünin mânası. Eş'Şehid
her yerde hazır, her şeyi bilen ve gören. Ahirette de herkese halini
bildirendir.
El-HAK:
İsmi şerifinin mânası. El'Hak,
varlığı değişmeden duran, ahirette de hakkı bâtıldan ayıran, hak sahiplerine,
haklarını alıve-rendir.
EL'VEKİL:
İsmi celilinin mânası. El'Vekîl,
yaratıkların işlerini üzerine alan, ve daha iyisini yapan ve kullara yardım
etmesine'yetendir. El'Vekîl ismi şerifini 66 defa okumaya devam eden kimseye
Cenab-ı Hak işlerinde muvaffakiyet ihsan eder. Rızkı bol, kâr ve kazancı geniş,
saadeti çok olur. Darda ise ferah ve sürura erişir. Kuvvet ve kudreti, izzet ve
rif'ati artar.
Kur'an-ı
Kerim'de Sûre-i Buruç'da bulunan Esmâ-i Hüsnâ, Ya Mubdiu, Ya Muidu isimleridir.
Sûre-İ İhlâs'-da bulunan Esmâ-i Hüsnâ ise Ya Ahad, Ya Samed ismi şeriflerinden
ibarettir. Bunlan okuyan İsm-i Azam duası ile' dua etmiş olur.
EL'KAVİYYU:
İsmi şerifinin mânası, El'Kaviyyu,
pek güçlü olan demektir. El'Kaviyyu ismi şerifini 116 defa tilâvet edenin maddî
ve manevi kuvveti artar. Şam yüce, nüfusu cari olur. Kaviyyu isminin sırrına
mazhar olur. Kalbleri teshir kudretine nail olur. Allah Teâlâ'nm 4000 ismi olup,
binini Allah'-dan başka kimse bilmeyip, diğer bininin Allah Teâlâ ve meleklerden
başka kimse bilmez. Ve bininin Allah Teâlâ, melekler ve enbiyadan maada bilen
olmadığı ve dördüncü binini mü'minler bilip üç yüzü Tevrat'ta, üç yüzü İncil'de,
üç yüzü Zebur'da ve yüzü Kur'an-ı Ke-rim'de mezkûr olduğu ve Kur'an-ı Kerim'de
mezkûr olan yüzden doksandokuzu zahir olup birisi gizli v saklı bulunduğu Fahri
Razi tefsirinde yazılıdır.
EL'METİN:
İsmi şerifinin mânası. El'Metin,
çok sağlam olandır, El'Metin ismi şerifini 500 defa okuyanın tabiatında, hal ve
hareketinde metanet ve sağlamlık hasıl olur. Kuvvet ve kudreti artar. Halk
katında muteber görünür.
EL'VELİYYU: İsmi şerifinin mânası. El'Veliyyu,
iyi kullarına dost olup yardım edendir. El'Veliyyu ismi şerifini 46 defa okuyana
Allah Teâlâ tarafından yüksek mertebeler ihsan buyrulur. Dünya ve ahirette
makbul ve muteber olur.
EL-HAMÎD:
İsmi serilinin mânası. El'Hamid,
hamdü sena olunan bütün varlıkların diliyle biricik öğülendir.
EL'MUHSİ:
İsmi şerifinin mânası. El'Muhsi,
herşeyin sayısını bilen ve sayandır. !İ
EL'MUBDİU: İsmi şerifinin
manası. El'Mubdiu,
herşeyi maddesiz örneksiz olarak yoktan var eden, meydana getirendir.
EL'MUİDU:
İsmi şerifinin mânası. El'Muidu,
öldürüp yeniden dirilten, tekrar yaratandır.
EL'MUHYİ:
İsmi şerifinin mânası. El'Muhyi,
yoktan hayat veren, can bağışlayan, sağlık verendir.
EL'MÜMİT:
İsmi şerifinin mânası. El'Mümît,
canlı yaratıkların Ölümünü yaratan hayatî yok edendir.
EL'HAYYU:
İsmi şerifinin mânası. El'Hayyu
ebedî hayat sahibi, hakikî hayat ona mahsustur demektir.
EL'KAYYUMU: İsmi şerifinin mânası. El'Kayyumu,
hiçbir şeye ve mekâna muhtaç olmayan, gökleri, yeri» bütün yaratık ve varlıkları
yerlerinde tutan ve koruyandır.
EL'VACİDU:
İsmi şerifinin mânası. El'Vacidu,
kimse ondan kaçıp gizlenip saklanarm-yan, istediğini bulandır.
EL'MACİDU:
İsmi şerifinin ınânnsi. EI'Macid,
azameti kadri ve şanı büyük şeref kerem, fadıl ve semahatı bol olandır.
EL'VAHİDU: İsmi şerifinin mânası. El'Vahid;
zatında, sıfatında, isimlerinde, işlerinde ve hükümlerinde benzeri ortağı ve
dengi olmayan tek-d*r.
ES'SAMEDÜ:
İsmi şerifinin mânası. Es'Samed,
ihtiyaçtan beri, âlem ona muhtaç, hacetlerin bildirilmesi için tek merci odur.
Es'Samed ismi şerifini darlık, keder, dert, zaruret ve şiddet zamanında 134 defa
okuyan kimseye selâmet ihsan buyurulur. Dert ve darlık görmez, aç kalmaz.
EL'KADİR:
İsmi şerifinin mânası. El'Kadir,
istediğini dilediği gibi yapmaya gücü yetendir.
EL'MUKTEDİR: İsmi serilinin mânası.
El'Muktedir, kuvvet verip, kulları vasıtasıyle bazı şeyleri İcat ettirendir.
El'Kadir ismi şerifini 205 defa, El'Muktedir ismi şerifini de 744 defa tilâvet
edene fenalık
edilemez. Cenab-ı Hakk'm yardımı ile düşman şerrini ve belâyı defe kadir
olur.
EL'MUKADDİM -
EL'MUAHHİR: İsmi şeriflerinin mânası. İstediğini,
var veya yok etmekte zaman mekân şeref ve rütbede ileri geçiren, öne alan ve
istediğini de geriye koyan, arkaya bırakandır.
EL'EVVEL:
İsmi şerifinin mânası. El'Evvel,
ilkdir, başlangıcı olmayandır.
EL'AHİR:- İsmi cclilinin mânası.
¦El'Ahir, ebedîdir. Tükenmesi ve sonu yoktur.
EZ'ZÂHİR: İsmi
şerifinin mânası. Ez'Zâhir
varlığı kudretiyle aşikâr olandır.
EL'BATIN: Kibriyası ile insanların gözüne görünmeyen ve gizli olandır.
EL'VALİ:
Bütün olayları ve yaratıkların işlerini tek başına tedbir ve idare edendir.
EL'MÜTEALİ: Gücü kuvveti ile üstün yaratılmışlar için, mümkün görülen her
şeyden yüksek ve yüce olandır.
EL'BERR:
İyiliği ve bahşişi bol olandır.
ET'TEVVAB: tevbe sebeplerini kolaylaştırarak,
tevbeleri kabul eden, suç ve günahları bağışlayandır.
EL'MÜNTEKIM: Düşmanına hatırlatmak, mühlet
vermek ve ihtar ettikten sonra hâlâ suç ve kötülüklerine devam ve ısrar
edenlerden intikam alan ve onları lâyık oldukları cezaya çarptırandır.
EL'AFUVVU: Günâhları mahv eden, kulların kötülüklerinden
keremiyle geçendir.
ER'RAUF:
Afv edeni af eder, cömert ve merhametli olandır.
MALİKÜLMÜLKÜ: Kâinat mülk ve servetin hakikî sahibi, bütün varlık emrinde,
hikmetine kimse karışamayandır.
ZÜLCELÂL-İ
VEL-İKRAM: Büyüklük fadlü kerem sahibi olandır.
EL'MUKSİDU:
İşlerini denk, yerli yerinde yapan, mazlumların haklarını zalimlerden
ahve-rendir.
EL'CAMİU: Dünyada yaratıkları ve her
istediklerini hattâ birbirine zıt, su - ateş, toprak -hava gibi şeyleri
topladığı gibi, ahirette de hesap ve ceza için hepsini toplayandır. El'Camiu
ismi şerifini umur ve hususu darmadağınık, 'işleri karmakarışık, duçarı yeis ve
hayret olan kimse 114 defa okursa, biiznillâh her şeyi yoluna girer. O
dağınıklık ve perişanlık kalmaz.
EL'GANİYYU: Zengin olan, eksiği olmayıp
herkes ona muhtaç olandır.
El-MUĞNİ: İstediğini zengin eden, ve ihtiyaçtan
koruyandır. El'Gani ismi celilini 1060 defa, el'Mugni ismi celilini de 1100 defa
erbabı ihtiyaçtan veyahut Allah Teâlâ'dan başkasına muhtaç ve fakirlikten korkan
kimse okursa, mahlûkatın kâffesine istiğna hasıl olur. Rızkı bol, kazanç ve kârı
ziyade olur.
EL'MANİU: Din ve bedenleri bozulma ve helâktan
meneden, istediğini koruyandır.
EZ'ZARRU: Dilediğine belâ, zarar ve ziyan
veren, zararlı şeyleri yaratandır. Esra
sûresinin 110. âyeti kerimesinde Allah Teâlâ Hazretleri Resulüne hitaben
buyuruyor ki: «De kî: Ya habibinı 'Allah diye dua ediniz. Veya Rahman diye dua
ediniz. Hangi isme çağirsanız dua etseniz güzeldir. Çünkü O en güzel isimler hep
O'nundıır. O zatı chaddir.» Resulûllah (S.A.V.) bir gün Mekke"de Ya Allah, Ya
Rahman diye dua ederken müşrikler işitmişler, Muham-med bir ilâha davet
ediyordu. Halbuki kendisi iki ilâha dua ediyor
demişler. Cevaben bu emri ilâhî nazil olmuştur. Yani Allah Teâlâ'nm birçok
isimleri vardır ki, en güzel isimlerdir. En yüksek cemal ve celâl ve ikram ifade
eden Esmâ-i Hüsnâ hep onundur. Bunların herhangisi ile olursa olsun, dua
caizdir. Çünkü ismin taaddüt dünden müsemmanm taaddüdü lâzım gelmez. Bütün
Esmâ-i Hüsnâ ile dua Lâ Şerikeleyk olan o zatı ehade duadır.
EN-NAFIU: Dilediğine menfaat temin eden, ve
faydalı şeyleri yaratandır.
EN'NUR:
Alemleri ay ve güneşi ile,, gönülleri iman ve ilimle nurlandırandir.
EL'HADİ: İstediğini imana, iyi doğru ve kârlı
yollara muvaffak ve hidayet edendir.
EL'BEDİU:
Örneksiz, maddesiz, icat edendir.
EL'BAKÎ:
Ancak O vardır. Varlığının nihayeti ve sonu olmayandır.
EL'VARİS:
Servetlerin geçici sahipleri elleri boş yokluğa dönünce kalan mülk ve servete
hakikî sahib malik ve vâris olandır. El'Vâris İsmi celilini 707 defa okuyan
kimseye kemal-i ilim fazilet ve hilim ve mehasini ahlâkiyeyi ihsan eder.
ER'RAŞİD:
İşlerini doğru nizam ve hikmet üzere yürütüp sonuna ulaştıran, dilediğini
iyiliğe götüren, doğru yola yöneltendir.
ES'SABUR: Suçlulara mühlet verip, cezalandırmalarını sonraya bırakan, acele
etmeyip sabredendir. Es'Sabur ismi şerifini 298 defa okuyan kimseye Cenab-ı Hak
nimeti sabrı ihsan buyurur. Lüzumsuz acele ve telâş ile mutazarrır olmaz. Hiddet
ve gazaptan emin olur.
SON
Arka kapak
yazısı:
Hamd
olsun Allah(cc)'a ki Kitab-ı İ ' Celilinde "Allah, Esmâ-ı Hüsnâ sahibidir; O'nu
bu güzel isimleri ile çağırın!" buyurdu.
Salât ve
Selâm olsun Efendimiz Muhammed'e (S.A. V.) ki, yaratıklar arasında Allâh(c.c.)'ı
en iyi tanıyan O'dur. Hidayet bulan ve aynı zamanda hidayet vesilesi olan âl ve
ashabına da salat ve selâm olsun! : Esma-i Hüsna
(Allâh(c.c.)'ın güzel isimleri)nin şerh ve izahı olduğundan, büyük ve ulvi
bir mevzudur.
Eser
Büyük islam Alimi İmam-ı Gazali'nin titiz bir çalışması sonucu
hazırlanmıştır.
|