HAK YOLUNUN ESASLARI
<

Tercüme: Dilaver Selvi
Semerkand Yayıncılık
İÇİNDEKİLER
Kitap
Hakkında
Müellifin
Önsözü
Giriş
Hakk'ın
Dışındaki Her Şey Perdedir
Bâyezîd-i
Bistâmî'nin Gayret ve Ameli
Aşılması
Gereken Altı Engel
1.Bölüm:
Dinin Temel Rükünleri
2.Bölüm:
Edep
Ariflerin İlahi Huzurdaki Edepleri
3.Bölüm:
Sülük ve Tasavvuf
Uzletin(Halktan Uzaklaşmanın) Gerekliliği
Kendini Aşmanın Yolu
Sufi Kimdir?
Tasavvuf Nedir?
Tasavvufun Esasları
Melâmîlik ve Melâmî'nin Halleri
4.Bölüm:
Cenâb-ı Hakk'a Ulaşmanın Manası
İttisal (Hakk'a Ulaşma)
5.Bölüm:
Tevhid ve Marifetle İlgili Konular
Tevhid (Yüce Allah'ın Birliği)
Tevhid Nedir?
Tevhid çeşitleri
Tevhid Konusundaki Farklı Görüşler
İrade ve Amel Konusundaki Görüşler
Kaza ve Kader
Bozuk Görüş ve Fırkalar
Kazâ-Kader Meselesi
Fiilde Kulun Etkisi
Yapılan İşlerin Kısımları
İnsana Verilen Kudretin Yeri
İlim ve Marifet Arasındaki Fark
Basiret, Mükaşefe, Müşahede, Muayene
Yakin
Feraset
İlham
6.Bölüm:
Nefs, Ruh, Kalp, Akıl
Kalp
Ruh
Nefis
Akıl
Kalbin Askerleri
Hiss-i Müşterek
Hayal
Vehim
Hafıza/Ezberleme Kuvveti
Mutasamfe/Sevk ve idare Kuvveti
Kalbin Yardımcı Askerlere İhtiyacı
Varlıkların Kısımları
İnsanın Şekillenmesi
Ruhu Tanımak Mümkün müdür?
Ruhun Yüce Allah'a Ait Olması
İnsanın Rahmanın Suretinde Yaratılması
7.Bölüm:
İlahi Muhabbetin Manası
Marifet ve Muhabbet Sahiplerine Verilen Haller
8.Bölüm:
Allah'u Teala İle Üns/Özel Muhabbet
Kalbin Huzur Hâli
Naz Hâli
Şevk
Hayret
Heyman (Kara Sevda)
Üns ve Temkin
Sevenlerin Farklı Halleri
9.Bölüm:
Haya-Murakabe-İhsan
Murakabe ve İhsan
Murakabenin Dereceleri
10.Bölüm:
Kurb (Allah'a Yakınlık)
11.Bölüm:
İlimin Şerefi
12.Bölüm:
Esma-i Hüsna'nın Manası
Esma-i Hüsna'nın Kısımları
Esma i Hüsna'nın Toplandığı
Zikir
13.Bölüm:
Doğru Ve Geçerli İman
Bazı Sıfatların Yorumlanması
14.Bölüm:
Allah'u Teala'nın Sıfatları
Sıfatlar Konusunda Mezheplerin Görüşleri
Subiti Sıfatların Durumu
15.Bölüm:
İhlas ve Riya
Amelin Korunması Gereken Şeyler
16.Bölüm:
Peygamberlerin Bütün Günahlardan Korunması
Hz. Peygamber'e (s.a.v) Karşı Vazifelerimiz
Hz. Peygamber'e (s.a.v) Ait Amel ve Durumlar
Hz. Peygamber'e (s.a.v) Farz Olan Şeyler
Hz. Peygamber'e (s.a.v) Haram Olan İşler
Hz. Peygamber'e (s.a.v)
Mübah (Serbest) Olan İşler
Hz. Peygamber'e (s.a.v.) Has Olan Faziletler
Hz. Peygamber'e (s.a.v.) Hürmetsizliğin Hükmü
17.Bölüm:
Kalbe Gelen Düşünce Çeşitleri
18.Bölüm:
Dilin Afetleri
Gıybet
Nemime (Laf Taşıma)
Kötü Zan
Övme
19.Bölüm:
Mideyi Haramdan Korumak
20.Bölüm:
Şeytanın Hile ve Tuzakları
Nefsin Tehlikesi
Sorumlu Olduğumuz Kalp Amelleri
21. Bölüm:
Yüce Allah'a Karşı Görevlerimiz
Takvanın Kısımları
Takvanın Zaferi
Takva Nedir?
Kalbin Afetleri
Uzun Emel Nedir?
İbadetin Temeli
Haset
Kibir
22. Bölüm:
Güzel ve Kötü Ahlâk
Güzel Ahlâk nedir?
Sıfatların Değişik Halleri
Tevazu Ahlâkı
23.Bölüm:
Tefekkür ve Meyveleri
24.Bölüm:
Tövbe
25.Bölüm:
Sabır ve Meyveleri
26.Bölüm:
Havf (İlahi Korku) ve Ona Bağlı Haller
27.Bölüm:
Reca (Ümit) ve Ona Bağlı Haller
28.Bölüm:
Fakrve Ona Bağlı Haller
29.Bölüm:
Zühd ve Ona Bağlı Haller
30.Bölüm:
Muhasebe ve Ona Bağlı Haller
31.Bölüm:
Şükür ve Ona Bağlı Haller
32.Bölüm:
Tevekkül ve Ona Bağlı Haller
33.Bölüm:
Niyet ve Ona Bağlı Haller
34.Bölüm:
Sıdk ve Ona Bağlı Haller
35.Bölüm:
Rızka Makamı
36.Bölüm:
Gıybetten Sakındırma
37.Bölüm:
Fütüvvet Ahlâkı
Cömertlik
38.Bölüm:
Güzel Ahlâklar
39.Bölüm:
Kanaat
40.Bölüm:
İnsanlardan Bir şey İstemenin Hükmü
41.Bölüm:
Halka Şefkatle Muamele
42.Bölüm:
Günahların Âfetleri
43.Bölüm:
Kurbiyet Ehli/Allah'a Yaklaşmış Ariflerin Namazı
KİTAP
HAKKINDA
Kıymetli
okuyucularımız!
Sizlere
faydalı ve kıymetli bir eseri daha sunuyoruz.
Eser, büyük
âlim, arif, Hak dostu İmam Gazâlî'ye (rah) aittir. Eserin asıl ismi,
'Ravdatü't-Tâlibîn ve Umde-tü's-Sâlikîn'dir. Biz konusuna uygun olarak,
tercümeye "Hak Yolunun Esasları" ismini verdik.
Eser,
manevî terbiye yolunun esaslarını, edeplerini, ölçülerini, temel ahlâklarını,
ilimlerini konu etmekte; Ehl-i sünnet itikadına aykırı olan görüş, mezhep ve
düşünceleri değerlendirip reddetmektedir.
Bu eser
kısa, özlü bir reçete olup tasavvuf terbiyesinin ilmihâli durumundadır.
İmam Gazâlî
(rah), bu eserde itikad, edep, güzel ahlâk ve seyrü sülük konularında en lâzım
bilgileri özlü ve çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Bu haliyle eser, sanki
Ihyâü Ulûmi'd-Din adlı kitabının bir özeti gibidir.
Kıymetli
okuyucularımız!
Kitabın
müellifinin de dediği gibi; bu dünyada varlık sebebimiz iki şeydir: Bunlar, ilim
ve ameldir. İlim, amelin önündedir;
dinimizin ilk emri ilimdir, ilimsiz amel ya noksan ya da bozuk olur; kazancı
zararını kurtarmaz.
Faydalı
ilim, yüce yaratıcıyı tanıtan; O'nun emrini, dinini, yolunu ve gerçek sevgiyi
öğreten ilimdir. Dinimizin zahirdeki hüküm ve amellerini öğreten ilme "fıkıh
ilmi" denir. Kulluğun merkezi olan kalple ilgili ilim, idrak, edep, ahlâk ve
terbiyeyi öğreten ilme de "tasavvuf ve terbiye ilmi" denir.
Her
müslüman bu iki ilmin farz kısmını bilmesi gerekir.
İşte
elinizdeki eser, manevî terbiyenin farzlarını işleyen ilmihâli durumundadır.
Eserin Allah için sabırla okunmasını tavsiye ediyoruz.
Muhtemel
hatalarımızı bize ulaştırma lutfunda bulunan kıymetli okuyucularımızdan Allah
razı olsun.
Bize bu
hizmeti" ikram eden yüce Allah'a sonsuz hamdolsun.
Dr. Dilaver
Selvi
MÜELLİFİN
ÖNSÖZÜ
Şeyh, imam,
âlim, allâme, sahasında tek, Hüccetü'l-İslâm Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed b.
Muhammed b. Ahmed el-Gazâlî et-Tûsî (Allah onu rahmetiyle kuşatsın, rızâsına
ulaştırsın ve kendisini cennetlerin en güzel yerlerinde yerleştirsin) der ki:
Dostlarının
kalplerini muhabbetinin ateşiyle yakan, onların bütün düşüncelerini kendisinde
toplayan, ruhlarını yüce zâtına kavuşma iştiyakı ve O'nu müşahede aşkıyla
coşturan, gözlerini ve basiretlerini yüce cemâlini görmeye bağlayan Allah'a
hamdolsun.
Bu halleri
yaşayan Allah dostları, O'na kavuşmanın sevinci ile sarhoş oldular; kalpleri
O'nun yücelik ve heybetini müşahede edince hayret içinde kaldılar; dünya ve
âhirette O'ndan başkasını görmediler.
Onların
gözlerine herhangi bir varlığın sureti ilişse, basiretleri hemen ona şekil veren
yüce zâta yönelir.
Kulaklarına
herhangi bir nağme gelse, sırları derhal yüce sevgiliyi hatırlar ve O'nu
zikreder.
Herhangi
bir inilti, âh, coşku, hüzün, heyecan ve şevk sesi işitseler, hemen yüce
Mevlâ'yı hatırlar; O'nun için ah çeker; kalpleri O'na çekilir, O'nun için
hüzünlenirler;
O'nun
katındakilere şevkleri artar; O'na yönelirler, O'na koşarlar, O'na kulak
verirler. Gözleri ve kulakları O'ndan başkasına kapanır; O'ndan başkasını görmez
ve işitmezler.
İşte bu
kimseler, Allahu Teâlâ'nın özel dostluğu için seçtiği ve seçkin kulları
arasından kendisine tahsis ettiği dostlarıdır.
Yüce Allah,
son peygamber olarak gönderdiği Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz'e ve hidayet
yolunun rehberleri yaptığı âl ve ashabına salât ve selâm etsin.
Ben bu
kitabı, hak yoluna girmek ve o yolda gitmek isteyen bir kimsenin -inşallah-
güzelce uyması ve istifade etmesi için yazdım. Onda bir hata etmekten ve yanlış
bir şey söylemekten yüce Allah'a sığınırım. O, en güzel yardım eden ve destek
verendir.
Yüce
Allah'tan bu kitabı okuyanlara faydalı yapmasını diliyorum. Hiç şüphesiz O,
bizlere çok yakındır ve dualarımıza karşılık verendir.
Kitap, bir
girişle birçok fasıl ve bölümden oluşmaktadır.
GİRİŞ
Bil ki,
halkın Hak'tan kopmasının ve perdelenmesinin pek çok sebebi vardır; bunların en
başta gelenleri şunlardır:
Halka
yönelmek ve onlara takılıp kalmak. Kendi nefsi ile meşgul olmak. Yaptığı işlere
bakıp onlarla aldanmak.
Sahih ve
doğru inançtan sapmak. Bu sapma, her insanın nefsinin yaratılışı ve
cibilliyetine göre farklı şekillerde olmaktadır.
Makam, mal,
dünya, mevki ve şöhret sevgisi.
Uzun yaşama
arzusu ve ileride yaparım düşüncesi.
Cimrilik.
Nefsin kötü
arzularına uyma.
Kendini
beğenme.
Yiyecek,
içecek ve giyeceklerin haram yoldan kazanılması.
Dünya
işlerinin bozuk olması.
Nefsanî
duyguların kalbe hâkim olması.
Nefisle
mücahedeyi terk ve ihmal edip onun kötü arzularına boyun eğmek.
İnsanlara
karşı güzel ve şirin gözükmeye çalışmak.
Kin,
düşmanlık, haset, cehalet, ahmaklık, gösteriş ve ikiyüzlülük gibi kötü huylara
sahip olmak.
Göz, kulak,
dil, el ve ayak gibi azaları, yüce Allah'ın taatı dışında kullanmak. Halbuki,
Kur'ân-ı Kerîm'de uyarıldığı gibi;1 bütün bu azalar, her yaptığından sorumludur.
el-İsrâ 17/36.
Tembellik,
gevşeklik, gaflet ve bunların dışındaki yüce Allah'tan uzaklaştıran şeyler de bu
kısma dâhildir.
HAKK'IN
DIŞINDAKİ HER ŞEY PERDEDİR
Şunu bil
ki, halka bakmak ve nefsin arzularına bağımlı olmak Hakka karşı bir perdedir.
Yaptığı
işleri kendinden bilmek, bir çeşit şirktir; çünkü kulun yaptığı bütün işleri
yaratan ve ortaya çıkaran yüce Allah'tır. Kula ait olan ise onu yapmaktır. Bu
durum, kulun yaptığı iyiliklere sevap ve kötü işlerine ceza vermek için böyle
takdir edilmiştir.
Kul, ilâhî
kudretin ortaya çıkarmasıyla bir iş yaptığında, buna kulun kesbi/fiili ve
kazancı denir. Ehl-i sünnet mezhebinin görüşü böyledir. Kul, bir işi yapmaya
başladığında ona bu işi yapma kudreti verilir; öncesinde değil. Kul bir işe
başlayacağı anda Allahu Teâlâ onun için bir kudret yaratır; bu kudretle yapılan
işe kulun kesbi denir.
Kim,
yaptığı işi sadece kendisinin istediğini ve kendi kudretiyle yaptığını söylerse,
o, Kaderî'dir.
2
Kaderî; kaderi inkâr eden, kulun yaptığı bir işi, ezeldeki bir kadere göre
değil; o anda kendi irade ve kudretiyle yaptığını söyleyen bâtıl, bozuk, sapık
fırkanın adıdır. Bu gruba "Mu'tezile" de denir.
Kim,
yaptığı bir işte kendisinin hiçbir irade ve kudretinin olmadığını söylerse, o,
Cebrî'dir.3
3 Cebrî,
Cebriyye mezhebi, kulun hiçbir irade ve kudrete sahip olmadığını; ilâhî kader ve
kudrete tabi olduğunu, yaptığı her işte, rüzgârın önündeki yaprak gibi, nereye
sevkedilirse oraya gittiğini söyleyen bozuk fırkadır.
Kim,
yaptığı bir işi Allahu Teâlâ'nın irade ettiğini, kendisinin de bu işi yaptığını
ve ondan sorumlu olduğunu söylerse; o, sünnet üzere giden, doğru yola ulaşmış
bir kimsedir. Bu konu çok uzundur; burası yeri değildir. Biraz sonra -inşallah-
bu konuda bazı açıklamalar gelecektir.
Doğru inanç
ve sahih akideden sapmaya gelince, bunun sebebi; nefsin kötü arzularının kalbe
hâkim olması ve bozuk mezhep/fikir üzerinde taassup göstermektir.
Büyük
âlimlerden biri demiştir ki: "Nice insanlar vardır ki, onların ameli az olduğu
halde, güzel inançları kendilerini kurtarır. Birçok insan da vardır ki, pek çok
ameli bulunmakla birlikte, bozuk inançları kendilerini helak eder."
Makam, mal
ve dünya sevgisi, öldürücü bir zehirdir.
Baş olma ve
şöhret sevgisi, insanda kibir meydana getirir.
Dünyaya
fazla dalmak, dini mahveder.
Ariflerden
biri der ki: "Yaptığım bir hayır işi insanlar gördüğünde, o ameli gözümden
düşürürüm/artık ondan bir sevap beklemem."
Uzun
emele/fazla yaşama hırsına gelince, bu düşünce, güzel amele mani olur ve insanı
Hak'tan alıkoyar.
İleride
yaparım düşüncesi ise, şeytanın en büyük tuzağıdır.
Cimrilik,
kötü arzulara kapılma ve insanın kendisini beğenmesi, kişiyi helake götüren
büyük günahlardandır.
Gıdanın
haram olmasına gelince; bu kalbi karartır, katılaştırır ve Allahu Teâlâ'dan
uzaklaştırır. Helâl gıda ise, kalbi nurlandırır, onu inceltir ve Yüce Allah'a
yaklaştırır. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Ey iman
edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin.
el-Bakara 2/172.
Temiz
yiyecek, helâl olan yiyecektir. Bir âlimin dediği gibi, sen yiyeceğini ve
içeceğini helâlinden yap; geceleri ibadetle geçirmesen gündüzleri nafile oruç
tutmasan da ciddi bir kaybın olmaz.
Helâl
yemek, sûfîlerin yolunda büyük bir esastır. Bir kul, bütün geceyi ibadetle
geçirse; fakat karnına girene dikkat edip onun nereden nasıl geldiğini
bilmedikçe, bu ibadetin
kendisine bir faydası olmaz. İnsanların sıratı en hızlı geçecek olanı, dünyada
şüpheli şeylerden en fazla sakınanlarıdır.
Allahu
Teâlâ, bir kudsî hadiste şöyle buyurur:
"Kulum, aç
kalırsan beni görürsün; şüpheli şeylerden sakınırsan beni tanırsın; dünya mal ve
hırsından sıyrılırsan, bana ulaşırsın."
Diğer bir
kudsi hadiste de şöyle buyrulur:
"Vera'
sahiplerine (şüpheli şeylerden sakınanlara) gelince, onlara azap etmeye haya
ederim."
Büyük
zâtlardan biri şöyle demiştir: "Sana ilim, açlık, halktan gizlenme ve oruç
gerekir. Hiç şüphesiz ilim, bir nurdur; onunla insanın yolu aydınlanır; açlık
ise hikmete ulaşma yoludur."
Bâyezîd-i
Bistâmî demiştir ki: "Allah için hangi gün aç kaldıysam, o gün kalbimde, daha
önce bulmadığım bir hikmet elde ettim."
Kendini
halktan gizlemek ve fazla tanınmamak, bir rahatlık ve tehlikelerden selâmettir.
Oruç ise, bir yönüyle samediyyet/kimseye muhtaç olmama sıfatıdır; onun benzeri
bir amel yoktur. Bunu, "O'nun benzeri/dengi/misli hiçbir şey yoktur"5 eş-Şûrâ
42/11. âyetinden anlıyoruz.
Kim devamlı
oruç tutarsa bu ona ilim, marifet ve müşahedeyi kazandırır. Bunun için Allahu
Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"İnsanın
bütün yaptığı ibadetler kendisine aittir, ancak oruç hariç. Oruç, benim içindir
ve onun karşılığını ben veririm. Oruçlunun ağzının kokusu Allah katında misk
kokusundan daha hoştur."6 Buhari v.d.
Dünya ile
aşırı meşgul olmak ve şehvetin/kötü arzuların kalbe hâkim olması, bütün kötü
sıfatları peşinden getirir. Bu kötü sıfatları güzel sıfatlarla değiştirmedikçe,
kulun Allah'a yakın olması düşünülemez.
Ariflerden
biri der ki: "Kul, hayrın dışındaki şeylerle kalbini kirlettiği sürece, manevî
yakınlığa ve ilâhî huzurda bulunmaya lâyık olamaz; tâ kalbini
mâsivadan/Allah'tan gayri ve O'nun razı olmadığı şeylerden temizleyinceye
kadar."
Hz. Osman
(r.a) demiştir ki: "Eğer kalpler günah kirlerinden temiz olsaydı, Kur'an okumaya
doyamazdı."
Gerçekten
kalp temiz olunca, kendisiyle konuştuğu yüce zâtı müşahede eder, başkasından
kesilir.
Şunu iyi
bil ki, Hak'tan başka her şey O'nunla kul arasında bir perdedir. Eğer varlığın
zulmeti olmasaydı, gayb nuru ortaya çıkardı. Şayet nefsin fitnesi/imtihanı ve
âfetleri olmasaydı, aradaki perdeler kalkardı. Eğer aradaki engeller olmasaydı,
hakikatler keşfolurdu. Şayet kalpte manevî hastalıklar olmasaydı, ilâhî kudret
apaçık gözükürdü. Eğer kalpte tamah/eşya ve yaşama hırsı olmasaydı, içine ilâhî
muhabbet yerleşirdi. Şayet, ebedî yaşama zevki olmasaydı, iştiyak ateşi ruhları
yakardı.
Eğer
uzaklık olmasaydı, yüce rabbimiz müşahede edilirdi.
Kalbi örten
perdeler açılınca, kalp bağlardan kesildiği için sebepler silinir, engeller
ortadan kalkar.
Şu şiir bu
konudadır:
Uzun
süredir senden gizlenen sır açıldı sana;
Bir
zamanlar karanlıktaydın, şimdi çıktın sabaha.
O'nun gayba
ait sırrına sensin perde olan;
Eğer sen
olmasaydın, her şey çekilirdi aradan.
Ondan ayrı
kalınca, çıkarma hatırından;
Bekle
açılacak kapıyı yârin çadırından.
Yârden bir
söz geldi ki dinleyen hiç usanmaz;
Nesir
olsun, nazım olsun tadına doyum olmaz.
Ariflerden
biri der ki: "Allahu Teâlâ bir kula kötülük murat ederse, ona amel kapısını
kapatır, tembellik kapısını açar."
Muaz b.
Cebel'e (r.a) bir adam gelerek, "Şu iki adamın durumu hakkında bana ne dersin?
Bunlardan biri bütün gayretiyle ibadet ediyor, ameli çok, günahı azdır; ancak
yakîni zayıf ve kalbine şüphe geliyor" dedi. Muâz (r.a), "Onun şek ve şüphesi
amelini yok eder" cevabını verdi. Adam, "Peki şu diğer adam hakkında ne dersin?
Onun ameli azdır, fakat yakini/imanı kuvvetlidir; bununla birlikte günahı da
çoktur. Muâz (r.a) sustu. Bunun üzerine adam, "Vallahi, eğer şu birincinin
şüphesi onun hayırlı
amellerini yok ederse; bunun yakîni de onun bütün günahlarını yok eder" dedi. O
zaman Hz. Muâz (r.a) adamın omzundan tutarak, "Ben şu adamdan daha ince
anlayışlı birini görmedim" dedi.
BAYEZİD-İ
BİSTAMİ'NİN GAYRET VE AMELİ
Bâyezîd-i
Bistâmî (rah) demiştir ki:
"On iki
sene nefsimin başında demircilik yaptım. On beş sene kalbimin aynasını
cilâlamakla meşgul oldum. Bir sene, nefisle kalbimin arasındaki vaziyeti
gözetledim; bir de baktım ki belimde bir zünnar/şirk bağı var. Bu defa beş sene
onu kesmek için çalıştım; onu nasıl keseyim diye düşündüm. Sonra bana işin
gerçeği keşfoldu; bütün halkı ölmüş kabul ettim; hepsinin üzerine dört tekbir
getirdim, cenaze namazlarını kıldım."
Yüce Allah
en iyisini bilir; bu sözün mânası şudur:
O, nefsini
terbiye yolunda çalıştı; onun bozuk ve kötü sıfatlarını gidermek, ucb/amelini
beğenme, kibir, hırs, kin, düşmanlık, haset gibi nefsin alıştığı kötü huyları
temizlemek için çok uğraştı. Bunu başarmak için nefsini korku ocağına attı;
ilâhî emir ve nehiy tokmakları ile iyice ezip terbiye etti. Bu çalışma ile onun
temizlendiğini düşündü. Sonra, kalbinin ihlâs aynasına baktı; orada gizli
şirkten bir takım şeylerin kaldığını gördü. Bunlar riya/gösteriş, amellerine
bakma, sevap ve azap düşüncesi ile amel etme, keramet ve manevî hediyelere göz
dikme gibi şeylerdi. Bütün bunlar, yüce Allah'ın seçkin kulları yanında
ihlâsta bir çeşit şirktir. İşte zünnar diye işaret ettiği bunlardır.
Sonra bu
zünnarı, yani nefsin Hakk'ın dışındaki beklenti, korku ve bağlarını kesmeye
yöneldi; bütün halktan yüz çevirdi; öyle bir hale geldi ki, nefsin gözünde diri
olan şeyleri öldürdü; kalbinin içinde ölü olan şeyleri diriltti. Nihayet,
kalbiyle kadîm olan ezelî sevgiliye yöneldi ve O'ndan başkasını yok konumuna
getirdi. Bu hali elde edince, mahlûkatın üzerine dört tekbir getirip cenaze
namazlarını kıldı ve bütün varlığı ile Hakk'a yöneldi.
Bâyezîd-i
Bistâmî'nin, "Halkın üzerine dört tekbir getirdim" sözünün mânası budur; çünkü
ölmüş kimsenin üzerine dört tekbir getirilir. Bir de, halkı Hak'tan perdeleyen
şeyler dört tanedir: Bunlar nefis, hevâ/kötü arzular, şeytan ve dünyadır.
Hazret,
nefsini ve kötü arzularını öldürdü; şeytanı ve dünyayı terketti. Bunun için,
gönlünün çektiği her şeye bir tekbir getirdi. Hakikat şudur ki, en büyük olan
Hak'tır; O'ndan başkası ise çok zelil ve çok küçük şeylerdir.
AŞILMASI
GEREKEN ALTI ENGEL
Sonra iyi
bil ki, şu altı aşamayı geçmeden, Hakk'a yakınlık derecelerine ulaşamazsın.
Birinci
aşama; azalarını dinin haram kıldığı şeylerden uzak tutmaktır.
İkinci
aşama; nefsi, alışıp sevdiği kötü âdetlerinden kesmektir.
Üçüncü
aşama; kalbi, beşeriyet halinin karanlık ve perdelerinden kurtarmaktır.
Dördüncü
aşama; sırrı, tabiatın kötülük ve bulanıklığından temizlemektir.
Beşinci
aşama; ruhu, hissî perde ve engellerden kurtarmaktır.
Altıncı
aşama; aklı, boş hayal ve vehimlerden kesip kurtarmaktır.
Birinci
aşamayı geçince, kalbin hikmet kaynaklarına ulaşırsın.
İkinci
aşamayı geçersen, ledünni (ilâhî) ilimlerin sırrına vâkıf olursun.
Üçüncü
aşamadan sonra sana, melekût/gayb âleminin münâcâtları ve bu âlemin alâmetleri
keşfolur.
Dördüncü
aşamada sana Allah'a yakınlık makamlarının nurları parlar ve gözükür.
Beşinci
aşamada sana, sevgiliyi müşahede güneşi doğar.
Altıncı
aşamadan sonra, kudsî daireye, ilâhî yakınlık cennetine inersin; işte o zaman
daha önce müşahede ettiğin madde âlemine ait insanî etkilerden ve hoşa giden
şeylerden tamamen kurtulursun.
Allahu
Teâlâ, seni seçkin kullar arasına katmak istediği zaman sana muhabbet kâsesinden
bir yudum içirir; onunla senin susuzluğun daha da artar, aldığın zevkle
iştiyakın had safhaya çıkar; devamlı ilâhî yakınlığı istersin, sükûnet seni
ızdıraba düşürür.
Bu muhabbet
sarhoşluğu sende yerleşince, seni dehşete düşürür; bu dehşet seni hayrete
götürür; işte o durumda sen hep Hakk'ı isteyen ve arayan bir mürid olursun.
Bu hayret
hali sende devam edince, seni senden alır, kendinden haberin olmaz, ortada ben
diyeceğin bir şeyin kalmaz; her şeyi alınmış ve ilâhî cezbe ile kendinden geçmiş
bir halde olursun. İşte bu durumda sen Cenâb-ı Hak tarafından seçilip sevilen
bir kimse (murad) olursun.
Sende,
zâtını/kendini görme düşüncesi yok olunca, kendine ait bir sıfat kalmayınca ve
devamlı Cenâb-ı Hak ile beraberlik (beka hali) gerçekleştiği için "nefsimden
fâni oldum" duygusunu da tamamen silip atınca sana özel dostluk ve ilâhî
yakınlık elbisesi giydirilir; yüce Allah'ın hadîs-i kudsîde, "Benimle işitir,
benimle görür"7 buyurduğu sıfata sahip olursun. Artık yüce Allah senin dostun ve
her işinde vekilin olur. Bu hal içinde sen konuşursan hep O'nun zikrini
yaparsın; gördüğün her şeyde O'nun nurlarını görürsün; bir hareket ettiğinde
O'nun verdiği özel bir kudretle hareket edersin; bir şeyi tuttuğunda O'nun
kudretiyle tutarsın. O hal içinde ikilik gider, ayrılık ortadan kalkar.
Bu halde
ayağın sabit olur ve manevî sarhoşluk hali sırrında yerleşirse, sen hep: "O"
dersin. Eğer manevî vecd ve zevk hali sana galip gelir ve seni temkin halinden
çıkarırsa, o zaman da "sen" dersin.
7 Buhârî,
"Rikâk," 38; ibn Mâce, "Fiten," 16; Begavî, Şerhu's-Sün-ne, I, 142.
hekimhan
Sen birinci
durumda, halinde sabit ve dengedesin, temkin sahibisin; ikinci durumda ise
halden hale geçmektesin. Artık bundan öte, kelime ile işaret edilecek şeyleri
anlamak müşkildir, zordur.
BİRİNCİ
BOLÜM
DİNİN TEMEL
RÜKÜNLERİ/FARZLARI
Şunu bil
ki, kısa olmakla birlikte kelime-i şehâdeti oluşturan iki söz, Allahu Teâlâ'nın
zâtını, sıfatlarını, fiillerini ve Hz. Muhammed'in hak peygamber olduğunu ifade
etmektedir. İmanın temeli bu dört esas üzerine kuruludur:
Birinci
esas; Allahu Teâlâ'nın zâtını tanımaktır. Bunun temeli şu on asıl üzere
kuruludur. Bunlar, Allahu Teâlâ hakkında şunları bilmektir:
Allahu
Teâlâ vardır, mevcuttur.
O'nun
varlığı ezeli ve ebedidir/ varlığı için bir başlangıç ve bitiş zamanı yoktur;
varlığı zamana bağlı değildir.
O, bir
cevher, cisim ve araz değildir. O'nun için hiçbir yön tayin edilemez. O, bir
mekana yerleşmiş değildir. O, her şeyi görür.
O, tektir
(misli, benzeri, dengi, eşi, çocuğu, yardımcısı yoktur).
İkinci
esas; Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını bilmektir. Bu
da on esas
üzere kuruludur. Bunlar, Allahu Teâlâ hakkında şunları bilmektir:
Allahu
Teâlâ, haydır (diridir, hayat sahibidir).
O, bilendir
(her şeyi bilir).
O, kadirdir
(her şeye gücü yeter).
O, irade
sahibidir (her var olan ve var olacak olan şeyi önce O diler).
O, her şeyi
işitir.
O, her şeyi
görür.
O, konuşur.
O, neyi
haber veriyorsa sözü doğrudur.
O, herhangi
bir varlığın içine girmekten yüce ve uzaktır.
O'nun
sıfatları da zâtı gibi ezelîdir (sonradan yaratılmış değildir).
Üçüncü
esas; Allahu Teâlâ'nın fiillerini (işlerini) bilmektir. Bunun da esası şu on
şeyi bilmektir.
Kulların
bütün fiilleri Allahu Teâlâ'nın yaratmasıyla meydana gelir. Bu fiiller, irade
edilmesi yönüyle Allah'a aittir; yapma yönüyle de kullara aittir.
Allahu
Teâlâ, yarattıklarını farklı derecelerde yaratır ve dilediklerini diğerlerinden
üstün kılar.
O,
kullarına güçlerinin üstünde yük yükleme hakkına sahiptir/ancak rahmetiyle
yüklememiştir.
İMAM GAZÂLÎ
O, hiç
kusuru olmayan kimseye azap etme hakkına sahiptir/ancak azabını inkâr ve isyan
edenlere hazırlamıştır.
Allahu
Teâlâ'nın kulların maslahat ve menfaatlerine en uygun olanı yapma yükümlüğü
yoktur/ancak o ne yaparsa kullarının iyiliğinedir.
O'na hiçbir
şeyi yapmak vacip değildir; ancak O, peygamberleri ve kitapları aracılığı ile
neyi yapacağını söy-lemişse, onları yapar.
Allahu
Teâlâ'nın kullara peygamberler göndermesi caizdir; vacip değildir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v) gönderilmesi sabittir, haktır; mucizeler
ile desteklenmiştir.
Dördüncü
esas; sem'iyyâta inanmaktır.8 Bunlar da şu on şeyin varlığını tasdik etmektir:
Öldükten sonra dirilmek, hesap için toplanmak, kabir azabı, Münker ve Nekir
meleklerinin suali, mizan (amellerin tartılması), sırat, cennet ve cehennemin
yaratılmış olması ve imametle ilgili hükümler.
8
Sem'iyyât, ancak Allah ve Resûlü'nden işitilerek bilenecek şeylerdir.
İKİNCİ
BÖLÜM
EDEP
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Beni
rabbim terbiye etti ve edebimi ne güzel yaptı. '9
Edep, kulun
zahirinin ve bâtınının yani dışının ve içinin terbiye ile güzelleştirilmesidir.
Kulun zahiri ve bâtını güzelleşince edepli bir sûfî olur.
Kim,
sünnetin edebine sarılırsa, Allahu Teâlâ onun kalbini marifet nuruyla
nurlandırır. Allah'ın Habibi Hz. Muhammed'e (s.a.v), emirlerine, fiillerine ve
ahlâkına uymaktan, bir de söz, fiil, inanç ve niyet olarak onun edepleriyle
edepienmekten daha şerefli bir makam yoktur.
Kul ile
yüce Allah arasındaki işler genelde üç alanda gerçekleşir. Bunlar yardım isteme,
gayret ve edeptir. Yardım istemek kuldan; tövbesine yardım etmek ise yüce
Allah'tandır. Gayret kuldan, başarıya ulaştırmak Allah'tandır. Edep kuldan,
ikram ve ihsanlar Allah'tandır.
9 Süyûtî,
el-Câmiu's-Sagir, nr. 310. Hadisi, Sem'ânî, Edebü'l-lmlâ adiı eserinde, İbn
Mes'ûd'dan rivayet etmiştir. Bk. Sehâvî, el-Ma-kâsıd, s. 45; Aclûnî,
Keşfü'l-hafâ, nr. 164; M. Nâsırûddin el-Elbâ-nî, Daîfe, nr. 72.
Kim,
salihlerin edebiyle edeplenirse, o keramete ve ilâhî ihsanlara kavuşur. Kim
evliyanın edebiyle edeplenirse, o, ilâhî yakınlığa alınır. Kim, sıddıkların
edebiyle edeplenirse, o, müşahedeye ulaştırılır. Kim, peygamberlerin edebiyle
edeplenirse, ona, ünsiyet/özel muhabbet ve dostluk nimeti bahşedilir. Kim,
edepten mahrum olursa, bütün bu hayırlardan mahrum kalır.
Meşâyihin/kâmil mürşidlerin emirlerine uymayan ve edeplerine razı olmayan kimse,
tek başına Kur'an ve sünnet ile gerçek edebi elde edemez.
Terbiye
yolunun başındaki kimselere gereken edebi koruyamayan kimse, nasıl olur da
terbiyenin sonuna gelmiş yüksek makam sahibi velîlerin makamlarına ulaştığını
iddia edebilir?
Yüce
Allah'ı tanımayan kimse, O'na yönelmez. O'nun emir ve yasaklarına dikkat etmeyen
kimse, edepten çok uzaktadır.
Yüce
Allah'a hizmet ve kulluğun edebi; kul ne kadar çok amel de yapsa, kendisini o
amele sevkeden yüce rabbine nazar edip bütün yaptıklarını hiç görmektir.
Kul,
yaptığı taatiyle cennete girer; edebiyle yüce Allah'a erer.
Tevhid,
imanı gerekli kılar; imanı olmayan kimsenin tevhid inancı yoktur, iman da dine
uymayı gerekli kılar; dine uymayan kimsenin gerçek bir imanı ve tevhid inancı
yoktur. Din de edebi gerekli kılar; edebi olmayan kimsenin gerçek mânada bir
dini, imanı ve tevhid inancı yoktur.
Edebi
terketmek, kovulmayı gerektirir; kim huzurda edebini bozarsa, kapıya kovulur;
kim kapıda edebini bozarsa, ahıra hayvanların hizmetine gönderilir.
Edeplerin
en güzeli, dinde fakih olmak (dini güzelce öğrenmek), dünyadan gönlünü çekmek ve
yüce Allah'ın senin üzerindeki hakkını bilmektir. Arif, yüce Rabbine karşı
edebini terkederse, helak olanlarla birlikte helak olur.
Şöyle
denilmiştir: "Üç şey var ki, onları yapan kimse garip ve yalnız kalmaz. Bunlar,
dinde şüphe edenlerden uzaklaşmak, güzel edebi korumak ve kimseye eziyet
yapmamaktır."
Din ehlinin
en çok üzerinde durduğu edepler; nefislerini güzel ahlâkla süslemek, azalarıyla
ilgili edepleri yerine getirmek, helâl-haram sınırlarına dikkat etmek ve kötü
arzularını terketmektir.
Seçilmiş
velîlerin daha çok üzerinde durduğu edepler ise; kalplerini temizlemek,
sırlarının hal ve yönelişlerine dikkat etmek, sözlerini yerine getirmek, içinde
bulunduğu vaktin hakkını korumak, vaktin gereğini yapmak, kalbe gelen boş
düşüncelere fazla iltifat etmemek, yüce Allah'tan bir şey talep ettikleri ve
ilâhî huzurda bulundukları zaman güzel edep içinde olmaktır.
Kim,
nefsini edeple ezip terbiye ederse, o, yüce Allah'a ihlâsla kulluk yapar.
Denilmiştir ki, ihlâs; Allahu Te-âlâ'yı seksiz şüphesiz bir şekilde tanımaktır.
Şöyle
denilmiştir: Allahu Teâlâ buyurur ki: "Kim, isim ve sıfatlarıma imanla birlikte
kulluğa sarılırsa, onu edeplendiririm.
Kim,
zâtımın hakikatini açığa vurmak isterse, ona kızarım. Artık sen bunlardan
hangisini istersen onu seç!"
Kim, içinde
bulunduğu vaktin edebini muhafaza etmezse; vakit onun için bir kınanma ve azap
sebebi olur.
Bir
mürid/hak yolcusu, edebi terkederse, geldiği yere geri döner.
Ebû Ubeyd
Kasım b. Sellâm'ın (rah) şöyle dediği nakledilir: "Mekke'de bulunduğum sıralarda
çoğu kez Kabe'nin hizasında otururdum. Bazan da, ayaklarımı uzatmış halde sırt
üstü yatar, dinlenirdim. Bir gün bu halde uzanmış yatarken kadın velîlerden
Mekkeli Âişe yanıma geldi; beni o halde görünce, 'Ey Ebû Ubeyd! Senin ilim ehli
bir zât olduğunu söylüyorlar; bir söz de benden al: Yüce rabbinin huzurunda
edeple otur; yoksa ismin Allah'a yakın velîler defterinden silinir!' diye
uyardı. Bu kadın, Hak dostu ariflerdendi."
Ariflerden
biri der ki: "Zahiren ve bâtınen/dışın ve içinle edebe sarıl. Zahirdeki edebi
zayi eden kimse, zahiren cezalandırılır; iç alemindeki edebi zayi edin kimse
ise, bâtınen/iç âleminde cezalandırılır."
Edep,
kuvvede ve yaratılışta olan bir şeyi fiiliyata çıkarmaktır. Yaratılışı ve
tabiatı güzel olan kimselerde, hak olan güzel işler meydana çıkar. İnsanın
tabiatının şekillenmesi, Cenâb-ı Hakk'ın işidir; onun yaratılmasında insanın bir
kuvveti yoktur. Bu durum, çakmak taşında ateşin bulunmasına benzer. Çakmak
taşında ateşin bulunması yüce Allah'ın işidir; onun meydana çıkarılması ise
insanın işidir.
Edepler de
böyledir; onun kaynağı güzel tabiatlar ve kula verilen ilâhî ihsanlardır.
Ailahu
Teâlâ, sûfîlerin iç âlemlerini olgun ve olgunluğa erecek şekilde hazırlamıştır.
Onlar güzel terbiye ve riyazet yolları ile Ailahu Teâlâ'nın nefislerinde
yerleştirdiği kabiliyetleri ortaya çıkarırlar; böylece edepli ve güzel ahlâklı
kimseler olurlar.
ARİFLERİN
İLÂHÎ HUZURDAKİ EDEPLERİ
Bütün
edepler Resûlullah Efendimiz'den (s.a.v) alınıp öğrenilir; çünkü o, zahirî ve
batınî bütün edeplerin kaynağıdır. Ailahu Teâlâ' onun Mi'rac'da ilâhî huzurdaki
güzel edebini şu âyetiyle haber vermektedir:
"(Huzurumuzda) onun gözü (başka şeylere) kaymadı, haddi de aşmadı."*0
Bu, sadece
Resûlullah Efendimize (s.a.v) nasip edilmiş çok ince bir edeptir. Bu âyetle
Ailahu Teâlâ Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) mübarek kalbinin (Hakk'a) yönelme ve
(Hakk'ın dışındaki şeylerden) yüz çevirme halindeki itidal ve dengesini haber
vermektedir.
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v), yüce Allah'tan gayri şeylerden yüz çevirerek, tamamen yüce
Mevlâya yönelmiş, bütünüyle yerleri, dünyanın zevk ve nimetlerini, semaları,
âhiretin zevk ve nimetlerini geride bırakmış; yüz çevirdiği bu şeylere dönüp
bakmamış, onları terkedip elinden kaçırmasından dolayı kendisinde hiçbir üzüntü hali de
meydana gelmemiştir. Ailahu Teâlâ bu güzel hali Kur'an'da şöyle ifade
buyurmuştur:
"Elinizden
gidene üzülmeyesiniz ve Allah'ın size ver-dikleriyle sevinmeyesiniz diye her şey
ilâhî bir ölçüyle takdir edildi.
Bu ayet,
bütün müminlere hitap etmektedir; hüküm herkes için geçerlidir.
"Onun gözü
(başka şeylere) kaymadı" ayeti ise, bu umumi hitabın ötesinde, özel olarak Hz.
Resûlullah'ın (s.a.v) halini haber vermektedir.
"Onun gözü
(başka şeylere) kaymadı" ifadesi, Efendimizin (s.a.v) iki güzel halini bize
bildirmektedir. Bunlardan birisi, Yüce Allah'tan gayri her şeyden yüz çevirmesi;
diğeri de sadece O'na yönelmesidir.
Hz.
Resûlullah Efendimiz (s.a.v), "Kabe Kevseyn" makamında kendisine gelen manevî
varidat ve ihsanları almış, sonra da Ailahu Teâlâ'nın azamet ve celâli
karşısında haya ederek, edeple gözlerini öne eğmiş; bunca ihsan ve iltifatlar
karşısında taşkınlık yapıp haddi aşmasın diye nefsini tam bir zillet ve fakirlik
haline bürümüştür. Gerçekten, kendisini zenginlik ve bolluk içinde görünce
taşkınlık etmek nefsin bir sıfatıdır. Ailahu Teâlâ nefsin bu sıfatı hakkında
şöyle buyurmuştur:
"Doğrusu
insan kendini yeterli ve zengin görmekle azgınlık edip haddi aşar."*2
11
el-Hadîd 57/23.
12 el-Alak
96/6-7.
Ayrıca
nefis, ilâhî ihsanların ruh ve kalbe gelişi anında, onları gizlice dinlemek ve o
arada kendi hesabına bazı şeyler çalmak ister. İlahî lütuflardan azıcık bir şey
elde edince de, kendisini yeterli görüp haddi aşar. Haddi aşması onu, ileri
derecede rahatlık ve serbestliğe götürür; halbuki bu hal, ilâhî lütufların daha
fazla gelmesini engeller. Bu durumda nefsin haddini aşması, kabının darlığından
dolayı, gelen feyzi ve verilen ihsanları taşı-yamamasındandır.
Hz. Musa'da
(a.s), yukarıda "Onun gözü (başka şeylere) kaymadı"ayetinde anlatılan durumun
bir yönü gerçekleşmiştir.
Hz. Mûsâ
(a.s), ilâhî huzurda bulunduğu anda güzel edebinden dolayı terk edip geride
bıraktığı şeylere iltifat etmedi, onlara karşı bir üzüntü duymadı; fakat kalbi
ve ruhu ilâhî ihsanlarla dolunca, nefsi gelen varidata gizlice kulak verip
kendisi için alabileceği manevî paya ve nasibe göz dikti. O andaki manevî
ihsanlardan payını alınca; kendisini müstağni/zengin ve yeterli gördü. Gelen
varidat onu tamamen doldurup kapasitesini aşınca, aşırı sevinçten haddini
aşarak,
"Rabbim!
Cemâlini göster de bakayım!" dedi; fakat bu talebi kabul edilmedi ve daha fazla
manevî şeyleri elde etmeye sabır ve sebat gösteremedi. Böylece Allah'ın
habibi/sevgilisi Hz. Muhammed (s.a.v) ile Allah'ın Kelimi/özel kelâm ettiği Hz.
Mûsâ (a.s) arasındaki fark ortaya çıkmış oldu.
Sehl b.
Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: "Resûlullah (s.a.v), ilâhî huzurda nefsinin
gördüğüne ve müşahede ettiğine
dönüp bakmadı; çünkü o, bütün varlığı ile yüce rabbini müşahedeye yönelmişti; o
makamda kendisine tecelli eden ilâhî sıfatlardan zuhur eden şeyleri müşahede
ediyordu."
Bu sözü iyi
düşünen bir kimse, bizim açıkladığımız şeylerle Sehl'in sözünün birbirine
uygunluk arzettiğini görür.
En iyisini
yüce Allah bilir.
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
SÜLÜK VE
TASAVVUF
Bil ki,
tasavvuf dilinde sülük; insanın ahlâklarını, işlerini ve ilimlerini
güzelleştirmektir, ilk durumunda kul bütün bunların içinde Rabbinden gafildir;
ancak O'na vâsıl olmak için devamlı iç âleminin temizliği ile meşgul olur.
Bir Hak
yolcusunun sülûkünü (Hakk'a gidişini) bozan şeyler iki tanedir. Bunlar; ilâhî
emirlerde tevillere dalıp ruhsatların peşine düşmek; diğeri de kötü arzularına
uyan bozuk kimselere uymaktır.
Kim, içinde
bulunduğu vaktin hükmünü (amel ve edebini) zayi ederse, o cahildir. Kim, içinde
bulunduğu vaktin amelinde kusurlu davranırsa, o gafildir. Kim o vakitteki işi
ihmal ederse, o âcizdir.
Bir müridin
kalbindeki bütün düşüncesi Allah ve Resulü olmadıkça, mürid gündüzlerini oruçlu
geçirip dilini sükûta alıştırmadıkça, Hak yolundaki iradesi sahih ve samimi
değildir. Çünkü çok yemek, çok konuşmak ve çok uyumak kalbi katılaştırır. Ayrıca
Hak yolcusunun sırtı çokça rükû halinde, alnı secdede, gözleri yaşlı ve
39
günaha
kapalı, kalbi hüzün içinde ve dili sürekli zikir halinde olmalıdır.
Kısaca, Hak
yolcusunun her âzası, devamlı Allah ve Resûlü'nün teşvik ettiği bir işle meşgul
olmalı; onların yapılmasını hoş görmediği işleri terketmelidir. Hak adamı,
vera'a sarılıp haram ve şüpheli şeylerden el çekmeli, kötü arzuların terk
etmeli, devamlı Allahu Teâlâ'nın lutfundan kendisine ihsan ettiği hayırlı
şeyleri gözetmelidir.
Hak yolcusu
yaptıklarını sevap için değil, Allah'ın rızâsını elde etmek için yapmaya gayret
etmelidir. Yaptığı her işi, bir âdet ve alışkanlık olarak değil, ibadet olarak
yapmalıdır.
Kim, iş ve
ibadetinde, onu kim için yaptığına bakarsa; amelini ve nefisini görmez; boş
arzularını terkeder.
Şu halde,
hak yolundaki niyet ve iradenin sahih olması için, nefsin boş tercihini
terketmek ve ilâhî takdirin tecellisi karşısında sükûnete bürünmek gerekir.
Bu konudaki
bir şiirde şöyle denmiştir:
Ben ona
ulaşmak istiyorum, o ise benden ayrı
kalmayı;
Ben de uydum onun arzusuna, terkettim bir
tercih
yapmayı. ¦¦;•. ¦
Yüce
Allah'ın hükmüne uyup halktan fâni ol (hepsini gönlünden sil); Allah'ın emirine
uyarak nefsinden fâni ol; Allah'ın fiiline tabi olarak kendi iradenden fâni ol;
işte o
40
zaman
Allah'ın ilmini alacak bir kap durumuna gelmeye ehil olursun.
Halkı
gönülden silmenin alâmeti; onlardan tamamen kesilmen, bir ihtiyacın için onlara
sık sık müracaatı ter-ketmen ve ellerindeki dünyalık şeylerden ümidini
kes-mendir.
Kendinden
ve kötü arzularından fâni olmanın alâmeti; bir şey kazanma çabasını terketmek,
bir fayda elde etmek veya bir zararı def etmek için sebeplere tutunmayı bir
kenara bırakmaktır.
Bu hali
elde ettiğin zaman, kendi aklınla kendin için bir harekete girmezsin; sahip
olduğun şeylere bakıp kendine itimat etmezsin; kendini savunmaya geçmezsin ve
kendine bir zarar vermeye kalkmazsın. Bütün bunları, senin işlerini ilk olarak
görüp gözeten yüce rabbine havale edersin; bundan sonra da her işini O'nun
görmesini istersin. O senin bütün işlerini anne rahminde ve süt emme döneminde
nasıl görüp gözetti ise; bundan sonra da görüp gözetir; yeter ki sen O'na güven
ve işlerini teslim et.
Allah'ın
fiiline razı olup kendi iradenden fâni olmanın alâmeti; kendi başına hiçbir şeyi
murad etmemendir; çünkü bu durumda sen yüce Allah'ın iradesinden başka bir
iradeye sahip olmazsın. O sende istediği gibi fiilini icra eder; sen de bu
fiiller ve tecelliler karşısında azaların sakin, kalbin huzur içinde, gönlün
rahat, yüzün güleç, iç âleminin tadını bozmadan teslimiyet gösterirsin. İlâhî
kudret seni istediği gibi evirip çevirir; senin üzerinde ezelde verilen hüküm
icra edilir, sana mülkün sahibi ilim
İMAM
GAZÂLÎ
41
ve hikmet
öğretir, sana nurdan elbiseler giydirir ve böylece seni geçmişteki ilim sahibi
dostlarının makamına çıkarır.
UZLETİN
(HALKTAN UZAKLAŞMANIN) GEREKLİLİĞİ
Hak
yolcusuna, maddî ve manevî düşmanlarına üstün gelebilmesi için uzlete
(yalnızlığa ve halktan uzak kalmaya) sarılması gerekir.
Uzlet iki
çeşittir; biri farz, diğeri fazilettir.
Farz olan
uzlet, kötü işlerden ve kötülüğe bulaşmış insanlardan uzaklaşmaktır.
Fazilet
olan uzlet ise; boş işlerden ve boş işlerle uğraşan kimselerden uzaklaşmaktır.
Şöyle de
denilmiştir: Halvet, uzletten ayrı bir şeydir. Halvet, yabancılardan ayrı
kalmaktır; uzlet ise, nefisten ve nefsin davet ettiği Allah'tan uzaklaştıran
şeylerden uzaklaşmaktır.
Denilmiştir
ki: "Selâmet on parçadır; dokuzu susmakta, biri de halktan ayrı kalkmaktadır."
Yine şöyle
denilmiştir: "Hikmet13 on parçadır; dokuzu insanın kendisini ilgilendirmeyen
konularda sükût etmesinde; kalan biri de insanlardan uzak kalmasındadır."
Konuştuklarına pişman olan çoktur; sükût ettiğine pişman olan ise yok denecek
kadar azdır.
13 Hikmet,
Allah tarafından verilen özel ilim, hayır, güzel davranış, doğru karar, faydalı
iş, isabetli görüş mânalarına gelir.
42
Denilmiştir
ki: "Halvet (insanlardan ayrılmak) asıl bir iştir; insanlara karışmak ise,
gerektiğinde yapılacak arızî bir durumdur. İnsan, asıl olana sarılmalı; halkın
arasına da ihtiyaç kadar karışmalıdır. Halkın içine karıştığında da sükûta
sarılmalıdır; çünkü asıl yapılacak olan odur."
Bir şairin
dediği gibi, yaşadığın zamanda bir kimse sana safa ve huzur kazandırıyorsa; o
kimse yüce Allah tarafından sevilen bir kuldur; ona yanaş. Ancak böyle birisini
nerede bulacaksın!
Denilmiştir
ki, halvet, kalp ile olur. Bu halveti gerçekleştiren kul, bütün varlığı ile
Allahu Teâlâ'ya yönelir, kalbi O'na bağlanır, O'nun sevgisiyle kendisinden
geçer, gönlü O'na akar; sanki O'nun huzurunda gibi olur.
Denilmiştir
ki, Hak yolcusunun ilk işi, bütün gücünü kullanarak dili ve kalbiyle çokça
zikretmesidir. Öyle ki, zikir bütün vücut azalarına ve damarlarına yayılır;
sonra zikir kalbine intikal eder. O zaman dili sükût eder, kalbi, gizlice Allah
Allah demeye devam eder. Kalp bu zikri yaparken devamlı rabbine yönelir, yaptığı
zikri görmez.
Sonra kalbi
de sakinleşir, artık bundan sonra kalp yüce Allah'ın sevgisi içinde tamamen
kaybolur, O'na bağlanır, O'na yönelir, hep O'nu müşahede eder bir halde asıl
aradığı rabbinin düşüncesiyle meşgul olur.
Sonra kalp,
rabbinin müşahedesiyle kendisini hatırlamaz olur; sonra bütünüyle rabbine
yönelip kendisinden hepten kaybolur. Bu durumdaki bir kul, sanki ilâhî huzurda,
43
"Bu gün
mülk kimindir? Tek ve her şeye hükmü geçen Allah'a aittir" u ayetini duyar gibi
olur.
O zaman
Cenâb-ı Hak, kalbe tecelli eder; bu tecelli anında kalp ızdıraba düşer, dehşete
kapılır, üzerinde manevî sarhoşluk, huzur, heybet ve tâ'zim (yüceltme) hali
hâkim olur. Artık kalpte tek aradığı yüce mevlasın-dan başka hiçbir varlığa yer
kalmaz.
Bu konuda
şöyle denilmiştir: "İlâhî huzurda kabul gören âşıkların açıkça müşahede
ettikleri dosttan başka hiç kimseye bir haceti yoktur."
Allahu
Teâlâ'nın, "Şahit olana ve şahit olunana yemin olsun /o..."15 âyetinin
tefsirinde şöyle denilmiştir:
Bu ayette
bahsedilen şahit Allah'tır; sahid olunan (müşahede edilen) ise, O'nun hiçbir
varlığa muhtaç olmayan zâtının cemâlinin aksidir (tecellisidir). Bu durumda,
şahit de meşhûd (şahit olunan) da O'dur.
KENDİNİ
AŞMANIN YOLU
Ey dostum!
Gözlerini kapat ve bak; ne görüyorsun?
Eğer hiçbir
şey görmüyorum diyorsan, bu bir hatadır. Aslında görüyorsun; fakat vücudunun
zulmeti (karanlığı) sana basiretinden daha yakın olduğu için basiret gözünü
bulup kullanamıyorsun. Eğer basiret gözünü bulmak ve gözlerini kapattığın halde
önünü görmek istiyorsan; vücudundan bir şeyleri noksanlaştır yahut ondan
WP
14
el-Mü'min/16.
15
el-Buruc 85/3.
44
biraz
uzaklaş. Ondan bir şeyi noksanlaştırman veya az da olsa ondan uzaklaşman
mücahededir.
Mücahede,
Allah'tan gayri şeyleri vücuttan defetmek yahut onları öldürmek için bütün
gayreti ortaya koymaktır. Allah'tan gayri şeyler vücut, nefis ve şeytandır. Bu
gayretin sonuç vermesinin bazı yolları vardır:
1-Zamanla
gıdayı azaltmak. Vücudun, nefsin ve şeytanın kuvveti gıdadan olmaktadır. Gıda
azalınca, onların etkisi de azalır.
2-Kendi
(tercih) seçimini terkedip onu güvenilir bir mürşidin tercihinde fâni etmektir.
Bunu, mürşidin kendisi için en uygun olanı tercih etmesi için yapmalıdır.
Gerçekten, terbiye yolunun başındaki Hak yolcusu, büyük adamların ulaştığı yaşa
ve başa ulaşmayan küçük çocuk gibidir; yahut o malını saçıp savuran dengesiz
kimse gibidir. Böyle olanların başına, işlerini sevk ve idare edecek bir
sorumlu, velî, hakîm yahut sultan gereklidir.
3- Cüneyd-i
Bağdâdî'nin (k.s) yolundan gitmektir ki, o yolun da sekiz şartı vardır:
1- Devamlı
abdestli bulunmak.
2- Devamlı
oruç tutmak.
3- Devamlı
halvette olmak.
4- Devamlı
"lâ ilahe illallah" zikrini yapmak.
5-
Devamlı kalbini mürşidine bağlamak. İşlerinde kendi akıl ve tasarrufunu bir
kenara bırakıp mürşidinin tasarrufuna tâbi olarak meydana gelen olaylarda onun
ilminden istifade etmek.
45
6- Devamlı
kalbe gelen boş düşünce ve vesveseleri kalpten silip atmak.
7- Fayda
olsun zarar olsun Allah'a karşı her şeyde itirazı terketmek.
8- Allahu
Teâlâ'dan cenneti yahut ateşten korunma gibi şeyleri istemeyi terkedip devamlı
O'nun rızâsına yönelmek.
Müşahede
makamında vücut, nefis ve şeytanın durumu arasında fark vardır.
Vücut, ilk
halinde koyu bir karanlık içindedir; biraz temizlenince önünde siyah bir bulut
şeklini alır. Vücut, şeytanın tahtı ve tasarrufu altında olunca, kırmızı olur.
Vücut, ıslah edilip şeytanın etkileri yok edilince ve üzerindeki haklar
korununca temizlenir, yağmur bulutu gibi beyaz olur.
Nefis
ortaya çıktığında rengi göğün rengi gibi mavidir. Nefsin, suyun kaynağından
çıkan göze gibi kaynayan kanalı vardır. Nefis şeytanın tahtı ve hâkimiyeti
altında olunca, sanki bir karanlık ve ateş kaynağı olur; o zaman hayır için
hareketi çok aza iner; çünkü şeytanda hiçbir hayır yoktur.
Nefsin
vücuda bir şeyler akıtması ve terbiyesi ona bağlıdır. Nefis manevî kirlerden
arınıp temizlenince, üzerine hayır akar ve ondan hayır çıkar. Eğer nefse kötülük
akarsa, bu defa kendisinden şer ve kötü işler çıkar.
Şeytan,
safi olmayan bir ateştir; büyük bir şekilde küfür zulmetleriyle karışmıştır.
Bazan senin önünde uzun
46
boylu,
heybetli bir zenci şeklini alır; sanki senin kalbine girmeye çalışan biri
görünümdedir. Eğer ondan kurtulmak istiyorsan; kalbinin içinde: "Ey darda kalıp
yardım isteyenlere yardım eden Allahım! bize yardım et!" diye söyle; o senden
kaçar.
SÛFÎ
KİMDİR?
Bir sûfî şu
sıfatlara sahiptir:
Fakirlik
onun ziyneti, sabır süsü, ilâhî takdire rızâ bineği, tevekkül ahlâkıdır.
Allahu
Teâlâ tek olarak ona yeter.
Sûfînin
azaları devamlı itaat halindedir.
Sûfî,
kalpten şehvet ve kötü arzuları temizlemiştir.
Sûfî,
gönlünü dünyadan çeker; nefse ait bütün keyif ve hazlardan çekinir.
Dünyaya bir
rağbeti yoktur; eğer dünyadan bir şey alacaksa, yeterli miktardan ötesine
geçmez.
Sûfînin
kalbi, günah kirlerinden temizdir; Rabbinin muhabbetiyle kendinden geçmiştir;
sırrı ile devamlı Allahu Teâlâ'ya koşar.
Her şey ona
sığınır; onunla ünsiyet ve muhabbet eder; o ise kalbiyle hiç kimseye yakın
olmaz, hiçbir şeye güvenmez.
Yüce
Mâbud'undan başka hiçbir şeyle ünsiyet kurup muhabbet etmez.
47
Sûfî, dinî
yaşantısında, en evlâ, en mühim ve en ih-| tiyatlı olanla amel eder.
Sûfî,
Allahu Teâlâ'yı her şeye tercih eder.
TASAVVUF
NEDİR?
Tasavvuf,
nefsi kulluk alanında koşturmak ve kalbi yüce rabbe bağlamaktır.
Denilmiştir
ki, tasavvuf, halktan ihtiyaçları gizlemek ve sıkıntılara göğüs germektir.
Sehl b.
Abdullah et-Tüsterî (rah) demiştir ki: "Sûfî, bozuk düşünce ve işlerden temiz,
içi güzel fikirle dolu, gözünde altın ile toprağın eşit olduğu kimsedir."
Şöyle de
denilmiştir: "Tasavvuf, kalbi halk ile beraber olma arzusundan temizlemek,
tabiattan gelen kötü ahlâkları terketmek, beşerî sıfatların zararlı etkilerini
söndürmek, nefse ait boş dava ve iddialardan uzak durmak, ruhanî sıfatlarla elde
edilecek yüksek makamlara yükselmek, hakikat ilimlerine sarılmak ve dinde Hz.
Resû-lullah'a (s.a.v) uymaktır."
Bir diğer
tarif: "Sûfî, devamlı temizlik ve arınma içindedir. O, kalbini nefsin bozuk
düşünce ve ahlâklarından temizleme işiyle uğraşarak bütün vakitlerini kötü
işlerden temizlenmekle geçirir. Devamlı yüce Rabbine boyun büküp ihtiyacını
arzetmesi, kendisine bu işte yardımcı olur; bu hale devam etmenin bereketiyle
bozuk ve kötü işlerini farkeder. Her ne zaman nefis harekete geçip herhangi bir
kötü sıfatını ortaya çıkarınca, onu derin basireti ile anlar ve ondan rabbine
kaçar, sığınır.
48
Demek ki
sûfî, kalbini temizleme işine devam ettiği sürece kalbi Hak'ta toplanır; nefsin
hareket etmesiyle kalp dağılır; hali karışır.
Sûfî, Rabbi
ile kalbini ihya eder; kalbiyle de nefsinin işlerini kontrol ve ıslah eder.
Bir ayette
Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:
"Allah için
hakkı ayakta tutan adaletli şahitler o/t/n."16
Bu, Allah
için nefse karşı adaletli olmaktır; bunu yapan kimse tasavvufun hakikatine
ulaşmış olur.
TASAVVUFUN
ESASLARI
Tasavvuf
terbiyesinin temel esasları, helâl yemek ve Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) ahlâkına,
fiillerine, emirlerine ve sünnetine uymaktır.
Cüneyd-i
Bağdadî (rah) der ki: "Kim, yeterince Kur'an'ı ezberlemez ve sünneti bilmezse,
bu terbiye işinde kendisine uyulmaz; çünkü bizim bütün ilmimiz Kur'an ve sünnete
bağlıdır. Bu yol, boş dava ve sözde kalan iddia ile değil, takvaya uyarak ve
şüpheli işlerden kaçarak elde edilir."
Tasavvufun
evveli ilim, ortası amel, sonu da ilâhî ihsanlardır. İlimle, kuldan ne istendiği
anlaşılır; amel, insanın istediğine ulaşmasına yardımcı olur; manevî ihsanlara
ise, en son noktada ulaşılır.
Manevî
terbiye yoluna girenler üç gruptur:
49
16 ei-Mâide
5/8.
İşin
başında olup bu terbiyeyi almak isteyene mürid denir.
İşin içine
girip terbiyeye devam edene şâir (hak yolda giden kimse) denir.
İşin sonuna
gelene de vâsıl (Hakka ulaşmış kimse) denir.
Mürid,
içinde bulunduğu vaktin hakkını korumakla meşgul olur.
Terbiye
yolunda ilerleyen, hal sahibidir.
Terbiyenin
sonuna gelen kimse ise, yakînî iman ve ilim sahibidir.
Velîlerin
yolunda en faziletli iş, nefeslerini sayacak kadar vaktini uyanık geçirmektir.
Müridlik
makamında olan kimsenin yapacağı iş; nef-siyle bir sürü mücahede, bu uğurda pek
çok zorluğa göğüs germek, acıları yudumlamak, boş heves ve arzularını terketmek
ve nefsin meylettiği şeylere karşı dayanmaktır.
Manevî
yolda seyreden kimseye gerekenler; muradını elde etme yolunda karşılaşacağı
tehlikelere sabretmek, her halde doğru ve samimi olmaya dikkat etmek, bütün
makamlarda edebi korumaktır. Bu durumda olan kimseden her makamda edep istenir.
O, telvin sahibidir; yani devamlı bir halden diğerine geçer; sürekli ilerleme ve
yükselme halindedir.
Terbiyede
son noktaya gelen kimse ise, manen uyanıktır, halinde sabittir, Allahu Teâlâ'nın
davet edip yapılmasını
50
istediği
her şeye koşar, her emre uyar, makamları bir bir geçer, temkin halindedir;
sıkıntılar onu değiştirmez, farklı haller onda aksi bir etki yapmaz.
O zorluk,
rahatlık, darlık, bolluk, cefa ve vefa anlarında hep aynı güzel haldedir.
Yemesi, açlığı gibi olur (yiyince karnını fazla doyurmaz), uykusu ise uyanıklığı
gibi geçer (uyurken bile kalbi uyanıktır).
Bu
makamdaki kimse bütün kötü arzuların yok edip, üzerine düşen hakları yerine
getirmekle meşguldür. Onun zahiri (dışı) halkla, bâtını (içi) ise Cenâb-ı Hak'la
beraberdir. Bütün bu anlattıklarımız, Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) güzel
hallerinden bazılarıdır.
Denilmiştir
ki: Bu yola girenlere sûfî denmesinin sebebi şudur:
Onlar,
himmet ve azimlerini çok yüksek tutarak kalpleriyle Allahu Teâlâ'ya yönetip
sırlarıyla devamlı O'nun huzurunda ilk safta durdukları için kendilerine sûfî
ismi verildi.
MELÂMÎLİK
VE MELÂMÎ'NİN HALLERİ
Melâmetî,
hiçbir iyiliğini göstermeyen ve hiçbir kötü işini de gizlemeyen kimsedir. Bunun
açıklaması şudur:
Melameti,
damarlarına varana kadar bütün benliğiyle ihlâsı tatmış ve sıdkı (doğruluğu)
elde etmiş kimsedir; bu durumda o, içinde bulunduğu hali ve amelleri hiç
kimsenin bilmesini istemez.
51
Melâmîler'in, ihlasa sarılma konusunda ayrı ve özel bir yerleri vardır. Onlar,
sahip oldukları hal ve amellerin gizlenmesi kanaatindedirler ve onları
gizlemekten büyük tat alırlar.
Öyle ki,
Melamiler, kötülük eden bir kimsenin kötü işlerinin açığa çıkmasından çekindiği
gibi; güzel hallerinin ve hayırlı amellerinin bilinmesinden rahatsız olurlar.
Çünkü melâmetî, ihlâsı gözünde çok büyütür, ona son derece önem verir, ona
sarılır ve güvenir.
Sûfi ise,
itilasında kaybolmuş kimsedir/ihlasını da görmez; o, sadece Hakk'a nazar eder.
Ebû Ya'kûb
es-Sûsî (rah) demiştir ki: "Onlar, ihlasla-rındaki ihlâsı gördükleri zaman, o
ihlasları da ayrı bir ih-lâsa muhtaç olmuştur."
Ariflerden
biri demiştir ki: "Gerçek ihlâs, devamlı Cenâb-ı Hakk'a nazar ederek, halkı
görmeyi unutmaktır. Melameti, halkı görüyor ki, amelini ve halini
gizlemektedir."
Ca'fer
el-Huldî (rah) anlatır: Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "ihlâsla sıdk arasında bir fark var
mıdır?" diye sordum. Hazret, "Evet, ikisi arasında fark vardır; sıdk işin
temelidir ve ilk olarak o bulunur. İhlas ise sonradan meydana gelir ve sıdka
tabidir" dedi ve şöyle devam etti:
"İhlâs,
amele girdikten sonra meydana gelir. Kula lâzım olacak asıl şey ihlâstır. Sonra,
İhlasın da halis ve temiz olması için ayrı bir işlem gerekir. Bundan sonra da
kalbi ihlâsını görme düşüncesinden kurtarmak gelir."
52
Şu halde,
ilk haliyle ihlâs, Melâmî'nin halidir. İhlâsı görmekten kurtulmak, sûfînin
halidir.
Kalbi
ihlâsı görmekten arındırmak ise, onun tamamıyla Allah'tan gayri şeylerden
temizlenmesinin sonucudur. Bu durum, kulun kendisinin ancak yüce rabbinin
kudretiyle ayakta durduğunu görüp kendi tedbir ve yöntemlerinden fâni olmasıdır.
Bundan da öte, kendisini görmekten kurtulmasıdır. Bu, varlıkta hiçbir etki
görmemek ve perdelenme zulmetinden kurtulmaktır.
Melâmetî,
gerçek sûfînin halini elde edememiş kimsedir. Melâmetî, ihlâstan ayrılmaz, ancak
o, İhlasın hakikatini araştırmaz, İhlasın iç yüzünü bilmez. İşte bu, sû-fî ile
Melâmetî arasındaki en belirgin farktır.
Melameti,
ihlasa sarılıp sıdk haline son derece dikkat etmekle birlikte, kendisinde halkı
görme halinden bir parça mevcuttur. Aslında ihlas ve sıdkın elde edilmesinden
sonra, bu tür şeyler güzel kabul edilebilecek şeyledir.
Sûfî ise,
halk için amel etmek veya amelden çekinmek gibi hallerden kurtulmuş, onların
fâni olduklarını ve yokluğa gittiklerini görerek bütün halkı terketmiş,
kendisine tevhid nuru parlamış ve, "Allah'ın zâtından başka her şey yok
olacaktır"17 âyetinin sırrını müşahede etmiştir.
Nitekim
bazıları, kendilerinde ilâhî vecd hali galebe çaldığı zaman, "Dünya ve âhirette
Allah'tan başkası yoktur" demişlerdir.
el-Kasas
28/88.
53
Melâmetî'nin halini başkalarından gizlemesi iki şekilde
olur:
:
1-İhlâs ve
sıdkın hakikatini elde ederek,
2-Hâlini
başkasından gizleyerek. Bu, diğerinden daha güzeldir. Nitekim, sevgilisiyle baş
başa kalan kimse, kendilerini başkasının gözetlemesinden rahatsız olur. Hele, bu
âşık, muhabbetinde samimi olunca; başkalarının sevgilisini sevdiğini bilmesinden
son derece rahatsız olur.
Her ne
kadar bu hal, yüksek bir seviye ise de o, sû-fîlerin yolunda bir noksanlık ve
hastalıktır. Şu halde Melâmetî, tasavvuf terbiyesiyle uğraşan kimseden ileri
geçmiş, bu terbiyeyi almış sûfîden ise geri kalmış bir haldedir.
Melâmetî'ye
göre zikir dört şekilde yapılır:
1-Dille
zikir, 2-Kalple zikir, 3-Sırla zikir, 4-Ruhla zikir.
Ruhun zikri
tam olarak gerçekleşince sır, kalp ve dilin zikri durur. Bu, müşahede
makamındaki ariflerin yaptığı zikirdir.
Sırrın
zikri gerçekleşince, kalp ve dilin zikirleri durur. Bu, heybet (Allah'ın
yüceliği karşısında titreme) zikridir.
Kalbin
zikri tam olarak gerçekleşince, dil zikirden geri durur. Bu, ilâhî ihsan ve
nimetleri görmekle oluşan bir zikirdir. Kalp zikirden gafil olunca, dil zikre
yönelir. Bu ise, âdet-usul yapılan bir zikirdir.
54
55
Onlara
göre, bu zikirlerin her birinin kendisine ait bir âfeti vardır.
Ruhun
zikrinin âfeti, sırrın onu farketmesidir. Sırrın zikrinin âfeti, kalbin onu
farketmesidir.
Kalbin
zikrinin âfeti, nefsin onu farketmesidir. Nefsin yaptığı zikrin âfeti, yaptığı
zikri görmesi, onu gözünde büyütmesi, ondan bir sevap beklemesi yahut onunla
yüksek makamlara ulaştığını zannetmesidir.
Melâmetilere göre insanların değeri en düşük olanı, yaptığı ameli insanlara
göstermek isteyen ve onunla insanları kendisine yönelmeyi düşünendir.
İşin temeli
olan bu zikirlerin sırrı şudur:
Ruhun
zikri, Cenâb-ı Hakk'ın zâtının zikridir.
Sırrın
zikri, Melâmetîler'e göre, ilâhî sıfatların zikridir.
Kalbin
zikri, ilâhî nimet, ihsan ve sıfatların tecellilerinin görülmesiyle oluşan bir
zikirdir.
Nefsin
zikri, birtakım sebeplere bağlı olup, çeşitli tehlikelerle yüzyüzedir.
Onlar,
"sırrın ruha muttali olması"(onun yaptıklarını farketmesi) sözüyle, zât zikri
anında fena halinin gerçekleştiğine işaret etmektedirler.
Bu zikir
esnasında heybet zikrinin ve sıfatların zikrinin meydana gelmesi, heybet halinin
varlığını gösterir.
Heybetin
(ilâhî azamet karşısında korku ve titremenin) bulunması, henüz fena haline
ulaşmamış bir vücu-
dun yahut
onda bazı kalıntıların mevcut olduğunu gösterir ki bu, gerçek fena haline ters
düşmektedir.
Aynı
şekilde, "Sırrın zikri, heybetin varlığını gösterir; bu da sıfatların zikridir"
sözü de, kurbiyet yani ilâhî yakınlık halini ifade etmektedir.
"Kalbin
zikri, ilâhî nimet ve ihsanların zikridir" sözü de, zikir sahibinin nimet ile
meşgul olup, onu verenden uzak kaldığını hatıra getirmektedir. Gerçekten nimeti
görüp vereni görmemek bir tür uzaklık halidir.
Nefsin
yaptığı amellerin karşılığına göz dikmesi, amelini hesaba katmaktır; bu ise
hakikaten bir çeşit hastalıktır.
Bu
anlattıklarımız, Melâmetîler'in kısımlarıdır; onlardan bazıları diğerlerinden
daha üstün bir dereceye sahiptirler.
En iyisini
yüce Allah bilir.
56
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
CENÂB-I
HAKK'A ULAŞMANIN MÂNASI
Bil ki;
yüce Allah'a vâsıl olmak (ulaşmak), Hakk'ın güzelliğinin kula açılması ve kulun
onda kaybolmasıdır. Bu durumdaki kul, bilip tanıdığı neye baksa, ancak Allah'ı
bilir ve tanır; düşüncesine baksa, kendisinin O'ndan başka bir derdinin
olmadığını görür. Böylece, kulun bütün varlığı tamamen Cenâb-ı Hak ile meşgul
olur; hep O'nu müşahede eder, devamlı O'nu düşünür, kendi nefsine hiç yönelmez.
Zahirini ibadetle, bâtınını (içini) güzel ahlâkla süslemekle uğraşır, bütün
bunlar manevî temizliktir ve kulun ilk yapacağı şeylerdir.
Terbiyesinde nihayete ulaşmış kula gelince, ona düşen bütünüyle nefsinden
soyunup her şeyi ile Cenâb-ı Hakk'a yönelmesidir; böylece her şeyi ile ilâhî
iradeye tâbi olduğu için kulun iradesi mevlanm iradesi gibi olur. İşte vüsûl
(Allah'a kavuşma) budur. Bunu iyi anla!
Allah'a
kavuşmanın mânası; kulun dünyada kalbiyle O'nu görüp müşahede etmesi, âhirette
ise, baş gözüyle cemâlini görmesidir. Yoksa, Allah'a ulaşmanın mânası,
57
kulun
zâtının yüce Allah'ın zâtı ile birleşmesi değildir. O'nun zâtı böyle bir
durumdan yüce ve uzaktır.
Bir şair bu
konuda şöyle der:
"Evim
sevdiğimin evinden çok uzak olsa da, (gönlümle) bakışlarım hep ona
ulaşmaktadır."
Şunu bil
ki; sûfîlerin yolu, dört temel şey üzerine kuruludur. Bunlar, ictihad (gayret),
sülük, seyr ve tayr (manen yükselme).
İctihad,
İslâm'ın hakikatine ulaşmaktır.
Sülük yani
manevî terbiye, imanın hakikatine ulaşmaktır.
Seyr yani
Hakk'a yolculuk, ihsan halinin hakikatine ulaşmaktır.
Tayr yani
manevî yükselme, kalbin ilâhî ihsan ve lu-tufla ihsan ve ikram sahibi yüce
meliki tanımaya çekilmesidir.
İçtihadın
sülük işindeki durumu, abdest işinde istin-canın/taharette su ile temizlenmenin
durumu gibidir. Ta-r hareti ve temizliği güzel olmayanın abdesti tam olmaz. Aynı
şekilde içtihadı, gayret ve ameli olmayan kimsenin de sülûkü (manevî terbiyede
ilerlemesi) olmaz.
Seyr
(Hakk'a yolculuk) halinde sülûkün durumu, namaz için abdestin durumu gibidir.
Abdesti olmayanın namazı olmayacağı gibi, sülûkü olmayanın da seyri (Hakk'a
ilerlemesi) olmaz.
Seyrden
sonra tayr gelir ki o, Allah'a kavuşmaktır. Al-lahu Teâlâ en iyisini bilir.
58
Bunlar,
Hakk'a gidenlerin yolları ve manevî seyir içinde olanların dereceleridir. Bundan
sonra vuslat (Hakk'a kavuşma yolu) ve O'na ulaşanların dereceleri gelir ki, bu
tayrdır (yükselme).
En iyisini
Allah bilir.
İTTİSAL
(HAKK'A ULAŞMA)
Süfyân
es-Sevrî (rah) demiştir ki: "İttisal, kalbin üzerindeki perdelerin açılıp beşerî
sıfatların eriyip yok olduğu bir makamda sırrın Hakk'ı müşahede etmesidir.
Bil ki,
meşâyih-i kiramın (büyük velîlerin) işaret ettikleri Hakk'a kavuşmanın ve O'na
ulaşmanın izahı şudur:
Her kim,
manen zevk ve vecd yoluyla safi yakîni (iman ve irfanı) elde ederse o, vuslat
mertebelerinden bir mertebeye ulaşmıştır. Vuslata erenler de kendi aralarında
derece derecedir.
Bazıları
Allahu Teâlâ'yı fiiller yoluyla bulur; bu, ilâhî tecelliye ulaşmada bir yoldur.
Bu kimse, her şeyde yüce Allah'ın fiilini gördüğü için, kendisinin ve başkasının
fiili-/ ni yok hükmünde görür. Bu hal içinde o, kendi tedbir ve tercihinden
çıkar (her işinde yüce Allah'ın tecellisine tâbi olur). Bu, vuslatta/Allah'a
kavuşmada bir derecedir.
Bazıları,
kalbine açılan celâl ve cemâl sıfatlarının tecellileri ile heybet ve üns
makamında durdurulur. Bu, ilâhî sıfatlar yoluyla gelen bir tecellidir. O da
vuslatta bir
derecedir.
;.
İMAM GAZAL
59
Bazıları,
bâtınını (iç âlemini) yakîn ve müşahede nurları sarmış ve müşahede halinde kendi
varlığını tamamen kaybetmiş olarak fena (Hak'ta yok olma) makamına yükselir. Bu,
mukarrebun (Allah'a yakınlık makamındaki seçkin kullar) için zuhur eden zatî
tecelliden bir kısımdır. Bu da vuslatta bir derecedir.
Bundan daha
üstün olan, hakka'l-yakîn yani Cenâb-Hakk'ı gözle görür gibi tanıma ve müşahede
etme de-|ecesidir. Bu makamda seçkin kullara dünyada birtakım nânevî parıltılar
ve işaretler olur. Bu, müşahede nuru-ıun, arifin bütün varlığına sirayet
etmesidir. Öyle ki, o nurdan arifin ruhu, kalbi, nefsi ve hatta kalıbı dahi
payı-alır. Bu bahsedilen durum, vuslat (Hakk'a ulaşma) derecelerinin en
yükseğidir.
Hakikat
perdeleri açılıp sırlar ortaya çıkınca, kul şu-ıu bilir ve görür ki; bütün bu
şerefli ve yüce hallerle birlikte o, daha birinci menzilde, yolun başındadır.
Gerçek vuslat nerede? Heyhat! yüce Allah'a ulaşma yolları ebe-jî âhirette bile
hiç bitmeyecektir. Artık şu kısa dünya haltında bu yolun bitmesi nasıl mümkün
olur?
Yüce Allah
en iyisini bilir.
60
61
BEŞİNCİ
BÖLÜM
TEVHİD VE
MARİFETLE İLGİLİ KONULAR
TEVHİD
(YÜCE ALLAH'IN BİRLİĞİ)
Tevhid,
ezelî olanı hadis (sonradan yaratılan varlıktan) ayrı tutmak; yaratılandan yüz
çevirip ezelî olana yönelmektir. Öyle ki, başkası bir yana kendisini bile
görmemektir.
Eğer kul,
yüce Allah'ı birleme halinde, kendi nefsini veya başkasını görürse, yüce Allah'ı
ezelî zâtı ve sırf kendisine hâs sıfatlarıyla birlemiş olmaz, aksine O'nun-la
birlikte ikinci bir varlık kabul etmiş olur.
Sonradan
yaratılan varlıklar şu sıfatlara sahiptirler: Birbirine benzerlik, denklik,
birbiriyle bitişik veya ayrı olmak, birbirine yakınlık, karışıklık, girme,
çıkma, değişme, yok olma, bir başka şekle dönme, bir yerden başka bir yere
intikal...
Yüce Allah
bütün bunlardan uzak ve yücedir. Onun zâtı için hiçbir noksanlıktan
bahsedilemez. O, kemâl ve
cemâl
sıfatlarıyla tektir; hiçbir varlıkta O'nun bu sıfatları yoktur. Hiçbir fikir
O'nun sıfatlarını hayal ederek tarif edemez. O kendisini nasıl tanıtıyorsa biz
O'nu öylece tanıtır ve iman ederiz.
Kelime ve
ifadeler O'nun zâtını ve sıfatlarını anlatmaktan âciz kalır. Kelimelerle O'nu
tanıtmak mümkün değildir.
O, his ve
hayal ile idrak edilmekten ve başka varlıklara kıyas edilerek bilinmekten
uzaktır.
Onun azamet
nurlarını görmeye kimsenin gözü güç yetiremez.
Eğer, "O
nerede?" dersen; sana, "Mekan O'nun ya-ratmasıyla var olmuştur" denir.
Şayet, "O,
ne zaman var oldu?" dersen; sana, "Zaman O'nun icadıdır/zamanı O yaratıp ortaya
koymuştur" denir.
Eğer, "O,
nasıldır?" diye sorarsan; sana, "Birbirine benzeyen ve nasıl olduğu bilinen
bütün varlıklar O'nun işidir" denir.
Şayet,
O'nun miktarının ne kadar olduğunu sorarsan; sana, "Miktarı ve ölçüsü olan bütün
varlıkları O ortaya koymuştur" denir.
Ezel ve
ebedi bilen, hepsini ihata eden (ilmi ile kuşatan) O'dur.
Bütün
kâinat ve varlıklar O'nun elinde ve hükmündedir.
62
Allahu
Teâlâ'nın zâtı, akledilen, anlayışla bilinen, hissedilen ve kıyas ile tanınan
bütün varlıklardan yücedir. Çünkü bütün bu sıfatta olan şeyler sonradan
yaratılmış varlıklardır; yaratılan şeyleri tanımak ancak kendisi gibi bir varlık
ile kıyas edilerek olur.
Yüce
Allah'ın varlığını bilmek ve O'nu müşahede etmek için en güzel yol, kulun bundan
âciz olduğunu bil-mesidir. O'nu tanımaktan aklın âciz olduğunu bilmek de bir
ilim ve idraktir.
Her şeyi
ile tekten olan bir zâtı ancak kendisi tanır. Onu birleyen bir kulun bu konuda
vardığı en son nokta, yüce Allah'ı bilmenin değil, kulun kendi ilminin son
noktasıdır.
Yüce Allah,
kullar tarafından hakikatiyle bilinmekten yücedir, uludur. Kim, Allahu Teâlâ'yı
en iyi ben bilirim diye iddia ederse, o kimse şeytanın tuzağına düşmüş ve
aldanmış biridir. Yüce Allah, "O çok aldatıcı şeytan sizi Allah ile
aldattı..."18 âyetinde, bu tür bir aldanmaya işaret etmektedir.
TEVHİD
NEDİR?
Kulun ilk
halinde elde edeceği tevhid, tefrikayı (varlıklarda görülen farklılığı) gözünden
silmek ve hepsinin tek kaynaktan geldiğini görüp cem halinde yani birlik üzere
kalmaktır.
18 el-Hadîd
57/14.
63
Nihayette
(seyrü sülûkün sonunda) ise, tevhid ehlinin tefrika (varlıkları görme) halinde
de aynu'l-cem (sadece varlığın sahibini görme) hali içinde kaybolması mümkündür.
Yine aynü'l-cem (sadece varlığın sahibini görme) hali içinde de, Cenâb-ı Hakk'ı
müşahede ederken, varlıkları görmesi de mümkündür. Öyle olur ki, bu iki hal
birbirine mani olmaz. Arif, her şeyin sahibi olarak yüce mevlayı görürken,
varlıklara verilen vücudu da seyreder. Bu durum, tevhid anlayışında kemâl
noktasıdır. O, tevhid ehlinin zâtında devamlı bulunması gereken bir sıfattır.
Gerçek
tevhid ehli, tevhid nurları kendisini sardığı zaman, varlık ve vücuda ait bütün
şekillerin üzerindeki zulmet (karanlık, sis) perdesi ortadan kalkar, dağılır
gider. Kulun tevhid ilminin nuru, elde ettiği halin nuru içinde gizlenir ve
saklı olarak bulunur. Tıpkı, güneşin nuru (aydınlığı) içinde yıldızların gizli
olarak bulunması gibi. Sabah olup ortalık aydınlanınca, güneş ışığının aydınlığı
yıldızların ışığını içinde kaybeder.
Bu makamda
muvahhidin (tevhide ulaşan kulun vücudu, aynü'l-cem (sadece varlığın sahibini
görme) hali içinde tek olan yüce zâtın cemâlini müşahedesine dalar. Öyle ki yüce
mevlanın zâtından ve O'nun sıfatlarından başka hiçbir şey görmez; tevhid
denizinin dalgaları onu sarar ve arif o denizin içinde dalıp gider.
Cüneyd-i
Bağdadî (k.s) der ki: "Bunun mânası şudur: O durumda arifin gözünden bütün şekil
ve resimler silinir; ilimler içinde gizlenir ve Allahu Teâlâ ezelî sıfatlarıyla
müşahede edilir."
64
Şöyle
denilmiştir: "Kim, tevhid denizine düşerse, onun sürekli susuzluğu artar
(müşahede ettikleri onun hayretini artırır)."
TEVHİD
ÇEŞİTLERİ
Bil ki,
tevhidin asılları içinde şu beş hususu kabul ve onlara iman etmek bütün
mükelleflere gereklidir:
1- Allahu
Teâlâ mevcuttur. Bu iman ile kul, ta'tîl yani yaratıcının sıfatlarım inkârdan
kurtulmuş olur.
2- Allahu
Teâlâ birdir. Bu iman ile kul, şirkten kurtulmuş olur.
3- Allahu
Teâlâ, cevher ve araz değildir; cevher ve arazın lâzımı olan hallerden de
uzaktır. Bu iman ile kul, teşbihten (yüce Mevlâ'yı cisimlere benzetmekten)
kurtulmuş olur.
4- Allahu
Teâlâ, kendi zâtından başka bütün varlıkları kendi kudret ve dilemesi ile yoktan
var etmiştir. Bu iman ile kul, her şeyin kendi başına bir sebep sonuç ilişkisi
içinde meydana geldiğini söyleyen bozuk görüşten kurtulmuş olur.
5-
Allahu Teâlâ, yoktan var ettiği bütün varlıkları, kendisi sevk ve idare eder. Bu
iman ile kul tabiatın, yıldızların ve meleklerin, kainatı kendi kendilerine sevk
ve idare ettiğini söyleyen bozuk görüşten kurtulmuş olur.
Kısaca
kulun "lâ ilahe iilallah (Allah'tan başka ilah yoktur)" sözü, bu beş şeyi içine
almaktadır.
65
TEVHİD
KONUSUNDAKİ FARKLI GÖRÜŞLER
Müslümanlar
Allahu Teâlâ'nın bütün kemâl sıfatlara sahip ve bütün noksan sıfatlardan uzak
olduğunda görüş birliği içindedir; fakat onlar bazı sıfatlarda farklı görüşlere
sahiptirler.
Bir kısmı
bu sıfatların kemâl olduğuna inanıp onları Allah'a ait olarak saymış; diğer bir
grup da bu sıfatların noksanlık ifade ettiğine inanıp onları yüce Allah'tan uzak
tutmuştu. Bunu birkaç misalde görebiliriz.
Birinci
örnek:
Mu'tezile
şöyle demektedir: "İnsan, fiillerini kendisi yaratır. Çünkü eğer kulun
fiillerini Allah yaratsaydı sonra da onları kula nisbet edip onun yaptığını
söyleseydi, yahut kulun yapmadığını Allah yapıp onun ortaya koymadığı bir işten
dolayı kendisine azap etseydi, ona zulmetmiş olurdu; zulüm ise bir noksanlıktır.
Bir işi
Allah yapıp sonra o iş yüzünden başkasını ayıplayarak, "Bunu nasıl ve niçin
yaptın?" demesi uygun mudur?
Bu konuda
Ehl-i sünnet şöyle demektedir: "Allahu Teâlâ her şeyde tek olmasıyla kemâl
sahibidir; O'nda her şeyde hükmü geçerli olan kudret sıfatının bulunmadığını
söylemek bir kusur ve noksanlıktır. Yüce Mevlâ'nın yarattığı varlıklara azap
etmesi zulüm değildir. O dilerse hayvanlara, delilere ve çocuklara da azap eder.
Çünkü O, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf
66
67
eder.
Ayette belirtildiği gibi: "O'na yaptıklarından sual edilmez.*9
Hüsün ve
kubuh (güzel ve çirkin) konusunda söylenen sözler de boştur. Ehl-i sünnete göre
kulun fiillerini yüce Allah yaratır. Kulların yapmadığı fiillerinden dolayı azap
görmesi caizdir, mümkündür. Ancak yüce Mevlâ rahmetiyle muamele edecek ve onlara
yapmadıkları işlerden dolayı azap etmeyecektir.
İkinci
misal:
Mücessime
(Allah'ın cismi olduğunu söyleyenler) ile münezzihe (Allah'ın vücudu olmadığını)
söyleyenler arasındaki ihtilâf da konumuza bir misaldir.
Mücessime
grubu şöyle demektedir: "Eğer Allah'ın cismi olmasaydı, yok olurdu; yok olmaktan
daha büyük bir kusur yoktur; onun için Allah'ın cismi vardır. 'Allah hiçbir yöne
sahip değildir' demek de O'nun için bir kusurdur. Çünkü yönü olmayan şeyin
varlığı düşünülemez."
Buna
mukabil münezzihe de şöyle demektedir: "Eğer Allah cisim olsaydı, sonradan
yaratılmış olurdu; bu durumda ezelî olma sıfatını kaybederdi. Bütün cihetleri
ortadan kaldırmak ancak, cihetler ile çevrelenmiş bir varlığın yokluğunu gerekli
kılar. Ama, ezelî olarak mevcut ve hiçbir ciheti olmayan yüce zât için, bir yön
belirlen-mez."
19
el-Enbiyâ 21/23.
Üçüncü
misal:
Mu'tezile
mezhebi, "İtaat sahiplerine sevap vermesi yüce Allah'a vaciptir; çünkü böyle
olmaz ise zulüm olur; zulüm ise bir noksanlıktır" der.
imam
Eş'arî'nin bu konudaki görüşü şöyledir: yüce Allah'ın itaat sahiplerine azap
etmesi zulüm değildir; çünkü yüce Allah'ın üzerinde kimsenin bir hakkı yoktur.
Eğer Allah'ın üzerinde başkasının hakkı olsaydı, Allah o kimseye bağımlı bir
hale gelmiş olurdu; bu ise yüce yaratıcı için bir noksanlıktır.
Dördüncü
misal:
Mu'tezile
şöyle demektedir: "Allahu Teâlâ taat olan
layırlı
işleri irade eder; yapılmasa da ilâhî irade onu is-
jter. İtaat
ve hayırlı şeyleri istemek bir kemâldir (yücelik-
jtir).
Allah isyanı ve kötülükleri irade etmez (istemez);
)nlar
yapılsa da Allah istemez; çünkü kötülükleri irade
îtmek bir
noksanlıktır."
Bu konuda
İmam Eş'arî'nin görüşü şöyledir: "Allahu feâlâ'nın meydana gelmeyen bir şeyi
irade etmesi, iradesinde bir noksanlık olur. Çünkü bu durumda bir şeyi lirade
etmiş fakat onu yerine getirmekten âciz kalmış [olur. Yüce Allah isyan olan
işleri kötü görse de, onu ira-jde etmemesi olmaz. Meydana gelen bir şey kötü de
ol-Jsa, Allah onu irade etmedi demek, zât-ı Bari için bir noksanlıktır.
68
Beşinci
misal:
Mu'tezile
der ki: "Allahu Teâlâ'nın, kullarının iyiliğine olan şeyi yaratması vaciptir;
çünkü iyi ve faydalı olanı terketmek bir noksanlıktır."
Bu konuda
Eş'arilerin görüşü şöyledir: "Kulları için en faydalı olanı yaratmak yüce
Allah'a vacip değildir; çünkü O'nu bir şeyi yapmaya mecbur etmek bir
noksanlıktır. Yüce ilah için kemâl sıfatı, kendisine kulluk edenlerin kaydı
altına girmemektir."
İRADE VE
AMEL KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLER
Şunu bilki:
Kim, bir işi müstakil olarak kendisinin irade ettiğini ve yaptığını söylüyorsa,
o Kaderî'dir (yüce Allah'ın ezeldeki takdir ve iradesini inkâr etmektedir).
Kim,
yaptığı işte kendisine ait hiçbir irade ve kesbin (güç, etki ve kazancın)
olmadığını söylüyorsa, o, Ceb-rî'dir (kendisine verilen irade, güç ve
sorumluluğu inkâr etmektedir).
Kim,
yaptığı işi yüce Allah'ın irade ettiğini ve kendisinin fiile döktüğünü söylerse,
o, sünnet üzere doğru yolda giden bir mümindir. Kulun kudret ve hareketi yüce
Allah'ın yaratmasıyla meydana gelir; bunlar kul için bir sıfat durumunda olup
onun kesbidir (fiil ve kazancı).
GAZÂLÎ
69
KAZA VE
KADER
Kader,
Allahu Teâlâ'nın ezelde olmasını takdir ettiği şeye denir; kaza ise onun
yaratılmasıdır. Kaza ile kader arasındaki fark şudur:
Kader, daha
umumi bir mâna içerir; kaza ise daha özel bir alanda kullanılır. Buna göre, her
şeyin ilk olarak ilâhî ilimde tedbir edilmesi/şekil, miktar ve zamanının
belirlenmesi) kaderdir; bu şeylerin takdir edilen zaman ve belirlenen şekilde
meydana gelmesi kazadır.
Şu halde,
bir şeyin ilk olarak belirlenmesi kader, Dnun icra edilmesi ve işin bitirilmesi
ise kazadır. "Hâkim lükmünü yerine getirdi" denilince bu mâna kastedilir.
BOZUK GÖRÜŞ
VE FIRKALAR
Bil ki,
farklı görüşlere sahip bozuk fırkalar altı tanedir. Bunlardan her ikisi
birbirine zıttır. Bunlar Müşebbihe, Muattıla, Cebriyye, Kaderiyye, Râfizî ve
Nasb görüşüne sahip gruplardır. Bunların her biri, on iki gruba ayrılır.
Müşebbihe
ile Muattıla, birbirine zıt iki gruptur. Cebriyye ile Kaderiyye de birbirine zıt
iki gruptur. Aynı şekilde, Râfizîlik ile Nasb görüşüne sahip grup da birbirine
zıt iki gruptur. Bunların her biri, doğru yoldan sapmışlardır. Kurtulan grup
ise, orta yolda giden el-i sünnet ve'l-cemâat grubudur.
Müşebbihe
grubu, Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını ispat J ve kabulde haddi aşıp çok ileri
gittiler; öyle ki, Allahu Te-âlâ'yı varlıklara benzettiler, Allahu Teâlâ'nın bir
yerden
70
bir yere
intikalini, bedenlere girmesini, bir yerde yerleşmesini, oturmasını ve benzeri
durumları caiz gördüler.
Buna
mukabil Muattıla (ilâhî sıfatları inkâr eden grup), Allah'ın sıfatlarını yok
saymada haddi aştılar ve O'nu inkâra düştüler.
Ehl-i
Sünnet ve'l-Cemaat ise bu konuda orta yolu tuttu; hiçbir varlığın sıfatlarına
benzetmeden ve inkâr da etmeden yüce Allah'ın sıfatlarının bulunduğunu kabul
etti. Buradan, Müşebbihe ile Muattıla'nın gittiği yolun şeytanın yolu olduğunu
anlamış oldun.
Cebriyye ve
Kaderiyye gruplarına gelince, onlar da hak yoldan sapmış gruplardır.
Kim,
yaptığı işlerde kendisinin hiçbir irade ve kesbi-nin/müdahale ve sorumluluğunun
olmadığını söylerse, o kimse, Cebrî'dir.
Kim, irade
ve fiilin kendisine ait olduğunu/kulun fiilini Allah'ın değil kendisinin
yarattığını söylerse, o kimse, Kaderî'dir yani kaderi inkâr eden birisidir.
Kim,
yaptığı işi yüce Allah'ın ezelde irade ettiğini ve kendisinin de bunu fiile
döküp yaptığını söylerse, o, sünnet üzere giden bir kimsedir.
Râfizî ile
Nasb görüşüne sahip gruplar da hak yoldan sapmışlardır.
Râfizî,
Ehl-i Beyt'i çok sevdiğini iddia edip haddi aşmış, sahâbe-i kirama dil uzatıp
düşmanlık yapmıştır.
İmametin
tayin yoluyla belirleneceğini iddia eden grup da, sahabe adına aşırı bir
taassuba düşüp Ehl-i
İMAM
GAZÂLÎ
71
beyte
düşman kesilmiş, Hz. Ali'yi (r.a) zulüm ve küfürle suçlamışlardır.
Ehl-i
sünnet ise bu konuda da orta yolu tutmuş; bütün Sahabeyi sevdiği gibi Ehl-i
beyti de sevmiştir. Alla-hu Teâlâ onların dilini korumuş ve hiçbiri hakkında
kötü söz söylememişler; tam aksine hepsini övgü ve saygı ile anmışlardır.
Bizleri
Ehl-i sünnet yolunda bulunduran yüce mevla-ya sonsuz hamd ve sena olsun.
KAZÂ-KADER
MESELESİ
Bazan kaza
denince, kesin emir ve hüküm kastedilir. Şu âyette bu mânada kullanılmıştır:
"Allah bir
şeyin olmasına hüküm verdiği (kaza ettiği) zaman, ona 'olI'der; o da (ilâhîemre
uygun) oluverir." 2°
Bazen kaza,
Allahu Teâlâ'nın bir hükmü vacip kıldığını bildirmek için kullanılır. Şu âyette
olduğu gibi:
"Rabbin,
sadece kendisine ibadet etmenizi hükmetti."2''
Bu âyetteki
kaza (hükmetme), bildirme, haber verme mânasında alınmalıdır; çünkü, bunu kesin
emir ve değişmez ilâhî hüküm mânasına aldığımızda; kâinatta Allahu Teâlâ'dan
başka hiç kimseye ibadet edilmemesi gerekirdi. Çünkü, yaratılan bir varlığın onu
yaratana ters hareket etmesi mümkün değildir. Ancak âyeti, ilan ve
20
el-Mü'min 40/68.
21
el-İsrâ 17/23.
72
HAK YOL
ESASLARI
haber verme
mânasına aldığımızda durum anlaşılır. Şu âyet de bu mânadadır. Allahu Teâlâ
buyurmuştur ki:
"Ben,
cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."*2
Bundan
maksat da durumu ilân etmek ve haber vermektir. Eğer bu âyetteki bildirilen
hüküm, kesin bir hüküm olsaydı; bütün varlıklar O'na kulluk yaparlardı. Böyle
kesin bir hüküm olmayınca, farklı durumlar ortaya çıkmış; bazıları yüce Allah'a,
bazıları da başka varlıklara tapınışlardır.
FİİLDE
KULUN ETKİSİ
Şunu bil
ki; Allahu Teâlâ, ezelde verdiği bazı hükümleri kula bağlı olarak vermiş; sonucu
kulun fiillerine ve sözlerine bağlı olarak takdir buyurmuştur. Bu böyle hükme
bağlandığı için, onun değişmesi caiz değildir. Burada, "Allahu Teâlâ verdiği
hükmü değiştirdi" denemez; çünkü yüce Mevlâ, verdiği hükmün aksini yapmaz, kendi
hükmüne ters düşmez. O, boş bir iş yapmaz; insanlar gibi kötü arzulara tabi
olmaz; bütün bu hallerden yüce ve uzaktır.
Allahu
Teâlâ, neyin olmasını hükmetmişse, o bir hikmetten kaynaklanır; onda bir değişme
olmaz.
Yüce Allah,
bazı işlerde kulun fiilini o işin sebebini hükme bağlamıştır; ekin ekmek, nesil
yetiştirmek gibi. 22 ez-Zâriyât 51/56.
73
Bazı işler
kulun fiiline bağlı olarak hükme bağlanmıştır; jua ve istiğfar gibi.
Bil ki;
Allahu Teâlâ, bazı âyetlerde fiili bizzat kula nis-Det etmiş, onun yaptığını
belirtmiştir. Şu âyetler buna jrnektir:
"Bu onların
yaptıklarına karşılık olarak verilir.'23 "Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün.
'24
Allahu
Teâlâ bazı âyetlerde de, kulun yaptığı bütün eri onun değil yüce zâtının
yaptığını bildirmektedir. Şu ayette olduğu gibi:
"Onları siz
öldürmediniz; fakat Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah
attı.^5
Bundaki
hikmet şudur: Allahu Teâlâ olan bütün işle-yaratıcısı ve takdir edenidir. Kul
ise, onu yapan ve ıeydana gelmesine sebep yapılan kimsedir. Kul, Allahu Teâlâ
için ibadet yapar; yüce mevla da ona karşılık kendisine sevap verir. Eğer bu
işler, yaratılma yönüyle yüce Allah'a, yapıp sonucunu üstlenme yönüyle de kula
ait olmasaydı; Allah'a mâbud (ibadet yapılan), kula ,(âbid ibadet) yapan ismi
verilmezdi.
Bundan
ortaya çıkan şudur: Kul, âbid (ibadet eden) j/e kâsib (iş yapıp sonucunu elde
eden) kimsedir; Alla-ıu Teâlâ da mâbud ve yaratıcıdır.
23
el-Vâkıa 56/24.
24
et-Tevbe 9/5.
25
el-Enfâl 8/17.
74
YAPILAN
İŞLERİN KISIMLARI
Bil ki,
yapılan işler iki kısımdır:
Birincisi,
kuldan meydana gelen işlerdir; buna kesb (kulun kazancı) denir; kula aittir.
Bunları öğretmek için ilâhî kitaplar indirilmiş, peygamberler gönderilmiştir. Bu
kısma giren işleri yapmak için akla ihtiyaç vardır; çünkü akıl sorumluluk için
bir delil olmakta ve kulun gideceği yol onunla aydınlanmaktadır.
İkincisi,
yaptıklarının bir karşılığı olarak kulun başına gelen mükâfat veya ceza türü
işlerdir. Bu kısma giren işler, bir yönüyle Allahu Teâlâ'nın elinde, diğer
yönüyle kulun elindedir. Sonuçta her ikisi de ancak kulun yaptıklarının bir
karşılığıdır. Şu âyet bunu ifade etmektedir:
"Başınıza
gelen bütün musibetler, yaptığınız işlerin karşılığıdır; halbuki Allah çoğunu da
affetmektedir.1*6
Bu mânada
başka âyetler de mevcuttur. Bu âyetteki mânayı iyi anlayan kimse, Allahu
Teâlâ'nın kelamında kula ait gösterilen şeylerdeki muradı anlar.
Bunun bir
misali; cellâdın hırsızın elini kesmesidir. Bu işe bakan bir kimse, "Eli kesen
cellâttır" dese, bu söz doğrudur. "Allahıu Teala, cellâdın eli ile onun elini
kesti" demek de doğrudur. Çünkü kesme işi ilk yaratılma yönüyle Allahu Teâlâ'ya
ait oldu için, mecazen böyle denebilir. Bu işte, "Hırsız kendi elini kesti"
demek de uygundur; zira elin kesilmesine sebep olan onun ilk olarak yaptığı
hırsızlıktır. Kesilme işi onun yaptığı bir suçtan dolayı başına gelmiştir.
26 eş-Şûrâ
42/30.
75
Bu durumda,
elin kesilmesi yaratılma yönüyle yüce Allah'a aittir; işlediği hırsızlığın bir
karşılığı olarak da kula aittir. Burada biri diğerine ters düşmez. Bunun
delilleri Kur'an'da açıklanmıştır.
Kim, bu
sözü gerçek manasıyla anlarsa, sadece nefsinden korkar ve ancak yüce Allah'ın
rahmetine ümit bağlar.
İbnu
Abdullah şöyle demiştir: "Hepimiz Allahu Teâlâ'nın zâtı hakkında, ahmağız (fazla
bir şey bilmiyoruz)."
Burada
anlatılmak istenen şudur: Allahu Teâlâ'nın kazasına (ilâhî takdire)
baktığımızda, kulun yaptığı bütün işlerde mazur olduğunu (onları yapmaya mecbur
kaldığını) düşünebiliriz. Kula bazı işleri emreden ve yasaklayan ilâhî emirlere
baktığımızda ve bir de kula verilen ihtiyarı/seçme yetkisini düşündüğümüzde,
yapılan işin kuldan başladığı zannedilebilir.
Bu konuda
doğru olan düşünce şudur: Kul bütün işlerinde, sözlerinde ve hallerinde Allahu
Teâlâ'ya muhtaçtır; O'nsuz hiçbir fiil olmaz. Kul, ilâhî irade içinde dönüp
durmaktadır; ancak insan, yaptığı işte hayvanlar ve cansız varlıklar gibi mecbur
ve mahkûm değildir. İnsan, ya kendisini saadete götürecek hayırlı işler içinde
Allah'ın özel yardımı ile desteklenir hayır yapar; ya da sonu cehenneme gidecek
sebepler arasında kendi haline terkedilmiş, nefsi ile baş başa bırakılmış olup
kötü işleri
yapar.
^
76
İNSANA
VERİLEN KUDRETİN YERİ
Şöyle
denebilir: Eğer insana verilen kudretin, Allah tarafından olması takdir edilen
işlerde bir etkisi olsa, bu gizli şirk olur; şayet yapılan işlerde kulun hiçbir
etkisi olmasa, bu da cebr (zorla yaptırma) olur.
Bu söze
cevap olarak şöyle denir: Eğer kulun kudretinin, yapılan fiili yaratmada bir
etkisi olursa, şirk olur; halbuki kulun kudreti yaratmada değil, fiili yapmada
ve sorumluğuna girmede bir etkisi vardır. Allahu Teâlâ kulun fiilini
yaratıcıdır; kâsib (fiili yaparak sorumluluğuna giren) değildir ki kulun yaptığı
iş şirk olsun.
Bir de şu
var: Eğer Allah tarafından yapılması takdir edilen işlerde kulun hiçbir etkisi
olmasaydı, kudretin varlığı ile yokluğu bir olması gerekirdi. Bu durumda kul,
kudretsiz, bir şey yapmaya güç sahibi olurdu ki, bu da imkânsızdır.
Şunu bilki:
Kim, Allahu Teâlâ'nın hiçbir kudreti ve tercihi olmayan bir kula kitap
indirdiğini, peygamber gönderdiğini, ona bazı işleri emrettiğini, bazı işleri
yasakladığını, kendisine öğüt verdiğini ve azapla tehdit ettiğini düşünürse, o
dengesini yitirmiş fıtratı bozuk biridir; onun tedaviye ihtiyacı vardır.
İnsanlar,
Kur'an'ı anlamadan önce, ondan delil çıkarma konusunda ihtilâf ettikleri için
cebr ve kaderi inkâr hatalarına düştüler; çünkü onlar, ezelî sıfatlara sahip
yüce yaratıcının kudreti ile sonradan yaratılmış kulun kudretinin arasını
ayıramadılar (farkı farkedemediler).
77
İki kudret
arasındaki fark şudur: Ailahu Teâlâ'nın ezelî kudreti, bir şeyi yaratmada
müstakildir, fakat kulun kesbine (bir işi yapıp sorumluğunu üstlenmesine) etkisi
yoktur. Kulun sonradan yaratılan kudreti ise, kesbde (bir işi icra edip sonucunu
üstlenmede) müstakildir, onun da fiilin yaratılmasına bir etkisi ve dahli
yoktur.
Zulüm,
yaratıklar için söz konusudur; ezelî ve ebedî olan yüce Allah zulümden uzak ve
yücedir. Şu âyet bunu ifade etmektedir:
"Şüphesiz
Allah insanlara asla zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.<57
İLİM VE MARİFET ARASINDAKİ FARK
Marifet,
yüce Allah'a yakınlıktan ibarettir. Marifet kalbi tamamen sarar, onda öyle bir
etki yapar ki, vücudun bütün azalarında bu etki gözükür.
İlimle
marifet arasındaki farkı bir misalle anlatacak olursak; ilim ateşi görmektir;
marifet ise ateşle ısınmaktır.
Lugatta
marifet, şek kabul etmeyen/içinde şüphe bulunmayan ilimdir. Örfte ise, önceden
bilinmeyen bir şeyin bilinmesidir.
Sûfîlere
göre marifet, Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatları hakkında içinde hiçbir şüphe
bulunmayan ilimdir.
"Allahu
Teâlâ'nın zâtının ve sıfatlarının tanınması nedir?" diye sorulursa, kısaca şu
cevap verilir:
27 Yûnus
10/44.
78
Allahu
Teâlâ'nın zâtını tanımak, O'nun mevcut, tek, bir, zâtı bulunan, sonsuz derecede
büyük olan, varlığı kendinden olup hiç kimseye muhtaç olmayan ve hiçbir şeyin
kendisine benzemediği bir zât olduğunu bilmektir.
Allahu
Teâlâ'nın sıfatlarını tanımak ise, O'nun hayat sahibi, her şeyi bilen, her şeye
kudreti yeten, işiten, gören ve kendisine has diğer sıfatlara sahip olduğunu
bilmektir.
"Marifetin
sırrı nedir?" diye sorulursa, onun sırrı ve ruhu tevhiddir, yani yüce Mevlâ'yı
birlemektir. Bu da, O'nun hayatını, ilmini, kudretini, iradesini, işitmesini,
görmesini, konuşmasını varlıklardan birinin sıfatlarına benzetmekten uzak
tutmaktır. Çünkü, O'nun misli, benzeri, dengi hiçbir varlık yoktur.
"Marifetin
alâmeti nedir?" denirse, kalbin Allah Teala ile hayat bulmasıdır. Allahu Teâlâ,
Hz. Davud'a (a.s), "Marifetimin (beni tanımanın) ne olduğunu biliyor musun?"
diye sordu. Dâvûd (a.s): "Hayır" dedi. Yüce Allah: "O, kalbin beni müşahede
içinde hayat bulmasıdır" buyurdu.
Hangi
makamda hakiki marifet sahih olarak elde edilir? diye sorulursa, cevabı şudur:
Kalbin sırrı ile ilâhî tecellileri görüp müşahede etme makamında gerçek marifet
elde edilir. Kalp tanımak için görür. Gerçek marifet, kalbin içinde oluşan irade
ile gerçekleşir. Allahu Teâlâ, kalpten bazı perdeleri kaldırır; perde arkasından
dostlarına yüce zâtının ve sıfatlarının nurunu gösterir; bu şekilde yüce zâtını
tanımalarını temin eder. Yüce Allah, te-
jMAM
GAZÂLÎ
79
cellilerini
gören kimsenin yanmaması için bütün perdeleri kaldırmaz. Bir âşık hal lisanı ile
şöyle demiştir:
Eğer
perdesiz zuhur etseydin; ölürdü bütün halk;
Lâkin arada
ince perde var da, âşıkların kalbi onunla tayat bulur.
Bil ki;
yüce Allah bir kalbe azametiyle tecelli ederse, bu tecelli kalpte korku ve
heybet oluşturur. Yüce Allah cemâli ve güzelliğiyle tecelli ederse, bu tecelli
kalpte aşk meydana getirir. Sıfatlarıyla tecelli ederse, muhabbet meydana
getirir. Zâtı ile tecelli ederse, bu tecelli gaipte tevhid ilmini oluşturur.
Ariflerden
biri demiştir ki: "Vallahi, kul dünyadan bir şey elde eder de onunla yetinirse,
Allah onun kalbini kör sder, dünya muhabbeti ile yapılan ameli boşa çıkarır.
Mlahu Teâlâ dünyayı karanlık yaratmış; güneşi onda bir
[ışık
yapmıştır. Aynı şekilde kalpleri de karanlık yarat-nıştır; marifeti kalp için
bir ışık yapmıştır. Bulut gelince güneşin ışığı kaybolur; aynı şekilde kalbe
dünya mu-
fhabbeti
gelince, ondan marifetin nurunu giderir."
Denilir ki:
Marifetin hakikati müminin kalbine atılan
lilâhî bir
nurdur; kalp hazinesinde marifetten daha kıy-
fmetli bir
şey yoktur.
Ariflerden
biri demiştir ki: "Arifin kalbindeki marifet güneşi, dünyayı aydınlatan güneşten
daha parlaktır; gökteki güneş bazan tutulur ışığı perdelenir; kalplerdeki
marifet güneşi ise hiç perdelenmez. Gökteki güneş, gece olunca kaybolur;
ariflerin kalbindeki marifet güneşi ise hiç batmaz."
80
Bu konuda
bazıları şu şiiri okur:
Gündüzün
güneşi, gece kaybolur; Kalplerin güneşi ise hep aydınlık durur.
Kim severse
dostu uçar kalbi O'na; İştiyakla yanar, ta kavuşma anına.
Zünnûn
el-Mısrî (k.s) demiştir ki: "Marifetin hakikati; Cenâb-ı Hakk'ın gizli nurlarını
ulaştırarak sırlara tecelli etmesidir."
Bu konuda
şu mânadaki şiir söylenir:
Ariflerin
öyle kalpleri vardır ki, onunla perdeler içinde sırrın sırrında tecelli eden
yüce ilâhın nurunu tanırlar. Onu tanıdıktan sonra; halka karşı kulakları sağır
olur; onları görmekten gözleri kör olur, yalan dava ve boş iddiaları konuşmaktan
dilleri tutulur.
Ariflerden
birine: "Kul gerçek marifete ulaştığını nasıl bilir?" diye sorulunca; şu cevabı
vermiştir: "Kalbinde rabbinden başkasına ayıracak bir yer bulamadığı zaman."
Ariflerden
biri şöyle der: "Marifetin hakikati, herhangi bir vasıta olmaksızın, nasıl
olduğu bilinmeksizin ve hiçbir şeye benzetmeksizin Yüce Hakk'ı müşahede
etmektir."
Müminlerin
emîri Hz. Ali'ye (r.a), "Ey müminlerin emî-ri, sen gördüğün rabbe mi ibadet
ediyorsun, görmediğin Rabbe mi?" diye sorduklarında Hz. Ali (r.a), "Ben
81
gördüğüm
rabbime ibadet ediyorum, fakat bu görme başın görmesi değil kalbin görmesidir"
demiştir.
Ca'fer
es-Sâdık'a (r.a), "Yüce Allah'ı gördün mü?" diye sorulunca hazret, "Ben
görmediğim rabbe ibadet etmem!" cevabını vermiştir. Kendisine, "O'nu nasıl
gördün; halbuki, gözler O'na ulaşamaz" diye sorduklarında ise şu cevabı
vermiştir: "O'nu gözler baş gözü ile göremez, fakat imanın hakikatine ulaşarak
kalpler O'nu görür. O, zahirdeki duyu organları ile bilinmez, insanlar ile kıyas
edilmez."
Ariflerden
birine marifetin hakikati sorulunca şöyle demiştir:
"Gerçek
marifet, sırrı bütün istek ve arzulardan boşaltmak, âdet olan şeyleri terketmek,
hiçbir alaka düşünmeksizin kalbin Allahu Teâlâ ile sükûn ve huzur bulması,
O'ndan başka her şeyden gönlü çekip bütün düşünceyi yüce Mevlâ'yı da
toplamaktır."
Aslında,
O'nun zâtının ve sıfatlarının hakikatini bilmek mümkün değildir; yüce Allah'ı
gerçek mânada ancak kendisi tanır. Bütün şan ve şeref O'na aittir.
BASİRET,
MÜKAŞEFE, MÜŞAHEDE, MUAYENE
Bunlar,
aynı mânaya gelen farklı lafızlardır. Onların asılları birdir, ancak tam olarak
açıklamaya kalkarsak aralarında bazı farkların olduğunu görürüz.
Basîretin
akıldaki yeri, göz için görmeyi sağlayan gözün nuru durumundadır. Basîret için
marifet de, gözün
82
83
nuru için
güneşin ışığı gibidir. Basîreti aydınlatan marifet ışığı ile, gizli ve açık
şeyler bilinir.
Kalbin
hayatına gelince o, gerçek tevhide ulaşmaktır. Bu konuda Allahu Teâlâ
buyurmuştur ki:
"Olu iken
(tevhidle kalbini) dirilttiğimiz kimse gibi midir?"28
YAKÎN
Bil ki,
doğru itikad ve ilim kalbi sarınca, orada kendilerine ters ve karşı bir şey
yoksa, kalpte marifet meydana getirirler. Bu marifete yakîn denir. Çünkü yakinin
hakikati, çalışarak elde edilen ilmin safi (temiz) halidir. Bu ilim öyle bir
dereceye ulaşır ki, aksi düşünülmeyen zaruri ilim gibi olur. Bu ilmi elde eden
kalp, dinin, dünya ve âhiretle ilgili haber verdiği her şeyin iç yüzünü müşahede
eder, hakikatini anlar.
FİRÂSET
Firâset,
yüce Allah'tan gelen bir alâmetle, işin için yü-Izünü bilmektir. Bu alâmet, yüce
Allah ile kul arasında lolur; kul onunla işin iç yüzüne vâkıf olur; sırları
çözer. Firâset, ancak yüce Allah'a yakınlık elde ettikten sonra olur; o ilhamdan
ayrı bir şeydir. İlham, bir alâmete muh-j taç değildir, firâset ise muhtaçtır.
Firâset,
umumi ve hususi olmak üzere iki kısımdır. Yüce Allah en iyisini bilir.
İLHAM
İlham,
herhangi bir sebep ve çalışma olmadan kalpte bu marifetin oluşmasıdır. İlham,
kalp manevî kirlerden temizlendikten sonra yüce Allah tarafından kalbe verilen
bir ilimdir. Bu ilim, dünyanın ve âhiretin güzellikleriyle ilgilidir.
28 el-En'âm
6/122.
84
ALTINCI
BÖLÜM
NEFİS, RUH,
KALP, AKIL
Bil ki, bu
dört kelime, farklı isimlerle zikredilmekle birlikte ortak mânaları ve
kullanımları olan kelimelerdir. Biz, konumuzu ilgilendiren yönüyle onların
anlamını açıklayacağız.
KALP
Önce kalbi
ele alalım. Kalp kelimesi genel olarak iki mânada kullanılır.
Birincisi,
kalp, göğsün sol tarafında bulunan çam kozalağı şeklindeki et parçasının adıdır.
İç kısmında boşluk vardır; bu boşluğun içinde siyah kan bulunmaktadır. Bu kalp,
hayvanî ruhun menbaı ve madenidir.
İkincisi,
kalp, latif/gözle görülmeyen, rûhânî/gayb âleminin özelliklerini taşıyan,
rabbânî/yüce Allah'ın özel olarak yarattığı bir latifedir/manevî cevherdir. Bu
manevî kalbin, et parçası olan kalp ile bir alakası, ilgisi ve bağlantısı
vardır. Bu, arazların cisimlerle, sıfatların onları taşıyan varlıklarla ilgisine
benzer.
85
Bu manevî
latife, insanın hakikatidir; insan bir şeyi onunla idrak eder, bilir; onun
sebebiyle ilâhî emirlerle muhatap olur, kendisinden bazı görevler istenir,
sevaba ulaşır, azabı hak eder.
RUH
Bizi
ilgilendiren yönüyle ruh da iki mânaya gelir.
Birincisi,
ruh, buhar gibi latif (gizli, sırlı, bir cisimdir. Onu taşıyan siyah kandır.
Bulunduğu merkezî yer, cis-mani kalbin iç boşluğudur. Atardamarlar vasıtasıyla
vücudun diğer bölümlerine yayılır. Beden içinde akar. Vücuttaki hayat nurlarının
kaynadığı yerdir. Bedendeki hissetme, görme, işitme, koklama ondan kaynaklanır.
Ruhun
nurunun bedene yayılması, odanın içindeki ışığın odaya yayılmasına benzer.
Bedendeki hayat, duvarda oluşan nura (ışığa) benzer. Ruh, yanan ışığı temsil
eder. Ruhun bedendeki seyri ve azalara sirayeti, ışığın evin odalarında
dolaştırılmasına benzer.
Doktorlar,
ruh dedikleri zaman, bu anlattığımız mânadaki ruhu kastederler. O, latif bir
buhardır; onu kalbin harareti olgunlaştırır.
Ruh deyince
kastedilen ikinci mâna şudur: Ruh, insanda bulunan latif (gizli ve sırlı), bilen
ve idrak eden bir varlıktır. Ruh, kalbin iki yardımcısından biridir. O, Allahu
Teâlâ'nın, şu âyette kasdettiği şeydir:
86
"Sana
ruhtan soruyorlar; onlara de ki: Ruh rabbimin emrindendir. (O'na ait sırlı
işlerdendir)."29
Ruh, Yüce
Rabbimize ait, insanı hayrette bırakacak bir varlık olup ekseri akıl ve
anlayışlar onun gerçek yönünü anlamaktan âcizdir.
NEFİS
Nefsin de
iki mânası vardır. Birincisi, nefis deyince, insanda bulunan gazap ve şehvet
kuvvetinin kaynağı kastedilir. Sûfîler, nefis deyince genelde bu mânada
kullanırlar. Onlar, nefisle, insandaki kötü sıfatların kaynağı olan varlığı
kastederler ve, "Nefsin mücahede ile terbiye edilip şehvetinin (kötü
arzularının) kesilmesi lâzımdır" derler.
Hz.
Peygamber'in (s.a.v), "Senin en büyük düşmanın, iki kaburga kemiğinin arasında
(cinde) bulunan nefsindir" z° hadisiyle işaret ettiği nefis budur.
İkincisi,
önceden zikrettiğimiz gibi nefis, latif (gizli), sırlı bir varlıktır. Nefis,
insanın hakikati, kendisi ve zâtıdır; fakat, farklı hallerine göre değişik
sıfatlarla tanınır.
Nefis,
ilâhî emirlere karşı hiç itiraz etmeden sükûnetle uyduğu ve kötü arzularına
karşı durup onlara uymayarak ızdırabı gittiğinde "mutmain nefis" (huzura
ulaşmış) ismini alır. Allahu Teâlâ, bu sıfattaki nefis hakkında şöyle
buyurmuştur:
29
el-isrâ 17/85.
30
Beyhakî, Kitabü'z-Zühd nr. 343; Zehebî, Mîzânü'l-I'tidâl, III, 625; Aclûnî,
Keşfü'l-Hafa, nr. 412.
"Ey mutmain
olmuş (zikir ve itaat ile huzura kavuşmuş) nefis, sen rabbinden razı, rabbin
senden razı olarak dön Rabbine...™
Nefsin ilk
hali ve sıfatıyla dost olarak yüce Allah'a dönmesi düşünülemez. Çünkü gazap ve
şehvetine mağlup olmuş nefis Allah Teala'dan uzaklaşmıştır, o bu haliyle
şeytanın ordusu olup onun emrindedir.
Nefis tam
bir huzur ve sükûn halini bulamadığı halde kötü arzularına karşı durup onları
reddettiğinde "levvâ-ne nefis" ismini alır. Bu, kötü işleri yaptığında kendisini
sınayan ve ondan kurtulmak isteyen nefis demektir.
Nefis,
günahlara itirazı terkedip bütün kötü arzularına ve şeytanın her davetine kulak
verdiği, onların peşinden gittiği zaman "nefs-i emmâre" (devamlı kötü işleri
emreden ve isteyen nefis) ismini alır.
AKIL
Bizim ele
aldığımız konu itibariyle aklın da iki mânası vardır.
Birincisi,
akıl deyince, işlerin hakikatini, iç yüzünü bilmek kastedilir. Bu durumda akıl,
mahalli kalbin içi olan ilim sıfatından ibarettir.
İkincisi,
bazan akıl denince, ilimleri anlayan idrak kuvveti kastedilir; bunu yapan kalp
olur. Bununla, insanın hakikati olan manevî latifeyi kastediyorum. Kur'an ve
sünnette kalp zikredilmiş; bununla, insanın hakikati-
31 Fecr
89/27-28.
1
88
HAK YOL
ESASL
nin
anlaşıldığı ve kendisiyle eşyanın hakikatinin bilindiği cevher
kastedilmiştir. ;
Bazen akıl
deyince, kinaye yoluyla insanın göğsünde bulunan kalbe işaret edilir. Çünkü bu
akıl ile insanın hakikati olan ve idrak özelliğine sahip bulunan kalp arasında
özel bir irtibat vardır. Çünkü aklın vücudun diğer yerlerle alâka ve irtibatı,
kalp vasıtasıyla olmaktadır. Şu halde kalp, aklın bulunduğu mahal, taşındığı yer
ve yaptığı işlerde ilk hareket noktasıdır.
Maddî
kalple göğsün insan için yeri, Arş'ın ve Kür-sî'nin bir yönüyle yüce Allah'a
nisbeti gibidir.32
KALBİN
ASKERLERİ
Bil ki,
Allahu Teâlâ'nın kalpte, ruhlarda ve diğer âlemlerde görevlendirdiği sınıf sınıf
orduları vardır. Onların hakikatini ve sayılarını ancak yüce Allah bilir. Biz
burada, konumuzla ilgili olan kalbin askerlerinden bazılarına işaret edeceğiz.
Bil ki,
kalbin iki cins askeri (yardımcı kuvvetleri) vardır. Biri gözle gözükür, diğeri
ise ancak basîretle (manevî gözle) görülür. Kalp bir sultan hükmündedir;
askerleri ise hizmetçileri ve yardımcıları durumundadır.
Kalbin
gözle görülen askerleri; el, ayak, kulak, göz ve dildir.
Allah'ın
arşı, kürsüsü dendiği gibi, insanın kalbi ve göğsü denir. Kalp ve göğüs insan
bedeninin en önemli merkezleri olduğu gibi, Arş ve Kürsü de yüce Allah'ın
hükmünü icra ettiği, kudretini tecelli ettirdiği manevî makamlardır (mütercim).
89
Kalbin
bütün askerleri üç sınıfta toplanır.
Birinci
sınıf, faydalı ve uygun olan şeyleri elde etmek için harekete geçen duygudur.
Meselâ, şehvet yani aşırı arzu ve sevgi gibi. Ya da zararlı ve uygun olmayan
şeyleri defetmek için harekete geçen duygudur; gazap gibi. Kalpte harekete geçen
bu duyguya "irade" denir.
İkinci
sınıf, yukarıda zikrettiğimiz hedef ve maksatları ele geçirmek için harekete
geçen kuvvettir; buna "kudret" denir. Bu askerler, diğer azaların içinde
yayılmış durumda mevcutturlar.
Üçüncü
sınıf, casus ve gözcü gibi faydalı ve zararlı şeyleri tanıyan "idrak"
kuvvetidir. Bu idrak işitme, görme, koklama ve dokunma kuvvetlerini kullanarak
olur. Bu kuvvet, bu askerler için bir alet durumundadır; o etten, kemikten,
sinirden, yağdan ve kandan meydana gelen zahirî azalarda yayılmış halde bulunur.
Bu sınıftaki askerlerin yaptığı işe "ilim" ve "idrak" denir. Bu sınıf, diğer
bütün askerlerin yaptığı işleri bir araya getirip ne olduğunu idrak etmektedir.
Diğer kısım
askerler ise, bâtında (içte) yerleşmiş askerlerdir. Bu askerler, dimağın iç
boşluğunda bulunmaktadırlar. Onlar da beş tane olup hiss-i müşterek, hayal,
tefekkür, tezekkür ve hıfzdır.
Hiss-i
Müşterek
Hiss-i
müşterekin (ortak hissin) vazifesi; zahirî organlar idrak ettikleri şeyleri, bu
hisse ulaştırırlar, orada bu gelen şeylerin bir resmi (şekli, temsili) oluşur ve
onun üzerinden bir değerlendirme yapılır. Bu, aynanın karşısında
90
duran
şeylerin aynada şekil almasına benzer. Bu kuvvetin hareket ve tasarruf yeri,
dimağın iç boşluğunun ilk bölümüdür (ön kısmı).
Hayal
Hayal,
hiss-i müşterekin hazinesidir; orada şekil alıp resmedilen şeyler, hacet olunca
kullanılmak üzere burada saklanır. Hiss-i müşterek için kabul ve hıfz kuvveti
yoktur. Hayal için, hıfz (muhafaza) kuvveti vardır, fakat kabul (hüküm) ve karar
kuvveti yoktur. Hayal kuvvetinin tasarruf yeri, dimağın iç boşluğunun geri (son)
kısmıdır.
Vehim
Vehim
(düşünce, tahmin) kuvvetinin tasarruf yeri, dimağın gerisinin ön kısmıdır; çünkü
vehmin tasarrufu, hayalde saklanan suret ve şekillerin değişik parçalarında
olmaktadır. Vehim, hayalden aldıklarını değiştirerek kullandığı için, derece
olarak ondan sonra gelmektedir.
Hafıza
(Ezberleme) Kuvveti
Hafızanın
tasarruf yeri, dimağın geri kısmının iç kısma bakan geri bölgesidir. Hıfz
(ezber), vehim kuvvetinin tasarrufundan sonra oluşur; çünkü vehim (düşünce) onun
hazinesidir.
Mutasarrıfe
(Sevk ve İdare) Kuvveti
Bu kuvvetin
tasarruf alanı, dimağın ortasıdır; zira o, en şerefli kuvvettir. Bu kuvvet,
bilgi ve resimleri değişik şekillerde hayalden alır ve onu farklı derecelerde
uyku
91
ve
uyanıklık hali içinde hafızaya verir; bunlardan unuttuğu şeyleri lâzım olunca
ondan geri ister. Bu kuvvetin, yukarıdaki iki kuvvetin tam ortasında bulunması
haline en uygun olanıdır; çünkü bu durumda o, her iki kuvvetle rahat çalışır;
onlardan bir şey alması ve onlara bir şey vermesi kolay olur.
Yüce Allah
en iyisini bilir.
KALBİN
YARDIMCI ASKERLERE İHTİYACI
Kalp,
yukarıda bahsettiğimiz askerlere muhtaçtır; çünkü onun Allahu Teâlâ'ya yolculuğu
ve yaratılış sebebi olan yüce Allah ile buluşma menzillerini katetmesi için
bineğe ve azığa ihtiyacı vardır.
Kalbin
bineği beden, azığı ise ilim ve ameldir. Kulun kalbi, bedende yerleşip en uzak
menzili (ebedî âhireti) için lâzım olan azığı hazırlamak amacıyla dünyadan
geçmeden yüce Allah'a ulaşması mümkün değildir. Bunun için kalp, beden için
gerekli gıdaları ve diğer şeyleri ele geçirmek ve ona zarar verip helakine sebep
olacak şeyleri defetmek için onun yükünü ve sorumluluğunu üstlenmiştir.
Kalp,
bedenin gıda ihtiyacını gidermek için iki askere ihtiyacı vardır; bunların biri
bâtınî (içte bulunan) asker olup şehvettir. Diğeri ise, zahirde olup gıdayı elde
edecek azalardır. Bunun için kalpte, kendisine ihtiyaç duyduğu şehvetler (arzu
ve isteklerle), onları elde etmede alet vazifesi görecek azalar yaratıldı.
92
Kalbin,
bedene gelecek tehlikeleri savmak için de iki sınıf askere ihtiyacı vardır.
Bunların biri bâtında (içte) bulunan gazaptır. Kalp, onunla tehlikeleri defeder
ve düşmanlarından intikam alır. Diğer askerler zahirde olup bunlar el, ayak ve
gazabın gereğini yerine getirecek silahlardır.
Sonra,
gıdaya muhtaç olan bir kimse, gıdayı tanımayınca, gıdayı tanıma arzusu ve onu
ele geçirecek aletlere sahip olması kendisine bir fayda vermez. Bundan dolayı
kalbin gıdaları tanıması için iki sınıf askere ihtiyacı oldu. Bunların biri
bâtında (içte) olup işitme, görme, koklama, tatma ve dokunma idrakidir
(kabiliyet ve kuvvetidir). Diğeri ise zahirde olup göz, kulak, burun ve diğer
azalardır.
İnsanın bu
şeylere ihtiyacını genişçe açıklamak, onlardaki saklı hikmetleri ortaya koymak
çok uzun bir iştir; onları ciltler dolusu kitaplar dahi sayıp bitiremez.
Kullarına
çok ikramda bulunan ve çok hilim (şefkat ve merhamet) sahibi olan Allah ne kadar
yücedir.
VARLIKLARIN
KISIMLARI
Varlıkları
şu şekilde üçe ayırabiliriz: Cisim, araz, cev-her-i ferd (kendi başına durabilen
varlık).
Hayvanî
(canlılık sebebi olan) ruh, latif (sırlı, saklı) bir cisimdir; o yanmakta olup
ışık veren bir lambaya benzer. Yanmakta olan lamba hayattır, kan onun yağıdır,
his ve hareketler onun ışığıdır, şehvet harareti, gazap
93
dumanı,
ciğerde duran ve gıdayı isteyen kuvvet onun hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir
(onun adına iş yapar).
Bu
bahsettiğimiz ruh, bütün canlılarda bulunur; çünkü bu ruh hayvanlarda, diğer
canlı varlıklarda ve insanda ortaktır.
Bu ruh,
cisimdir; eserleri, ortaya koydukları ise arazlardır yani birtakım sıfatlardır.
Bu ruh, ilme ulaştırmaz, yaratılanların nasıl yaratıldığını ve yaratıcının
hakkını bilmez. O, sadece bedende esir bir hizmetçidir. Vücutta lambanın yağı
durumunda olan kan çoğalsa, bedeni öldürür; vücutta hararetin (sıcaklığın)
artması sebebiyle bu ruh söner; aksi durumda da fazla soğuktan dolayı söner.
Onun sönmesi, bedenin ölmesine sebep olur.
Allahu
Teâlâ'nın ve dini tebliğ eden Hz. Peygam-ber'in (s.a.v) daveti, bu ruha
değildir; çünkü hayvanlar dinin hükümleriyle muhatap ve mükellef değillerdir.
Ancak insan dinle, ilâhî davetle muhatap ve sorumludur. İnsan, hayvanî ruhtan
başka özel ve ayrı bir ruh taşıdığı için dinle muhatap ve ilâhî hükümlerden
sorumludur. Bu ruh, nefs-i natıka (düşünen ve konuşan) ve latif (sırlı, gizli)
ruhtur. Bu ruh, cisim ve araz değildir; çünkü o, yüce Allah'ın emrinden (özel
emir ve tecellisinden) meydana gelmiş bir varlıktır. Yüce Allah, bu ruh hakkında
şöyle buyurmuştur:
"Sana
ruhtan soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin em-rindendir (özel emir ve
tecellisinden)."33
33 el-lsrâ
17/85.
94
Allahu
Teâlâ'nın emri, cisim ve araz değildir; bilakis o, bozulmayan, dağılıp
kaybolmayan, fâni olmayan ve ölmeyen, sürekli, sabit bir cevherdir. Bu ruh, ölüm
anında bedenden ayrılır ve kıyamet günü Allah'a dönmeyi bekler. Bu konuda âyet
ve hadisler mevcuttur.
Bedenin
salahı ve fesadı, sıhhati ve bozulması bu ruhtan kaynaklanır; hayvan? ruh ve
bütün kuvvetler bu ruhun askerleridir. Hayvanî/bedene canlılık veren ruh,
bedenden ayrılınca, canlılık sebebi olan kuvvetler iptal olur ve bedendeki
hareket mekanizması durur. Bu durmaya ölüm denir.
Her ne
kadar insanî ruh, Allah'ın emriyle, bir garip gibi bedende bulunsa da, şunu bil
ki; ruh belirli bir mahalde sıkışıp kalmaz, bir mekânda durmaz. Beden ruhun ve
kalbin mekânı değildir; aksine beden ruhun bir aletidir (ruh onun vasıtası ile
bazı işleri icra eder).
En iyisini
yüce Allah bilir.
İNSANIN
ŞEKİLLENMESİ
Burada şu
âyet-i kerîmenin mânası üzerinde duracağız. Allahu Teâlâ, bir âyette buyurmuştur
ki:
"Ona şekil
verdiğim ve ruhumdan üflediğim, zaman onun için secdeye kapanın."34
Âyette
geçen tesviye (şekil verme) nedir?
34 el-Hicr
15/29.
İMAM GAZÂLÎ
95
Buradaki
tesviye, bir şeyi ve mahalli ruhu kabul edecek hale getirmekten ibarettir. Bu
mahal, Hz. Âdem (a.s) için çamurdur; onun evlatları içinse, nutfedir. Yapılan
işlem ise; insanın ilk maddesinin seçilip süzülmesi, ona denge verilmesi, sonuna
kadar çeşitli yaratılış evrelerinden geçirilip ruhu kabul edecek saflık ve
dengeye kavuşturulmasıdır. Böylece beden, ruhu kabul etmeye ve içinde tutmaya
müsait hale gelir. Bu, lambanın fitilinin yağı içine çektikten sonra yanıp ateş
vermeye ve yanan ateşi tutmaya hazır olmasına benzer.
Nefh (ruhu
üfleme) işine gelince, bu, kendisini kabul edebilecek kıvama gelen mahal içinde
ruhun nurunun yanmasından ibarettir.
Üfleme,
yanmanın sebebidir. Allahu Teâlâ hakkında, bildiğimiz cinsten bir üfleme şekli
muhaldir (imkânsızdır); onu bir sebep olarak yaratması ise imkansız değildir. Bu
durumda âyette, üflemenin neticesi olan şey, üfleme olarak zikredilmiş
olmaktadır. Bu netice de nutfe-de ruhun yanıp hayat ışığı vermeye başlamasıdır.
Nefhin yani
üflemenin bir şekli, bir de neticesi vardır.
Üflemenin
şekli, bir havanın (nefesin) üfleyenin içinden çıkıp, üflenen kimsenin içine
girmesidir. Burada içine ruh üflenen insanın nutfesidir; bu üfleme sonucu onda
hayat ışığı parlamaktadır. Ruhun nurunu tutuşturan sebep ise, biri faile, diğeri
de ruhu kabul eden mahalle ait bir sıfattır.
Faile (ruhu
üfleyen yüce Allah'a) ait sıfat, bütün varlıkların hayat kaynağı olan ilâhî
ihsandır. Bu ihsan bütün varlıkların üzerine akmaktadır. Bu sıfata "kudret"
denir.
96
Bunun bir
misali güneşin ışığını, aralarındaki perde (engel) kalktıktan sonra,
aydınlanmayı kabul edecek bütün varlıklara yansıtmasıdır. Burada ışığı kabul
edecek olan, herhangi bir rengi olmayan hava değil, çeşitli renklere sahip olan
varlıklardır.
Ruhu kabul
edecek mahalle/bedene ait sıfat ise, "Ona şekil verdiğimde" âyetinde
bahsedildiği gibi, düzgün bir şekil almak ve dengede (kıvamda) olmaktır.
Ruhu kabul
edecek bedenin durumu aynaya benzer. Ayna bir şeyin karşısına konsa bile,
parlatılıp cilalanmadan içinde herhangi bir suret göstermez. Ayna
parlatıl-dığında, karşısındaki duran varlığın şekli aynada gözükür.
Aynı
şekilde, rahimdeki nutfede denge ve kıvam meydana gelince, yaratanın emriyle ruh
nutfede mevcut olur. Ailahu Teâlâ'nm, "Ruhumdan üfürdüğümde" buyurması, bu ruhun
O'ndan geldiğini ifade ediyor; fakat ruhu üfürdügünde yüce yaratıcıda herhangi
bir değişme söz konusu değildir. Bir de şu var; ruh, içine konacağı bedenden
önce yaratılmıştır.
İlâhî
ihsanın akıp yayılmasından maksat şudur: Ailahu Teâlâ'nm ihsanı (rahmeti ve
kudreti), yaratılan bütün varlıkların hayat nurlarının yaratılma sebebidir. Bu
ilâhî rahmet için akma, yayılma ifadeleri kullanıldı; bu yanlış anlaşılmasın.
Buradaki akma, suyun kovadan ele akması ve dökülmesi gibi değildir. Çünkü onda,
kovadaki bir miktar suyun oradan ayrılıp ele ulaşması söz konusudur; yüce Allah
bu tür bir durumdan uzak ve yücedir.
İMAM GAZÂLÎ
97
I O'ndan
herhangi bir şey ayrılmış, kopmuş, akmış, başkasına geçmiş değildir.
RUHU
TANIMAK MÜMKÜN MÜDÜR?
Ruhun ne
olduğunu açıklamaya ve hakikatini tanımaya gelince, bu bir sırdır. Öyle bir sır
ki Hz. Peygam-ber'e (s.a.v) bile, ehli olmayan kimselere onu açıklama izni
verilmemiştir. Eğer sen ehli isen, dinle ve anla!
Bil ki ruh,
suyun kovaya girmesi gibi bedene giren bir cisim değildir. Yine ruh, siyah
rengin siyahlığın içine, ilmin âlime girmesi gibi; kalbe veya dimağa girmiş bir
araz da değildir.
Ruh,
basîret sahiplerinin ittifakı ile, parçalanma kabul etmeyen bir cevherdir.
Çünkü, eğer ruh bölünmeyi kabul etseydi; bir parçası ile bir şeyi bilmesi, diğer
bir parçası ile de bizzat o şeyi bilmemesi caiz olurdu. Bu durumda, tek bir
halde, hem âlim hem câhil olurdu ki bu, imkânsızdır. Bu durum ruhun parçalanma
kabul etmeyen tek bir şey olduğunu göstermektedir.
Eğer, "Hz.
Peygamber (s.a.v) ruhun sırrını açıklamaktan ve hakikatini ortaya koymaktan
niçin men edildi?" denirse, şöyle cevap verilir:
Ruh,
anlayışların kavrayıp taşıyamayacağı sıfatlara sahiptir. Çünkü insanlar, avam ve
havas (seçkinler) olmak üzere iki kısımdır.
Cehalet ve
manevî körlük içinde olan kimseler, ruhtaki bazı sıfatların Ailahu Teâlâ'nm da
sıfatı olduğunu
98
tasdik ve
kabul etmez. Bu kimse, o sıfatların insanî ruhun sıfatları olduğunu nasıl tasdik
etsin?
Aynı
şekilde cehalet körlüğü içinde olan Kerrâmiyye grubu, bazı Hanbelîler ve
diğerleri yüce yaratıcının cisim olmaktan ve cisme ait özellikler taşımaktan
uzak oluşunu inkâr ettiler. Onlar, mevcut bir varlığın ancak işaret edilecek bir
cisme sahip olduğunu düşünmektedirler.
Bu körlük
ve taassuptan kurtulan bazı kimseler, Allahu Teâlâ'nın cisim olmadığını
söylediler; ancak, O'ndan cisme ait özellikleri gideremeyip Allah'ın bir yöne
sahip olduğunu söylediler.
Bu cehalet
körlüğünden kurtulan Eş'ariyye ve Mâtü-rîdiyye Allahu Teâlâ'nın cisim olmadığını
ve bir yön ile çevrelenmediğini söylediler.
Eğer, "Bu
kimselere bunun sırrını açmak niçin caiz değildir?" denirse, şu cevap verilir:
Onlar, bu sıfatın Allahu Teâlâ'dan başkasına ait olmasını imkânsız gördüler;
onlara bunu söyleyecek olsan seni inkâr ederler ve şöyle derler: "Bu, Allahu
Teâlâ'yı varlıklara benzetmektir; çünkü sen kendini sadece yüce Allah'a ait bir
sıfatla sıfatlandırmaktasın!"
Bu söz, bir
cehalettir; onu söyleyen kimse hangi sıfatların sadece Allahu Teâiâ'ya ait
olduğunu bilmemektedir.
Biz:
"İnsan, diridir, bilen, güç sahibi, irade eden, işiten, gören ve konuşandır;
Allahu Teâlâ da bu sıfatlara sahiptir" dediğimiz zaman, bu sözde bir teşbih
(yüce Allah’ı
99
diğer
varlıklara veya diğer varlıkları yüce Allah'a bir benzetme) yoktur. Çünkü bu
sıfatlar, sadece yüce Allah'a ait sıfatlar değildir.
Allahu
Teâlâ'nın sadece kendisine ait olan sıfatı, O'nun kayyûm oluşudur, yani O, kendi
zâtıyla mevcuttur; O'nun dışındaki bütün varlıklar Allah ile hayat bulmuştur;
yüce Allah ise, bir başkasıyla değil, kendi zâtıyla mevcuttur.
Yaratılan
bütün varlıkların kendilerine ait olan ancak yokluktur; onların vücut bulması,
kendileri dışındaki bir varlıktan gelmektedir ve vücutları kendileri için mülk
değil, birer emanettir. Allahu Teâlâ'nın varlığı ise, zâtın-dandır; başka birine
ait bir varlık değildir. Diğer bütün varlıkların ise vücutları kendisinden
değil, Allahu Te-âlâ'dandır.
İşte, bu
kayyûmiyyet yani varlığı kendinden olma sıfatı sadece Allahu Teâiâ'ya aittir; bu
sıfat O'ndan başka hiç kimsede yoktur.
RUHUN YÜCE
ALLAH'A AİT OLMASI
Eğer,
Allahu Teâlâ'nın, "Ona ruhumdan üfürdüğüm
jzama/7"âyetinde, ruhun Allah'a nisbet edilmesinin (O'na ait gösterilmesinin)
mânası nedir?" diye sorulursa, cevap olarak derim ki:
Ruh, bir
yöne ait olmaktan ve bir mekanda bulunmaktan uzaktır; onda bütün malumatları
bilme ve onları anlama kuvveti mevcuttur. Bu özellik ve benzerlik ruhun
100
dışındaki
cisimlerin hiç birinde yoktur; bunun için ruh, özel olarak yüce Allah'a ait
gösterilmiştir.
"De ki:
'Ruh, rabbimin emrindendir" âyetinin mânası nedir? Emir âlemi ile halk âleminin
mânası nedir? diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilir:
Üzerinde
ölçme ve belirleme yapılabilen bütün varlıklar cisimdir ve cisimlere ait
sıfatlara sahiptir. İşte bu tür varlıkların bulunduğu aleme "halk âlemi" denir.
Buradaki halk (yaratma), icat ve ortaya koyma mânasında değil, takdir etme yani
belirleme ve ölçüsünü tayin etme anlamındadır. Allah bir şeyi yarattı demek;
onun vaktini, şeklini ve ölçülerini belirledi demektir.
Alıştığımız
cinsten sayı ve ölçülerle ifade edilemeyen bütün şeylere "Rabbânî bir iş" yani
Allah'a ait bir iş denir. İşte bu cinse giren varlıkların bulunduğu âleme "emir
âlemi" denir. İnsanların ve meleklerin ruhları emir âlemindendir.
Emir âlemi
his, hayal, yön, mekân, yerleşme, ölçü ve tayinden uzak varlıklardan
oluşmaktadır. O âlemde, yaşadığımız âlemdeki gibi sayı ve ölçü olayı olmadığı
için; ölçü, tartı ve tayin söz konusu değildir.
Burada
şöyle bir soru sorulabilir: "Bu anlattığın şeyler, ruhun ezelî olup sonradan
yaratılmadığı düşüncesini akla getiriyor; öyle midir?" Buna karşı verilecek
cevap şudur:
Bazı cahil
ve hak yoldan sapmış kimseler, böyle zannetmişlerdir.
İMAM
GAZÂLÎ
101
Kim, "Ruh,
mahlûk değildir" derken, onun ölçüye gelmeyeceğini, parçalara ayrılmayacağını ve
bir yere girmeyeceğini kastediyorsa, bu görüş doğrudur. Ancak ruh, mahlûktur,
yani sonradan yaratılmıştır, ezelî değildir. İnsan ruhunun ortaya çıkması, içine
üflenecek insan nutfesinin onu kabul etmeye hazırlanmasına bağlıdır. Bu, bir
varlığın suretinin aynada belirmesine benzer.
Varlığın
suretinin aynada gözükmesi, aynanın cilâlı olmasına bağlıdır. Her ne kadar,
suret sahibi varlık, aynanın cilalânımasından önce mevcut olsa da, cila
olmayınca suretin gözükmesi mümkün değildir. Aynı şekilde insanın ruhu da
nutfeden önce yaratılmıştır; fakat üfleneceği nutfe olmadan ortaya çıkması
mümkün değildir.
İNSANIN
RAHMANIN SURETİNDE YARATILMASI
Eğer Hz.
Peygamberin (s.a.v) hadisinde geçen, "Şüphesiz Allah Âdem'i kendi suretinde
-diğer rivayette-rahmânın suretinde yarattı"35 sözünün mânası nedir? diye
sorulursa, cevabı şudur:
Suret
kelimesi, farklı ve ortak mânaları olan bir isimdir.
Bazan
suret, eşyaların tertip ve düzenine, farklı yapıdaki şeylerin üst üste
getirilerek bir şekil arzetmesine denir. Bu, his duyuları ile bilinen bir
surettir.
35 Hadis
iyin bkz. Buhârî, "isti'zan," 1; Müslim, "Cennet," 28; Müs-ned,
11,244-251. , •,
102
Bazan his
duyularıyla bilinmeyen şeylerin tertip ve düzenine de suret denir. Aynı şekilde
mâna ve fikirlerin bir düzen ve uyum içinde terkip ve tertip edilmesine de suret
denir. Meselâ; bu meselenin sureti, bu olayın sureti, bu cismani ve aklî
ilimlerin sureti tabirleri kullanılır. Hadiste zikredilen suret meselesi de
zikrettiğimiz şeylere benzer akılla bilinecek manevî bir şeydir.
Ruhun
yaratıldığı bu suret zâta, sıfatlara ve fiillere aittir.
Ruhun
zâtının gerçek hali şudur: Ruh, kendi başına ayakta durur; araz, cisim ve
parçalanan bir cevher değildir; bir mekana ve yöne girmez, bedene ve âleme
bitişik değildir, ondan ayrı da değildir. Bedenin ve âlemin içinde değildir,
dışında da değildir. Bütün bu sıfatlar, aynı zamanda kendisine has şekliyle
Allahu Teâlâ'nın zâtına aittir.
Sıfatlara
gelince; ruh, hayat sahibi, bilen, çok şeye gücü yeten, işiten, gören ve konuşan
bir varlık olarak yaratılmıştır; Allahu Teâlâ da zâtına has olarak bu sıfatlara
sahiptir.
Fiillere
gelince; insanın yaptığı işlerin başlangıcı bir iradedir. Bu irade önce kalpte
bir etki yapar; ondan latif (gizli) bir buhar olan hayvanî ruh vasıtasıyla içte
bir etki yayılır ve bu etki dimağa yükselir. Dimağdan vücut azalarına meselâ,
parmak uçlarına kadar bir etki akışı olur ve bu etki parmakları harekete
geçirir, parmaklar kalemi, kalem mürekkebi harekete geçirir. Böylece, hayal
hazinesinde oluşan kâğıda yazma isteği yazı şeklinde
103
ortaya
çıkar. Yazılacak şeyin şekli hayalde tasarlanmadan, kâğıt üzerine yazı yazmak
mümkün değildir.
Kim, Allahu
Teâlâ'nın işlerini, O'nun melekler vasıtasıyla gökleri ve yıldızları harekete
geçirerek yeryüzünde bitkileri ve hayvanları ortaya çıkarma şeklindeki seyri
iyice düşünürse, şunu bilir ki; insanın kendi alemindeki tasarrufu, yüce
yaratıcının büyük âlemdeki tasarrufuna benzemektedir. İşte bu durum bilinince,
Hz. Peygamberin (s.a.v), "Şüphesiz Allah Âdem'i kendi suretinde
yarattı"hadisinin mânası anlaşılır.
Şöyle
denebilir: "Ruhlar, cesetlerle birlikte sonradan yaratıldı ise; Hz. Peygamberin
(s.a.v) şu hadislerinin anlamı nedir?
"Allahu
Teâlâ ruhları, cesetleri yaratmadan iki bin sene önce yarattı."36
"Ben,
peygamberlerin yaratılış olarak ilki, gönderiliş olarak sonuncusuyum. Âdem su
ile çamur arasında (henüz yaratılmamış) iken ben peygamberdim."37
Bil ki; bu
hadislerde ruhun ezelî olduğunu gösteren herhangi bir şey yoktur. Hadiste geçen,
"Ben yaratılış yönüyle peygamberlerin ilkiyim'' ifadesi, zahirî manasıyla Hz.
Peygamberin (s.a.v) varlığının Hz. Âdem'in (a.s) cesedinden önce olduğunu
göstermektedir. Zahirin dışındaki mâna ise bellidir. Bunun uygun bir şekilde
yorumlanması mümkündür. Kesin deliller, zahirde
36
Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 2761; Aclunî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 315 (Şerhte).
37
Tirmizî, "Menâkıb", 1; Müsned, V, 379; Hâkim, el-Müstedrek, II,
609. i • • ¦'!¦ 104
anlaşılan
mâna ile hükmünü kaybetmez; bilakis zahirî yorumun üstünde tutulur. Allahu Teâlâ
hakkında zahiren teşbihe benzeyen şeylerin, zahirî mânanın dışında
yorumlandıkları gibi burada da öyle yapılır.
Hz.
Peygamber (s.a.v), ""Allahu Teâlâ ruhları, cesetleri yaratmadan iki bin sene
önce yarattı" hadisinde, ruhlar ile meleklerin ruhlarını, cesetlerle de, arş,
kürsî, gökler, yıldızlar, hava, su ve yer gibi varlıkların cesetlerini
kastetmiştir.
Peygamber
Efendimizin (s.a.v), "Ben yaratılış yönüyle peygamberlerin ilkiyim" sözüne
gelince; buradaki yaratılmaktan maksat, ortaya çıkarma mânasında değil, takdir
etme, belirleme mânasındadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), annesinden doğmadan
önce, zahirî vücut olarak mevcut ve yaratılmış değildi. Fakat kendisine verilen
kemâlât ve yüksek dereceler ilâhî takdirde her- . keşten önce idi; vücuda
gelmesi ise, daha sonra olmuştur. Allahu Teâlâ, ilâhî işleri, önce ilmine uygun
olarak levh-i mahfuzda belirler, yani resmedip kaydeder.
Şu halde
iki çeşit vücut bulma, var olma şekli vardır. Biri, takdir edilerek, diğeri de
maddî olarak hissedilecek ve görülecek şekilde yaratılarak. Bunu anlayınca, Hz.
Peygamber'in (s.a.v), Hz. Adem'den (a.s), maddî olarak değil, ilâhî takdirde
belirlenme yönüyle önce olduğu anlaşılır.
Ruh
hakkındaki açıklamaları burada bitiriyoruz. Allahu Teâlâ, en iyisini bilir.
İMAM GAZÂLÎ
105
YEDİNCİ
BÖLÜM
İLÂHÎ
MUHABBETİN MÂNASI
Bil ki,
ilâhî muhabbet, tevhidin ve marifetin kazandırdığı bir şeydir. Bütün makam ve
haller ondan öncedir; hepsi sonuçta muhabbete çıkar ve ondan istifade edilerek
olgunlaşır.
Muhabbetle
elde edilecek özel marifete gelince; her mümin Allahu Teâlâ'nın zâtı ve
sıfatları konusunda, zât-ı bari için noksanlık ve kusur olacak her şeyi O'ndan
uzak tutmalı; kemâl ve yücelik olacak her şeyi O'nda mevcut görmelidir. Bu kadar
marifet ve muhabbet, Kur'an, sünnet ve ümmetin icmasıyla herkese vaciptir.
Ancak İslâm
âlimleri arasında yüce Allah'a muhabbetin hakikati ve ne mânaya geldiği
konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Aslında muhabbetin asıl mânası,
kalbin kendisine hoş ve uygun gelen şeye meylet-mesidir.
Bil ki,
Allahu Teâlâ'yı tanımanın (marifetin) bizzat kendisi yüce Allah'ı bir zikirdir;
çünkü marifet, yüce Allah
106
ile huzur
halinde olmak ve O'na ait şeyleri müşahede etmektir.
MARİFET VE
MUHABBET SAHİPLERİNE VERİLEN HALLER
Marifetin
evvelinde, kalpte onun varlığına alâmet olan lavâih, tevali, levâmi' ve berk
denen manevî pırıltılar, işaretler ve haller gözükür. Bunlar birbirine yakın
mânalardaki kelimelerdir (Hepsi kalpte oluşan, manevî parıltı, ışık, hal ve zevk
mânalarına gelir).
Kalbe gelen
manevî hallerden ikisi de berk yani kalpte manevî pırıltıların çakması ve vecdin
(manevî zevkin) tadılması halleridir. Berk ile vecd arasında şöyle bir fark
vardır:
Berk.
Tevhid yoluna girmek için kula bir izindir; bunu vecd takip eder; vecd devam
ederse zevk olur.
Zevk:
Kalpte oluşan manevî parıltının nurundan müşahede edilen şeylerden tat almak ve
o tadı içine çekip içmektir.
Lahz: Bu
tabir ile, Allahu Teâlâ'yı kalp ile görme hali anlatılır. Bu konuda Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah'a,
O'nu görüyormuş gibi ibadet et "38
İMAM
GAZÂLÎ
107
38 Beyhakî,
Şuabü'l-îmân, nr. 10544; Ebû Nuaym, Hilye, X, 265; Ta-barani,
el-Mu'cemü'l-kebir, XX, 374; Heysemî, ez-zevâid, II, 40.
Vakt:
Bununla, kulun içinde bulunduğu vakitteki manevî halleri anlatılır. Kulun vakti,
içinde bulunduğu durumdur.
Safa:
Kalbin, onu bulandıracak şeylerden temiz olmasıdır.
Nefes:
Kulun, üzerine gelen manevî halleri taşımada âciz kaldığı için
rahatlatılmasıdır. Bu, ya kulun nefesini yükselterek olur ya da rahatlık
istemesiyle veya içinde bulunduğu hale bir işaretle olur. Çünkü kul, yaşadığı
sürece, nefesinin girip çıkarak rahatlatılması gereklidir. Nefesler
kuvvetlendiği zaman, bu onu gark haline götürür.
Gark:
Kulun, içine daldığı manevî hali bozmamak için nefesini tutması sonucu nefes
almaya gücünün olmayışıdır. Bu durumda o, nefes almaz, aynı zamanda içinde
bulunduğu halden de uzak kalmaz. Bu hali kuvvetlendiği zaman kul, gaybet haline
girer.
Gaybet:
Kulun en mühim işle (Cenâb-ı Hakk'ın mü-şahedesiyle) meşgul olarak diğer bütün
önemli işlerden uzak kalmasıdır.
Sekr
(manevî sarhoşluk): Kulun, manevî sevinç halinde kendinden geçip hiçbir şeye
sahip olamamasıdır. Bu durumda kendisine ilâhî yardım yetişince onu sahv (manevî
uyanıklık) haline geçirir; bu onun ilmini (marifetini) artırmak için yapılır;
çünkü manen sarhoş kimse bu haliyle hakta terakki edemez (ilerleyemez). Kulun bu
halden uyanması ancak Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla olur.
108
109
Yüce
Hakk'ın tecellilerinde sarhoş olan kimse, O'nun sıfatlarına nazar eder; onlardan
gelen feyiz ve nur ile zevklenip lezzet bulur.
Allahu
Teâlâ ile sahv yani uyanıklık halini elde eden kul, nefsinden, nefsin lezzet ve
hallerinden uzaklaşıp kurtulur. Kul, yüce Allah'ın ilahlık sıfatı olan
kayvûmiyet yani bütün varlıklara hayat veren sıfatı gibi yüce zâtına ait
tecellileri müşahede edince, bu onu yüce Mâbud'u-nun dışındaki bütün şeylerden
fâni yapar (kalbini çekip alır), sonra onu fenasından da fâni eder, yani kalbini
fena halini düşünmekten de uzaklaştırır.
Fena:
Hissedilen maddî şeylerde fena hali, cisimlerin ve maddelerin dağılıp tamamen
yok olmasıdır. Allahu Teâlâ'nın dışındaki bütün varlıklar, kendi başına değil,
yüce Allah ile mevcuttur ve O'nunla varlığını devam ettirmektedir. Böyle bir
varlığın vücudu, aslî değil, mecazidir. Varlığı kendinden olan ve kendisinden
başka her şeyin varlığını devam ettiren yüce Allah'ın varlığı ise hakikidir,
sabittir.
Kendisine
mârifetullah ikram edilen bir kulun kalbinden yüce Allah'ın dışındaki bütün
varlıklar silinip yok olduğu için, ona da mecazi olarak "fena" ifadesi
kullanılır. Çünkü bu haldeki kul, bütün varlığı Allah'ın kudretiyle birlikte
müşahede eder; onlarda aslen bir kuvvet görmez. Onun gözünde varlıklar, yaptığı
işte fazla bir etki ve yetkisi olmayan, başkasının sevk ve idaresi altında
yaşayan bir çocuk gibi gözükür. Kul bu hal içinde manen desteklenir ve
ilerlerse, "beka" haline ulaşır.
Kul sürekli
yüce rabbi ile meşgul olduğundan, kalbinden O'dan başka hiç kimseye bir iltifat
ve yöneliş kalmayınca, bu hale "Allahu Teâlâ ile beka hali" denir.
Vücûd ve
beka, aynı mânadaki iki değişik kelimedir.
Bir şeyin
hakikatini elde etmeye vücut, yani varlığın aslına ulaşma denir. Ele geçirilmek
istenen şeylerin en yücesi "beka" halidir. Cem' yani bütün kalbi ve düşünceyi
Hak'ta toplama makamı da böyle yüce ve kıymetlidir.
Büyük
zâtlardan biri demiştir ki: "Cem1, Haktan gayri her şeyi gözden düşürmek yani
kalpten silmek ve başka bir varlığa işareti kesmektir."
Bunun
mânası şudur: Bu kul tamamen Allahu Te-âlâ'da fâni olduğundan Allahu Teâlâ
zikredilince o da zikredilir; o görülünce ve anılınca da yüce Allah zikredilir.
Bütün
hamdler, sadece Allah'a aittir.
110
SEKİZİNCİ
BÖLÜM
ALLAH TEÂLÂ
İLE ÜNS (ÖZEL MUHABBET)
Bil ki,
ilâhî muhabbetin kazandırdığı şeylerden biri de ünstür (Allah ile özel yakınlık
ve sevgi).
Ünsün aslı,
Aliahu Teâlâ'nın yakınlığı, cemâli ve kemâlinden kendisine açılan şeylerden
dolayı kalbin sevinç ve ferahlık içinde olmasıdır.
Ariflerden
biri demiştir ki: "Allah'a yakınlığın aslı; kalpten eşya ile ilgili bütün sevgi
ve ilginin yok olması ve iç âlemin Allahu Teâlâ'ya huşu içinde yönelmesidir."
Ben derim
ki, bu durum, ilâhî yakınlığa ulaşmak için bir vesiledir; yakınlığın bizzat
kendisi değildir; çünkü kurb (ilâhî yakınlık), kalbin Allahu Teâlâ'dan başka her
şeyden temizlenmesidir. Kalp, Allahu Teâlâ'dan başka her şeyden temizlenince,
yüce Mevlâ kul ile beraber olur; zira kul ile Rabbi arasında kulun nefsinden ve
ona ait sıfatlardan başka hiçbir perde yoktur.
Kul
nefsinden ve ona ait kötü sıfatlardan kurtulunca ve bütün âlemin Allahu
Teâlâ'nın kudreti ile ayakta durduğunu bilince, bu sayede keşif yoluyla Allahu
111
Teâlâ'nın
yakınlığını yakînen bilir; tek ve asıl iradenin ilâhî irade olduğunu anlar, her
şeyin O'nun kudreti ile meydana çıktığını ve hayatını devam ettirdiğini görür.
Bu kul ayrıca Allahu Teâlâ'nın zâtına ait sıfatların O'ndan hiç ayrılmadığını ve
zâtı ile bulunduğunu bilir.
Böyle bir
irfanı ve yakınlığı elde eden arif, konuştuğunda kendi nefsi ile konuşmaz; yüce
Allah'tan gelen bir ilim ve ilhamla konuşur. Bir şeyi işittiği zaman kendi nefsi
ile işitmez. Arif kulların bu hali bir kudsî hadiste zikredilmiştir.39 Ariflerin
bütün halleri, Allahu Teâlâ'ya yakınlıktan ortaya çıkan yüksek hallerdir.
Ebrar diye
anılan diğer salih kullara gelince, onların hallerinin kaynağı, yüce rabbin
mutlak varlığı ve O'nun dilediğini vermemeye veya vermeye, dilediğini cennetlik,
dilediğini cehennemlik yapmaya güç sahibi olmasıyla ilgili ilimlerini
düşünmektir.
Arifler,
yüce rablerini dünyada yakîn ve basîret gözüyle görürler (tecellilerini müşahede
ederler); âhirette ise baş gözüyle görürler. Allahu Teâlâ her iki dünyada da
onlara yakındır; O'nun kendilerine dünyadaki yakınlığı, âhiretteki yakınlığından
farklı değildir; ancak âhiret-teki yakınlığında daha fazla lütuf ve ihsanları
mevcuttur. Yoksa, burada da orada da aradaki yakınlık mesafesi kaldırılmıştır.
39 Meşhur
kudsî hadis için bk. Buhârî, "Rikâk", 38; ibn Mâce, "Fiten", 16; Begavî,
Şerhu's-Sünne, I, 142; Beyhaki, Kitabü'z-Zühd, nr.
696-700. 112
113
Hiç
şüphesiz dünyada da âhirette de Allah ile bir mahlûk arasında maddî bir yaklaşma
ve bitişme söz konusu değildir.
Bu marifet,
kalbin manevî kirlerden arınıp safiyetini elde etme şartıyla ünsü (Allah ile
özel yakınlık ve muhabbeti) temin eder. Üns de sekîneti (kalp huzurunu)
kazandırır.
Sekînet,
kalbin taşkınlığını dengeleyen, onu güzel halinde sabit kılan ve ilâhî huzurdaki
edebinde denge üzerinde tutan bir kuvvettir. Çünkü üns halinde yüce Allah'a
yakınlığın lezzeti, bazan ariflerin aklını başından alır ve onlara biraz
taşkınlık yolunu açar; zira âyette belirtildiği gibi40 insan, kendisini zengin
görünce haddi aşar.
KALBİN
HUZUR HÂLİ
Huzur hali,
kalbin dengesini elde ettikten sonra, tanıyıp gördüğü fazlaca ilâhî ihsanlardan
dolayı bulduğu sevinç ve ferah halidir. Bu hal, ünsle birlikte bulunur; çünkü o
bizzat hedefe alınacak bir şeydir. Sekînet ise bu hali elde etmeye bir vesile
olup kulu edebe ve dengeye teşvik eder.
NAZ HÂLİ
Muhabbetin
sonuçlarından biri de; rahatlık ve naz halidir. Bunun sebebi şudur: Kulda üns
(Allah ile özel yakınlık ve muhabbet) hali devam edip sağlam hale gel-
diğinde,
nazarını kalbindeki güzel haline bağladığı için kalpte bir sarsılma endişesi
kalmayınca, bu hal kulun sözlerinde, fiillerinde ve münacatında bir serbestlik
meydana getirir. Bu durum, korkuyu gerektiren tazim ve yüceltme hallerine uygun
değildir. İlâhî huzurda korku halinde olan kimseye uygun olmayan şeyler, özel
muhabbet ve rahatlık içinde olan kimseye uygun olabilir.
Bunun
sebebi şudur: Allahu Teâlâ'nın fiillerinde şöyle bir durumun olması caizdir.
Yüce Allah, bazı kimselerin yaptıkları bir işten razı olur; aynı işi yapan
başkalarına gazap eder. Bu onların hallerinin farklı oluşundan ve haklarında
önceden takdir edilmiş bir hikmetten dolayı olur. Bunun için yüce Allah, seçkin
mümin dostları hariç, başkasının kelamını işitmesini kıskanır, engel olur.
Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmuştur:
"Biz
onların Kur 'an 7 anlamamaları için kalplerine perde çektik ve kulaklarına bir
ağırlık ve sağırlık koyduk.
»41
Allahu
Teâlâ bunun sırrını ve sebebini şöyle açıklamıştır:
"Eğer Allah
onlarda bir hayır görseydi elbette onu [Kur'an'ı, hakkı) kendilerine
işiîtirirdi."42
Bu perde,
gayret perdesidir. Gayretin aslı, hak ile geçen vakti, hakka olan düşkünlükten
dolayı, onu bozacak ve karıştıracak her şeyden korumaktır.
40 Bk.
el-Alak 96/6-7.
41
el-lsrâ 17/46.
42
el-Enfâl 8/23.
114
ŞEVK
Muhabbetin
kazandırdığı hallerden biri de "şevk"tir. Şevk, ünsten daha faziletlidir; çünkü
üns, kulun nazarını sevgilinin kendisine açılan güzelliğine bağlayıp kendisine
gizlenen tarafına bakmamaktır.
Şevk sahibi
ise, susuzluğunu denizlerin gideremediği susamış insana benzer. Şevk sahibi
doyumsuzdur; çünkü o şunu bilir: Kendisine açılan ilâhî işler (keşfedilen
tecelliler), kendisinden saklanan kısmın yanında, koca kâinatın yanında zerre
gibidir. En yüce misaller Allah'a aittir. Biz meseleyi akla yaklaştırmak için bu
misali verdik. Kulun bunu bilmesi, kalbinde devamlı bir endişe, heyecan ve
manevî susuzluk (özlem) meydana getirir.
Heyecanın
aslı, sabrı bırakarak bir an evvel istenen şeye ulaşmak için süratle hareket
etmektir.
Özlemin
aslı, kesin ihtiyaç duyulan bir şeyi şiddetli bir arzuyla ele geçirmek
istemektir. Kim, şiddetli bir heyecan ve özlem çekerse, aradığını bulur.
Bir şeyi
elde etmenin temel yolu, isteyen kimsenin kalbine hâkim olan iştiyaktır. Bu hali
elde ettikten sonra, kulda şu haller gözükür:
Hayret
Bu hal, şu
âyet-i kerîmede anlatılmaktadır:
"Kadınlar
Yûsuf'u gördüklerinde onu gözlerinde çok büyüttüler (güzelliğinin büyüsüne
kapıldılar) ve bu şaşkınlık içinde farkında olmadan ellerini kestiler.1*3
43 Yûsuf
12/31.
115
Hayretin
aslı, aniden karşılaştığı büyük bir iş ve olay karşısında kalbin şok olup
hissetme kabiliyetini kaybetmesidir.
Heymân
(Kara sevda)
Kalbin şoku
biraz sakinleşip sevgili ile buluşma sıkla-şınca, kalp sevgilinin güzelliğinden
ve çekiciliğinden dolayı hayret ve şaşkınlığa düşer. Buna heymân (kara sevda),
yakıcı aşk denir.
Kara
sevdanın aslı; içine düştüğü aşkın hayret ve şaşkınlığından dolayı kalpte başka
bir şeye yöneliş ve sevginin kalmaması ve içine düştüğü halin devamlı olmasıdır.
Üns ve Temkin
Kul, yüce
Allah ile özel dostluk elde edip temkin (istikrar) halini bulunca, kalbe başka
hiçbir şey girmez ve girmek için kapısını çalmaz. Buna temkin yani istikrar hali
denir.
Şeyh Ebû
Tâlib el-Mekkî (rah) demiştir ki: "Temkin, kalbin son derece istikrar halini
bulduğuna bir işarettir."
Bu şöyle
olmaktadır: Allahu Teâlâ'yı sevenler çeşitli haller yaşarlar. Bazan sevgi sevene
üstün gelir, onu mağlup eder. Bazan seven sevgiye hâkim olur. Bazan değişik
haller yaşar; bazan halinde sabit kadem olur. Bu durum kul temkin haline ulaşıp
istikrar buluncaya kadar devam eder. Bu, bütün hallerde geçerli olan bir
durumdur. Kul, tam istikrar halini bulunca, bulunduğu halden daha ilerisine
yükseltilir. Böylece yükseltildiği yeni
116
durum onun
hali olur; önceki durumu ise sabit makamı olur.
En iyisini
yüce Allah bilir.
SEVENLERİN
FARKLI HÂLLERİ
Bil ki, bu
halleri yaşayanların durumları farklıdır.
Eğer kul,
sahip olduğu manevî halleri, halkın içinde buluyor fakat tek başına kaldığında
koruyamıyorsa, o hakka yönelmiş bir kimsedir; ona halini muhasebe etmesi ve
nefsinden sevginin gereklerini yerine getirmesini istemesi gerekir.
Şayet o
halleri yalnızken koruyor fakat halkın içinde kaybediyorsa, o güzel bir haldir;
ancak kemâl noktasına göre noksan bir durumdur. Çünkü kemâl (olgunluk) hali, kul
için yalnızlık, halkın içi, ikamet, yolculuk, boş vakit ve meşguliyet gibi bütün
anlarının eşit olması; her halde ilâhî sevgisini ve manevî hallerini
korumasıdır.
Halktan
ayrılıp bütünüyle kendi nefsine yönelmek terbiyenin başında şarttır, fakat
terbiyede nihayete ulaşmış kimseler için şart değildir; onlar halkın içine girip
herkese faydalı olabilirler.
Herkese
vacip olan muhabbet; kalbin Allahu Te-âlâ'ya karşı, O'nun zâtı ve sıfatlarına
imandan kaynaklanan meyli ve yönelişidir.
Kul, temel
iman esaslarından cahil olursa, o derece ilâhî muhabbeti noksan olur. Bu durumda
kul iki günah kazanır; biri cehaletinin, diğeri de imanın meyvesi olan ilâhî
muhabbeti kaybetmesinin günahıdır.
117
imanın
hakikati, kalbin Allahu Teâlâ ile huzur bulması ve O'nun varlığını gösteren
delilleri ve eserleri müşahede etmesidir.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
Allah'a
dostluk konusunda bir şiirde şöyle denmiştir:
Allah ile
dostluğu tembeller koruyamaz; Samimi olmayanlar O'na hiç ulaşamaz.
Allah'a
dost olanlar özel seçilmişlerdir; Hepsi Allah için amele yönelmişlerdir.
Kime üns
(Allah ile yakın dostluk) hali hâkim olursa, onun yalnızlık ve halktan
uzaklaşmaktan başka bir arzusu kalmaz.
Vâsıtî
(rah) demiştir ki: "Bütün kâinattan ve içindeki varlıklardan kalbini çekmeyen
kimse, üns (Allah ile yakın dostluk) mahalline ulaşamaz."
Ebu'l-Hüseyin el Verrak da (rah) şöyle demiştir: "Allah ile dostluk, ancak O'nu
tazimle (yüceltmekle) birlikte bulunur; çünkü sen kiminle yakın dost olsan,
kalbinden ve gözünden onun büyüklüğü düşer; ancak Allahu Teâlâ böyle değildir.
Senin yüce Allah'a yakınlığın arttıkça, kalbinde O'nun yüceliği ve heybeti de
artar."
Kulun üns
hali bazan Allah'ın taatında, zikrinde, kelamını okumada ve ilâhî yakınlık
sebebi olan diğer hayırlarda kendini gösterir. Kula verilen bu kadar muhabbet,
Allahu Teâlâ'dan bir nimet ve ihsandır; fakat bu, Allah'ı sevenlerde bulunan üns
hali değildir.
118
Üns/Allah
ile özel dostluk, çok şerefli bir haldir; o ancak kulun gerçek zühdü ele
geçirmesi, kâmil takvaya ulaşması, kalpten Allah'tan başka sebep ve alâkaları
kesip atması, boş düşünce ve vesvese türü şeyleri yok etmesiyle hâsıl olan iç
temizliğinde ele geçecek bir saadettir.
Bana göre
ünsün hakikati, azamet nurlarının yoğun tecellisi ile kulun varlığının bütün
perdelerden temizlenmesi, ruhun manevî fetih meydanlarında rahatça dolaşması ve
kula istiklalinin (serbestçe hareket yetkisinin) verilmesidir. Bu hal, bütün
yakınlık hallerini içerir ve o, ilâhî heybet karışında kalbi toplar,
serbestlikten ve mâ-sivaya yönelmekten kurtarır. Heybet halinde ruh toplanır,
tek hedefe yönelir. Bu anlatılan durum, yüce zâtın yakınlığı ile elde edilen
ünstür.
Yüce zâtın
heybeti, fena halini geçtikten sonra elde edilen beka makamında olur. Bunlar,
fenanın varlığında ortadan kalkan üns ve heybetten ayrı şeylerdir.
Fenadan
önceki bulunan heybet ve üns hali, Allah'ın celâl ve cemâl sıfatlarını
müşahededen ortaya çıkar. Bu ise telvin (değişik haller) içinde seyir makamıdır.
Bizim, fenadan sonra temkin ve beka makamında zikrettiğimiz şeyler ise, yüce
zâtı müşahededen elde edilmektedir.
Mutmain
(huzura ermiş) nefsin hududu (hakka boyun eğişi) ünsten; huşûsu ise heybetten
ileri gelir. Hudû ve huşu, birbirine yakın mânalar içiren kelimelerdir;
aralarındaki gizli ve ince fark, ruhun işareti ile anlaşılır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
119
DOKUZUNCU
BÖLÜM
HAYÂ-MURAKABE-İHSAN
Bil ki,
haya (Allah'tan utanma) mukarrebînin (Allah'a yakın velîlerin) makamlarının
ilkidir. Aynı şekilde tövbe de muttakilerin makamlarının ilkidir.
Kulu hayâlı
olmaya sevk eden, Allahu Teâlâ'nın her an kendisini gördüğünü bilmesidir. Bu
vaciptir, çünkü Allahu Teâlâ'nın kulun her halini gördüğünü bilmesi, Allah'a
imanın bir parçasıdır.
Kulun,
nefisinin ayıplarını tanıması, onun Yüce Rab-binin hakkını korumadaki
kusurlarını bilmesi de vaciptir. Bu da Allah'a imanın bir gereğidir. İşte bu iki
bilgi ve marifetten güzel bir hal ortaya çıkar, ona haya denir.
Haya,
kalbin yüce Allah'ın hakkını yerine getirmedeki kusurunu gördüğünde yaptığı
gibi, Allahu Teâlâ'dan utanarak, her halde boyun büküp önüne bakmasıdır.
Hayanın
herkese gerekli kısmı, terkedilmesi istenen haramları terketmek ve yapılması
istenen şeyleri yerine getirmektir.
120
121
MURAKABE VE
İHSAN
Bunlar,
aynı mânaya gelen iki kelimedir.
Murakabenin
evvelinde elde edilecek sonuç, kalbe gelen düşünceleri kontrol etmek, onların
içinde karışık olanları keşfedip ayırmak, Allahu Teâlâ'nın her an bizi gördüğünü
düşünerek O'na karşı edepli olmak ve herkesten istenen şekliyle hayâlı olmaktır.
Herkesten istenen haya hali, Hz. Peygamberin (s.a.v) şu hadisinde emrettiği
durumdur. Resûlullah (s.a.v), ashâb-ı kirama (r.anhüm),
"Allah'tan
hakkı ile haya edinil buyurdular: Ashap,
"Ey
Allah'ın resulü, biz Allah'tan haya ediyoruz" dediler. O zaman Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurdu:
"Benim
bahsettiğim haya, sizin dediğiniz değildir. Benim kastettiğim şudur: Kim
Allah'tan gerçek mânada haya ederse, başını ve başını çevreleyen azalarını,
midesini ve midesinin etrafındaki bölgeleri (avret mahallini) haramdan korusun,
ölümü ve çürümeyi düşünsün. Kim, âhireti isterse, dünyanın süsünü terkeder. Kim
bunları yaparsa, Allah'tan gerçek mânada haya etmiş olur.44
Bu haya,
manevî makamlardandır.
Haller
içindeki özel hayaya gelince bu, Hz. Osman'dan (r.a) nakledilen şu sözdeki haya
çeşididir. O demiştir ki:
44 Tirmizî,
"Kıyâme", 24; Müsned, I, 387; Hâkim, el-Möstedrek, IV, 323; Taberânî,
e\-Mu'cemü'l-Kebîr, II, 246.
"Ben,
karanlık bir evde yıkanırken Allahu Teâlâ'dan haya ettiğim için belimi büker iki
büklüm olurum."
Ahmed b.
Salih'in naklettiğine göre Muhammed b Abdûn şöyle demiştir:
Ebü'l-Abbas
el-Müezzin'in şöyle dediğini işittim: Serî es-Sakatî bana dedi ki: "Sana
söyleyeceğim şu sözleri iyi ezberle: Haya ve üns kalpleri dolaşır; içinde zühd
(dünyadan sevgiyi çekme) ve vera' (şüpheli şeylerden çekinme) duygusu buldukları
kalbe inerler; yoksa çekip giderler."
Haya; ruhun
Allah'ın celâlini yüceltmek için başını eğip ilâhî huzurda edebe bürünmesidir.
Üns,
Allah'ın cemâlinin sonsuz güzelliğini müşahede ile ruhun manevî zevke ermesidir,
ikisi birleştiği zaman, işte istenecek ve peşine düşülecek en büyük hedef budur.
Hikmet
ehlinden biri demiştir ki: "Kim haya hakkında konuşur da kendisi konuştuğu
hususlarda yüce Allah'tan haya etmezse, o, istidrâca düşmüş (hâli ile alda-nıp
azaba doğru giden) biridir."
Zünnun
el-Mısrî (rah) şöyle demiştir: "Haya, Allahu Teâlâ'ya karşı geçmişteki
kusurlarından utanarak kalpte O'na karşı heybetin bulunmasıdır."
İbn Atâ
demiştir ki: "En büyük ilim heybet (Allah'ın yüceliği karşısında kalbin
titremesi) ve hayadır; bunlar kuldan gidince, onda hiçbir hayır yoktur."
Ebû
Süleyman ed-Dârânî emiştir ki: "İbadet edenler, dört hal üzere ibadet ederler.
Bunlar havf (ilâhî korku),
122
recâ
(ümit), tazim (Allah'ı yüceltme) ve hayadır. Bunlar içinde derecesi en şerefli
olan kimse, haya üzere ibadet edendir. Çünkü o, Allahu Teâlâ'nın her halde
kendisini gördüğünü yakînen bilerek hareket etmektedir. Öyle ki, bu kimse, günah
işleyenlerin kusurlarından dolayı utanmalarından daha fazla, yaptığı
iyiliklerinden utanır."
Velîlerden
biri demiştir ki: "Haya sahiplerinin kalplerine hâkim olan, Allahu Teâlâ'nın
kendilerine nazar ettiğini düşünerek devamlı O'nu yüceltme ve tazim halidir."
Şeyh
Ebu'n-Necib es-Sühreverdî (rah) şu şiiri okumuştur:
İştiyak
duyarım ona; bana görününce de; Eğerim hep başımı o dostun celâlinden.
Bu korkudan
değildir, aksine heybettedir; Bir de korunduğumdan o güzel cemâlinden.
Benden
ayrılışına dayanamam ölürüm; Yeni hayat bulurum o dostun gelişinden.
Büyük bir
sabır ile gözümü çekerim ondan; Ama simasını hiç çıkarmam hayalimden.
MURAKABENİN
DERECELERİ
Murakabe,
iki derecede gerçekleşir. Birisi sıddıkların (seçkin hak dostlarının)
murakabesi, diğeri de ashâbü'l-yemînin (iman dairesine giren diğer müminlerin)
mura-kabesidir.
İMAM GAZÂLÎ
123
Birinci
derecedeki murakabe, sıddıklar içinden mu-karrebun makamına ulaşmış ariflerin
murakabesidir. Bu, Allah'ın yüceliğini ve ululuğunu murakabe etmektir. Bu
murakabede kalp, tamamen Allahu Teâlâ'nın celâlini (yüceliğini) düşünmekle
meşgul olur, ilâhî heybet altında tam bir hiçliğe bürünür, kalpte Allah'tan
başka kimseye bir yönelme imkanı ve alanı kalmaz. Bu murakabenin sevabını
açıklamaya güç yetmez; çünkü o, sadece kalbe bağlı bir durumdur.
Bu murakabe
içinde, azaların durumuna gelince; vücut azaları görülen şeyler bir yana,
görünmeyen her şeyden kesilerek tamamen yüce Allah'a münâcâta (zikir ve
yalvarışa) yönelir. Vücut azaları bir taate başladığı zaman, hiç zorlanmaz;
defalarca onu yapmış gibi kolayca yapar; onların doğru yoldan sapmasını önlemek
için herhangi bir tedbire ve sebebe ihtiyaç yoktur.
İkinci
murakabe çeşidine gelince, o; müminler içindeki vera' (takva) sahiplerinin
murakabesidir. Onlar öyle kimselerdir ki, Allahu Teâlâ'nın her an kendilerini
gördüğü inancı, içlerine ve dışlarına hâkim olmuştur. Onların Allah'ın celâlini
(yüceliğini) ve ululuğunu düşünmeleri, kendilerini dehşete düşürmez; bilakis
kalpleri içinde bulunduğu halleri ve amelleri kontrol edecek bir halde dengesini
muhafaza eder. Ancak kalpleri, amelleri rahatça uygulamakla birlikte,
murakabeden (hâlini kontrolden) uzak kalmaz.
Evet, bu
kimselere Allahu Teâlâ'dan haya (utanma hali) hâkim olmuştur; artık onlar, bir
işe ancak onu araştırdıktan sonra adım atarlar ve kıyamet günü kendilerini
124
125
rezil
edecek şeylerden şiddetle kaçınırlar. Onlar, Allahu Teâiâ'nın dünyada
kendilerine nazar ettiğini ve her şeylerini gördüğünü yakînen bilirler. Artık
onların, bu gerçe-| ği anlamak için kıyameti beklemeye ihtiyaçları yoktur.!
Onlar, müşahedeleri ile iki âlemin birbirinden çok farklı > olduğunu
anlarlar. ,|
Allah en
iyisini bilir
ONUNCU
BÖLÜM
KURB
(ALLAH'A YAKINLIK)
Allahu
Teâlâ, peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Secde et
de rabbine yaklaş.1*5
Hadis-i
şerifte şöyle buyurulmuştur: "Kulun rabbine en yakın olduğu an, secdede olduğu
zamandır.^5
Secde eden
kimse, kendisine secdelerin tadı tattırıl-dığı zaman Allah'a yakın olur; çünkü
bu durumda kul, secdesiyle, kâinatta var olmuş ve olacak bütün varlıkları
kalbinden silerek, yüce Allah'ın azameti önünde secde etmektedir.
Bir tanesi
şöyle demiştir: "İlahi huzurda durduğumda, 'Yâ Allah, yâ rabbi! şeklinde hitap
etmek bana dağlardan daha ağır geliyor." Kendisine, "Niçin?" diye sorulunca, şu
cevabı vermiştir: "Çağırmak, perde arkasından
45
el-Alak 96/19.
46
Müslim, "Salât", 215; Ebû Dâvûd, "Salât", 147-148; Nesâî, "Tat-bîk",
78.......
126
ve huzurda
olmayana yapılır. Sen hiç, aynı mecliste olanların birbirini çağırdığını gördün
mü?"
Gerçekten
bunlar, birtakım manevî işaretler, güzel düşünceler ve ince mânalardır. Bu zâtın
anlattığı, içinde ilâhî yakınlığın elde edildiği şerefli bir makamdır. Fakat
onun ifadesi, mahviyet halini gösteriyor ve manevî sarhoşluğu haber veriyor.
Bu hal,
manevî sarhoşluğun kendisine hâkim olması ve mahviyet halinin kuvvetinden
dolayı, nefsi, ruhunun nuru içinde kaybolmuş kimsede olur. Bu halden uyanıp
kendine geldiği zaman, ruh nefisten, nefis de ruhtan ayrılıp kurtulur; her biri
kendi mahal ve makamına döner. İşte o zaman kul, devamlı ihtiyaç hali içinde
yalvaran ve kulluk içinde olan mutmain nefsin diliyle, "Yâ Allah, yâ rabbi!"
der.
Bu makamda
ruh, söz etmekten uzak olgun haliyle manevî fetihleri müşahede ile meşgul olur.
Bu kimse, birinciden daha kamil ve hakka daha yakındır; çünkü o, ruhunun manevî
fetihler içinde tek başına olmasıyla kurbiyet makamının hakkını tam olarak
korumuştur. Ayrıca o, nefsinin fakirliğini anlayıp hakka yönelme mahalline
dönmesi ve ilâhî yakınlıktan aldığı feyiz sayesinde güzel kulluk vazifelerini
yerine getirmiştir. Kul, nefsi ile güzel kulluk yaparken, ruhunun elde ettiği
manevî haller de sürekli artmıştır.
Cüneyd-i
Bağdadî (k.s) der ki: "Allahu Teâlâ, kullarının kalbine, onların kendisine yakın
olduğu ölçüde yakın olur; öyleyse kalbinin neye yakın olduğuna bak!"
127
Ebû Ya'kûb
es-Sûsî ise şöyle der: "Kul, Allahu Te-âlâ'ya yaklaşma halinde olduğu sürece, bu
yaklaşmasında, yaklaştığını görmesinden kaybolmayınca, gerçekten yakın olmuş
olmaz. Allah'a yaklaştığını görme halinden kurtulunca, o zaman asıl yakınlık
gerçekleşir."
Bir tanesi
bu mânada şunları söylemiştir:
Seni
sırrımda bulunca, seslendi lisanım sana; Bir mâna için toplandık, ayrıldık aynı
mânada.
Eğer
yüceliğin seni saklasa benim gözümden; Aşkın bana yakın eder; seni ayırmam
gönlümden.
Zünnûn
el-Mısrî (rah) demiştir ki: "Allahu Teâlâ'ya yakınlığı artan herkesin gönlünde
O'nun heybeti de artar."
Sehl b.
Abdullah et-Tüsterî (rah), "Kurbiyet (Allah'a yakınlık) makamlarının en aşağısı
haya (yüce Allah'tan utanmadır)" demiştir.
Nasrâbâdî
(rah) der ki: "Sünnete uyarak marifete, farzları eda ederek Allah'a yakılığa,
nafileleri yerine getirerek de Allah'ın muhabbetine ulaşılır."
Bütün
hamdler sadece Allah'a aittir.
128
ON BİRİNCİ
BÖLÜM
İLMİN
ŞEREFİ
Bil ki;
yerler, gökler ve içindekiler ilim ve amel için yaratılmıştır. Allahu Teâlâ
buyurmuştur ki:
"O Allah,
yedi kat gökleri ve yerden de bir o kadarını yaratandır. İlahi emir ve hüküm bu
ikisi arasında inip durmaktadır. Allah bütün bunları, O'nun her şeye kadir
olduğunu ve her şeyi ilmi ile kuşattığını bilesiniz diye ya-
rattı.
»M
Bu âyet,
ilmin şerefini göstermeye ve onu öğrenmenin vacip olduğunu anlatmaya yeterlidir.
Bu âyette özellikle tevhid ilmi ortaya konmuştur.
Diğer bir
âyette yüce Allah şöyle buyurur:
"Ben,
cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.'*8
Bu âyet de,
ibadetin şerefini göstermeye ve ona yönelmenin gereğini anlatmaya yeter. Öyleyse
sen de bu iki işe büyük önem ver. Dünya ve âhiretin
47
et-Talâk 65/12.
48
ez-Zâriyât 51/56.
129
yaratılmasından gaye ilim ve ibadettir. Bu durumda bir kulun özellikle onlarla
meşgul olması, ancak onlar için yorulması gerekir. Sonra, bunlar içinde ilim en
şerefli cevherdir; fakat ibadetin ilimle birlikte yapılması gereklidir; yoksa
ilim boşa gider, bir faydası olmaz.
Şunu da bil
ki, iki sebepten dolayı ilmin ibadetten öne alınması gerekir:
Birincisi,
ibadetin sahih olması ve onu bozacak, sevabını yok edecek kusurlardan korunması
için.
İkincisi
şudur: Gerçekten faydalı ilim, kulun kalbinde Allahu Teâlâ'ya karşı bir
haşyet/korku ve titreme meydana getirir. Bu da kulu taate sevkeder ve Allahu
Te-âlâ'nın yardım ve desteği ile onu haramlardan alıkoyar. Zaten kulun rabbine
karşı yaptığı ibadette bunlardan başka bir maksadı yoktur (olmaması gerekir).
Ey
okuyucum, sana faydalı ilim gerekir. Önce, ibadet edeceğin yüce rabbini
tanımalısın, sonra ibadet edersin. Kendisini tanımadığın, zâtına ait sıfatları
ve isimlerini, O'nun için caiz olan ve olmayan durumları bilmediğin bir zâta
nasıl ibadet edeceksin.
Çoğu zaman,
O'nun sıfatları hakkında hakka uymayan yanlış bir itikada sahip olarak ibadet
edersin; bu itikatla yaptığın bütün ibadetler boşa gider.
Sonra
senin, dinin yapılmasını istediği şeyleri istendiği gibi yapabilmen için, sana
neyin gerektiği bilmen lâzımdır; aynı şekilde dinin yasakladığı şeyleri
terketmen için de nelerin yasak olduğunu bilmen gereklidir.
130
Bil ki, her
mükellefin öğrenmesi farz olan ilimler üç çeşittir:
Birincisi,
iman ve tevhid ilmidir. Bu konuda dinin asıllarını ve akaidin temel konularını
bilmek yeterlidir.
İkincisi,
sır ilmidir. Bu, kalple ilgili olup kalbin yapması ve terketmesi gereken
şeylerdir.
Üçüncüsü;
zahirî ibadetlerin ilmidir. Bunlar beden ve malla ilgili ibadetlerdir.
Sonra senin
Allah için bilmen gereken ilimler, yapman gereken işler ve terketmen gereken
şeyler vardır. Allahu Teâlâ'nın senden istediklerini yerine getirdiğin zaman,
ilmi ile amel eden âlimlerden olursun.
Bütün güç
ve kuvvet Allahu Teâlâ'dandır.
İMAM GAZÂLÎ
131
ON İKİNCİ
BÖLÜM
ESMÂ-İ
HÜSNÂNIN MÂNASI
Bil ki,
Ehl-i sünnet'e göre bütün esmâ-i hüsnânın (Allahu Teâlâ'nın güzel isimlerinin),
içerdiği mânalar, sonuç itibariyle, O'nun zâtı ve yedi sıfatıyla ilgilidir.
Mu'te-zile ve felsefeciler bu konuda farklı düşünmektedir.
Sonra isim,
isimlendirme işinden ve isim verilen zâttan ayrı bir şeydir; hak olan görüş
budur.
ismin
tarifi şudur: İsim, bir kimseyi göstermek için konulmuş lafızdır.
Kendisine
isim konan kimseye müsemmâ denir; isim müsemmâyı gösterir, fakat ondan ayrıdır.
(Meselâ, Allah lafz-ı şerifi, yüce yaratıcı için konmuş bir lafızdır; zât-ı
bâriye aittir, ancak zâttan ayrıdır; diğer şahısların isimleri de böyledir).
Bil ki,
kulun olgunluğu ve saadeti ancak Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmasmda ve
kendisi için mümkün olduğu derecede ilâhî isim ve sıfatların içerdiği
güzelliklerle süslenmesindedir. Sakın, kula yüce Allah'ın
132
sıfatlarından verildi diye O'na benzediğini düşünme! Böyle bir durum yok!
Bildiğin
gibi, Allahu Teâlâ, herhangi bir mahalde bulunmaksızın mevcuttur. Yüce Allah
diridir, bilendir, her şeye gücü yetendir, isteyendir, işitendir, görendir,
konuşandır, iş yapandır. İnsanda da derecesine göre bu sıfatlar vardır. Şimdi
insanda bu sıfatların olduğunu söyleyen kimse, sana göre, yüce Allah'ı insana
benzetmiş, insanı ona eşit görmüş mü oluyor. Hayır, böyle bir durum yoktur.
Benzerlik,
sadece Allahu Teâlâ'nın kendisine has sıfatında ortaklıkta olur. Sadece yüce
Allah'ta bulunan bu sıfat ise, O'nun varlığı kendinden ve varlığı vacip olan bir
varlık olmasıdır. O öyle bir zâttır ki, kâinatta mevcut olan bütün varlıkların
sahip oldukları o güzel nizam ve intizam içindeki varlıkları O'nun kudretiyle
vücut bulmaktadır. İşte Allahu Teâlâ'nın bu sıfatında hiçbir varlık O'na ortak
ve benzer değildir. Bu sıfatının hakikatini de ancak yüce Allah'ın kendisi
bilir.
Bütün
halkın bildiği gerçek şudur: Bu sağlam ve intizamlı bir şekilde kurulan âlem,
hayy (diri olan), her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir yaratıcıya
muhtaçtır.
Bu marifete
ulaşmanın iki yolu vardır:
Birincisi
ilimdir; ilim bize şunu öğretir: Bu âlem onu sevk ve idare eden birine
muhtaçtır.
İkincisi,
Allahu Teâlâ ile ilgili bize öğretilenlerdir. Bununla öğretilen şudur: Allahu
Teâlâ'nın sıfatlardan türemiş birçok ismi vardır; onlar yüce zâtın hakikatine ve
aslına
133
dahil
değildir. Bizler: "Allahu Teâlâ, haydır (diridir); alimdir (her şeyi bilir);
kadirdir (her şeye gücü yeter)" derken, aslında mânası kapalı ve bizce tam
anlaşılmayan bir şey söylemiş oluyoruz. Biz ancak şunu söyleyebiliriz: Yüce
Allah'ın hayat ve kudret sıfatı vardır.
İnsan önce
en iyi kendisini tanır. Sonra bu insan Allahu Teâlâ'nın sıfatları ile kendi
sıfatları arasında bir kıyaslama yapar, fakat yanılır, bir sonuç alamaz. Allahu
Teâlâ'nın sıfatları bizim sıfatımıza benzemekten uzak ve yücedir. Şu halde,
Allahu Teâlâ'yı hakikatiyle kendisinden başkasının tanıması imkânsızdır. Değil
Allahu Teâlâ'yı, peygamber olmayan bir kimse, peygamberliğin hakikatini bile
anlayamaz. Peygamber olmayan kimse, peygamberliğin ancak ismini bilir.
Eğer,
"Ariflerin Allahu Teâlâ'yı tanımasının son noktası nedir?" diye sorulursa, deriz
ki: Onların en son bildikleri şey, Allahu Teâlâ'nın zâtının hakikatini
kendisinden başka hiç kimsenin bilemeyeceğidir. Ariflerin Allahu Teâlâyı tanıma
konusundaki geniş ve ileri derecedeki marifetleri ancak O'nun isimlerini ve
sıfatlarını tanımakla ilgilidir. Allahu Teâlâ'nın sonsuz ilminden, kudretinin
acayipliklerinden, dünya ve âhiretteki eşsiz tecellilerinden kendilerine
açıldığı ölçüde, ariflerin Allahu Teâlâ'yı tanımaları farklı olur.
En iyisini
yüce Allah bilir.
134
ESMA-İ
HÜSNANIN KISIMLARI
Bil ki,
Allahu Teâlâ'nın güzel isimlerinin hepsi on kısımda toplanır.
1- Bazı
isimler sadece yüce zâtı tanıtır. Allah ismi böyledir. Buna yakın bir isim de
"Hak Teala"dır. Bu isimle, varlığı vacip olan Allah'ın zâtı kastediliyorsa, o da
Allah ismi gibi zâta has bir isimdir.
2- Bazı
isimler yüce zâtı tanıtmanın yanında O'nu noksan sıfatlardan uzak tutma mânası
da taşırlar, el-
Kuddûs,
es-selâm, el-ganî, el-ahad ve benzeri isimler gibi.
el-Kuddûs,
akla gelen ve hayal edilen bütün noksan, bozuk, ayıplı şeylerden uzak ve temiz
demektir.
es-Selâm,
bütün ayıp ve kusurlardan temiz, uzak demektir.
el-Ganî,
hiç kimseye muhtaç olmayan demektir. el-Ahad, hiçbir ortağı ve benzeri olmayan
demektir.
3- Bazı
isimler yüce zâtı tanıtmanın yanında ayrı bir sıfat mânası da taşırlar. el-Alî,
el-Azîm, el-Evvel, el-Âhir, ez-Zâhir, el-Bâtın ve benzerleri gibi.
el-Alî,
derece olarak diğer bütün zâtların üzerinde olan zât demektir. Bu isim, yüce
zâtı tanıttığı gibi, O'nun ayrı bir sıfatını da
tanıtmaktadır. ;
el-Azîm,
idrak ve akıl hudutlarını aşan yüce zât
demektir.
"¦'"''
İMAM
GAZÂLÎ
135
el-Evvel,
bütün mevcut olan varlıklardan önce var olan demektir.
el-Âhir,
bütün mevcudatın sonuçta döneceği zât demektir.
ez-Zâhir,
varlığı akıl yoluyla bilinecek zât demektir.
el-Bâtın,
varlığı içteki hislerle (kalple) bilenecek zât demektir.
4- Bazı
isimler yüce zâtı tanıtmanın yanında O'nu noksan sıfatlardan uzak tutma ve ayrı
bir sıfat mânası da taşırlar; el-Melik, el-Azîz gibi.
eİ-Melik,
hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu zât demektir.
el-Azîz,
benzeri olmayan, kendisine her an şiddetle ihtiyaç duyulan ve kendisine
ulaşılması çok zor olan zât demektir.
5- Bazı
isimler yüce zâtı tanıtmanın yanında sübûtî yani başka varlıklarda da bulunması
caiz olan sıfat mânası da taşırlar. el-Hay (diri), el-Alîm (bilen), el-Kadir
(gücü yeten), el-Mürid (dileyen), es-Semi' (işiten), el-Basîr (gören),
el-Mütekellim (konuşan) gibi.
6- Bazı
isimler, ilim ve sıfat mânası taşırlar; el-Ha-kim, el-Habîr, eş-Şehîd, el-Muhsî
gibi...
el-Hakîm,
en kıymetli ve şerefli ilimlere sahip demektir. ..-, ¦
,,, :;
el-Habîr,
açık gizli bütün şeylerden haberi olan demektir.
136
137
eş-Şehid,
görülen ve görülmeyen bütün âlemlere şahit olan demektir.
el-Muhsî;
büyük küçük, her şeyi ilmi ile kuşatan demektir.
7- Bazı
isimler kudretle birlikte sıfat mânası taşır; el-
Kavî,
el-metîn, el-kahhâr gibi.
Kuvvet, her
şeye gücü yetmektir. Metanet, şiddetli kuvvet demektir. Kahr, kudreti her şeye
hâkim ve galip olmaktır.
8- Bazı
isimler iradeyle birlikte fiil mânası taşırlar, er-
Rahmân,
er-Rahîm, er-Raûf, el-Vedûd gibi.
Rahmet,
irade edip zayıf ve muhtaç kimsenin ihtiyacını gidermektir.
Re'fet
(şefkat); ileri derecede acımak ve merhamet etmektir.
el-Vedûd,
irade ve istekle sevdiklerine ihsan eden, nimet veren demektir.
Rahmet
fiili, karşısında bir muhtaç kimse ister; sevmek ise istemez; onda doğrudan
sevgi ve ihsan vardır.
9- Bazı
isimler yüce zâtı tanıtmanın yanında ayrı bir sıfat mânası da taşırlar.
el-Hâlik, el-Bârî, el-Musavvir, el-Vehhâb, er-Rezzâk, el-Fettâh, el-Bâsıt,
el-Kabız, el-Hâfid, er-Râfi', el-Muiz, el-Müzil, el-Adl, el-Mukıt, el-Mu-gîs,
el-Mücîb, el-Vâsi', el-Bâis; el-Mübdi, el-Muhyî, el-Mümît, el-Mukaddim,
el-Muahhir, el-Velî, el-Ber, et-Tev-
vâb,
el-Müntakım, el-Muksidu, el-Câmi', el-Mu'tî, el-Mâ-ni', el-Muğnî, el-Hâdî ve
benzerleri gibi.49
10- Bazı
isimler fiil mânası yanında ayrı bir sıfat mânası da taşırlar. el-Mecîd,
el-kerîm ve el-latîf gibi.
el-Mecîd,
şerefli yüce zât mânası yanında, bol ikram ve ihsan mânası da taşır; el-Kerim de
aynı şekildedir.
el-Latîf,
yumuşaklıkla iş yapandır.
Yukarıda
saydıklarımız ve diğer bütün isimler, bu on kısmın dışına çıkmaz. Sen burada
zikrettiklerimize zik-retmediklerimizi kıyas et. Zaten diğer bütün sıfatlar,
mâna itibariyle, burada zikrettiğimiz meşhur sıfat ve isimlere dahil olmaktadır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
ESMA-İ
HÜSNA'NIN İÇİNDE TOPLANDIĞI ZİKİR
Bil ki;
Allahu Teâlâ'nın güzel isimleri şu dört zikir kelimesi içinde toplanmıştır. Bu
zikir kelimelerine, "el-bâkı-yâtu's-sâlihât (kula âhirette fayda verecek salih
ameller)" denir. Bu kelimeler şunlardır:
"Sübhânellahi ve'l-hamdü lillâhi ve lâ ilahe illâllahu vellâhu ekber"
49 Bu
isimlerin geniş mânasını Ehl-i Sünnet İnancı adlı eserimizde bulabilirsiniz.
138
Şimdi
bunları açıklayalım.
Birinci
kelime "sübhânellah" zikridir. Buna teşbih etmek denir. Arap dilinde teşbihin
mânası; uzak ve temiz tutmaktır.
Sübhânellah, Allahu Teâlâ'nın zâtından ve sıfatlarından her türlü ayıp ve
kusurları uzak tutmak mânasında-dır.
Allahu
Teâlâ'nın isimleri içinde O'nun zâtının her türlü ayıp ve kusurlardan uzak
olduğunu ifade eden bütün isimler, bu zikrin içine girer. Mesela, el-Kuddûs ve
es-Selâm isimleri gibi.
el-Kuddûs,
her türlü ayıp ve kusurdan temiz olan demektir.
es-Selâm
ise, her türlü âfet ve bozulmadan uzak olan demektir.
İkinci
kelime "el-hamdü lillâh" zikrid'u. Bu zikir, Allahu Teâlâ'nın zâtı ve
sıfatlarıyla ilgili bütün kemâl (olgunluk) mânaları içermektedir.
Allahu
Teâlâ'nın isimleri içinde zât-ı bari için kemâl ve olgunluk mânaları ifade eden
bütün isimler bu zikrin içine girmektedir. el-Alîm, el-Kadir, es-Semî' ve
el-Basîr gibi.
Bizler,
"sübhânellah" dediğimiz zaman, aklımıza ve hayalimize gelecek bütün noksanlık ve
ayıpları Allahu Teâlâ'dan uzak tutmuş oluyoruz. "El-hamdü lillâh", dediğimizde
de bildiğimiz, tanıdığımız ve anladığımız bütün yücelik ve kemâl sıfatlarının
yüce Allah'a ait olduğunu ifade etmiş oluyoruz.
139
Bizim yüce
Allah'tan uzak tuttuğumuz ve O'nda var olduğunu söylediğimiz şeylerin ötesinde
öyle büyük bir durum vardır ki, o bizden gizlidir ve biz onun hakikatini
bilemiyoruz. İşte bu durumu kısaca "Allahu ekber" sözümüzle ifade etmeye
çalışırız.
Allahüekber'in mânası şudur: Allahu Teâlâ, bizim kendisinden uzak tuttuğumuz ve
zâtı için ispat ettiğimiz şeylerden daha yücedir; biz ne yapsak O'nu gerçek
mânada yüceltemeyiz. İşte Hz. Peygamber'in (s.a.v) şu sözü bu anlamdadır:
"İlâhî, ben
seni hakkıyla övüp yüceltemem; sen kendi zâtını nasıl övüp yüceltiyorsan öylece
yücesin.™
Allahu
Teâlâ'nın isimleri içinde bizim bilgi ve idrakimizin üzerinde mâna içeren bütün
isimler, "Allahu ekber" zikrinin içine girmektedir; el-a'lâ ve el-müteâlî
gibi...
Varlık
âleminde bu sıfatlarla başka bir varlık anlatılsa, biz, yüce Allah'a benzeyen ve
O'na ortak olan hiçbir varlığın bulunmadığını söyleyip bunu "lâ ilahe illallah"
sözümüzle ifade ederiz.
"Lâ ilahe
illallah", Allah'tan başka hiçbir ilah yok demektir.
Çünkü ilâh,
kendisine kulluk yapılma hakkına sahiptir; kulluğa da ancak yukarıda
zikrettiğimiz vasıflara sahip bir zât hak sahibi olur.
50 Müslim,
"Salât", 222; Ebû Dâvûd, "Salât", 148; "Vitir", 5; Tirmizî, "Daavât", 75; 112;
Nesâî, "Kıyâmü'l-leyl", 51; İbn Mâce, "Duâ", 3.
140
Allahu
Teâlâ'nın isimleri içinde, el-vâhid, el-ahad ve zü'l-celâli ve'l-ikram gibi,
kısaca bütün isimleri içinde taşıyan isimler, "lâ ilahe illallah" sözü içine
girmektedir.
İbadete
ancak bütün cemâl (güzellik) ve kemâl (yücelik), olgunluk sıfatlarına sahip olan
zât lâyıktır. Bunlar öyle sıfatlardır ki, onları yüce Allah'tan başka hiç kimse
hakkıyla sayamaz ve hakikatini ifade edemez.
Eğer
yukarıdaki dört kelimeyi ve içerdiği mânaları, özetle bir kelimenin içinde
toplayalım desek, bu kelime "el-hamdü lillah" olurdu.
İlim ve
hikmette imam olan Hz. Ali (r.a) demiştir ki: "Eğer el-hamdü lillah sözünü
açıklayarak bir deve yükü kitap yazmak istesem, bunu yapardım."
işin içyüzü
şudur: el-Hamdü lillah (bütün hamdler Allah'a aittir), ifadesi bir övgüdür. Bu
övgüde pek çok şey vardır.
Övgü ile,
kemâl ve yücelik sıfatları ortaya konur. Ayrıca övülen kimseden kusur ve ayıplar
uzak tutulur. Bu övgü ile yüce Allah'ın zâtını idrak etmekten âciz kalındığı
itiraf edilir. Yine bu övgü ile, bütün kemâl ve üstünlük sıfatlarının sadece
yüce Allah'a ait bulunduğu ve O'nun bu sıfatlarda tek olduğu ifade edilir.
Kısaca
el-hamdü lillah sözü, diğer bütün mübarek kelimeler için zikrettiğimiz şeyleri
içermektedir; çünkü el-hamd kelimesinin başındaki "elif ve lâm" harfleri,
Arapça'da bütün hamd (övgü), yüceltme çeşitlerini ifade etmektedir. el-Hamd,
bilip bilmediğimiz bütün övgü çeşitlerini içermektedir. Yukarıda zikrettiğimiz
şeylerden
TT
İMAM
GAZÂLÎ
141
hiçbiri bu
övgünün dışında değildir. İşte ibadete ancak bu zikrettiğimiz sıfatlara sahip
yüce yaratıcımız hak sahibidir.
Yüce Allah
katında yakınlık elde etmiş hiçbir melek, insanlığa gönderilmiş hiçbir peygamber
ve diğer insanlardan hiç kimse, bu itikattan dışarı çıkamaz.
Bu itikadın
dışına ancak, Allahu Teâlâ'nın kendisini nefsi ile baş başa bıraktığı, kötü
arzularına uyan, hak sınırları aşıp yüce Mevlâ'sına isyana dalan kimseler çıkar.
Onlar, manevî perdelerle perdelenmiş, hak kapısından kovulmuş, ilâhî yakınlıktan
uzaklaştırılmış kimselerdir. Bu dünyada Allahu Teâlâ'nın yüceliğini anlamaktan
ve O'nu tanımaktan perdelenen kimsenin, âhirette de O'nun ikramlarından ve
cemâlini görmekten perdelenmesi (mahrum kalması) haktır.
:142
ON ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
DOĞRU ve
GEÇERLİ İMAN
Büyük
âlimlerden biri demiştir ki:
"İlim bir
nurdur; bu nur kalbe indiği zaman, ışığını bilinecek şeylere ulaştırır ve onunla
bir irtibat kurar. Gözün nurunun görülen şeyle irtibat kurup görmeyi temin
ettiği gibi, ilim de ulaştığı şeyi bilmeyi sağlar.
Sahih
(doğru) ve Hak katında geçerli itikad, şu anlayışlardan uzak olmalıdır: Ta'tîl,
ilhâd, teşbih, tecsîm, tekyif, nakz, hulul, ittihâd, ibâha ve diğerleri.
Ta'tîl,
Allahu Teâlâ'nın sıfatlarını varlığını inkâr eden görüştür.
İlhâd, hak
ile bâtılı karıştırıp bozuk inanca sahip olmaktır.
Teşbih,
Allahu Teâlâ'yı varlıklara, varlıkları da Allah'a benzetmektir.
Tecsîm,
Allahu Teâlâ'nın cisim olduğunu söylemektir.
143
Tekyif,
Allahu Teâlâ'nın nasıl ve nice olduğunu bilmenin akıl ve araştırma yoluyla
mümkün olduğunu söylemektir.
Nakz, doğru
inanca ters görüşlere sahip, olmaktır.
Hulul,
Allahu Teâlâ'nın varlıkların içine girdiğine inanmaktır.
İttihâd,
Allahu Teâlâ'nın varlıklar ile birleşip bütünleştiğine inanmaktır.
İbâha,
belirli bir dereceye yükselen kula her türlü haram işlerin serbest olduğuna,
onun mükellefiyet bağından kurtulduğuna inanmaktır.
Sahih bir
imanda, Allahu Teâlâ'yı her türlü ayıp ve kusurlardan, varlıklara benzeme
hallerinden uzak tutma, O'nu yüceltme ve akılla idrak edilemeyecek bir ululuğa
sahip olduğu inancı bulunmalıdır; Sahâbe-i Kiramın (r. anhüm) sahip olduğu iman
böyleydi."
Bu imanın
delili, Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakıdır.
Sonra bu
âlim şöyle demiştir: "Kulun şunu bilmesi gerekir: Allahu Teâlâ zâtı ve
sıfatlarıyla birdir, tektir, hiç kimseye bir ihtiyacı yoktur; her şey O'na
muhtaçtır.
O'nun
zâtında ve sıfatlarında kendisine benzeyen, ortak olan hiçbir varlık yoktur.
O'nun mülkünde kendisine ortak olan bir varlık da mevcut değildir.
Sıfatları,
sonradan yaratılmamıştır. •¦ :.;,,:;>. ^r;,:
144
Varlığının
bir evveli yoktur; O, ezelîdir. Varlığının bir sonu olmayıp, ebedîdir. O'nun
için bir son düşünülemez.
Bütün
varlıkları hayatta ve ayakta tutan O'dur.
O, ezelî ve
ebedî olarak celâl (yücelik) ve cemâl (güzellik), kemâl sıfatlarına sahiptir.
O'nun ululuğunun, yüceliğinin, bir sonu ve bitiş noktası yoktur.
Yüce Allah
cisim, cisme bağlı, cisimle irtibatlı bir varlık değildir.
O, ruh ve
onunla irtibatlı bir varlık da değildir.
Yüce Allah,
şekil ve ölçüsü belirli bir cevher olmadığı gibi, cevherler O'nun vücuduna
girmiş de değildir; O, bütün varlıkları yoktan yaratandır.
Yüce Allah,
tektir, hiçbir varlığa muhtaç değildir, kimseyi evlat edinmemiş ve kimse
tarafından da doğrulma-mıştır.
Hiçbir
varlık, O'nun dengi ve benzeri değildir.
Yüce Allah
hareket etmekten, bir yerden bir yere intikalden, yönden, bir mekânda
bulunmaktan uzak ve yücedir. Bununla birlikte O, bütün varlıklara yakındır;
kuluna can damarından daha yakındır. O'nun yarattığı varlıklara yakınlığı,
varlıkların birbirlerine olan yakınlığı gibi değildir. O, bütün varlıklara, yüce
zâtına uygun bir şekilde yakındır."
Cüneyd-i
Bağdâdî'ye, "Allahu Teâlâ'nın yakınlığının nasıl olduğu?" sorulunca şöyle
demiştir:
İMAM GAZÂLÎ
145
"O,
kullarına bir bitişme olmadan yakındır; onlardan bir ayrılma olmadan uzaktır.
O'nun yakınlığının ve beraberliğinin nasıl olduğunu akılla bilmek, dille ifade
etmek mümkün değildir.
Hiçbir şey
O'nun benzeri ve dengi olmadığı gibi, O'nun yakınlığı ve beraberliği de hiç
kimsenin beraberliği ve yakınlığına benzemez. Yüce Allah, var iken, O'nunla
birlikte hiçbir varlık yoktu; O şu anda da ezelde olduğu haldedir."
BAZI
SIFATLARIN YORUMLANMASI
Şunu bil
ki, bir kimse, "Allah arşa istiva etti™ âyetin-deki istivayı, kelimenin zahirî
mânasına göre yorumla-sa, Allahu Teâlâ'yı cisme benzetmiş olur; çünkü istiva,
bir şeyin üzerine yükselmek ve yerleşmek mânasında-dır.
Bunda şek
ve şüpheye düşse, yine Allahu Teâlâ'yı cisme benzetme düşüncesinde olur.
Eğer,
Allahu Teâlâ'nın kesin olarak arşa yerleşmesinin imkânsız olduğunu, bunun başka
bir mânada olduğunu söylerse, zahirî mânayı yorumlamış olur. Hak üzere
gidenlerin itikadı budur.
Âyet ve
hadislerde geçen Allahu Teâlâ'nın nüzulü/inmesi de böyledir. Nüzul, zahirî
mânasına göre alınırsa, yine Allahu Teâlâ'yı cisimlere benzetme olur; çünkü
nüzül,
51 el-A'râf
7/54; Yûnus 10/3.
146
147
kelime
olarak hareket etmek ve bir yerden bir yere intikal etmektir.
Eğer böyle
bir durumun Allahu Teâlâ için mümkün olmadığı söylenirse, nüzul kelimesi Allahu
Teâlâ'ya uygun mânada tevil edilmiş ve yorumlanmış olur. Hak yolda gidenlerin
görüşü budur.
Bil ki,
sakıncalı bir inanca düşme korkusu ile, müte-şâbih (mânası kapalı ve gizli)
âyetleri, uygun şekilde tevil edip yorumlamaktan yüz çevirmek, kişiyi, şüpheye,
bozuk görüşlere, avam halkın ayağının kaymasına, dinin temelleri hakkında
şüphelere ve yüce Allah'ın kitabındaki bazı âyetleri tehlikeli düşüncelere
arzetmeye sebep olur.
Bütün
hamdler sadece yüce Allah'a aittir.
Bu
anlattığımız doğru ve sahih itikad, kalbi selim hale gelen kimselere aittir.
Onların kalbi, bid'atlardan (bâtıl düşünce ve haram işlerden), şeytanın
vesveselerinden ve nefsin kötü arzularından temizlenmiş; takva (Allah korkusu)
ile süslenmiş, hidayet nuru ile desteklenmiş, vera' ile (şüpheli şeylerden
çekinerek) terbiye olup saflaşmış ve zikir ile kuvvetlenmiştir.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
ON DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
ALLAHU
TEÂLÂ'NIN SIFATLARI
Allahu
Teâlâ'nın sübûtî sıfatları yedi tanedir.52 Bunlar hayat, ilim, irade, kudret,
işitme, görme ve kelâm (konuşma) sıfatlarıdır.
Bu
sıfatların her birinin taalluk ettiği (özellikle hükmünü icra ettiği) bazı
alanlar vardır; ancak hayat sıfatı böyle değildir, o bütün kemâlâtların
(olgunluk, yücelik ve şerefli hallerin) kaynağıdır.
İlim sıfatı
vacip, caiz ve varlığı imkânsız olan bütün varlıkları içerir.
Vacip
(olması zaruri olan); Allahu Teâlâ'nın zâtı ve sıfatlarıdır.
Caiz
(olması ile olmaması eşit olan), yaratılan bütün mümkin varlıklardır.
Müstehil,
var olması mümkün olmayan şeydir.
52 Bu,
Eşârî'lerin görüşüdür. Mâturîdî'lerde subûtî sıfatlar sekiz tane olup,
sekizincisi tekvin (yaratma) sıfatıdır. . . 148
İrade
sıfatı, özel olarak tahsis edilen şeylerle ilgilidir. Tahsis, yaratılması mümkün
varlıklardan birinin, ilâhî iradeye uygun şekilde yokluktan varlık âlemine
çıkmasını tercih etmektir.
Kudret
sıfatının tecellisi, varlıklarda tesir etmek, hükmünü icra etmektir. Tesir, yok
olan bir şeyi var etmek; var olanı yok etmektir.
İlim,
iradeden öncedir; eğer önce ilim olmasaydı, irade bir şeyi tercih etmezdi. Bir
şey tercih edilmeseydi, onda kudret tecelli etmezdi.
İşitme
sıfatı, önce ve sonradan meydana gelen her şeyi kapsar.
Kelâm
sıfatı, ilim sıfatının kapsamına giren her şeyi içerir.
Bu
sıfatların hepsi, Allahu Teâlâ'nın zâtı ile kaim ve mevcuttur.
Bu
sıfatlar, iki kısma ayrılır. Bir kısmının, diğer varaklarla ilgisi keşf (gizli
hakikatleri ortaya çıkarmak) içindir; ilim, işitme ve görme gibi. Bazılarının
diğer varlıklara ilgisi keşf ve tesir için değildir, kelâm gibi.
Bu
sıfatların en umumi olanları, ilim ve kelamdır; en hususi olanı işitme; orta
durumda olanı ise görmedir.
Beka,
varlığın devamlı olmasıdır. Bu sıfat, zâttan ayrı bir sıfat değildir.
149
SIFATLAR
KONUSUNDA MEZHEPLERİN GÖRÜŞLERİ
Eş'arîler
sıfatlar konusunda şöyle der: "Allahu Teâlâ, kendisine has bir hayat sıfatı ile
diridir; ilim sıfatı ile alimdir, kudret sıfatı ile kadirdir, irade sıfatı ile
dileyendir; O, kendisine has bir işitme sıfatı ile işitendir; görme sıfatı ile
görendir, kelam sıfatı ile konuşandır."
Kaderiyye'nin (kaderi inkâr edenlerin) mezhebi şudur: "Allah, zâtı ile diri,
zâtı ile kadir, zâtı ile irade eden, zâtı ile işiten, zâtı ile gören ve zâtı ile
kelam edendir."
Tabiatçıların görüşü şudur: "Ateş, kendi tabiatıyla yakar; su kendi tabiatında
bulunan bir özellikle susuz kimsenin susuzluğunu giderir; ekmek veya yiyecekler,
tabi-atındaki bir özellikle karın doyurucudur. Felekler ve yıldızlar,
tabiatlarındaki özellik sayesinde kendi başlarına varlıklar üzerinde etki
yaparlar. Diğer bütün varlıklar da böyledir."
Hak mezhep
sahipleri der ki: "Varlıkların kendi başına bir tesir etme ve iş yapma kuvveti
yoktur; asıl tesir eden ve iş yapan Allahu Teâlâ'dır.
Yüce Allah,
en iyisini bilir.
SÜBÛTÎ
SIFATLARIN DURUMU
Bil ki;
Eş'arîler'e göre, bu yedi sıfat, zâtla birlikte bulunan sıfatlardır; onlar
bizzat mevcuttur ve her birinin kendisine has hükümleri vardır.
150
Bu
sıfatlar, yüce zâtın aynısı olmadığı gibi; O'dan hariçte müstakil, ayrı şeyler
de değildir.
Eş'arîlerin
dışındaki tahkik ehli âlimler ise şöyle der: "Bu sıfatlar, yüce zâta nisbet
edilen, kendilerine ait hükümleri olan fakat zâttan ayrı kendi başlarına
vücutları bulunmayan şeylerdir; yani zâttan ayrı değillerdir."
Onların
dışındaki bazı âlimler de şöyle demişlerdir: "Bil ki, ilâhî isim ve sıfatlar,
Allahu Teâlâ'nm zâtına nisbet edilen ve O'na ait olan şeylerdir. Hepsi, tek zâta
aittir. Allahu Teâlâ'nm zâtını tanımayan bazı görüş sahiplerinin zannettiği
gibi, Allahu Teâlâ için bu sıfatlar kabul edilince, O'ndan ayrı olarak birçok
ilâh meydana gelmez."
Eğer bu
sıfatlar ayrı birer varlık olsaydı, onların yüce ilâhta bulunması gerekirdi;
çünkü bu sıfatlara sahip olmayan bir varlık ilâh olmaz; bu durumda zâtın varlığı
onlara bağlı olurdu.
Bu sıfatlar
zâtın aynısı olsa, bu da uygun değil; çünkü bir şey kendisinin varlık sebebi
olamaz. Eğer bu sıfatlar zâtın gayrisi olsa, bu durumda bir ilâhın varlığı başka
bir sebebe bağlı olurdu ki, bu da olmaz; çünkü bu, onun muhtaç olmasını
gerektirir; ilahın muhtaç olması imkansız bir şeydir.
Bu durumda
Allahu Teâlâ'nm isim ve sıfatlarının zâtından ayrı müstakil birer varlık
olmaları imkânsızdır. Bunu iyi anla!
Hamd, ancak
yüce Allah'a aittir.
İMAM GAZÂLÎ
ON BEŞİNCİ
BÖLÜM
İHLÂS VE
RİYA
Bil ki,
âlimlere göre ihlâs iki kısımdır. Birisi amelde ih-lâs, diğeri ise, yaptığı
amele sevap istemede ihlâstır.
Amelde
ihlâs, onunla Allahu Teâlâ'ya yaklaşmayı, O'nun emrini yüceltmeyi ve davetine
icabet etmeyi irade etmek ve istemektir. Kulu buna sevkeden, sahih ve güzel
itikaddır. Bu İhlasın zıddı, nifaktır (münafıklık). Nifak, yaptığı amel ile yüce
Allah'a değil, O'nun dışındaki kimselere yakın olmayı istemektir.
Sevap
istemede ihlâs ise; yaptığı hayır amel ile âhi-rette bir fayda görmeyi
istemektir. Bu İhlasın zıddı riyadır (gösteriştir). Riya, âhiret ameli ile dünya
menfaatini istemektir. Bunu Allahu Teâlâ'dan veya insanlardan istemesi arasında
bir fark yoktur; çünkü riyada dikkate alınacak husus, kulun yaptığı amel ile
neyi istediğidir; kimden istediği değildir.
İhlasın
sonuçlarına gelince; amelde ihlâs, onu Allah'a bir yakınlık vesilesi yapar;
sevap istediğindeki ihlâs ise, ameli makbul ve sevabını çok yapar.
152
Nifaka
gelince o, amelin sevabını yok eder ve onu Allah'a bir yakınlık vesilesi
olmaktan çıkarır; riya (gösteriş) ise, amelin geri çevrilmesini gerektirir.
"İhlasın
yeri neresidir, hangi amelde ihlâs gerekli olur?" denirse, şu cevap verilir:
Bil ki,
bazı âlimlere göre ameller üç kısımdır:
Bir kısım
amel vardır ki onda, her iki ihlâs da bulunur; bunlar temelde zahirî
ibadetlerdir.
Bir kısım
ameller vardır ki, onlarda sevap isteme ih-lâsı bulunmaz; fakat ameldeki ihlâs
bulunur. Bunlar, ibadetlere hazırlık için yapılan mubah amellerdir.
Şeyhimiz
Ebû Tâlib el-Mekkî (rah) demiştir ki: "Temel ibadetler içinde Allahu Teâlâ'dan
başkası için de yapılma ihtimali bulanan ibadetlerde, ameldeki ihlâs geçerlidir.
Bâtınî ibadetlerin çoğunda da ameldeki ihlâs bulunur.
Amele
karşılık yani sevap istemedeki ihlâsa gelince, şeyhimiz bu konuda şöyle
demektedir: "Eğer amel eden kimse, bâtınî (kalple yapılacak) bir amelde Allahu
Teâlâ'dan dünya menfati isterse, bu da riyadır. Ben derim ki: Durum böyle
olunca, pek çok bâtınî (kalbî) ibadette de iki çeşit ihlâs bulunur; nafile
ibadetler de böyledir. Onlarda da işe başlarken iki çeşit İhlasın bulunması
gerekir."
Bir ibadete
hazırlık için yapılan mubah amellere gelince, onlarda ameldeki ihlâs değil,
karşılık beklemedeki ihlâs bulunur. Çünkü bu tür ameller, kendi başına Allah'a
bir yakınlık olacak amel değildir; onlar ancak Allah’a
153
yakınlık
olacak amellere bir hazırlık vazifesi görürler. İhlasın bulunacağı yerler
buralardır.
İhlasın
vaktine gelince, ameldeki ihlâs, kesin olarak amelle birlikte bulunmalıdır;
bazan amelden sonra olduğu da olur. Karşılık/sevap beklemedeki ihlâs ise, çoğu
kez amelden sonra bulunur. Bazı âlimlere göre, bu tür ihlâs için, amelin bittiği
ana itibar edilir. Kul ameli bitirdiğinde, İhlasın yanında riya (gösteriş) de
bulunsa, iş bozulur; bundan sonra onu telafi imkanı da olmaz.
Allah en
iyisini bilir.
AMELİN
KORUNMASI GEREKEN ŞEYLER
Bil ki,
kulun hayırlı bir amelini şu on şeyden koruması gerekir. Bunlar nifak, riya,
bozukluk, başa kakma, eziyet, yaptığına pişman olma, ucub (kendini beğenme),
hasret, hafife alma, insanların kınamasından korkma.
Sonra
şeyhimiz (üstadımız) Ebû Tâlib el-Mekkî (rah), bütün bu kötü hasletlerin zıddı
olan güzel amelleri ve bu kötü hasletlerin zararlarını zikretmiştir.
Nifağın
zıddı, ameli Allahu Teâlâ için ihlâsla yapmaktır.
Riyanın
zıddı, yaptığı ameli karşılığını âhirette Allah'tan bekleyerek yapmaktır.
Bozuk
amelin zıddı, takvadır.
Başa
kakmanın zıddı, ameli Allah için yapıp bitirmektir.
154
Eziyetin
zıddı, ameli, sevabını zayi edecek her türlü söz ve davranıştan korumaktır.
Pişmanlığın
zıddı, nefsi hak yolda sabit tutmaktır.
Amelini
beğenmenin zıddı, o amelde yüce Allah'ın ihsan ve nimetini görmektir.
Hasretin
(kötülüğü özlemenin) zıddı, hayırlı işleri bir ganimet bilmektir.
Ameli
hafife almanın ve gevşekliğin zıddı, yüce Allah'ın yardım ve inayetini gözünde
büyütmektir.
İnsanların
kınamasından korkmanın zıddı, Allahu Te-âlâ'dan korkmak ve kalbi ilâhî haşyet
ile doldurmaktır.
Sonra bil
ki, nifak ameli yok eder; riya ise reddini gerektirir. Yaptığı hayrı başa kakmak
ve iyilik yaptığı kimseye söz ve davranışı ile eziyet etmek, o anda kalpte
bulunması gereken sıdkı ve samimiyeti yok eder. Bazı âlimlere göre bu iki şey,
amele verilecek daha fazla sevabı yok eder.
Yaptığı
iyiliğe pişman olmak, bütün âlimlerin sözüne göre, amelin sevabını yok eder.
Amelde
kendini beğenme, amele verilecek fazla sevabı yok eder.
Başka şeye
özenme ve amele önem vermeme, amelin değerini hafifletir. Senin bu tehlikeli ve
korkunç engelleri geçmen gerekir.
Hayırlarda
muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.
İMAM
GAZÂLÎ
155
ON ALTINCI
BÖLÜM
PEYGAMBERLERİN BÜTÜN
GÜNAHLARDAN KORUNMASI
Kadî İyâz
(rah), eş-Şifâ adlı eserinde bu konuda şöyle demiştir:
"Bil ki,
peygamberlerin (aleyhimüsselâm) küçük günah işlemesinin caiz olduğunu söyleyen
bazı fakih, mu-haddis ve kelâmcılar, bu görüşlerine, Kur'an ve sünnetten birçok
delili zahirine göre yorumlayarak delil göstermişlerdir. Eğer onlar, bu tür
delillerin zahirî mânasına yapışacak olurlarsa, bu onları, peygamberlerin büyük
günah işlemesinin caiz olduğunu söylemeye, ümmetin icmasının aksine görüş
bildirmeye ve hiçbir müslüma-nın söylemediği şeyleri ileri sürmeye de götürür.
Bu olacak iş mi?
Bu
kimselerin, müfessirlerin mânasında ihtilaf ettiği ve hükmü itibariyle birçok
mânaya gelme ihtimali olan âyetlerden çıkarttıkları sonuçlar ve ileri sürdükleri
bütün şeyler, önceki selefin tuttuğu yola ve görüşe ters şeylerdir.
156
Bu iddiada
olanların görüşü icma olmayınca, onların delillerinin ihtilaflı olduğu açıktır.
Diğer deliller onların sözünün hatalı olduğunu, doğrunun bunun dışında
bulunduğunu, onların görüşünün terkedilip doğru görüşe dönmenin vacip olduğunu
ortaya koymaktadır.
Allahu
Teâlâ, en iyisini bilir.
Hz.
PEYGAMBER'E (s.a.v) KARŞI VAZİFELERİMİZ
İnsanlığın
son peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a.v) karşı bir insanın ilk vazifesi, onun
getirdiği ve söylediği bütün şeyleri tasdik etmektir. Kalbinin yaptığı bu
tasdike dili de katılıp onun bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamber olduğunu
söylemelidir.
Sonra, bu
insana düşen onun emrettiği ve yasakladığı bütün hususlarda kendisine uymaktır.
Aynı şekilde, onu sevmek, ona karşı samimi olmak, onu yüceltmek, ona iyi
davranmak ve kendisine salât etmek (Allah'tan rahmet istemek) de her insana
vaciptir. Bunlar, onun getirip tebliğ ettiği İslâm dininin emrettiği
vazifelerdir.
Bil ki,
ümmet, Hz. Peygamberin (s.a.v) şeytandan korunduğu ve ona karşı himaye edildiği
konusunda görüş birliği içindedir. Şeytan ona zahirinden ulaşıp hiçbir eziyet
veremediği gibi batınına (iç âlemine) ulaşıp herhangi bir vesvese de veremez.
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) aynı şekilde Allahu Te-âlâ'yı ve sıfatlarını bilmemekten yahut
bütün bu konularda ilme ters bir halde olmaktan korunmuştur. Bu korunmanın
157
peygamberlikten sonra mevcut olduğu aklen ve ümmetin icmasıyla sabittir;
peygamberlikten önce olduğu ise haber ve nakil yoluyla sabittir.
Hz.
Peygamber (s.a.v), dine ait bir hükme ve yüce rabbinden naklettiği vahye ters
düşecek bütün hallerden, korunmuştur. Bu, aklen ve dinen kesin olarak sabit olan
bir durumdur.
Resûl-i
Ekrem (s.a.v), yalan söylemekten ve verdiği söze ters hareket etmekten de
korunmuştur. O, Allah tarafından peygamber olarak gönderildiği günden beri,
kasıtlı veya kasıtsız böyle bir şey yapmamıştır. Onun yalan söylemesi aklen ve
icma ile imkansızdır; çünkü bu, mucizeye (Allah tarafından özel olarak
desteklenip insanlığa örnek numune yapılmasına) terstir. Onun peygamber
gönderilmeden önce de hiç yalan söylemediği kesin olarak bilinmektedir.
Hz.
Peygamber (s.a.v), bütün ümmetin icmasıyla büyük günah işlemekten uzak
kalmıştır. Hayat-ı saadetleri iyi incelendiğinde görülecektir ki o, küçük
günahlara ve sevimsiz işlere de bulaşmamıştır. Hatta onun şerefli gönlü, mubah
olan şeylere de ancak onun mubah olduğunu göstermek ve onunla yüce rabbinin
taatine bir destek bulmak için yönelmiştir.
Aynı
şekilde Hz. Peygamber (s.a.v) hoşnutluk, kızgınlık, ciddiyet, şaka, sıhhat ve
hastalık gibi bütün hallerinde kusur işlemekten muhafaza edilmiştir. Onun, yüce
Allah'tan verdiği haberlerde ve tebliğ ettiği sözlerde yanılması, unutması,
gaflete düşmesi ve hata etmesi de ümmetin icmasıyla imkânsızdır. Çünkü böyle bir
hal,
158
onun mucize
sahibi olmasıyla çelişir. Tebliği ilgilendiren fiillerinde yanılmasının caiz
olması ise, o halde bırakıl-mayıp hemen uyarılması şartıyla olabilir. Bunun
hikmeti ve faydası, böyle bir durumda hükmün ne olduğunu göstermek ve koyduğu
hükümde ümmetin kendisine uymasını temin etmektir.
Âlimler,
Hz. Peygamberin (s.a.v) dinle ilgili işleriyle, tebliği ilgilendiren sözlerinde
yanılmasını birbirinden ayrı tutmuşlardır. Onun sözlerinde bir yanılma
olmayacağını, bunun mucizeye ters düşeceğini söylemişlerdir. Fiillerindeki
yanılmaya gelince bu, mucizeye ters olmadığı gibi onun peygamberliğini de
zedelemez; aksine böyle bir durumda bir ilim beyan etmesine ve bir hüküm ortaya
koymasına sebep olur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ben ancak,
bu konuda da bana uyulsun ve nasıl davranılacağı bilinsin diye bazan
unutturulurum.*3
Bu durum,
noksanlık ve kusurdan uzak bir haldir; aksine o, tebliğde daha fazla etkili
olmakta ve bu sayede din nimeti tamamlanmış olmaktadır.
Hz.
Peygamberin (s.a.v), dini tebliğe ve dinin hükümlerini açıklamaya girmeyen,
kendisine has dinî işlerine ve kalbî zikirlerine gelince, sûfîlerden bir grup ve
kalp ilimlerine sahip kimseler, bütün bu işlerde Resûlul-lah'ın (s.a.v)
yanılmasının, unutmasının, gaflete düşmesinin ve kusur etmesinin imkânsız
olduğunu söylemişlerdir.
İMAM GAZÂLÎ
159
Ümmetin
âlimlerinden pek çoğu, onun dini tebliğ ve hükümleri tatbik görevi dışındaki
işlerde yanılmasını caiz görmüşlerdir. Bu işler, ümmetin yöneltilmesi, halkın
mallarının paylaştırılması, aile işlerinin düzenlenmesi ve düşmanlara karşı
tutumlarla ilgilidir. Fakat bu tür işlerdeki yanılması da sık ve devamlı
değildir; belki çok az meydana gelmiştir. Bunda da onu şerefli mertebesinden
düşürecek ve mucizesine ters düşecek bir durum yoktur.
Bil ki, Hz.
Peygamberin (s.a.v) bir insan olduğunu göstermek için, saadetli vücudunun
dışına, hastalığın, acı ve elemlerin gelmesi caizdir; fakat bu şeyler asla onun
iç âlemine ve kalb-i şeriflerine ulaşmaz. Çünkü onun kalb-i şerifi sürekli Yüce
Rabbini müşahede etmekte ve O'nunla üns (özel muhabbet) halindedir.
Şunu da bil
ki, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) hakkında söylediğimiz bu şeyler, bütün
peygamberler ve melekler için de geçerlidir; onlar da büyük ve küçük günah
işlemekten korunmuşlardır.
Hz.
PEYGAMBER'E (s.a.v) AİT AMEL VE DURUMLAR
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) farz olan işler:
Bazı
ameller vardır ki, onlar Hz. Peygamber'e (s.a.v) vaciptir.54 Bunlar teheccüd,
vitir ve kuşluk namazları, kurban kesmek, gerektiği zaman ashabıyla istişare
etmek, hanımlarını istedikleri takdirde kendisiyle kalma veya kalmama konusunda
serbest bırakmak, misvak kullanmak,
53 Malik,
el-Muvatta, "Sehv", 2.
54 Buradaki
vacip, farz mânasındadır.
160
161
sayı olarak
çok da olsalar düşmanlara karşı sabretmek ve gördüğü bir kötü işi değiştirip
düzeltmektir.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) haram olan işler:
Bazı işler
vardır ki, diğer insanlara helâl olmakla birlikte Hz. Peygamber'e (s.a.v)
haramdır. Bunlar şiirle uğraşmak, sadaka ve zekat almak, dünya nimetlerine sahip
kimselere göz dikip imrenmek, harpte hile yapmak, istemeyen kadını zorla
nikâhında tutmak, kendisine razı ve rağbet eden kadını boşamak; pırasa, sarımsak
ve soğan yemek, yaslanarak yemek yemek; bu konu ihtilaflıdır. Sahih olan görüş
bunun haram değil, mekruh olmasıdır.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) yasak olan diğer işler şunlardır: Ehl-i kitabın hür
kadınları ile evlenmek, müslü-man câriye ile nikahlanmak. Borçlu kimsenin cenaze
namazını kılmak; bu konu da ihtilaflıdır. Sahih olan görüşe göre, Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) ölen bir müslü-manın borcunu üstlendikten sonra, namazını
kılmıştır.
Kendileriyle harp edilmesi gereken kimselerle harp etmeden onlardan elini çekmek
de Hz. Peygamber'e (s.a.v) yasaktır.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) mubah (serbest) olan işler:
Şu işler
Hz. Peygamber (s.a.v) için mubah kılınmıştır:
Onun
kendisi ve ailesi hakkında hüküm vermesi. Kendisi ve ailesi hakkında şahitlikte
bulunması ve şahitliğinin kabul edilmesi.
Ganimetlerin beşte birinin kendisine ait olması ve ganimetlerin helâl olması.
İstediği
kadınlarla mihirsiz nikânlanması. Hibe lafzı ile nikâhının geçerli olması.
Muhtaç
kimselerin yiyeceğini alıp darda kalmışlara vermesi.
İstediği
zaman ölüleri diriltmesi. Devamlı ilmi ile hüküm vermesi.
Sahih olan
görüşe göre, uykuyla ve mahremine dokunmakla abdestinin bozulmaması.
Onun malına
vâris olunmaz.
Onun
kadının velisi ve şahitler olmadan evlenmesi geçerlidir.
Sahih olan
görüşe göre onun dörtten, hatta dokuzdan fazla evlenme hakkı vardır.
O, ihramda
iken bir kadın ile nikâhlanabilir. Onun kendi adına ve istediği kimseler adına
nikâh kıyması sahihtir.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) has olan faziletler:
Resûlullah'ın (s.a.v) vefatından sonra geride kalan hanımları ile bir kimsenin
evlenmesi kesin olarak haramdır. Sahih olan görüşe göre, Hz. Peygamberin (s.a.v)
kendisiyle beraber olup boşadığı hanımları ile
162
evlenmek de
haramdır; çünkü onların hepsi, müminlerin anneleridir.
Hz.
Peygamber'in (s.a.v) getirdiği din, önceki dinlerin amelî hükümlerini
yürürlükten kaldırmıştır. İslâmiyet, kıyamete kadar devam edecektir.
Onun mucize
kitabı Kur'ân-ı Kerîm, değişme ve bozulmadan korunmuş olarak kıyamete kadar
devam edecektir. O, Allahu Teâlâ'nın kulları üzerinde onları sorumlu tuttuğu bir
delilidir.
Yeryüzü
onun zâtı ve ümmeti için her yerinde namaz kılınabilecek bir mescid yapılmış,
yeryüzünün toprağı teyemmüm ve taharet için temiz kılınmıştır.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) beş türlü şefaat etme yetkisi verilmiş55 ve özellikle bütün
insanlık için kullanacağı en büyük şefaat yetkisi (şefaat-i uzmâ) kendisine
tahsis edilmiştir.
Cennetin
kapısını ilk olarak açıp girecek olan Hz. Peygamber'dir (s.a.v).
Onun
ümmeti, ümmetlerin en hayırlısı olup sapık fikir ve yol üzerinde birleşmezler.
55
Âlimlerimiz şefaati beş kısma ayırmışlardır: 1-Şefaat-i uzma. Bu, bütün halkın
mahşerin dehşetinden kurtulması için yapılacak şefaattir. 2- Müminlerden bir
grubun hesapsız cennete girmesi için yapılacak şefaat. Bunların ikisi sadece Hz.
Peygamber'e (s.a.v) aittir. 3- Bazı cennetlik kimselerin derecelerinin
yükselmesi için yapılan şefaat. 4- Azabı hak etmiş bazı kimselerin affedilip
azaptan kurtulması için yapılan şefaat. 5- Cehenneme giren günahkâr müminlerin,
hak ettikleri azabı tam olarak çekmeden ateşten çıkarılması için yapılan şefaat
(Mütercim).
163
Mahşerde
ilk şefaat edecek ve şefaati kabul edilecek odur.
Kabrinden
ilk kalkacak odur.
Kıyamet
günü onun ümmetinin yarısı melekler gibi manevî güzellikler içinde olacaktır.
Hz.
Peygamber'in (s.a.v) saadetli vücudundan atılan her şey temizdir. Onun kanı,
tükürüğü, teri ile bereketlenilir, şifa bulunur.
Hz.
Peygamber'e (s.a.v) ait bir özellik de o, ön tarafından gördüğü gibi arka
tarafından da görür.
Onu evinin
arkasından yüksek sesle çağırmak helâl değildir.
Onun
oturarak kıldığı nafile namazlarının sevabı, ayakta durarak kıldığı nafile
namazın sevabı gibidir.
Ona,
uzaktan ismi ile çağırmak caiz değildir.
Kendisine
az kelime ile çok mâna ifade etme gücü verilmiştir. Buna "cevâmiu'i-kelim"
denir.
Hz.
PEYGAMBER'E (s.a.v) HÜRMETSİZLİĞİN HÜKMÜ
Bil ki,
Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de, Hz. Peygamber'e (s.a.v) eziyet etmeyi haram
kılmış ve ona eziyet edene lanet etmiştir.56
Bütün
ümmet, açıkça veya dolaylı olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v) şerefini düşürecek
şeyler söyleyen ve
56 Bk.
et-Tevbe 9/61; el-Ahzâb 33/53, 57.
164
kendisini
kötüleyen bir müslümanın öldürüleceği konusunda görüş birliği içindedir.
Bil ki, kim
onun hakkında kötü şeyler söyler, kendisini ayıplar, onun yaratılışında,
ahlâkında yahut sıfatlarında bir noksanlık ve kusur olduğunu ileri sürerse yahut
bu yolla onun hakkında şüpheler yayar, onu hafife alır ve dili ile küçük
düşürürse, bu kimse Hz. Peygamber'e (s.a.v) hakaret etmiş, hakkında kötü
konuşmuş biridir. Böyle bir kimse öldürülür.
Bir insan
olarak başına gelmesi caiz olan hastalık, sıkıntı ve imtihanları yanlış
değerlendirerek, onları Hz. Peygamber (s.a.v) için bir kusur, noksanlık ve ayıp
olarak sunan kimseler de bu hükümdedir. Bütün bunlar, sahâbe-i kiramdan günümüze
kadar gelen âlimlerin üzerinde ittifak ettikleri hükümlerdir.
İbnu'l-Münzir (rah) demiştir ki: "Bütün ilim ehli, Hz. Peygvvamber'e (s.a.v)
küfreden ve hakkında kötü konuşan kimselerin öldürüleceği hakkında görüş birliği
içindedir, imam Malik, Leys, Ahmed, İshak ve Şafii'nin görüşü budur. Ebû Bekir
es-Sıddık'ın (r.a) görüşü de bu yöndedir. Onlara göre, bu kimsenin tövbesi kabul
edilmez. Ebu Hanife ve ashabı, Süfyân es-Sevrî, Küfe âlimleri ve Evzâî Hz.
Peygamber'e (s.a.v) küfreden bir müs-lüman hakkında aynı görüştedirler, fakat
onlar bunun dinden çıkmak (riddet) olduğunu söylemişlerdir."
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir. ¦''
İMAM GAZÂLÎ
165
ON YEDİNCİ
BÖLÜM
KALBE GELEN
DÜŞÜNCE ÇEŞİTLERİ
Kalbe gelen
düşüncelerin bir kısmı şeytandandır. Onları tanımak ve zararını kalpten
uzaklaştırmak için önce Allahu Teâlâ'ya sığınmalı, sonra şu üç yolla onu
defetmeye çalışmalıdır.
1-Şeytanın
tuzak, hile ve oyunlarını tanımalıdır.
2-Şeytandan
gelen vesvese ve çağrıyı basite alıp kalbi ona bağlamamalıdır.
3-Kalp ve
dil ile Allahu Teâlâ'yı zikretmeye devam etmelidir. Hiç şüphesiz yüce Allah'ı
zikir, insanı şeytana karşı kuvvetlendirip koruyacak en güzel gıdadır.
Şeytanın
hile ve tuzaklarını tanımaya gelince, kalbe gelen düşünceleri ve çeşitlerini iyi
tanıdığında hangisinin şeytana ait olduğunu farkedebilirsin.
Kalbe Gelen
Düşünce Çeşitleri
Bil ki,
havâtır dediğimiz düşünceler, kulun kalbinde meydana gelen birtakım etkilerdir.
Bunlar, kalpte birtakım işleri yapmaya veya terketmeye sebep olur. Bütün
166
bu
düşüncelerin kalpte oluşması Allahu Teâlâ'dandır; çünkü her şeyin yaratıcısı
O'dur. Bu düşünceler temelde dört kısımdır:
1- Bazı
düşünceler vardır ki, başlangıcı itibariyle onları kalpte Allahu Teâlâ var eder;
buna sadece "hatır (düşünce)" denir.
2- Bazı
düşünceler, insanın tabiatına uygun olarak kalpte oluşur. Buna nefisten gelen
düşünce (hevâ) denir.
3- Bazı
düşünceler şeytanın çağrısından sonra meydana gelir, ona nisbet edilir, buna
"vesvese" denir.
4- Bazı
düşünceler doğrudan yüce Allah tarafından kalpte yaratılır, buna "ilham" denir.
Başlangıcı
itibariyle Allahu Teâlâ'dan gelen düşünceler bazan hayır, ilâhî bir ikram ve
kulu sorumlu eden bir delil olur. Bu düşünce, bazan kul için imtihan
maksa-adıyla şer olarak da gelebilir.
Yüce Allah
tarafından gelen ilham ise ancak hayırdır, çünkü o, kulu hayra ve doğruya sevk
için gönderilmiştir.
Şeytan
tarafından kalbe atılan düşünceye gelince; o, ancak aldatma yoluyla kötülük
getirir. Çoğu zaman bu düşünce bir tuzak ve istidrâc olarak hayır şeklinde
gelir.
Nefsin
hevâsı (kötü arzuları) tarafından kalbe gelen düşünce, ancak kötülüktür. Bunun
içinde bazan hayırlı olan düşünce de mevcuttur; fakat bu hayır, gelen düşüncenin
kendisinden değil, kulu daha hayırlı bir işten alıkoymaya yönelik bir hayırdır.
167
İşte
bunlar, kalbe gelen düşünce çeşitleridir. Sonra senin, şu üç konuyu bilmeye
ihtiyacın vardır:
Birinci
konu: Allah hepsinden razı olsun, âlimler demişlerdir ki:
"Kalbe
gelen düşünceleri tanımak ve iyisini kötüsünden seçmek istersen; onları şu üç
ölçüye vur ki, düşüncenin hangi türden olduğunu anlayasın:
1-Kalbine
gelen düşünceyi, dinin ölçü ve hükümlerine arzet; eğer din onun hayırlı olduğunu
söylerse, o hayırlıdır; tersini söylerse o kötüdür. Gelen düşünce ruhsat veya
şüpheli şeylere giriyorsa, o da kötüdür.
Eğer bu
ölçüyle düşünceyi tam tanıyamadıysaan, onu salihlerin gidişatına arzet; şayet
gelen düşünce onların güzel hallerine uyuyorsa o, hayırlıdır, yoksa kötüdür.
Eğer bu
ölçü ile de düşüncenin iç yüzü anlaşılmadı ise, onu nefsine ve arzularına arzet;
şayet nefis ona tabii meyli ile meylediyorsa, o kötüdür; ancak nefis ona yüce
Allah'ın rahmetini ümit ederek meylediyorsa, bu düşünce hayırlıdır.
İkinci
konu: Kalbe gelen düşüncenin ilk olarak şeytandan mı, nefisten mi yoksa yüce
Allah'tan mı geldiğini bilmek istersen; onu şu yönleriyle değerlendir:
1 - Eğer
düşünce ısrarlı bir şekilde aynı hal üzere geliyor ve kalpte sabit duruyorsa, o
Allahu Teâlâ'dan veya nefistendir. Şayet gelen düşünce kötü, kararsız ve
tereddütlü ise, o şeytandandır.
168
2-
Kalbindeki düşünce, yeni yaptığın bir günahın peşinden oluşmuşsa, o, Allahu
Teâlâ'dan olup senin için önceki günahının bir cezasıdır. Eğer kötü düşünce bir
günahın peşinden gelmeyip senden kaynaklanıyorsa, o, şeytandandır.
3- Şayet
kalbe gelen kötü düşünce zayıflamıyor, Allahu Teâlâ'nın zikri ile azalmıyor ve
sürekli duruyorsa, o nefsin hevasından (kötü arzusundan) ileri gelmektedir. Eğer
kötü düşünce, yüce Allah'ın zikri ile azalıyorsa, o şeytandandır.
Üçüncü
konu: Hayırlı bir düşüncenin Allahu Teâlâ'dan mı yoksa melekten mi geldiğini
bilmek istersen, bu konuda şu üç duruma bak:
1- Gelen
hayır düşünce, kesin bir hal üzere geliyorsa, o Allahu Teâlâ'dandır; eğer hayır
düşünce sabit olmayıp kalpte gidip geliyorsa, o melektendir.
2-Kalbe
gelen hayır düşünce, senin bir gayretin sonucu ve yaptığın taatin peşinden
oluşmuşsa, o Allahu Teâlâ'dandır; değilse melektendir.
3-Kalbe
gelen hayır düşünce, temel inanç esasları ve kalbin bâtınî amelleriyle
ilgiliyse, o Allahu Teâlâ'dandır; eğer temel esasların dışındaki meseleler ve
zahirdeki amellerle ilgiliyse, o çoğunlukla melektendir. Çünkü ekseri âlimlerin
görüşüne göre melek, kulun iç âlemini bilmeye imkân bulamaz.
Bazan
şeytan tarafından kalbe hayır düşünce atılır; bu, kulu o hayrın üzerinde yavaş
yavaş kötülüğe yaklaştırmak
169
için olur.
Bu durumda bak; kalbine gelen iş konusunda nefsini nasıl buluyorsun.
Eğer
nefsinde ilâhî haşyet olmadan işe karşı bir heves varsa, nefsin hiç düşünmeden
işte acele ediyorsa, korku halinden uzak bir halde emniyet içinde ise, işin
sonunu görmeden basîretsiz bir şekilde içine dalıyorsa, bil ki o düşünce
şeytandandır; ondan sakın. Eğer nefsini bu saydıklarımızın aksi bir halde
buluyorsan, bil ki o düşünce, Allahu Teâlâ'dan veya melektendir.
Bu konuda
derim ki: Aşırı arzu, insanda sevdiği işe karşı bir heyecan ve hareket meydana
getirir; insan iyice incelemeden ve bir sevap düşünmeden o işe dalar.
Teennî
(yavaş ve ihtiyatlı hareket) etmeye gelince; bu, övülmüş bir haldir; ancak bazı
durumlarda iyi değildir.
Korkuya
gelince; bu, ya ameli tamamlamada, ya onu hakkı ile yerine getirmede veya Allahu
Teâlâ'nın onu kabul etmesinde olur.
İşin sonunu
görmeye gelince; bu, kalbe gelen düşünceyi iyice araştırıp onun kesin bir
şekilde doğru ve hayır olduğunu tesbit etmektir.
Bir işin,
âhirette sevap kazanmak ve ilâhî rahmete ulaşmak için yapılması da ihtimal
dahilindedir.
Senin
detaylarını da bilmen gereken bu üç konu, gizli ilimlerden ve bu işin iç yüzünü
ortaya koyan kıymetli sırlardandır.
Muvaffakiyet (hayırda başarıya ulaşmak) ancak yüce Allah'ın yardımı ile
mümkündür.
1
Kulunu
hidayete ulaştıran O'dur.
170
ON
SEKİZİNCİ BÖLÜM
DİLİN
ÂFETLERİ
Dilin
âfetleri özetle yirmi tane olup şunlardır:
Mâlâyâni
(kendisini ilgilendirmeyen söz), fazla konuşma, bâtıl ve boş konulara dalma,
tartışma ve mücadele, birbiriyle çekişme, konuşmada yapmacık sözlerle edebiyat
yapma, çirkin söz, küfür ve kötü konuşma, lanet okuma, faydasız şiir, boş şaka,
alay etme, eğlenme, başkasının gizli hallerini yayma, yalandan söz verme, yalan
konuşma, yalan yere yemin etme, gıybet, nemî-me (laf getirip götürme), iki
tarafa farklı konuşma, yağcılıkla övme, söylenen sözü anlamada hata edip meramı
yanlış nakletme, Allahu Teâlâ'nın sıfatları hakkında insanların akıllarının
ermeyeceği konularda soru sorma.
Şimdi
bunları kısaca açıklayalım:
Mâlâyâni
(kendisini ilgilendirmeyen söz), insanın konuşmadığı zaman herhangi bir günaha
girmeyeceği, şimdi ve ileride bir zarar görmeyeceği sözlerdir.
Fazla
konuşma, ihtiyaç dışı fazla konuşmalardır.
171
Bâtıl ve
boş konulara dalma, günah olan konulardaki konuşmalardır; cima hallerini, içki
âlemlerini, zalimlerin zulümlerini anlatma gibi. Nefsin hevasına (kötü
arzularına) uyan bozuk mezheplerin görüşlerini anlatmak da bu kısma girer. Aynı
şekilde, sahâbe-i kiram (r.anhüm) arasında cereyan eden olayları, onların
derecesini düşürecek bir şekilde anlatmak da bâtıl konuşmaya girer.
Tartışma,
bir başkasının sözündeki ve niyetindeki bozuklukları ortaya koyarak ona itiraz
etmektir.
Mücadele,
mezhep ve görüşlerle alâkalı tartışmaya girip ü görüşleri çürütmeye çalışmaktır.
Çekişme,
karşı tarafa eziyet etme kastıyla yüksek sesle münakaşa etmek, sözü uzatmak, bir
hacet ve faydası olmadığı halde eziyet verici sözlerle düşmanlığı körüklemektir.
Konuşmada
edebiyat yapma, lafı ağzında dolaştırarak yapmacık hareketlerle güzel konuşmaya
çalışmaktır.
Çirkin söz,
çirkin işleri açıkça anlatmaktır.
Lanet
okuma, ya cansız varlıklara ya hayvanlara ya da insana olur. Bütün bunlar
yasaklanmıştır; çünkü lanet, Allah'tan uzaklaştırmaktır. Bu da ancak, kulu
Allahu Teâlâ'dan uzaklaştıran sıfatlara sahip kimseler için caiz olur.
Laneti
gerektiren sıfatlar üç tane olup bunlar; yüce Allah'ı inkâr, dine bid'at (haram
uygulama) sokmak ve açıktan günah işlemektir.
172
Bu üç
sıfata sahip kimselere lanet okumak caizdir.
Bu
gruplardan birinden olan bir şahsın şahsına lanet okumaya gelince, Firavun, Ebû
Cehil ve Ebû Leheb gibi, küfür üzere öldükleri bilinenler hariç, diğerlerine
lanet okumak yine caiz değildir; çünkü o kimsenin İslâm üzere ölme ihtimali
mevcuttur.
Şiire
gelince; normal konuşmada olduğu gibi, onun güzeli güzel, kötüsü de kötüdür.
Şakaya ve
takılmaya gelince, içinde yalan ve eziyet bulunmayan az bir kısmı hariç, diğer
şakalar yasaktır.
Alay etmek,
insanları güldürerek bir kimsenin ilim ve ameldeki kusurlarını ortaya koymaktır.
Bu, karşı tarafa eziyet verdiğinde haram olur; yoksa olmaz.
Gizli
halleri yaymak, bunda halleri anlatılan kimseye bir zarar varsa, haram olur;
yoksa, bu işi yapan kimse kınanır.
Yalan yere
söz vermek, münafıklık alâmetidir. Eğer söz veren kimse söz verirken içinden onu
yerine getirmeyeceğine karar vererek söz verir ve sözüne ters hareket ederse, bu
münafıklık alâmetidir. Ama sözünü yerine getirmeye kesin karar verdiği halde,
başına gelen bir durumdan dolayı sözünü yerine getirememesi, münafıklık
değildir; fakat nifağa benzeyen şeylerden de sakınmak gerekir.
Yalan
konuşmak ve yalan yere yemin etmeye gelince bunlar günahların en
kötülerindendir; ancak bazı durumlarda
173
yalana izin
verilmiştir. Bu konuda şunu bilmek gerekir:
Söz, insanı
maksadına götüren bir vesiledir. Güzel bir maksada doğru sözle ulaşıldığı gibi
yalan sözle de ulaşılsa, bu durumda yalan söylemek haramdır. Güzel bir sonuca,
doğru sözle değil de ancak yalan ile ulaşılabil-se, bu durumda yalan mubah
(serbest) olur. Eğer ulaşılmak istenen sonuç, hayırlı ve gerekli ise hüküm
budur.
GIYBET
Gıybete
gelince; bu, Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakıyla haramdır; ancak bazı
durumlarda helâl olur.
Gıybet,
müslüman kardeşindeki bir kusuru arkasından söylemektir. Bu kusurlar, kişinin
haberi olduğunda hoş karşılamayacağı kusurlardır. Anlatılan kusurun, onun dini,
dünyası, sözü, işi, yaratılışı, huyu, giyim kuşamı, kazancı, nesebi, evi, bineği
konusunda olması farketmez, hüküm aynıdır. Kusuru anlatmada söz, fiil, kaş göz
hareketi, rumuzlu anlatım, işaret, ima, ta'riz, kinaye türü anlatımın bir farkı
yoktur; bir yolla kusur ortaya konuyor ve bunu karşı taraf anlıyorsa, bütün
burlar haramdır.
insanı
gıybete iten sebeplere gelince, bunu iki gruba ayırırız: Biri avam halkı gıybete
sevkeden sebepler, diğeri de dindar ve özellikle âlimleri gıybete sevkeden
sebeplerdir.
Halkı
gıybete sevkeden sebepler; kızgınlık, düşmanlık ve haset başta gelir. Bunların
yanında, oyun, eğlen-
174
ce,
insanları küçük düşürme, hafife alma, yapmacık hareketlerde bulunma, kendini
övme ve böbürlenme gibi işlerde arkadaşlarına uymak, kendisine nisbet edilen
ayıplardan temize çıkmaya çalışmak, büyüklerin ve ileri gelen zâtların yanında
kendisini kötülemekten çekindiği kimseleri kötülemek gibi şeyler, halkı gıybete
sevk sebeplerdir.
Dindarları
ve âlimleri gıybete iten sebepler ise; kötülük edene Allahu Teâlâ için kızmak,
birinin fiilinden hoşlanmak, ona şefkat ve merhamet etmek gibi görünüşte güzel
olan şeylerdir. Bunlar, insanı gıybete sevkeden en kapalı ve gizli yollardır.
Şeytan, bu yolları bilmeyen âlimleri aldatır ve ona Allahu Teâlâ için kızılan
kimsenin gıybetini yapmaya ruhsat vardır diye düşündürür.
Ancak bazı
özel durumlarda birilerinin kötü durumunu anlatmaya ihtiyaç vardır; bu gıybetin
içine girmez.
Meselâ,
hâkimin önünde kendisine zulüm yapan kimsenin yaptığı zulümleri ve kötülükleri
anlatılır. Yine bir konuda fetva alınırken, lâzım olduğu kadar o konuda kusur
işleyenlerin kusurları anlatılır.
Bir
kötülüğü ortadan kaldırmak, insanları ondan sakındırmak ve nasihat için,
başkasının açıktan yaptığı kötü işler anlatılır.
Bir kimse
tanıtılırken, normal ismi ile tanınmıyorsa, meşhur lakabı ile tanıtılabilir. Bu
üç konuda dinimiz, zaruret olduğu için gıybete izin vermiştir.
Gıybet
hastalığının tedavisi: Bu hastalıktan kurtulmak için şunu bilmen gerekir: Sen
müslüman kardeşinin
175
gıybetini
yapmakla kendini Allahu Teâlâ'nın gazabına atmaktasın ve iyiliklerini gıybetini
yaptığın kimsenin amel defterine naklederek yok etmektesin.
Gıybetten
tövbe etmenin temel şartları şunlardır: Gıybetin haram olduğunu bilmek, yaptığı
gıybete pişman olmak, gıybet düşüncesini içinden söküp atmak, bir daha yapmamaya
kesin karar vermek, yaptığın gıybeti söyleyerek gıybet ettiğin kimseden helâllik
almak. Ancak bu mümkün olmazsa, onun için hayır dua etmek.
NEMÎME (LAF
TAŞIMA)
Bil ki,
nemîme de Kur'an, sünnet ve ümmetin ittifakı ile haramdır.
Nemîme, iki
kişinin arasını bozmak için birinden değerine laf taşımaktır. Onu, kendisinden
laf taşınan, kendisine laf götürülen ve bir başkasının kötü görüp görmemesi bir
şey değiştirmez, yapılan iş haramdır.
Laf
taşımanın sebebi, kendisinden laf taşınan kimseye kötülük etmek, laf götürülen
kimseye sevilmek ve boş işlere dalmaktır.
Bunun
ilâcı, zararından çekinerek ondan dilini tutmaktır.
Laf
taşımadan tövbenin temel şartları şunlardır: Ara bozmak için laf taşımanın haram
olduğunu bilmek, yaptığına pişman olmak, böyle bir iş düşüncesini içinden söküp
atmak, onu bir daha yapmamaya kesin karar vermek.
176
Ara bozmak
için kendisine laf getirilen kimseye altı vazife düşer:
1-
Kendisine geleni tasdik etmemeli.
2- Laf
getirene bu işi yapmamasının söylemeli.
3- Ona
Allahu Teâlâ için kızmalıdır; çünkü bu yaptığı yüce Allah katında kızılacak bir
iştir. Allahu Teâlâ'nın kızdığına kızmak farzdır.
4- Ona
destek vermemeli, kendisine itibar etmemeli.
5-
Kendisinden laf getirilen kimse hakkında hemen bir araştırmaya girmemeli.
6- Ona
karşı kötü düşünceye kapılmamalı.
KÖTÜ ZAN
Bil ki, bir
müslüman hakkında kötü konuşmak haram olduğu gibi, kötü zanna kapılmak da
haramdır.
Kötü zan,
bilmediğin bir konuda müslüman kardeşin hakkında kötü diye hüküm vermendir.
iki dilli
olmaya gelince, bu, birbirine düşman olan iki kimsenin arasını bozmak için arada
laf taşımaktır. Bu kimse, iki taraf arasında laf taşımasa fakat her birinin
yanında iken onun yaptığı düşmanlığı güzel bulsa yahut her ikisine yardım etme
sözü verse veya her ikisini yaptığı düşmanlıktan dolayı övse ya birini övse de
yanından çıkınca onu kötülese, bütün bu durumlarda o kimse iki dilli, iki yüzlü
bir insandır. Halbuki bu durumda ona uygun olan; susması ve ya onlardan haklı
olan kimseyi huzurunda, arkasında ve düşmanının yanında hayırla anıp
övmesidir. ;...
177
ÖVME
Bir kimseyi
yüzüne karşı övme, bazı durumlarda yasaklanmıştır. Övmede altı tehlike vardır;
dördü övene kimseye, ikisi de övülen kimseye aittir.
Öven
kimseye ait tehlikeler:
1 - Övmede
ileri gidip yalana kadar varmak.
2- Bazan
övmeye gösteriş girer; çünkü öven kimse, övdüğü kimseye sevgisini açıklar, ama
onu söylediği kadar sevmez. Yahut öven kimse, söylediği şeylerin hiçbirine
inanmamaktadır; bu durumda iki yüzlü bir riyakâr olur.
3- Bazan
öven kimsenin söyledikleri karşı tarafta bulunmaz; bu durumda o, Allah katında
temiz olmayan birini temize çıkarmış olur ki bu, bir helak sebebidir.
4- Bazan
övülen kimse zalim veya fâsık bir kimse olduğu halde , övüldü zaman bundan
hoşlanır; bu ise caiz değildir; çünkü fâsık bir kimse övüldüğü zaman Allahu
Teâlâ gazap eder.
Övülen
kimseye gelince o, övülme ile iki yönden zarar eder:
1- Övülme
insanda kibir ve kendini beğenme meydana getirir, bunlar insanı helak eden
şeylerdir.
2- İnsan
hayırla övüldüğü zaman sevinir, gevşer, nefsinin mevcut halinden razı olur,
âhiret işlerine gayreti azalır. Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v) birini öven
kimseye,
178
"Kardeşinin
boynunu kırdın (onu helake attın)*7 buyurmuştur.
Eğer övme,
bu anlatılan tehlikelerden uzaksa bir sakıncası yoktur, hatta çok defa ona
teşvik edilmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v), sahâbe-i kiramı (r.an-hüm)
övmüştür. Öyle ki, Hz. Ebû Bekir (r.a) için şöyle buyurmuştur:
"Eğer Ebû
Bekir'in imanı diğer bütün insanların imanı ile tartılsaydı, onlardan ağır
gelirdi.'*8
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) Hz. Ömer için de şöyle buyurmuştur:
"Eğer ben
peygamber gönderilmeseydim, ey Ömer sen peygamber gönderilirdin. '59
Bundan daha
büyük hangi övgü olur? Fakat Hz. Peygamber (s.a.v) bu övgüyü onların gerçek
durumuna uygun olarak ve basiretle hallerini görerek yapmıştır. Onlar, bu övgü
ile kibirlenme ve kendini beğenme hallerinden çok yüksek bir makamdadırlar.
57
Buhârî, "Şehâdât", 16; Müslim, "Zühd", 65-66; Ebû Dâvûd, "Edeb", 9; İbn
Mâce, "Edeb", 36; Müsned, VI, 41, 46.
58 ibn
Adi, el-Kâmil, IV, 201; Sehâvî, el-Makâsıd, nr. 908. Bu lafızlarla Hz. Ömer'e
ait bir söz için bk. Beyhakî, Şuabü'l-îmân, nr. 36; Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr,
nr. 5188; ibnu Râhûye, Müsned, III, 671-672 (Medine 1410/1990). Aynı konudaki
bir hadis için bkz: Müsned, V, 259; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 7923;
Heyse-mî, ez-Zevaîd, IX, 59.
59 Bkz.
Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, nr. 12472; Heysemî, ez-Zevâ-id, IX, 68-69. Hadisin
meşhur rivayeti şöyledir: "Eğer benden sonra bir peygamber gönderilseydi o,
Ömerb. Hattâb olurdu."Bk. Tir-mizî, "Menâkıb", 52; Müsned, IV, 154; Hâkim,
Müstedrek, III, 58.
179
İnsanın,
içinde kibir ve övünme bulunduğu zaman, kendini övmesi daha çirkindir; ancak bu
durumlar olmadığı zaman, bir sakıncası yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v),
kendisi için, "Ben âdemoğlunun (bütün insanların) efendisiyim; bunda övünme
yoktur^0 buyurmuştur. Yani ben bunu, insanların yaptığı gibi övünmek için
söylemiyorum demek istemiştir. Çünkü onun övüncü ancak Allahu Teâlâ ve sevinci
O'nun yakınlığı iledir, yoksa insanlardan önde olmasından değildir.
Sözün
gerçek mânasını anlamada hata ve gaflete gelince bunlar, "Şu bulut sayesinde
yağmura kavuştuk"61, "Üzüm kerm/çok cömerttir"62 gibi söylenmesi yasaklanmış
sözleri söylemektir.
Halka,
Allahu Teâlâ'nın sıfatlarıyla ilgili, akıllarının almadığı konularda sorular
sormaya gelince bu, onlara, Allahu Teâlâ'nın bir kısım sıfatlarını, kelamını
yahut bazı harfleri gündeme alıp, "Bunlar sonradan mı var olmuştur, yoksa ezelde
mi mevcuttu?" gibi sorular sormaktır. Bütün bunlar, sorulması kınanmış,
yasaklanmış sorulardır; çünkü insanların aklı bunu kavrayıp cevaplamaktan
âcizdir. İnsanlar hak ile bâtıl birbirine karıştırmasın diye bu tür sorular
yasaklanmıştır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
60
Tirmizî, "Menakıb", 1; İbn Mâce, "Zühd", 38; Müsned, I, 5, 281; V, 137.
61 Bu
sözde, yağmurun asıl sebebini bulut görüp ona inanma tehlikesi vardır; bunun
için yasaklanmıştır. Bk. Buhârî, "Ezan", 154; Müslim, "îmân", 32; Ebû Dâvûd,
"Tıb", 22; Nesâî, istiska, 16.
62 Bu
sözle Araplar, üzümden sıkılarak elde edilen içkiyi içen kimsenin çok cömert
olduğunu anlatmak isterlerdi; bunun için yasaklanmıştır. Bk. Müslim, "Elfâz
mine'l-edeb", 2; Ebû Dâvûd, "Edeb", 82.
180
ON
DOKUZUNCU BÖLÜM
MİDEYİ
HARAMDAN KORUMAK
Mide,
vücudun gıda menbaıdır. Vücut âzalarındaki iyi veya kötü işlerin ilk hareket
noktası orasıdır. Bu sebeple mideni haramdan koruman gerekir. Aynı şekilde
mideyi şüpheli yiyeceklerden de koruman lâzımdır. Şunu da ilâve edelim: Eğer
sende Allahu Teâlâ'ya güzel ibadet etme azmi varsa, yiyeceğin helâlden de olsa
fazla yemekten sakınman gerekir.
Haram ve
şüpheli yiyeceklere gelince; şu üç sebepten dolayı bu ikisinden uzak kalman
lâzımdır:
1- Cehennem
ateşinden korunmak için.
2-
Gerçekten haram ve şüpheli şeyler yiyen kimse, hak kapısından kovulmuştur. Bu
halde o kimse, ibadette muvaffak olamaz; çünkü yüce Allah'ın hizmetine ancak
kalbi temiz kimseler uygun olur.
Düşünsene,
Allahu Teâlâ cünüp kimsenin evine/mescide, camiye, Kabe'ye girmesini menetmiş;
aynı şekilde abdestsiz kimsenin de Kur'an'a dokunmasını yasaklamıştır. Halbuki
bu iki hal, mubah durumlardır.
181
Acaba haram
ve şüphe pisliğine dalmış bir kimse, Allah'ın hizmetine ve şerefli zikrine
çağrıldığında durumu nasıl olur? Elbette böyle bir kimsenin, ilâhî huzura
alınması hiç mümkün olmaz.
3- Haram ve
şüpheli şeyler yiyen kimse, rahmetten mahrumdur. O bu durumda bir hayır yapacak
olsa, hayrı kabul edilmez; ona ancak zahmet ve yorgunluk kalır.
Haram ve
şüpheli şeyin tarifi ve tanınması şöyledir: Kesin olarak başkasının mülkü
olduğunu bildiğin bir şeyi, izinsiz ve usule aykırı almak dinde yasaklanmıştır;
galip zannına göre başkasına ati olan şeyler de haramdır. Haram mı helâl mi
olduğu tam bilinmeyip her iki kısımda olması muhtemel olan şeyler şüphelidir.
Kesin haram
olan şeylerden kaçırmak farzdır; şüpheli olan şeylerden sakınmak ise takva ve
verâ'dır.
Bunun
hükmüne gelince, bizim bu kitapta konu ettiğimiz şeyler temelde iki şeydir:
Birincisi, dinin hükmüne ve işin zahirine bakmak. İkincisi ise, vera'ın
(takvanın) hükmü ve onun gereğini dikkate almak.
Dinin
hükmü, zahiren alınması uygun olan şeylerden Allahu Teâlâ'nın sana verdiği
şeyleri alman ve gerisini sormamandır. Ancak aldığın şeyin gasp ve bizzat
kendisi haram olduğu ortaya çıkarsa, o zaman alınmaz
Vera'a göre
hüküm iyice araştırıp hiçbir şüpheli durumun bulunmadığını kesin anlayıncaya
kadar, kimseden bir şey almaman, eğer onda bir şüphe varsa geri ver-mendir.
182
Eğer,
"Vera'a göre yapılan şeyler, dinin hükmüne göre yapılan şeylerden ayrı duruyor;
bu nasıl oluyor?" dersen, bil ki, vera' da dinin bir parçasıdır. İkisi temelde
birdir; fakat dinde iki türlü hüküm vardır: Biri cevaz (mubah) olan hüküm,
diğeri daha faziletli ve ihtiyatlı olan hüküm. Buna göre biz, yapılması caiz ve
serbest olan şeylere dinin hükmü, en faziletli ve ihtiyatlı olan şeylere de
vera'ın (takvanın) hükmü diyoruz. En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.
Helalin
fazlasına gelince, bil ki, mubah olan şeylerde kulların halleri birkaç kısma
ayrılır:
1-
Bazıları mubah olan yiyecek, giyecek veya eşyaları övünmek, kenarda yığıp
biriktirmek ve insanlara gösteriş yapmak için elde eder. Onun bu davranışı,
zahirdeki işine göre kınanmayı, kalbindeki niyete göre ise azabı gerektirir;
çünkü onun bundan maksadı günahtır. Günaha niyetlenen kimseye azap tehdidi
gelmiştir.
2-
Bazıları, helâl şeyleri sadece nefsinin arzularını tatmin için yer içer; bu onun
ilâhî huzurda durdurulup hesaba çekilmesini gerektirir.
3-
Bazıları da helal yiyeceklerden zaruret anında, kendisine Allahu Teâiâ'nın
ibadetinde kuvvet ve destek olacak miktarda yer ve bu kadarıyla yetinir. Bu
davranış onun iyiliği ve güzel edebidir; ona yediklerinden ve içtiklerinden bir
hesap ve kınama yoktur; bilakis bu davranışı ona sevap kazandırır ve hak katında
övülmesine sebep olur.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
183
YİRMİNCİ
BÖLÜM
ŞEYTANIN
HİLE ve
TUZAKLARI
Şeytanın
insana ibadetlerde kurduğu hile ve tuzaklar yedi şekilde olur:
Şeytan önce
insanı ibadet ve taatten uzaklaştırmak ister.
Allahu
Teâlâ kulunu bu tehlikeden korursa, şeytan ikinci hile olarak kula, "sonra
yaparım" düşüncesini telkin eder.
Allahu
Teâlâ, kulunu bundan da korursa; şeytan ona üçüncü hile olarak ibadeti acele ile
yapıp bitirmesini ister.
Allahu
Teâlâ kulunu ondan da korursa, şeytan dördüncü olarak ondan, ibadetine gösteriş
katarak tamamlatmayı ister.
Allahu
Teâlâ kulunu ondan da korursa, şeytan kulun î kalbine yaptığı ibadeti beğenme
duygusunu atar.
184
Şeytan bu
konuda da Allahu Teâlâ'nın kula rahmet ve desteğini görürse, onun içini bozmaya
çalışır ve ona, "Allahu Teâlâ senin amelini ortaya çıkaracak!" diyerek, onda
gösteriş duygusunu yerleştirmek ister. Kul, amelini Allahu Teâlâ'nın bilmesi ile
yetinirse, ondan kurtulur. Kul, bunların hiçbirinde şeytana uymaz ve şeytan âciz
kalırsa, bu defa kula şu vesveseyi vermeye çalışır:
"Senin bu
amele ihtiyacın yok; çünkü eğer sen, Allah'ın takdirinde saîd (cennetlik) olarak
yaratılmışsan, ameli terketmen sana bir zarar vermez, nasıl olsa Allah'ın
takdiri yerini bulur, sen cennete girersin. Şayet sen ilâhî takdirde şakî
(cehennemlik) olarak yaratılmışsan, bu durumda amelin sana bir faydası olmaz;
sen ne yapsan sonuçta cehenneme girersin."
Allahu
Teâlâ kulunu bu vesveseden korur, kul da, "Ben bir kulum; kula, efendisinin
emrini yerine getirmek düşer. Efendi istediğini yapar, dilediği hükmü verir"
derse, Allahu Teâlâ'nın yadım ve desteği ile bu tehlikeden de kurtulur; yoksa
ameli ve taati terkederek helak olur.
NEFSİN
TEHLİKESİ
İnsanın hak
yolunda dördüncü engeli nefsidir. Senin nefsinden sakınman gerekir. Hiç şüphesiz
nefis, düşmanların en zararlısıdır. Onu tedavi etmek en zor şeydir; çünkü o,
içerdeki bir düşmandır. Hırsız ev halkından biri olunca, ona karşı çare bulmak
çok güçtür ve onun zararı çok büyüktür. Bir de şu var ki, nefis sevilen bir
düşmandır, insanın, sevdiği kimsenin ayıplarına karşı
185
gözü
kördür; nerdeyse onun hiçbir ayıbını görmez, kusurunu farketmez.
Nefsin
tehlikesinden kurtulmanın yolu, onu takva ve vera' bağı ile bağlamaktır. Ancak
bu yolla ilâhî emirlere uymanın ve günahları terketmenin faydasını görürsün.
Bil ki,
nefsi ancak şu üç yolla zelil edip kötü arzularını engelleyebilirsin:
1- Onu
aşırı arzularından men ederek,
2- Üzerine
ağır ibadet yükleri yükleyerek,
3- Ona
karşı Allahu Teâlâ'ya yalvarıp yardım isteyerek. Böyle yapmadan nefsin
kötülüğünden kurtulamazsın.
Nefsin
kötülüğünden ancak yüce Allah'ın yardımı ve koruması ile kurtulmak mümkündür.
SORUMLU
OLDUĞUMUZ KALP AMELLERİ
Bil ki,
azalar ile bir işi yapmadan önce, kalpte dört türlü hal vardır:
1-Hatır
dediğimiz düşünce safhası. Buna, hadisü'n-nefs yani nefsin fısıltı ve vesvesesi
denir.
2-Bunu
meyil takip eder, peşinden inanma ve karar gelir, en son işe yönelme olur.
Nefsin
kalbe attığı düşünceden insan sorumlu olmaz, çünkü bu düşünce iradeye bağlı
değildir. Tabii meyil ve nefsin aşırı arzusu da böyledir, zira onlarda insanın
iradesiyle değildir. Bunlar, Hz. Peygamber'in (s.a.v) şu hadisinde bahsettiği
düşünce çeşitleridir:
186
"Allah,
ümmetimden nefsinin vesvese yoluyla kalbine attığı düşünceleri affetti. ™
Nefsin
fısıltısı, nefiste oluşan ve peşinden o işe herhangi bir azim bulunmayan
düşüncedir. İrade ile işe yönelme ve azme gelince, bunlara "hadisü'n-nefs"
denmez.
3-Kalbin
üçüncü hali, kalbin işe inanıp onu yapması gerektiğine hüküm vermesidir. Bunda
kalbe gelen düşüncenin, irade dışı olmasıyla kulun iradesine bağlı olması
arasında bir tereddüt mevcuttur. Bu konuda kalbin halleri değişiktir. Kalbin
kararı kulun iradesiyle olmuşsa kul ondan sorumludur, iradesi dışında oluşmuşsa
sorumlu değildir.
4-Dördüncü
durum, kalbin işe yönelme halidir. Kul bundan sorumludur, ancak kul yöneldiği
işi yapmazsa duruma bakılır. Şayet kul, yöneldiği kötü bir işi Allahu Teâlâ'dan
korkarak ve ona yönelmesine pişman olarak terkederse, kendisi için bir sevap
yazılır. Şayet iş, bir engel çıktığı için yapılamaz yahut kul onu Allahu
Teâlâ'dan korkmanın dışında bir sebeple terkederse, kendisine bir günah yazılır.
Çünkü bu yönelme, kalbin iradeyle yapılan bir amelidir. Bu konudaki kesin delil
şu hadistir. Hz. Resûlullah Efendimiz'den (s.a.v) rivayet edildiğine göre, o
şöyle buyurmuştur:
"İki
müslüman kılıçlarını çekip birbiri ile vuruşmaya girdiklerinde, öldüren de ölen
de ateştedir."
63 Buhârî,
"Eyman", 15; Müslim, "îmân", 58; Ebû Dâvûd, Talak, 15; İbn Mâce, "Talâk", 14;
Ahmed, Müsned, II, 393.
İMAM
GAZÂLÎ
187
Bunu
işitenler, "Yâ Resûlallah! Öldürenin durumu belli, peki ölen niçin ateşe
giriyor?" diye sordular. Efendimiz (s.a.v),
"Çünkü o da
karşısındaki kimseyi öldürmek istiyordu!"buyurdu.64
Bu hadis,
öldürülen kimse mazlum olarak öldürülmekle birlikte, onun da karşısındakini
sadece öldürme niyetinden dolayı ateşe girdiğini gösteren kesin bir delildir.
Artık kulun, kalbinin iradesiyle bir işe niyet edip yöneldiğinde ondan sorumlu
olmaması nasıl düşünülür.
Hiç
şüphesiz bu durumda kul sorumludur; ancak niyetlendiği kötü işi temizleyecek iyi
bir iş yapar yahut onu yapma niyet ve azmini terkederse, bu onun için bir iyilik
olur ve amel defterine bir sevap yazılır. Ama, kulun o işi yapma isteği başka
engellerle ortadan kalkarsa, bundan dolayı bir sevap yazılmaz.
64 Buhârî,
"îmân", 21; Müslim, "Fiten", 4; Ebû Dâvûd, "Fiten", 5; ibn Mâce, "Fiten", 14;
Ahmed, Müsned, IV, 401; Beyhakî, Sünenü'l-Kübra, VIII, 190.
188
189
YİRMİ
BİRİNCİ BÖLÜM
YÜCE
ALLAH'A KARŞI GÖREVLERİMİZ
Yüce
Allah'a karşı korumamız gereken haklar iki çeşittir:
1-Farzları
yapmak. 2-Haramları terketmek.
Bütün
farzları yapmak bir takva olduğu gibi, her türlü haramı terketmek de bir
takvadır. Kim farzları yapar ve haramlardan kaçınırsa, dünya ve âhiretin
kötülüğünden nefsini kurtarmış, ayrıca takva ile elde edilecek cennet
nimetlerini ve yüce Allah'ın rızasını kazanmış olur.
Bil ki,
Allahu Teâlâ'ya ancak taat ile yaklaşılır. Allah'ın taatı; farz ve teşvik edilen
amelleri yapmak, haram ve mekruh işleri terketmektir.
Allahu
Teâlâ'nın öncelik verdiği farzlara öncelik vermek ve onlardan sonra mendup
(teşvik edilen) diğer amelleri yapmak, kulun takvasının bir gereğidir. Aynı
şekilde, öncelikle yüce Allah'ın haram kıldığı şeyleri terketmek ve sonra
mekruhlardan sakınmak da kulun tak-vâsındandır.
ti
Kendilerinin yüce Allah'a yakın olduğunu düşünen fakat aslında O'ndan uzak olan
bazı cahiller ise bunun tersini yaparlar. Onlardan biri, bir mendubu korumakla
uğraşır, ancak öbür yandan farzları terkeder. Yine, bu cahillerden biri bir
mekruhtan sakınmaya özen gösterir, fakat öbür yandan haramları işler. Çok insan
vardır ki, şekil olarak ibadet ve taat içindedir; ancak kalbi gösteriş, aldatma,
haset, kibir, amelini beğenme, yaptığı taat-lerle yüce Allah'a karşı nazlanma ve
bir şey yaptım havasıyla doludur.
TAKVANIN
KISIMLARI
Takva iki
kısımdır:
1-
Kalplerle ilgilidir. Bu da iki kısma ayrılır:
a- Kalbin
yapması farz olan işlerdir. İman ve amelde ihlâslı olmak gibi...
b- Kalbe
haram olan işlerdir; gösteriş ve putları yüceltmek gibi...
2-
Zahirdeki azalarla ilgilidir. Gözün bakması, elin tutması, ayağın yürümesi ve
dilin konuşması gibi...
Şunu bil
ki, takva gerçek olarak elde edildiği zaman, kulda vera' hali meydana gelir.
Vera',
sakıncalı olan şeylere düşme korkusu ile aslen sakıncalı olmayan şeyleri
terketmektir.
190
TAKVANIN
ZAFERİ
Bil ki,
dünyanın ve âhiretin bütün hayırları tek bir hasletin içinde toplanmıştır, o da
takvadır. Kur'an'da takvanın ne şekilde zikredildiğini bir düşün! Nice hayırları
elde etmek, takvaya bağlanmıştır; ona nice sevaplar va-ad edilmiştir, o nice
saadetlerin sebebi yapılmıştır.
Sonra şunu
bil ki, Allahu Teâlâ ibadet işinde üç temel şeyi kendisine tahsis etmiştir;
bunlar şunlardır:
1-
İbadetin evvelinde ilâhî yardım ve destek. Bu olmadan kul amel edemez. Bu ilâhî
yardım takva sahiplerine tahsis edilmiştir. Yüce Allah âyetinde,
"Şüphesiz
Allah, müttakilerle beraberdir^5 buyurarak, bu özel desteğini haber vermiştir.
2- Ameli
ıslah edip tamam oluncaya kadar noksanlarını tamamlamak. Bu da takva sahiplerine
tahsis edilmiş bir nimettir. Yüce Allah âyet-i kerîmede,
'Takvaya
sarılır ve doğru söylerseniz, Allah sizin işlerinizi ıslah eder ve günahlarınızı
bağışlar™ buyurmuştur
3- Tamam
olduğu zaman amelin kabulü. Bu nimet de takva sahiplerine tahsis edilmiştir.
Yüce Allah âyet-i kerîmede:
"Allah
ancak takva sahiplerinin amelini kabul eder^7
buyurmuştur.
65
el-Nahl 16/128.
66
el-Ahzâb 33/71.
67
el-Mâide 5/27.
191
İşte bütün
ibadetlerine temel noktası bu üç şeydir: Tevfîk (ilâhî yardım), ameli ıslah ve
kabul. Allahu Teâlâ bütün bunları takva sahiplerine müjdelemiş ve müttaki-ler
bunları bizzat istese de istemese de Allah kendilerine ikram etmiştir.
Şu halde
takva, ulaşılacak en yüksek hedef ve peşine düşülecek en güzel maksattır.
TAKVA
NEDİR?
Şeyhimiz
Ebû Tâlib el-Mekkî (rah) takvayı şöyle tarif etmiştir:
"Takva,
daha önce hiç yapmadığın bir günah düşüncesinden kalbini temiz ve uzak
tutmaktır. Bu şekilde kul, günahı terketme azmiyle elde ettiği kuvveti, kendisi
ile günahlar arasında bir kalkan (perde) yapar. Kalbi bu hale iyice alışınca,
işte o zaman ona muttaki denir. Böyle bir tövbeye ve günahı terketme azmine de
takva denir."
Bil ki;
takvanın üç derecesi vardır: Bunlar, şirkten sakınma, bid'atlardan (bozuk itikad
ve inançlardan) sakınma ve amelle ilgili günahlardan sakınmadır.
Sonra, kötü
şeyler de iki kısma ayrılır.
Bir kısmı
aslı itibariyle kötüdür, bunlar kulu edeple güzelleştirmek için yasaklanmıştır;
kesin haramlar gibi...
Bir kısım
şeyler de aslı itibariyle kötü değildir, ancak bazı sebeplere bağlı olarak
sakıncalı duruma gelmiştir. Onlar da kulu edeple güzelleştirmek için yasak
edilmiştir.
192
Bunlar,
helâlin fazla kısmıdır; şüpheli şeylerden elde edilen mubah yiyecek, içecek ve
eşyalar gibi...
Birinci
kısma giren şeylerden sakınmak farzdır; sakı-nılmazsa, azap gerekli olur. İkinci
kısma giren şeylerden sakınmak ise hayır ve edeptir; yapılmazsa, kul ilâhî
huzurda durdurulup hesaba çekilir ve kınanır.
Birinciye
dikkat eden kimse, takvanın birinci derecesindedir; bu, istikamet üzere itaat
derecesidir. İkinci kısma dikkat eden (şüpheli şeylerden) sakınan kimse,
takvanın en üst derecesindedir. Bir kul, hem bütün günahlardan hem de şüpheli
mubah şeylerden sakınırsa o, tam manasıyla takvaya ulaşmış olur. Bu hale kâmil
ve-ra' denir ki, dinin esası budur.
Burada
zikredilmesi gereken bir şey de; beş azayı haramlardan korumaktır. Bunlar; göz,
kulak, dil, karın ve kalpten oluşan temel azalardır. Bunları zararından korkulan
haram işlerden, şüpheli şeylerden ve helal de olsa israftan var gücünle korumaya
çalış. Bu azalarını haram ve şüpheli şeylerden korumayı başarabilirsen, diğer
azalarını rahatça koruyabilirsin. O zaman, bütün bedeninle Allahu Teâlâ için
takvanın hakkını yerine getirmiş olursun.
Allah
hepsinden razı olsun, âhirete yönelmiş âlimler, kulun bu yolda ihtiyacı olan
yetmiş güzel hasleti zikretmişler, onların zıddı olan kötü ahlâkların da bu
sayıda olduğunu belirtmişlerdir.
Biz, kalbin
içinde tedavi edilmesi gereken ve ibadet işinde kimsenin uzak kalamayacağı temel
ahlâkları inceledik; tedavi edilmesi gereken kötü huyların temelde
dört şey
olduğunu gördük. Bunlar, ibadet ehlinin afeti, kalplerin fitnesi, onu
perdeleyen, kötüleştiren ve bozan şeylerdir. Bunlara mukabil, ibadet ehlini
ayakta tutacak, ibadetlerin düzenini sağlayacak ve kalbi ıslah edecek şeylerin
de temelde dört tane olduğunu tesbit ettik.
Kalbin dört
afeti şunlardır: Uzun emel, acelecilik, haset ve kibir.
Bunlara
karşılık, kalbin ıslahını temin edecek dört güzel ahlâk ise şunlardır: Kısa
emel, işlerde teenni ve dengeli hareket etmek, halka karşı samimi ve tevazu ile
davranmak, yüce Allah'a karşı huşu içinde olmak.
İşte
bunlar, kalbi bozan ve onu ıslah eden şeylerdir. Öyleyse, bu âfetlerden korunmak
ve güzel ahlâkları elde etmek için bütün gayretini seferber et; o zaman
-in-şallah-sana lâzım olanı elde eder, maksadına ulaşırsın.
KALBİN
ÂFETLERİ
Yukarıda
saydığımız kalbin âfetlerini biraz açıklayalım.
Uzun emel,
bütün hayırların engelidir ve bütün kötülüklerin sebebi de odur. Halkı, her
türlü belâ ve imtihana düşüren uzun emel fitnesidir.
Bil ki,
uzun emel sende şu dört şeyi meydana getirir: 1-İbadeti terk ve tembellik. Sen
devamlı, "İleride yaparım!" diyerek ibadetleri tehir eder tembelliğe düşersin.
2-Tövbeyi terk ve ileride yaparım düşüncesi. Bu durumda hep, "ileride tövbe
ederim!" der durursun.
194
3-Uzun emel
seni dünyaya rağbet etmeye ve onu kazanma hırsına sürekler. Bu durumda, "Ne
yiyeceğim, ne giyeceğim!" derdiyle uğraşır durursun. Bu düşünce en azından
kalbini meşgul, vaktini zayi eder, derdini çoğaltır.
4-Kalp
katılığı ve âhireti unutmak. Sen, çok uzun süre yaşayacağını düşününce, âhireti
hiç hatırlamazsın, hatta ölümü ve kabri hiç aklına getirmezsin; bütün düşüncen
dünya olur; bu yüzden kalbin katılaşır. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
"Onlara
zaman uzadı da kalpleri katılaştı."68
Kalbin
incelmesi ve boş duygulardan temizlenmesi, ancak ölümü, kabri ve âhiret
hallerini düşünmekle mümkün olur.
Uzun emel
nedir?
Âlimler
demişlerdir ki: Uzun emel, yaşanması mümkün olan en son vakte kadar yaşama
arzusudur. Kısa emel ise, işi Allah'ın ilim ve iradesine havale edip yaşama
konusunda bir hüküm vermeyi terketmektir.
Sen
hayatının nasıl olduğunu düşünürsen, aldığın birinci nefesten sonra alacağın
ikince nefesle yaşayabildiğini, bu olmasa öleceğini görürsün. Bu durumda senin
uzun süre yaşayacağını düşünmen bir günahtır; çünkü o, gayb hakkında hüküm
vermektir. Kesin hüküm vermeden, işi Allah'ın ilim ve iradesine havale edip,
"İnşallah şu süreye kadar yaşarım" dersen, uzun emel sahibi 68 el-Hadîd 57/16.
olmaktan
kurtulmuş, kısa emeli elde etmiş olursun; çünkü bu sözünle işi Allah'a havale
ederek, yaşam hakkında kesin bir hüküm vermeyi terketmiş olursun.
Zikir ve
düşünmekten maksat, kalbin düşünmesidir. Bununla kastedilen bir diğer mâna da,
kalbin düşünceye dalması ve onun üzerinde sabitleşmesidir. Bunu doğru anla.
Sonra emel
iki kısımdır: Biri avam halkın emeli, ikincisi seçkin kulların emelidir.
Genelde
halkın emeli, dünya malı biriktirip onunla zevklenmek için yaşamayı istemektir;
bu düşünce günahtır. Bunun zıddı kısa emeldir.
Seçkin
kulların emeli ise, hayırlı ameli tamamlamak için yasmayı istemektir. Bunda da
tehlike vardır; çünkü kul, tamamlamayı düşündüğü amelde kendisi için güzel bir
sonucun olacağını yakînen bilmemektedir. Çoğu defa şu olur: Bir hayırlı amel
yapılır; ancak kul için o amelin içinde veya onun tamamlanmasında iyilik
olmayabilir; insan o ameli yaptığı halde içindeki hayrı elde edememiş olabilir.
Şu halde,
kulun herhangi bir namaz, oruç ve diğer amellere başladığı zaman, daha işin
başında onu tamamlayacağına kesin hüküm vermesi doğru değildir; çünkü ibadetin
sonuna varıp varmayacağı gaybdır. Bu durumda, kulun "şu ameli kesin olarak
bitireceğim" demesi uygun değildir; ancak inşallah (Allah dilerse) kaydı ile
ameli bitirmeyi düşünebilir. : , ,:uA
196
Amelin
güzel olmasının şartı, onda uzun emel düşüncesinden kaynaklanan bir ayıbın
bulunmamasıdır. Âlimlerin dediğine göre, bunun zıddı güzel niyettir. Çünkü güzel
niyet sahibi, güzel niyetiyle uzun emel sahibi olmaktan kurtulur. Bu konudaki
hüküm budur.
Güzel
niyete gelince; bütün iş ve ibadetlerin aslı odur. Âlimler niyeti çok özlü
şekilde tarif etmişlerdir. Buna göre güzel niyet, yeni başlanan bir işe, onu
ancak Allah'ın yardım ve dilemesiyle tamamlayacağını düşünerek yapmaya karar
vermektir.
Şöyle
sorulabilir: "Bir işe başlarken kesin olarak karar verip istemek caiz iken;
tamamlanması için Allah'ın dilemesine bırakmak ve hayırlı olması şartıyla
istemek neden vacip oluyor?"
Buna cevap
olarak denilir ki: Bunun caiz olması, başlangıçta tehlikenin olmayışıdır; çünkü
amelin başında sen işin içine girmiş durumdasın. Asıl tehlike işin sonun-dadır;
zira işin son bulması ve tamamlanması daha sonraki bir vakitte olacaktır. Amelin
tamamlanmasında da iki tehlike vardır:
Biri, ameli
bitirme tehlikesidir; çünkü sen amelin sana faydalı olacak bir şekilde bitip
bitmediğini bilmiyorsun. Diğeri de ifsat tehlikesidir. Yani insan tamamladığı
amelin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemez.
Demek ki
kulun amel yapma iradesi, bu şartlara göre oluşunca, uzun emelden ve
âfetlerinden uzak güzel bir niyet oluyor.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
197
Kısa emeli
korumanın yolu; kulun, ölümün aniden gelerek kendisini bir gaflet ve aldanma
halinde yakalayacağını düşünmesidir. Bu tarifi iyi ezberle, ona ihtiyaç vardır.
Sözü uzatmadan sana lâzun olanı anla; şöyle dedi, böyle denildi şeklindeki
rivayetlerle uğraşmayı ter-ket. Kulunu hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.
Acele
etmeye ve bir an evvel yükselme arzusuna gelince; bu, insanı maksadına
ulaşmaktan mahrum eden ve onu günahlara iten bir huydur.
İBADETİN
TEMELİ
Bil ki,
ibadetin özü vera'dır. Vera'nın aslı, her şeyde son derece titiz olmak ve her
hangi bir şey yapacağı zaman onu tam olarak araştırmaktır. Vera' sahibi
yemesinde, içmesinde, giyinmesinde, sözünde ve fiilinde aynı titizlikle hareket
eder.
Bir insan,
işlerinde iyice düşünmeden, araştırmadan, aslını anlamadan acele ile hareket
ederse o, işlerinde gerektiği gibi dikkat edemez. Böyle biri, bulduğu her
yiyeceğe el atar; böyle olunca bir sürü harama ve şüpheli şeylere dalar; aklına
gelen her sözü söyler, bir çok hataya düşer.
Kulun,
vera' olmadan yaptığı her işte ve ibadette bu tehlikeler mevcuttur; bunun için
onun bu tehlikeyi gidermeye çalışması gerekir. Kulunu hayırlarda muvaffak edecek
olan yüce Allah'tır.
Acele,
üzerinde durup düşünmeden kalbe gelen bir düşünceyle hemen amel etmektir.
Acelenin zıddı, teennidir.
198
Teenni,
kalbe gelen her düşüncenin hemen peşine düşmeden durup düşünmek ve en uygun
olanı ile amel etmektir.
Bir işten
önce durup inceleme yapmanın zıddı, hiç incelemeden körü körüne o işe girmektir.
İnceleme
ile teenninin farkı, inceleme işten önce olur ve iş her yönüyle ele alınarak
hakkıyla yapılması için ne gerektiği düşünülür.
HASET
Haset,
taatleri bozan, kulu bir sürü günaha sevke-den, onu yormaktan ve faydasız
dertlerle uğraştırmaktan başka bir işe yaramayan, aksine onu her türlü günaha
iten, kalbin ölmesine sebep olan çirkin bir huydur.
Haset eden
bir kimsenin, yüce Allah'ın nimetine düşman olması, O'nun iradesine karşı
gelmesi ve hükmüne kızması, onun hak yoldan sapıtıp perişan olması için
yeterlidir.
Haset,
Allahu Teâlâ'nın müslüman kardeşine verdiği ve ona faydası olan bir nimetin yok
olmasını istemendir. Eğer o nimetin kardeşinden gitmesini istemeden, aynısının
sende de olmasını istersen, buna gıpta denir. Eğer din kardeşinin sahip olduğu
nimet ona fayda veren, hayır getiren bir nimet değilse, onun elinden gitmesini
istemen, dinî bir gayrettir. Haset, gıpta ve gayret arasındaki fark budur.
Hasedin
zıddı samimiyettir. Samimiyet, Allahu Teâlâ'nın verdiği kendisine faydalı bir
nimetin din karde-
İMAM
GAZÂLÎ
199
sinde
kalması istemendir. Eğer, kardeşinin elindeki nimetin onun için hayırlı mı
hayırsız mı olduğunu bilmiyorsan, hiçbir müslümandan sahip olduğu bir nimetin
gitmesini veya kalmasın isteme. Hasetten kurtulmak ve samimiyetin faydasını elde
etmek için işi yüce Allah'a havale et.
Seni
hasetten koruyacak samimiyet, Allahu Teâlâ'nın bütün müslümanları dost etmeyi
farz kıldığını düşünmendir.
Bu anlayışı
korumanın yolu da Allahu Teâlâ'nın müs-lamının hakkını ne kadar büyük tuttuğunu,
onun kıymetini ne kadar yücelttiğini, onun âhirette Allah katında elde ettiği
şeref ve kerametleri, bu dostlukla senin dünyada ve âhirette elde edeceğin dinî
ve dünyevî faydaları düşünmendir.
Kulunu
hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.
KİBİR
Kibir,
insanı hiç aman vermeden helak eden bir haslettir. Allahu Teâlâ'nın,
İblis/şeytan hakkındaki şu sözünü işitmedin mi:
"Emri
yerine getirmekten çekindi ve kibir gösterdi, böylece kâfirlerden oldu."69
Kibir;
nefsin kendisinin yüksek bir seviyede olduğunu düşünmesi ve kendini büyük
görmesidir.
69
el-Bakara 2/34.
200
Tekebbür,
tevazünün zıddı olan hale uymaktır. Her birinin genel ve özel kısımları vardır.
Genel
manasıyla tevazu, giyecek, yiyecek, ev ve benzeri şeylerde düşük şeylerle
yetinmektir. Bunun zıddı olan tekebbür ise, bu işlerde lükse dalmak, düşük
kaliteyle yetinmemektir. Bu, büyük bir günahtır.
Genel
manasıyla tevazu hali; kulun yaratılıştaki ilk halini, sonunu ve şu anda içinde
bulunduğu afetleri, sevimsiz durumları düşünerek ele geçer ve korunur. Özel
manasıyla tevazuyu korumak ise, adalet sahibi yüce Mevlâ'nın kulun koruyamadığı
haklara karşı azabını düşünmektir. Bu söz, düşünen kimseye yeterlidir.
Kulunu
hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.
İMAM GAZÂLÎ
201
YİRMİ
İKİNCİ BÖLÜM
GÜZEL ve KÖTÜ
AHLÂK
Bil ki,
bütün saadet ve insana âhirette fayda verecek salih ameller iki şeyde
toplanmıştır: Biri, kalbin Allahu Teâlâ'dan gayri her şeyden kurtulması ve temiz
olmasıdır. Bunu şu âyet ifade etmektedir:
"O gün
insana ne bir mal ne de evlatlar fayda verir, ancak selim bir kalple gelen
kimsenin kalbi ve ameli fayda verir."70
İkincisi,
kalbin Allahu Teâlâ'nın marifeti ile dolması-dır. Bu marifet, bütün kâinatın
yaratılması ve peygamberlerin (aleyhimüsselam) gönderilmesindeki ana hedeftir.
Güzel
ahlâk, bu iki şeyi içinde toplamaktadır. Güzel ahlâktan daha yüksek bir fazilete
sahip olan hiçbir haslet bilmiyorum. Bunun için Allahu Teâlâ peygamberi Hz.
Muhammed'i (s.a.v) onunla överek şöyle buyurmuştur:
eş-Şuarâ
26/89.
202
"Resulüm,
gerçekten sen büyük bir ahlâk üzeresin.^
Allahu
Teâlâ diğer bir âyetinde şöyle buyurmuştur:
"O'na ancak
güzel sözler yükselir (ulaşır); onları da Allah'a salih amel yükseltir."72
Güzel söz,
tevhid ve marifettir. Salih amel ise, tevhid ve marifete yükselen kalbin,
onlardan elde ettiği nur ve feyiz ile temizlenmesidir. Buradaki yükselmenin
mânası, kalbin huzur bulması, tevhid ve marifetin etkisiyle hakka boyun eğme ve
zillet halini elde etmesi, azâmet-i ilâhîyye karşısında titreyip teslim
olmasıdır. İşte o zaman kalp, yüce Allah'a yakın olur.
Güzel ahlâk
nedir?
Bil ki,
insan için zahirî suret gibi bâtınî (iç âleminde manevî tarafını temsil eden)
bir suret vardır. Allah'ın selâmı hepsinin üzerine olsun, bütün peygamberler, bu
iç sureti güzelleştirmek, temizlemek ve ona mükemmel bir denge vermek için
gönderilmişlerdir. Bu halin elde edilmesi, güzel ahlâkların insandan, bir
zorlama ve hesap olmadan kolayca ortaya çıkmasıdır. İşte güzel ahlâk bu şekilde
oluşur. Kötü ahlâk ise, bunun zıddı olan sıfatların insandan kolayca ortaya
çıkmasıdır.
Bil ki,
bütün güzel ahlâklar ve kötü ahlâklar, üç sıfattan ortaya çıkar; bunlar temel
ahlâklardır.
71
el-Kalem 68/4.
72
el-Fâtır 35/10.
203
Birinci
sıfat, akıldır. Bu, ilim ve hikmetle kuvvetlenip dengelenmiş akıldır.
Hikmet, hak
olan itikadı bâtıl olandan, doğru sözü yalandan, iyi işi kötüden seçip
ayırmaktır.
İkinci
sıfat, insandan zararı defeden gazap kuvvetidir. Zaten gazap, bunun için
yaratılmıştır. Bu kuvvetin kemâli ve dengesi, hikmete uymasıdır. Eğer hikmet
onun ortaya çıkmasını isterse, gazap kuvveti ortaya çıkar; tutulmasını isterse,
içte tutulur. Bu durum, eğitilmiş köpeğe benzer; sahibi ona ne derse köpek onu
yapar.
Üçüncü
sıfat, faydalı şeyleri elde ettiren şehvet kuvvetidir. Bu kuvvet de akla itaat
için yaratılmıştır. Onun güzelliği ve dengesi, hikmete kulak verip ona göre
hareket etmesindedir.
Bil ki,
ahlâklarda bizden istenen dengede ve orta halde durmaktır. Şu âyet-i kerîme bunu
ifade etmektedir:
"Elini
iyice sıkıp boynuna bağlama; onu tamamen açıp savurganlık da yapma; ikisi
arasında dengeli bir yol tut"73
Şu halde
adalet (denge), bu sıfatların yanında dördüncü temel bir sıfat olmaktadır.
Sıfatlarda itidal ve denge şöyle olmaktadır.
SIFATLARIN
DEĞİŞİK HALLERİ
Bil ki,
hikmetin ifrat (aşırılık), tefrit (noksanlık) ve ikisinin ortasında denge
halleri vardır. Hikmet deyince, övülen denge hali kastedilir.
73 el-İsrâ
17/29.
*
11
204
Hikmet
sıfatı dengede olunca ondan tedbir, parlak düşünce, amellerin incelikleri ve
nefsin gizli âfetlerini tanıma konusunda güzel anlayışlar ortaya çıkar.
Hikmetin
ifrat halinden hile, aldatma, kurnazlık ve benzeri huylar ortaya çıkar.
Hikmet
noksan olunca dalgınlık, cahillik, ahmaklık ve delilik ortaya çıkar.
Cahillik,
tecrübe azlığıdır. Ahmaklık, niyeti iyi fakat gidişatı kötü olmaktır. Delilik
ise, bütün bu saydıklarımızın bozuk olmasıdır.
Gazap
kuvvetine gelince, gazabın itidal (dengeli) haline şecaat denir. Şecaattan;
cömertlik, darda kalanlara yardım, kinini tutma, sözünde durma gibi güzel huylar
ortaya çıkar.
Gazabın
ifrat (aşırı) derecesi vardır; ondan kibir, kendini beğenme, aşırı kızgınlık ve
benzeri kötü huylar ortaya çıkar.
Gazabın
tefrit (noksan ve gevşek derecesi vardır; ondan da düşüklük, zillet, korku ve
içe kapanıklılık meydana çıkar. Gerçi, bu derecede insan, gerekli hakkını alır,
fakat genelde zillet hali yaşar.
Şehvet
kuvvetine gelince, onun itidal (dengeli) haline iffet denir. İffetten,
cömertlik, sabır, vera' (şüpheli şeylerden çekinme), insanlara yardım ve
kimsenin elindeki mala göz dikmeme gibi güzel huylar ortaya çıkar.
Şehvetin
ifrat (aşırı) halinde, hırs, mala ve keyfine aşırı düşkünlük gibi kötü huylar
ortaya çıkar. Onun tefrit
İMAM
GAZÂLÎ
205
(noksan)
halinde ise haset, küfür, kınayıp ayıplama gibi kötü huylar ortaya çıkar.
Şu halde,
güzel ahlâkların temeli hikmet, şecaat, iffet ve her birinin mükemmel hali olan
adalettir. Diğer bütün güzel ahlâklar, bu dört ahlâka bağlıdır. Bu dört ahlâkı
en mükemmel şekliyle şahsında gerçekleştiren ancak Hz. Resûlullah Efendimiz'dir
(s.a.v).
Hayırlarda
muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.
TEVAZU
AHLÂKI
Bir cümle
ile söyleyecek olursak, mütevazı' kimse Al-lahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmış
kimsedir. Bu ona âhirette şeref olarak yeter. Hz. Peygamberin (s.a.v) şu sözü
bunu ifade etmektedir:
"Kim Allah
için tevazu gösterirse, Allah onu yükseltir."74
Tevazu,
insanın iradeli olarak yaptığı işlerde kendisini ifrat ve tefritten korumasıdır.
Bu haldeki kimse, ne kibirlenir ne de kendisini rezil rüsv (s.a.v) eder.
Tevazünün
aslı, kulun kolayca hakka boyun eğmesi, ona kulak vermesi ve hak karşısında
nefsini zelil etmesidir. Hak deyince Allahu Teâlâ ve O'nun emri kastedilir.
Tevazünün
son noktası; kulun, yüce Allah'ın her işteki hikmetini ve tek yaratıcı olduğunu
bildiği için, övüldü-
74 Müslim,
"Birr", 19; Tirmizî, "Birr", 81; ibn Mâce, "Zühd", 16; Dâri-mî, "Zekât", 35.
206
günde bir
zillet hali hissetmemesi, kötülendiğinde de kalbinde bir acı ve sıkıntı
duymamasıdır. Çünkü kul, efendisinin önünde bir zillet hali hissetmez. Bu,
muvah-hidlerin (her şeyde yüce Allah'ın tek tasarruf sahibi olduğunu görenlerin)
yoludur. Zira, tevazu sahibi, nefsim de bir kıymet gördüğü için onu alçaltır;
tevhid ehli ise, nefsinde bir kıymet görmez ki, tevazu ile uğraşsın.
Şu halde
tevazu sahibi, ihtiyarî olarak yaptığı işlerinde kontrolü elinde tutar; kibre
girmediği gibi zillete de düşmez. Bazan iradesi dışında zillet haline düştüğü
olsa da bu devamlı değildir.
Velîlerin
yolu, başına gelen her şeye rıza göstermek ve ondan bir lezzet almaktır; çünkü
her iş, yüce Allah'ın ilmi ve iradesi ile meydana gelmektedir. Bu durumda o,
Allahu Teâlâ'nın hükmüne ve güzel işine nazar eder, halindeki kusurundan dolayı
kendinde bir zillet hali hissetmez. Zillet halini hisseden ancak, kibirli, cahil
ve ilâhî fiillere bakışında kusurlu kimselerdir. Bu kimselerin zillet hali
arttıkça, kibirleri de artar; çünkü onlar zillete tevazu derler, tevazuyu yüksek
bir hal görürler ve onunla kibirlenip kendilerini beğenirler.
Allahu
Teâlâ'yı tanıyan ariflere gelince; onlar kâinatta Allah'tan başka kimseyi
görmezler ve O'nun hiçbir hükmünü beğenmemezlik etmezler. Aksine, kâinatta her
ne oluyorsa onu, kendilerine yapılan ilâhî ikramların bir alâmeti görürler.
İmamlardan
biri (rah) bu konuya şöyle işaret etmiştir Marifet ancak, zillet hali
kendilerinin ayrılmaz bir sıfatı olan mütevazı kimselerin kalbinde bulunur.
Onlar, devamlı
207
Allahu
Teâlâ'nın kudretini müşahede eder ve ilâhî nazar altında olduklarını bilerek
hareket ederler. Eğer onlar, semaya yükseltilseler, nefislerinde bir
kemâlâtla-rı artmaz; şayet en aşağı derecelere indirilseler, bunu da kendileri
için bir noksanlık görmezler. Çünkü onlar, gerçek kemâlatm Allahu Teâlâ'nın
hükmettiği işlerde ve kendilerinde gerçekleştirdiği şeyde olduğunu
bildiklerinden, kendi irade ve tercihlerini terketmişlerdir. Birde onlar, bu
hallerini korudukları sürece devamlı Allahu Te-âlâ'ya yaklaşmakta ve daha fazla
ilâhî lutuflara ulaşmaktadırlar. Bu, mukarrebîn makamındaki ariflerin
rüt-besidir.
Salihlere
gelince, onların tevazusu, nefislerini ve rab-lerini tanıdıkları ölçüdedir.
Tevazünün
alâmeti, kendisine hak olan bir şey emre-dildiği zaman burun büküp onu
beğenmemezlik yapmamaktır. Eğer nefsinde hakka karşı böyle bir duygu varsa, o
hakkı kabulde kibirlenen bir kimsedir. Bu, büyük bir günahtır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
208
YİRMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TEFEKKÜR ve
MEYVELERİ
Tefekkür
(düşünce) duymak, uyanmak ve tezekkürle (zikretmekle) başlar, peşinden ilim
gelir. Çünkü hakka kulak verenin kalbi uyanır, kalbi uyanan zikreder, zikreden
tefekkür eder (işin iç yüzünü düşünür); düşünen ilim sahibi olur. Bilen, eğer
bildiği amel için öğrenilen bir şeyse, onunla amel eder. Eğer öğrendiği ilim,
yüce Allah'ın rızası için öğrenilen bir ilimse, onunla amel ederek ebedî saadete
erer. Bu saadet, peşine düşülecek en güzel şeydir.
Dinlemenin
hakikati, işitilen bir hikmet, öğüt ve benzeri şeyden istifade etmektir.
Dinlemenin şartı; söylenen şeyi anlamak için kulak vermektir. Bu dinleme, kulak
yoluyla öğrenilecek farz-ı ayın ilimlerde farzdır. Diğer övülen ilimlerde
müstehaptır (sevaptır). Din tarafından haram kılınan şeyleri dinlemek haram,
mekruh görülen şeyleri dinlemek ise mekruhtur.
İMAM
GAZÂLÎ
209
Uyanmanın
hakikati, kalbin uyanıp hayra yönelmesidir. Bunun alâmeti, gevşeklik ve
tembelliği terkedip şevk ile ayağa kalkarak ibadet ve taate sarılmasıdır.
Hemen
yapılması emredilen farzlarda ve terkedilme-si istenen haramlarda, gecikmeden
emredileni yapmak farzdır. Bu, her makam ile ilgili bir durumdur.
Tezekkür,
bilinen şeylerin kalpte iyice yer etmesi için onları sürekli tekrar etmektir.
Tefekkür
ise, birbiri ile benzer yönleri olan iki ilmi bir araya getirip onlardan elde
etmek istediği üçüncü ilme ulaşmaktır. Bunun şartı, o iki ilimde herhangi bir
şüphe olmamalı, kalp onların haricindeki şeylerden boşaltılmalı, bütün dikkat ve
nazar onların üzerinde toplanmalı, öyle ki başka bir şeyi his ve
farketmemelidir. Böyle olursa, kalp, iki marifeti değerlendirmeye alır; değersiz
olanı terkedip değerli bir şeye meyleder. Buna da tezekkür denir.
Tezekkür,
inanç, söz, fiil ve terkedilecek işlerle ilgili olabilir. Düşünülmesi farz olan
şeyleri düşünmek farzdır. Günah olan işleri düşünmek, insanı onlara çektiğinde
haramdır, iki marifetten elde edilecek üçüncü marifete (ilme) tefekkür denir.
Kalpte şek
(tereddüt) bulunduğunda, kalbe şüpheler geldiğinde ve kalpten giderilmesi farz
olan hastalıkları tedavi gerektiğinde, tefekkür edip bunların nasıl ortadan
kaldırılacağını düşünmek farzdır.
İlme
gelince, onu beş ana başlıkta toplayabiliriz:
210
1- Farz
olan ilimler: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve âhiret
gününe imanı öğreten ilimler, bu kısma girer.
2- Beden ve
malla ilgili ibadetlerin ilmi.
3- Dil,
fere, karın, kulak ve gözden oluşan beş âza ile alâkalı ilim.
4- Kalpten
temizlenmesi gereken kötü ahlâkları tanıma ilmi.
5-
Kalplerde Allahu Teâlâ'ya karşı bulunması gereken güzel ahlâkların ilmi.
İMAM GAZÂLÎ
211
YİRMİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
TÖVBE
Tövbenin
aslı, günahtan itaate, kulu yüce Allah'tan uzaklaştıran yoldan, O'na yaklaştıran
yola dönmektir.
Tövbe üç
şeyle tamam olur: İlim, hal, amel. Bütün makamlar da bu üç şeyle tamam olur.
İlim işin
temelidir. İlmin Allahu Teâlâ'ya iman etmenin temel bir rüknüdür.
Hal, manevî
vecdlerin ortaya çıkma sebebidir.
Amel ise,
manevî vecdlerin etkisiyle kalpte ve âzalar-8â ortaya çıkan şeydir.
Tövbeden
önce iki şeyi bilmek farzdır: ,. 1- Terkedilen günahın günah olduğunu bilmek.
2- Kulun
tövbesinde tek başına olmadığını bilmek; çünkü tövbe duygusunu onun içinde
yaratan ve sebeplerini önüne getiren yüce Allah'tır. Bu, yüce Allah'a imanın bir
parçasıdır. O, Allahu Teâlâ'nm kudret sıfatıyla ilgilidir. İkincisi de Allah'a
imanın bir parçasıdır; o da Allah'ın verdiği haberlerden öğrendiğimiz bir
durumdur.
212
Tövbede
dört temel unsur vardır. Bunlar ilim, pişmanlık, bir daha yapmamaya kesin karar
ve günah işlemeyi terk.
Tövbede
farz olan pişmanlık; kulu günahı terketme-ye sevkeden pişmanlıktır.
Tövbe ile
irtibatı olan bir kelime de firardır. Buradaki firar, günahtan taate kaçmaktır.
Bu, farz olan bir firardır. Kulun, kendini oyalayan meşguliyetlerden yüce
Allah'a dönmesi, iyiden daha iyiye yönelmesi de bir çeşit tövbe ve dönüştür.
Âhiretteki ebedî saadet, bu tövbe ve dönüşe bağlıdır. Bu, kamil bir iman üzerine
yapılacak farz bir dönüştür.
Buna göre,
tövbe mertebelerinin ve basamaklarının bir bitiş noktası yoktur. Bu işe inabe
(Allah'a yönelme) denir. İnabenin aslı, kuldan hiçbir günah meydana gelmese
bile; sürekli Allahu Teâlâ'ya yönelmesidir.
Boyun
eğmeye gelince o, hakka kolayca baş eğip itaat etmektir.
Bil ki,
gerçek tövbe, hiçbir günah bırakmadan bütün günahlardan temizlenmektir.
213
YİRMİ
BEŞİNCİ BÖLÜM
SABIR ve
MEYVELERİ
Kul bu
konuda şunu bilmelidir: Sabrın aslı, Allahu Te-âlâ'nın bize haber verdiği şu
şeyleri tasdik etmektir.
Nefis,
şeytan ve şehvetler insan için birer düşmandır; akıl, marifet ve hayrı ilham
eden melek de kulu hayra davet eden dost tarafıdır. İki grup arasında sürekli
bir savaş vardır. Kim şeytanın askerlerini etkisiz hale getirip Allah'ın
askerlerini desteklerse, Allah onu cennetine koyar. Bunu yapmak, kul için
farzdır; çünkü o, Allah'a imanın bir parçasıdır.
Bu imandan
ortaya çıkan hal şudur: Gerçeğin bu olduğunu gören ve ona iman eden kul, nefsin
kötü arzuları karşısında dinin emir ve hükümlerine sıkıca sarılıp istikamet
üzere sabit durur.
Kula farz
olan, yüce Allah'ın iyilere verdiği müjdeleri, kötülere yaptığı azap tehdidini
tasdik ederek kalbini kuvvetlendirmesi, Allahu Teâlâ'nın askerlerinin yani hayır
tarafının, şeytanın askerlerine yani kötülüğe galip
214
gelene
kadar çalışmasıdır. Yüce Allah'ın haber verdiği gibi;75 sonuçta galip gelecek
olan Allah'ın askerleridir.
Riyâzat,
sabrın meyvesidir.
Riyâzat,
nefsi hayra alıştırmak, onu yumuşaklıkla yavaş yavaş kolay işlerden ağır işlere
adım attırmak, böylece devam ederek önceleri zor gelen bütün iş ve hallerin
kendisine kolay geleceği bir dereceye kadar onu ilerletmektir.
Tehzîb
(nefsi güzelleştirmek) de sabrın meyvesidir.
Tehzîb;
nefsin manevî makamlarda sahip olduğunu söylediği hallerde doğru mu yalan mı
söylediğini görmek için onu bu makamın gereği olan şeylerle imtihan etmek,
denemek ve varsa kusurlarını giderip o makama lâyık hale getirmektir.
Kulun sabır
makamında itidali (dengeyi) bulduğunun alâmeti, nefsi tarafından herhangi bir
engelleme ve çekişme olmadan, güzel amellerin kendisinden kolayca ortaya
çıkmasıdır.
Kulunu
hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.
75 Bk.
el-Mâide 5/56; el-Mücâdele 58/22.
215
YİRMİ
ALTINCI BÖLÜM
HAVF (İLAHÎ
KORKU) ve ONA
BAĞLI HALLER
Havf (ilâhî
korku), yüce Allah'ın ulûhiyyet (ilâhlık) sıfatlarını tanımakla oluşur. Allah'a
yaklaştırılmak, uzaklaştırılmak, cennetlik veya cehennemlik yapılmak, ilâhî
sıfatların tecellisi ve hükmüdür. Bu hüküm, kul daha yok iken, cennete ve
cehenneme götürecek bir sebep mevcut değilken verilmiştir. Bu hakikat bilinince
kulda Allah'tan korkma hali meydana gelir. Bu korku, Allah'ın zâtından
kaynaklanan sırf O'nu tanımakla oluşan bir korkudur. Bu korkuya inanmak farzdır;
çünkü o, yüce Allah'a inanmanın bir parçasıdır.
Amellerini
çok görüp yüce Allah'a karşı rahat bir tavır içine giren ve Allah'ın gizli
imtihanından emin olan kimseye, bu korku fayda verir; onu serbestlikten ve
kendisini kesin emniyette görüp aldanmaktan kurtarır. Çünkü Allah'ın gizli tuzak
ve imtihanından ancak helak olan kimseler emin olur.
Allah'ın
zâtından kaynaklanan ve O'nun için olan korkunun dışındaki korkuya gelince, bu
iki kısımdır:
216
Biri,
elindeki nimetin alınma korkusudur. Bu korku kulu, edebe ve nimetin kendisinin
değil, Allah'ın ikramı olduğunu görmeye sevkeder.
Diğeri ise,
günahların sebep olduğu azap korkusudur.
Kulda, onu
haramları terketmeye ve farzları yapmaya sevkedecek kadar ilâhî korkunun
bulunması farzdır.
Korku
sahibinin hali: Korku sahibinin kalbi devamlı acı ve elem içindedir. Onun
ızdırabı, sevimsiz bir hale düşmek veya hayırlı bir fırsatı kaçırmak
sebebiyledir.
Eğer kulun
bu korkuları, övülecek hayırlı şeyler içinse, korkusu, duruma göre farz veya
müstehap olur. Kulun korkuları din tarafından güzel bulunmayan konularda ise,
duruma göre, haram veya mekruh olur.
Kabz
(tutukluk) hali: Kalbe bazan kabz (manevî tutukluk) hali gelir; bunun sebebi
biliniyorsa, onun hükmü hüznün (üzüntünün) hükmü gibidir. Sebebi bilinmiyorsa
bu, serbestlik halinde aşırı gitmesi sebebiyle, hak yolcuları için bir ceza
çeşididir.
Korkunun
bir çeşidi olan işfak yani endişe haline gelince bu, kalpte korku ile ümit
halinin birleşmesi ve birbirini dengelemesidir.
Korkunun
bir çeşidi de huşudur. Huşu, kalbin ve azaların sükûnete bürünüp hareket
etmemeleridir. Bu durum, kalbin, çok büyük yahut korku verici bir şeyi müşahede
ettiği zaman olur.
Korkunun
bir çeşidi de vera'dır. Vera', zararından korkarak şüpheli bir şeyden
uzaklaşmaktır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
217
YİRMİ
YEDİNCİ BÖLÜM
RECÂ (ÜMİT) ve ONA
BAĞLI HALLER
Recâ yani
ilâhî rahmetten ümitli olma hali de, korkuda olduğu gibi, Allahu Teâlâ'nın ezelî
sıfatlarını tanımak ve müşahede etmekle elde edilir. Kâinatta olan bütün iyi,
kötü, faydalı ve zararlı şeyler bu sıfatların tecellisidir.
Yüce
Allah'ın bu sıfatlarını tanıyan kimse, O'ndan korkar ve aynı zamanda O'nun
rahmetine ümit bağlar. Bu da yüce Allah'ın zâtına ait bir ümit halidir. Çünkü,
ezelde kendisi için cennetlik hükmü verilen bir kulun başına gelen bütün
iyilikler ve ondan defedilen bütün kötülükler ancak yüce Allah'ın lütuf ve
ihsanından kaynaklanmaktadır. Korkunun kendisini ilâhî rahmetten ümitsizliğe
götürdüğü bir kul, recâ (ümit) ile o halden kurtulur.
Allah'ın
zâtı dışındaki bir şey için istenen ümit, kulu fazla ibadet ve taat yapmaya
sevkeden ümittir. Eğer ümit onu fazla ibadet ve taat yapmaya sevketmiyorsa, o
temenni olur.
218
Gerçek
ümit; bütün gereklerini yaptıktan sonra, sevgilin gelişini beklerken kalbin
rahat ve huzur içinde olmasıdır.
Recâya
bağlı konulardan biri de rağbettir. Rağbet, sevgiliyi beklerken duyulan huzur
halinin, ümit içindeki kalbi tamamen sarmasıdır. Kalp bu hal ile sanki ulaşmak
istediği şeyi görür gibi olur. Bu, ümidin kemâl hali ve hedef noktasıdır.
Reca
konusunda zikredilecek hallerden biri de bast halidir. Bast, ümidin verdiği şevk
ile kalbin genişlemesi ve hidayet yolunun ona açılmasıdır.
219
YİRMİ
SEKİZİNCİ BÖLÜM
FAKR ve ONA
BAĞLI HALLER
Fakirlik,
yokluk ve ihtiyaç içinde olduğunu anlamaktır. Ancak ihtiyaç, mutlak ve mukayyet
olmak üzere iki kısımdır.
Mutlak
(kesin) ve sınırsız fakirlik, kulun kendisini var eden, varlığını devam ettiren
ve onu hidayet yoluna ileten kimseye olan ihtiyacıdır. Bu, kulun Allahu Teâlâ'ya
muhtaç olduğu bir fakirliktir. Çünkü Allahu Teâlâ onu yaratan, yaşatan,
varlığını devam ettiren ve hidayet yoluna iletendir. Kulun yüce Allah'a karşı bu
fakirliğini bilmesi farzdır; çünkü o, Allah'a imanın bir parçası ve gereğidir.
Bu
marifetten ortaya çıkan hal; kulun, devamlı kendisinin yüce Allah'a muhtaç
olduğunu müşahede etmesidir.
Mukayyed
(kayıtlı ve sınırlı) fakirliğe gelince bu, kulun hayatını devam ettirmek ve mal
kazanmak için muhtaç olduğu sebeplerdir.
220
Buradaki
mal, kulun elinde olmayıp muhtaç olduğu şeydir.
Mutlak
fakirlikte istenen, kulun Allah'ın zâtına olan ihtiyacını bilmesidir, çünkü bu,
O'nun zâtı ile alâkalıdır. Diğerinde ise başka şeyler istenir. Bu eşyadan
kesilip tamamen yüce Allah'a yönelmektir. Onların her ikisi de Allahu Teâlâ ile
zengin olmaya sebeptir. Bu, kalbin yüce Allah'a bağlanmasıdır.
Allahu
Teâlâ ile zenginlik, kalbi, O'nun dışındaki her şeyden çekip kurtarmaya
sebeptir. Bunda kula gerekli olan şey, ebedî olan yüce zâtın, sonradan yaratılan
varlıklardan her yönüyle ayrı olduğuna inanmasıdır.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
1
İMAM GAZÂLÎ
221
YİRMİ
DOKUZUNCU BÖLÜM
ZÜHD ve ONA
BAĞLI HALLER
Zühd,
dünyadan gönlü çekmektir. Dünyadan gönlü çekmeye sebep olan ilim, Allahu
Teâlâ'ya iman ve O'nun verdiği haberlerdir. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
"Hayır
aksine siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz; halbuki âhiret daha hayırlı ve
daha devamlıdır."76
Bu ilimden
ortaya çıkan hal şudur: Kul, Allah katındaki şeyleri büyük ve kıymetli görerek,
dünyadakileri iste-, mekten yüz çevirir.
Allahu
Teâlâ'nın dışındaki cennet nimetleri ve diğerlerinden bir şey için zühd sahibi
olmak istemek, Allahu Teâlâ'nın celali ve kemâli yanında düşük şeylere yönelmek
olur ki, bu, ariflerin zühdü değildir.
Allahu
Teâlâ'nın zâtı için olan zühd, O'na imanın pir parçasıdır; çünkü bu O'nun celali
ve kemâli ile ilgilidir. O'nun dışındaki bir şey için zühd sahibi olmak, bu
marifete ulaşmak için kalbi boşaltmaktır.
76 el-A'lâ
87/16-17.
222
O'ndan
başkası için elde edilmek istenen zühdün farz olan miktarı, kulun farzları
yapacak kadar vaktini ayırması ve elini dünyadan çekmesidir.
Zühd
(dünyadan gönlü çekmek), mubah (helal) şeylerle ilgilidir. Bir de gönül çekilen
şey, insanın mülkünde, elinde ve imkânında olan bir şey olmalıdır.
Zühdün
sonucu, îsâr yani başkasını nefsine tercih etmektir. Bu, cömertlik derecelerinin
en yükseğidir. Çünkü sehâ denilen cömertlik; insanın, kendisinin ihtiyacı
olmadığı bir şeyini zorlanmadan başkasına bağışlamaktır, îsâr ise, insanın
ihtiyacı olduğu bir şeyi herhangi bir karşılık ve gaye olmaksızın, sadece Allahu
Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanmak için başkasına bağışlamaktır.
Zühdle
alâkalı bir ahlâk da fütüvvettir. V Fütüvvet, sonuç itibariyle cömertlik
ahlâkı içindedir.
Kim, dinin
emirlerini ve cömertliğin gereklerini yerine getirirse, o kimse gerçek fetâ yani
yiğittir.
Kim, dünya
ehlinin kötü ahlâkında onlara ortak olursa o, gerçek mânada bir cömert ve yiğit
değildir.
Murad olan
yani Allah tarafından özel dostluğa seçilen kulun makamına gelince; o, işin
hakikati ve gereği ne ise onu yapar; bunu yaparken de içinde hakka karşı
herhangi bir çekişme ve karşı durma hali bulunmaz. Hiçbir şey onun kalbini
Allahu Teâlâ'dan koparıp meşgul etmez.
Yüce Allah
en iyisini bilir. ;
İMAM GAZÂLÎ
223
OTUZUNCU
BÖLÜM
MUHASEBE ve ONA
BAĞLI HALLER
Muhasebenin
aslı, geçmişi ve geleceği kontrol edip halinin ne olduğunu tesbittir. Muhasebe,
ümmetin ittifakıyla farz bir vazifedir.
İnsanı
muhasebeye götüren ilim, Allahu Teâlâ'nın her şeyi muhasebe ettiğine (hesabını
yaptığına) iman etmesidir.
Bu
muhasebe, i'tisâmı yani Allah'ın emirlerine sımsıkı sarılmayı gerektirir.
İ'tisâm ile
istikamet arasında fark vardır.
İ'tisâm;
Allahu Teâlâ'nın kitabına sarılmak ve onun çizdiği sınırları muhafaza etmektir.
İstikamet
ise, ilâhî emirler yerine getirilirken ifrat (aş-rılık) ve tefrite (kusura)
düşmeden sabit bir halde dengede gitmektir.
İstikamet,
bizzat kendisi için olduğu gibi, başka bir hedef için de olabilir. İstikamet
halinin bizzat hedefe alınması önemlidir; çünkü o, tefrika yani eşya ile meşgul
olma tehlikesinden kurtulup cem' yani kalbi hakta toplama makamına yükselmeye
bir vesiledir.
Yüce Allah
en iyisini bilir.
;TpP:
224
OTUZ
BİRİNCİ BÖLÜM
ŞÜKÜR ve ONA
BAĞLI HALLER
Kulu
şükretmeye götüren ilim, bütün nimetlerin sadece Allahu Teâlâ'ya ait olduğunu
bilmesidir. Bu ilim farzdır, çünkü o, Allahu Teâlâ'ya imanın bir parçasıdır.
Yüce Allah
bu konuda şöyle buyurmuştur: "Sahip olduğunuz bütün nimetler Allah'tandır."77
Nimeti
verene şükretmek farzdır, bu da imanın gereğidir.
Bu ilimden
ortaya çıkan hale gelince o, kulun Allah'ın nimetleri ile mutluluk ve sevinç
içinde olmasıdır. Bu mutluluğun kendisi de bir çeşit şükürdür. Bu şükür, bizzat
istenmektedir; o farzdır. Şükür imandandır ve Allahu Teâlâ'ya imanın sonucudur.
Şükür
ameline gelince, bu da bizzat istenen bir şeydir. Şükür, başka bir hedef için de
yerine getirilebilir.
el-Nahl
16/53.
225
Şükür
amelinin bizzat istenmesinin sebebi şudur: Bir nimeti, yaratıldığı şey için
kullanmak, bütünüyle hikmetin gereğidir.
Şükrün
başka bir sebep için yapılması ise, mevcut nimetlerin korunması ve artırılması
içindir.
Özetle şunu
söylemek istiyoruz: Şükür, nimeti, yaratıldığı alan ve hedefte kullanmaktır.
Kimin bütün
halleri dengede olup her şeyi yerince ve gereğince yaparsa, o kimse hikmet ehli
biridir. Hikmet, her şeyi ilim ve amel olarak olması gereken yere koymaktır.
Hayırlarda
muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı iledir.
226
OTUZ İKİNCİ
BOLUM
TEVEKKÜL ve ONA
BAĞLI HALLER
Kulu
tevekküle sevkeden şey, onun Allahu Teâlâ'nın hiç kimseye muhtaç olmadan zâtı
ile var olduğu ve zâtı dışındaki bütün varlıkları O'nun hayatta ve ayakta
tuttuğunu bilmesidir. Ayrıca O'nun sonsuz ilmini, hikmetini ve kudretini bilmesi
de kulu Allah'a tevekkül etmeye (güvenip dayanmaya) götürür.
Bu ilimden
şu hal ortaya çıkar: Tevekkül eden kulun kalbi Allahu Teâlâ'ya itimat eder,
O'nunla huzur bulur, O'na bağlı olduğu için bütün ızdırabı yok olur.
Tevekkülü
ve ona ait halleri bilen kimsenin, sadece haram ve şüpheli olan şeylerden elini
çekmesi gerekir. Tevekkül, çalışıp kazanmaya mani değildir.
Tevekkül
çok şerefli bir hal olmakla birlikte, derece olarak tefvîzden (işi Allah'a
havale etmekten) ve teslimden (ilâhî hükme boyun eğmekten) düşüktür. Çünkü
tevekkülün gayesi, faydalı olanı ele geçirmek ve zararlı olanı def etmektir.
İMAM
GAZÂLÎ
227
Tefviz ve
teslimiyet ise; ilâhî emir ve yasaklara gönül hoşluğu ile boyun eğip itaat etmek
ve Allahu Tela'nın kendisi için hükmettiği bütün işlerde iradesini
terketmek-tir.
Bu konu ile
alâkalı hallerden biri de sikadır. Mânası, bütünüyle kalbe yönelmek ve bütün
işlerinde yüce Allah'a sadakatten, hakkı tasdikten ayrılmamaktır. Bu, bütün
makam ve haller için mükemmel bir haldir.
Tevekkülle
alâkalı hallerden biri de rızâdır. Rızâ ancak hükmedilen şeyin başa gelmesinden
sonra olur. Tefvîz ve teslimiyet ise, hükmedilen şeyin başa gelmesinden önce
olur.
Herkese
farz olan rızâ, insanın başına gelen şeyleri tabiatı ile hoş bulmasa da ona aklı
ile rızâ göstermesidir; çünkü sıkıntılı bir şeyden tabii olarak hoşlanmamak
kulun ihtiyarı (iradesi) ile olmaz.
Kim, Allahu
Teâlâ'nın kullarını dünya ve âhirette imtihan ettiği şeyleri aklı ile kötü görür
yahut dili ile şikâyet ve tenkitle uğraşırsa günaha girer ve farz olan rızâ
halinin dışına çıkmış olur.
Hayırda
muvaffakiyet ancak yüce Allah'ın yardımı iledir.
228
OTUZ ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
NİYET ve ONA
BAĞLI HALLER
Niyet,
imandan sonra dünyada ve âhirette en büyük saadete vesiledir. Bunu bilince, sana
niyetin ne olduğunu bilmen gerekir. Ayrıca onu karıştıracak dünya ile ilgili
kötü arzulardan koruman vaciptir. Niyeti, onun safiyetini zedeleyecek âhirete
ait hedef ve gayelerden temiz tutman ise, müstehaptır.
Niyet,
hedefleri birbirinden ayırmaktan ibarettir.
Kasd,
himmeti (düşünceyi) ulaşmak istenen hedefte toplamaktır.
Azim, kasdı
takviye etmek ve ona canlılık kazandırıp harekete geçirmektir.
İrade, işi
engelleyen manileri ortadan kaldırmaktır.
229
OTUZ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SIDK ve ONA
BAĞLI HALLER
Sıdk,
doğruluk demektir.
Bu sıfatı
Allahu Teâlâ için düşündüğümüzde, o, zatî sıfatlardan olup yüce Allah'ın
kelâmına ait olmaktadır.
Kul için
sıdk (doğruluk), insanın gizlisi ile açık halinin, zahiri ile bâtınının aynı
olmasıdır. Bütün manevî makam ve haller sıdk ile gerçekleşir. Hatta, çok büyük
bir değere sahip ihlâs bile sıdka (doğruluk ve sadakate) muhtaçtır; sıdk ise
hiçbir şeye muhtaç değildir; çünkü o, ibadetlerde İhlasın tam olarak
gerçekleşmesidir. Allahu Te-âlâ'nın taat ve ibadetle istediği de budur.
Mesela,
kul, namazını Allah rızası için kılmaya niyet eder, fakat namazda kalp
huzurundan gafildir. Sıdk ise; kalbi yüce Allah ile huzur halinde tutarak
ibadetle Allahu Teâlâ'nın rızasını istemektir. Buna göre; her sadık kul aynı
zamanda ihlâslıdır; fakat her ihlâslı kul, sadık değildir.
230
Sıdk,
infisal (ayrılma) ve ittisal (birleştirmeme), bağlama mânasına da gelir. Çünkü
sadık kul, kalbini Allahu Teâlâ'dan başkasından ayırır ve sürekli Allah ile
huzur haline bağlar.
Sıdk ile
irtibatlı olarak tahkik hali vardır. Tahkik, manevî makam ve halleri birbirinden
ayırt edip onları kalbi yabancılardan ve içinde bulunduğu hali zedeleyecek
şeylerden temizlemektir.
Sıdkla
ilgili hallerden biri de tefriddir.
Tefrîd,
hiçbir ilim ve hale takılmaksızın, kulun kalbinin sadece Allahu Teâlâ ile
olmasıdır. Bu kul, Allahu Te-âlâ'nın bütün mevcudatı yaratmada tek olduğunu,
kudretinin her şeyi kapladığını müşahede ettiği için sadece O'na yönelip
bağlanmıştır.
231
OTUZ
BEŞİNCİ BÖLÜM
RIZA MAKAMI
Haris
el-Muhâsibî (rah) demiştir ki: "Rızâ, Allahu Teâlâ kulda hükmünü icra ederken,
kalbin sükûnet içinde (ilâhî tecelliye teslim) olmasıdır."
Zünnûn
el-Mısrî (rah), şöyle der: "Rızâ, başa gelen ilâhî tecelliler karşısında kalbin
sevinç içinde olmasıdır."
Bu konuda
Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah'a
rab olarak razı olan kimse, imanın tadını tatmıştır."78
Diğer bir
hadiste şöyle buyurulmuştur:
"Allahu
Teâlâ hikmeti ile kalbin rahatlık ve sevincini rızâ ve yakînde yaratmış; kalbin
hüzün ve elemini de şek ile ilâhî takdire kızmada yapmıştır."79
78 Müslim,
"îmân", 56; Tirmizî, "îmân, 10; Müsned, I, 208.
79 Ebû
Nuaym, Hilye, X, 42; Beyhaki, Şuâbü'l-îmân, nr. 207; İbn Ebü'd-Dünyâ, el-Yakîn,
nr. 31 (Sahabeye ait mevkuf bir haber olarak)
232
Cüneyd-i
Bağdadî (rah) demiştir ki: "Rızâ, kalbe ulaşan sağlam bir ilimdir. Gerçek ilim
kalbe ulaşınca onu, Allah'tan razı olma haline götürür."
Rızâ ve
muhabbet, korkuyla ümit gibi değildir. Rızâ ile muhabbet, dünya ve âhirette
kuldan ayrılmazlar. Kul cennette de bu iki hali yaşar, onlara ihtiyacı bitmez.
İbn Atâ
(rah) der ki: "Rızâ, Allahu Teâlâ'nın ezelde yapmış olduğu tercihe, kulun
kalbinin sükûnet içinde tâbi olmasıdır. Hiç şüphesiz Allah kulu için en hayırlı
olanı takdir etmiştir; öyleyse kul ilâhî takdire kızmayı terke-derek ona razı
olmalıdır."
Ebû Türâb
en-Nahşebî (rah) der ki: "Kalbinde bir parça dünya sevgisi bulunan kimse,
Allah'tan razı olma haline ulaşamaz."
Serî
es-Sakati (rah) demiştir ki: "Şu beş şey muka-rebbûn makamındaki velilerin
ahlâkındandır:
1-
Nefsinin sevdiği ve sevmediği hususlarda Allahu1 Teâlâ'dan razı olmak.
2- Allah'a
sevilmek için her çareye baş vurmak.
3- Yüce
Allah'tan haya etmek (utanmak).
4- Allah
ile ünsiyet (özel yakınlık) içinde olmak.
5-
Allah'tan başka bütün varlıklardan uzaklaşmak."
Fudayl b.
iyâz (rah) der ki: "Rızâ, kulun bulunduğu derecenin üstünde hiçbir şey temenni
etmemesidir."
İbn Sem'un
(rah) da şöyle der: "Rızâ Hak ile; Hak'tan ve Hak için olur. Hak ile rızâ, yüce
Allah'ın tedbir ve tercihine rızâ göstermektir. Hak'tan rızâ, yüce Allah'ın
taksim
233
ve
verdiğine razı olmaktır. Hak için rızâ ise, ilâh ve rab olarak yüce Allah'a razı
olmaktır."
Ebû Sâid
el-Harrâz'a (rah), "Kul aynı anda hem razı hem de kızgın olabilir mi?" diye
sorduklarında, şu cevabı vermiştir:
"Evet,
kulun rabbinden razı iken, nefsine ve kendisini Allahu Teâlâ'dan alıkoyan her
şeye kızgın olması caizdir."
Hz. Ali'nin
(r.a) oğlu Hz. Hasan'a (r.a) biri gelerek, "Ebû Zer, 'Bana, fakirlik
zenginlikten, hastalık da sıhhatten daha sevimlidir!' diyor, siz buna ne
dersiniz?" diye sordu; Hz. Hasan (r.a) şöyle karşılık verdi:
"Allah Ebû
Zerr'e rahmetiyle muamele etsin. Bana sorarsanız, bu konudaki görüşüm şudur: Kim
bütün işlerini Allahu Teâlâ'nın güzel tercihine bırakmış ise o, Allahu Teâlâ'nın
kendisi için seçtiği halden başkasını temenni etmez."
Hz. Ali
(r.a) demiştir ki: "Kim, rızâ sergisi üzerinde oturursa (yani devamlı rıza
halinde olursa) ona, Allah'tan asla bir sıkıntı ulaşmaz. Kim de devamlı ondan
bundan bir şeyler isteme haline düşmüşse, o da hiçbir halde yüce Allah'tan razı
olmaz."
Şiblî
(rah), Cüneyd-i Bağdadi'nin (rah) yanında: "Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh"
dedi. Cüneyd-i Bağdadî, "Senin bu sözün içinin (kalbinin) daralmış olduğunu
gö-setiryor!" dedi. Şiblî, "Doğru söyledin" dedi. O zaman Cüneyd-i Bağdadî,
"Kalbin daralması, ilâhî tecelliye razı olmamaktır!" uyarısında bulundu.
234
Cüneyd-i
Bağdadi bu sözü, ona rızânın aslını hatırlatmak için söylemiştir. Durum
böyledir; çünkü rızâ hali, kalbin genişleyip açılmasından ileri gelir.
Kalbin
açılması yakîn nurundan kaynaklanır. Bu nur kulun iç âleminde yerleşince göğüs
genişler, basîret (kalp gözü) açılır ve Ailahu Teâlâ'nın her işi en güzel
şekilde tedbir ettiğini görür. O zaman kalpten ilâhî tecellilere kızma ve onlara
karşı daralma hâlî çekilip alınır.
Kalbin
açılması, içinde ilâhî muhabbetinin tadını taşır. Bu tadı tadan sadık kul, yüce
sevgilinin bütün işlerine razı olur. Çünkü sevgili, sevdiğinin bütün işlerini
kendi isteği ve tercihi gibi kabul eder. Sevgilinin yaptığı her iş, sevimlidir.
Hak
âşıkları, bu yolda olmayan kimselerle içli dışlı olmaktan çekindikleri gibi,
böyle kimselerin kendilerine hizmet etmesinden de hoşlanmazlar. Gerçek şu ki,
onların yolunu sevmeyen kimse, çoğu kez, kendilerinden istifade etmekten daha
çok, onlara bakarak zarara sebep olur.
Bir
hadiste, "Mümin, müminin aynasıdır"80 buyurul-i muştur.
Sûfîler, ne
zaman içlerindeki birinden ayrılık eseri görseler, ondan nefret ederler; çünkü
ayrılık, nefsin ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Nefsin orta çıkması, içinde
bulunduğu vakitte gereken edebi zayi etmesindan
80 Buhârî,
el-Edebü'l-Müfred, nr. 239; Ebû Dâvûd, Edeb, 49; Tabâ-rânî, el-Mu'cemü'l-Evsat,
nr. 2135; Heyserni, Mecmau'z-Zevâid, VII, 264.
235
kaynaklanır. Ne zaman dervişin nefsi ortaya çıkarsa, onun gerçek sûfîlerin
yolundan çıktığını anlarlar ve o kimsenin vaktin edebini zayi edip, nefsini
kontrol etmeyi ihmal ettiğine ve güzel edebi terkettiğine hükmederler. Bu
durumda onun, biraz mücadele edilerek sûfîlerin arasına döndürülmesi gerekir.
236
OTUZ
ALTINCI BÖLÜM
GIYBETTEN
SAKINDIRMA
Allahu
Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Sizden
biri, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiskindiniz değil mi?
İşte gıybet de böyledir; öyleyse Allah'tan korkun ve birbirinizi gıybet etmeyi
(arkadan çekiştirmeyi) terkedin.™
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: Bir adam Hz. Peygam-ber'in (s.a.v) yanında oturuyordu.
Efendimiz (s.a.v) ayağa kalktı, fakat adam kalkmakta zorlandı. Orada
bulunanlardan bazıları, "Falancı ne kadar âciz bir kimse, oturduğu yerden
kalkamıyor!" dediler. Bunu işiten Hz. Peygamber (s.a.v), "Kardeşinizin etini
yediniz ve onu gıybet ettiniz!' diye onları uyardı.82
Nakledildiğine göre Allahu Teâlâ Hz. Musa'ya (a.s) şöyle vahyetmiştir:
81
el-Hucurât 49/12.
82
Beyhakî, Şuabü'l-îman, nr. 6733; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VII, 574.
İMAM GAZÂLÎ
237
"Kim
gıybetten tövbe ederek ölürse o, cennete en son giren kimse olur. Kim de
gıybette ısrar ederek ölürse o, cehenneme ilk önce giren kimse olur."
Anlatıldığına göre, İbrahim b. Edhem (rah) bir yemeğe davet edildi; o da davete
katıldı. Meclistekiler, orada bulunmayan bir adamın gıybetini yaptılar. Bunu
işiten İbrahim b. Edhem, "Bunu bana, insanların gıybet edildiği bir yerde
bulunarak nefsim yaptı" diyerek oradan çıkıp gitti ve nefsine ceza olarak üç gün
bir şey yemedi.
Şöyle
denilmiştir: İnsanların gıybetini yapan kimsenin misali, bir mancınık dikip
onunla iyiliklerini doğuya batıya atan kimseye benzer.
Şöyle
anlatılmıştır: Kula kıyamet günü amel defteri verilir; içinde hiçbir hayır
göremez. Bunun üzerine, "Benim namazım, orucum, taatim nerede?" diye sorar;
kendisine şöyle denilir: "Yaptığın ameller, gıybetini yaptığın kimselere
verildi."
Denilmiştir
ki: "Bir mümin gıybet edildiği zaman, Allahu Teâlâ onun günahlarının yarısını
affeder."
Şöyle
nakledilir: Âhirette bir kula amel defteri verilir; içinde hiç yapmadığı birçok
iyilik görür; bunları yapmadığını söyleyince, kendisine, "Bunlar, senin haberin
yokken insanların senin hakkında yaptıkları gıybetin karşılığıdır" denilir.
Hasan-ı
Basrî'ye (rah) biri gelerek, "Falan adam senin gıybetini yaptı" dedi. Bunu duyan
hazret, adama bir tabak tatlı göndererek ona, "Duyduğuma göre sen (gıybetimi
238
yaparak)
bana iyiliklerini hediye etmişsin; bu tatlıyı o hediyene karşılık olarak
gönderiyorum" demiştir.
Cüneyd-i
Bağdadî (rah) şu hadiseyi anlatır:
"Bağdat'ta
bir yerde cenaze namazı kılmak için bekliyordum. O sırada bir fakir gördüm,
üzerinde ibadet ehlinin alâmeti vardı, insanlardan bir şeyler dileniyordu;
içimden kendi kendime, 'Keşke şu adam kendisini dilenmekten kurtaracak bir iş
yapsaydı, onun için daha güzel olurdu!" diye düşündüm, işim bitince evime
döndüm. Gece virdim vardı, onu bitirince uyudum. O fakir adamı rüyamda gördüm;
onu bir tepsi içine uzatmışlardı, bana, 'Onun etini ye, sen onun gıybetini
yaptın!' denildi. Durumu anladım ve, 'Ben dilimle onun gıybetini etmedim; sadece
içimden geçirmiştim' dedim. O zaman bana,
'Sen,
kalbinden geçirmek şeklinde de olsa, kendisinden bu tür bir işe razı olunmayacak
kimselerdensin; git adamdan helâllik iste' denildi. Sabah olunca adamı aramaya
başladım; onu, yıkama esnasında su içine düşen sebze yapraklarını toplarken
gördüm, kendisine selâm verdim, bana künyemle hitap ederek,
'Ey
Ebü'l-Kasım, bir daha böyle bir şey yapar mısın?' diye sordu; ben, 'Hayır,
yapmam' dedim. Bunun üzerine derviş, 'Allah bizi ve seni affetsin' dedi."
İMAM GAZÂLÎ
239
OTUZ
YEDİNCİ BÖLÜM
FÜTÜVVET
AHLÂKI
Fetâ (Allah
yolunda yiğit ve cömert insan), nefsinin işlerini tedbirden, malından ve
evladından geçip hepsini, bütün varlığın sahibi yüce Allah'a hibe ve feda eden
kimsedir. Aslında hibe ettiği şeyler kendisine ait değildir; onlar yüce Allah'ın
olup şu âyette istenen yolda harcanmıştır:
"Şüphesiz
Allah, müminlerden, kendilerine cenneti vermek karşılığında canlarını ve
mallarını satın almıştır.'*3
Feta (Allah
yolunda yiğit ve cömert insan), Allahu Te-âlâ'nın şu âyetindeki ahlâk ile
ahlâklanmıştır:
"Şüphesiz
Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emreder; çirkin işleri, fenalık ve
azgınlığı yasaklar. O, düşünüp Masınız diye size öğüt veriyor.*4
Mert insan,
yüce Allah'a itaat olarak adalet, iyilik ve ihsan namına ne kadar hayırlı amel
varsa, hepsini yapmaya
83
et-Tevbe 9/111.
84 en-Nahl
16/90.
240
çalışır,
yüce Allah'a isyan olan ne kadar kötü iş varsa hepsini terkeder.
Halkın
cömertliği malıyla olur. Seçkin kulların cömertliği malı ve amelleriyle olur.
Seçkin kulların içindeki seçilmiş ariflerin cömertliği malı, ameli ve manevî
halleriyle olur. Peygamberlerin cömertliği ise mal, amel, hal ve manevî sırlarla
olur.
Fetanın
(Allah yolunda yiğit insanın) içinde bir davası olmadığı gibi dışında da
yapmacık ve gösteriş türü bir ameli yoktur. Onunla Allah arasındaki sırrı (gizli
halini) kendi sadrı (göğsü) bile bilemez; nerede kaldı halk bilsin!
Fetânın
(Allah yolunda yiğit insanın) ahlâklarından bazısı da şunlardır: O, halka rıza
gözüyle bakar (herkesin haline rızâ gösterir); nefsine ise kızar (onun hiçbir
haline rıza göstermez.)
Bu kimse,
kendisinden üstte, kendisiyle aynı seviyede ve altta bulunan herkesin hakkını
bilir ve korur. Din kardeşleri için bir hata, küçük düşürücü durum ve yalan
düşünmez, onları böyle bir duruma düşürmez.
O bütün
müminlere velî gözüyle bakar, hiçbirini kötü görmez. Ancak açıkça dine aykırı iş
yapanın işine kızar; yapılan kötülüğü müslüman kardeşine değil, şeytana ait
görür. Böyle düşünen bir kimse, kötü işleri yüce Allah'a nasıl nisbet eder? O,
bir günah gördüğünde onu fiilen eliyle ve diliyle düzeltmeye çalışır; buna gücü
yetmezse kalbiyle kötülük yapanı terkeder, kötü işten nefret eder.
Fetâ (Allah
yolunda yiğit insan), halktan ümidini keser; onlardan bir şey istemeyi ve halini
arzetmeyi terkeder.
241
Fakirliğini
gizler; zenginliğini açıklar. Boş davaları terkeder, gizli mânaları gizler,
eziyetlere sabreder. Başkasının isteğini kendi nefsine tercih eder; bunu ahlâk
ve amel olarak gösterir.
O, hep
başkasının ihtiyaçlarını görmekle uğraşır. Verdiği iyiliği asla başa kakmaz;
kimseyi minnet altına sokmaz. Kimseden, kendisine ait hakkı yerine getirmesini
istemez; fakat nefsinden herkesin hakkını yerine getirmesini ister. Yaptığı
bütün işlerde herkesi kendisinden faziletli, nefsini ise devamlı kusurlu görür.
Yaptığı hiçbir şeyi çok bulmaz.
Fetânın
(Allah yolunda yiğit insanın) bir hali de, nefsinin bütün keyiflerini
terketmesidir. Onun yanında halkın kendisini övmesi ile kötülemesi birdir.
O, doğru
konuşur, sözünde durur, cömerttir, haya sahibidir, güzel ahlâklıdır, şeref
sahibidir, din kardeşleriyle hoş geçinir, arkadaşlarından kötü şeyler işitmekten
uzak durur, sözünü ve anlaşmasını en güzel şekilde yerine getirir; kin, haset,
aldatma gibi kötü ahlâklardan uzaktır.
Mert insan,
Allah için sever, Allah için kızar. Malı ve makamıyla imkanı ölçüsünde
kardeşlerinin hizmetindedir. Onları yaptığı iyilikle minnet altına sokmaz;
yaptığını asla başa kakmaz. İyilerle beraber olur; kötülerden kaçar. Rabbi için
kendi nefsine düşman olur, başkası ile çekişmez. Sürekli nefsinin kötü
arzularını kırıp temizlemekle uğraşır. Bu konuda şöyle denilmiştir:
"Gerçek
yiğit insan, içindeki putları (kötü arzuları) kıran kimsedir."
242
243
Fetâ (Allah
yolunda yiğit insan,) hiçbir fakirden fakirliğinden dolayı nefret etmez,
zenginle de zenginliğinden dolayı
çekişmez. :
Her iki
dünyadan da yüz çevirip gönlünü çekmiştir. '
Onun
yanında vatanında duran ile diyar diyar dolaşan birdir; tanıdığı ile
tanımadığının bir farkı yoktur.
Dünya
malını yeme konusunda velî ile kâfir arasında bir ayırım yapmaz; dünyayı kimin
yediğine bakmaz. f
Kenarda mal
biriktirmez. ';
Kimseye
özür dileyecek bir hale düşmez.
Sahip
olduğu dünya nimetlerini saklamaz, olanı halkla paylaşır; fakat kalbindeki ilâhî
muhabbeti herkesten gizler.
Bir aile ve
topluluk içinde olduğunda, kendisine mal olarak az verilmiş çok verilmiş
aldırmaz, edep halini bozmaz.
Hiç kimseyi
utandırmaz, onu halk içinde mahcup edecek duruma düşürmez. Ancak dinimizin emri
gereği olursa, o zaman herkese gerekli muameleyi yapar.
Arkadaşından bir kazanç elde etmez.
Ondan çıkan
mal, kendisine göre dönmez, verdiğini geri almaz.
Kendisine
bir nimet verilirse şükreder, verilmezse sabreder. Hatta, kendisine nimet
verilince, başkasını nefsine tercih eder, bir şey verilmezse şükreder.
Fütüvvet,
halk ile meşgul olup Hak'tan kopmamaktır.
Arifin
fütüvveti (cömertliği) tanıdığı yüce rabbine göre olur; başkasının fütüvveti
ise, alışıp bildiği şeylere göre olur.
CÖMERTLİK
Gerçek
cömertlik, dünya ve âhirete ait bütün konularda, din kardeşlerinin hakkını,
payını ve zevkini, kendi hak ve zevklerine tercih etmektir.
Cömertlik,
istenmeden önce vermektir. Verdiğinde başa kakmayı, karşı tarafı minnet altına
sokmayı terket-mektir. Vermede acele etmek, verdiğini az bulmak ve gizlemektir.
Bundan da
öte cömertlik, son derece hayâlı bir şekilde nefsini, ruhunu ve malını Allah
için halka feda etmektir.
Cömertlik,
müslümanların yüzünde isteme zilletini görmekten hoşlanmayıp, onları bu zillete
düşürmeden ihtiyaçlarını kendilerine ulaştırmaktır.
İnsanların
elindeki maldan gözünü ve gönlünü çekmek, onlara kendi malından bolca iyilikte
bulunmaktan ve kanaate sarılmaktan daha büyük bir ahlâktır.
İlâhî
takdire rızâ göstermek, insanlara iyilik ahlâkından daha büyüktür.
Bütün
bunlardan daha büyük olan ise, insanlara hikmetle yani doğru ilim, isabetli
görüş, faydalı söz ve güzel ahlâkla cömertlik ve iyilik yapmaktır.
244
245
OTUZ
SEKİZİNCİ BÖLÜM
GÜZEL
AHLAKLAR
Allahu
Teâlâ bir âyetinde buyurmuştur ki: "Affa sarıl, iyiliği emret, cahillerden yüz
çevir.m5
Âyetin
mânası şudur: Sana zulmedeni affet; sana vermeyene sen ihsan et, sana gelmeyene
sen git; sana karşı cahillik eden kimseden yüz çevir, ona karşılık verme; sana
kötüylük edene sen iyilikte bulun.
Hz.
Peygamber (s.a.v), güzeİ ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. O, kendisine
eziyet eden, davetini inkâra giden kavmi için şöyle dua etmiştir:
"Allahıml
Bu kavmimi affet; onlar bilmiyorlar. ™
Cömertlik
ve güzel ahlâktan bazıları şunlardır:
Selâmı
yaymak, herkese selâm vermek. Yemek yedirmek. Akrabaya gidip gelmek ve onlarla
ilgilenmek. İnsanlar uyurken kalkıp gece namazı kılmak.
85
el-A'râf7/199.
86
Buhârî, "Enbiyâ," 52; Müslim, "Cihâd," 105; İbnu Mâce, "Fiten," 23; Kurtubi,
el-Câmi IV, 189; Kâdî İyâz, eş-Şifâ, I, 95.
Güzel
ahlâka ulaşmak, haramları terketmekle mümkündür.
Güzel
ahlâk, cennet ehlinin ahlâkıdır. Güzel ahlâkın başı tatlı sözdür; onu şerefli
işler takip eder.
İyilik
sahiplerinin mükâfatı, yaptıkları iyilikten daha fazlasıyla karşılık bulur.
Güzel ahlâk
sahibi olan kimse, seni kendisinden bir şey istemeye muhtaç etmez; senin neye
hacetin varsa, sen söylemeden o sana ulaştırır.
Düşük
tabiatlı kimseler, bir iyilik yaptıklarında, devamlı onunla övünürken; şerefli
insanlar, yaptığı iyiliği yetersiz bulup özür dilemekle uğraşırlar.
Şunlar da
güzel ahlâktandır: Kardeşlerin hatasına göz yummak, onların ihtiyacını yerine
getirmek için koşmak; dünya malını ihtiyacı olanın önüne atmak.
246
OTUZ
DOKUZUNCU BÖLÜM
KANAAT
Allahu
Teâlâ buyurmuştur ki:
"Erkek ve
kadınlardan kim, mümin olarak güzel amel işlerse, biz onu temiz ve hoş bir hayat
içinde yaşatırız.™
Müfessirlerin çoğu, dünyada yaşanacak hoş hayatın kanaat olduğunu
belirtmişlerdir. Kanaat, Allahu Te-âlâ'dan kuluna bir hediyedir. Hz. Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:
"Kanaat,
tükenmeyen bir hazinedir.>B8
Diğer bir
haberde şöyle buyurulmuştur:
"Kim yakın
arkadaş isterse, Allah yeter. Kim muhabbet edecek dost isterse Kur'an yeter. Kim
zenginlik isterse kanaat yeter. Kim vaiz isterse, ölüm yeter. Bunların yetmediği
kimseye de cehennem yeter."89
87 en-Nahl
16/97.
88
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, nr. 6918. Biraz farklı lafızlarla bkz: Kudâî,
Müsnedü'ş-Şihab, I, 63; ibn Adî, el-Kâmil, IV, 191; Süyû-tî, el-Câmiu's-Sagîr,
nr. 6193.
89 Benzer
bir hadis için bkz: Beyhaki, Şuabü'l-îmân, nr. 10556; ibn Ebü'd-Dünyâ, el-Yakîn,
No. 31.
247
Ebû
Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Resûlullah Efendimiz (s.a.v)
şöyle buyurmuştur:
"Şüpheli
şeylerden sakın ki, insanların en güzel ibadet edeni olasın. Kanaat sahibi ol
ki, insanların en çok şükredeni olasın. Kendin için sevdiğin şeyleri, mümin
kardeşlerin için de sev ki, gerçek mümin olasın. Yakın komşuna iyilik et ki,
gerçek mümin olasın. Gülmeyi azalt, şüphesiz çok gülmek kalbi öldürür.™
"Allah
onları güzel bir rızık ile rızıklandırı^ âyetinin tefsirinde, güzel rızkın
kanaat olduğu söylenmiştir.
Vehb (rah)
demiştir ki: "İzzet ve zenginlik çıkıp kâinatı dolaşırlar; nerede kanaatle
karışlaşırlarsa, orada yerleşirler."
Zebur'da
şöyle geçmiştir: "Kanaat sahibi karnı aç da olsa zengindir."
Tevrat'ta
şöyle geçmiştir: "Ey ademoğlu! Kanaat et ki zengin olasın. İnsanlardan uzak kal
ki, tehlikelerinden selâmet bulasın. Hasedi terkedersen şerefini gösterirsin; az
yorulur, çok istirahat edersin."
Şöyle
denilmiştir; "Allahu Teâlâ, beş şeyi, şu beş şeyin içine koydu: İzzet ve şerefi,
kendisine taatte. Zilleti, günahta. Heybeti, gece ibadetinde. Hikmeti, aç
karında. Zenginliği kanaatte."
90 Ebû
Nuaym, Hilye, X, 365; Beyaki, Şuabu'l-lmân, nr. 11127; Kudâî, Müsnedü'ş-Şihâb,
I, 639; Süyûtî, el-Câmiu's-Sagir, nr. 6422.
91 el-Hac
22/58.
248
Bir âlim
der ki: "Düşmanından kısas yoluyla intikam aldığın gibi nefsinin mal hırsından
da kanaat ile intikam al!"
249
Denilmiştir
ki: "Kimin gözü insanların elindeki mala takılırsa, onun üzüntüsü çok olur."
Anlatıldığına göre, Bâyezîd-i Bistâmî (rah), çölde bir arkadaşıyla birlikte
elbisesini yıkadı. Arkadaşı, "Elbiseyi üzüm bağının duvarına asalım" dedi.
Bâyezîd-i Bistâmî, "Çamaşır kazığını insanların duvarına çakma" dedi. Arkadaşı,
"Öyleyse ağaçlara asalım" dedi, Bâyezîd-i Bistâmî: "Olmaz, çünkü çamaşır ağacın
dallarını kırabilir"' dedi. Arkadaşı, "O halda otların üzerine serelim" dedi,
Bâyezîd-i Bistâmî, "Olmaz, otlar hayvanların yiyeceğidir; onlara zarar
verebilir" dedi.
Sonra
arkasını güneşe döndü; gömleğini sırtına aldı, bir tarafını kuruttu; ardından
öbür tarafını çevirdi, orayı da kuruttu; böylece işini gördü.
KIRKINCI
BÖLÜM
İNSANLARDAN
BİR ŞEY İSTEMENİN HÜKMÜ
Kim yanında
günlük yiyeceği varken insanlardan bir şey isterse, zayıf ve miskinlerin yolunu
kesmiş, onların hakkını engellemiş olur.
Kimin
niyeti âhireti kazanmak olursa, Ailahu Teâlâ onun kalbine zenginlik koyar;
dağınık işlerini toplar; dünya ona koşarak gelir. Kimin derdi dünya toplamak
olursa, Allah" onan gözü önüne fakirliği koyar; işlerini dağıtır, düzenini
bozar; dünya da ona ancak nasibi kadar gelir.
Kim bütün
düşüncesini tek noktada toplarsa (Allah rızâsına yönelirse), Allah onun dünya ve
âhiret dertlerini dindirir. Kim türlü türlü dünya dertlerini tasa edinirse,
Al-lahu Teâlâ onun hangi tasadan helak olduğuna aldırmaz.
Başından
sonuna kadar bütün dünya, esasen bir saat sıkıntı çekmeye, dert etmeye değmez;
artık şu kısa ömründe eline geçen azıcık dünya için nasıl gam ve keder çekmeye
değer!
Kim, Allahu
Teâlâ'nın kendisine taksim ettiği rızka razı olursa, Allah onun malına bereket
verir ve onu çoğaltır.
Kim
dilenmekten kendini korursa, ona en hayırlı nimet verilmiştir. Kim ona muhtaç
olmuşsa, ona dilenmek basit olur.
Eğer
dünyada hür olarak yaşamak istersen, ihtiyacını nefsinden başkasına yükleme;
kanaate sarıl. Hür bir hak yolcusunun, bütün istedikleri yüce Mevlâ'sının
katında mevcut iken, gidip bir kulun önünde zelil olması nasıl uygun olur?
Eğer
insanlar, dilenmedeki zillet ve zararı bilselerdi, hiç kimse başkasından bir şey
istemezdi. Şayet insanlar da, kendilerinden bir şey isteyen kimsenin hakkının ne
kadar büyük olduğunu bilselerdi, hiç kimseyi asla boş çevirmezlerdi.
Eğer
dilenen kimse, gerçekten tam ihtiyaç içinde olup doğru söylemiş olsa, ona bir
şey vermeden geri çevirenler, kendilerini temize çıkaramaz, azaptan
kurtulamazlar.
Bir kimse,
gidip bir adamdan hacetini görmesini istese, o adam hacetini görsün veya
görmesin, isteyen kimsenin kırk gün yüzünün suyu akar (utanç içinde yaşar.)
251
KIRK
BİRİNCİ BÖLÜM
HALKA
ŞEFKATLE MUAMELE
Bil ki,
yüce Allah'ın yarattığı varlıklara şefkat göstermek, yüce Allah'ın emrini
yüceltmektir.
Halka
şefkat şöyle olur: Senden bir şey isterlerse verirsin. Onlara, taşıyamadıkları
yükü yüklemezsin.
Kendileriyle akıllarının seviyesine göre konuşur, onlara bilmedikleri dillerden
ve hallerden bahsetmezsin.
Onların
sevincine ortak olursun, üzüntülerini paylaşırsın.
Bütün
düşüncen, onlara din ve dünyaları için nasıl faydalı olacağın, yine dinleri ve
dünyalarına zarar veren şeyleri nasıl gidereceğin olmalıdır.
İnsanlara
karşı öyle şefkatli olmalısın ki, birinin yüzüne sinek konacak olsa, bu senin
kalbini sızlatmalı.
Her müminin
kalbini Allah için hoş tutmalısın, bu senin için birçok hac ve savaştan daha
sevimli olmalı.
252
Din
kardeşinin izzet ve şerefini, nefsinin şerefine tercih etmelisin; aynı şekilde
nefsini zelil etmeyi, din kardeşinin zelil olmasına tercih etmelisin.
Bunları
başarabilirsen, yüce Allah'ın kullarına şefkatle davranmış ve büyük bir fazileti
elde etmiş olursun.
Kulunu
hayırlarda muvaffak eden yüce Allah'tır.
253
KIRK İKİNCİ
BÖLÜM
GÜNAHLARIN
ÂFETLERİ
Ne mutlu o
kimseye ki, öldüğünde, günahları da kendisiyle birlikte ölür (kimseye kötülüğünü
bulaştırmadan ve ulaştırmadan çekip gider.)
Denilir ki:
Günahların en büyüğü, bir kimsenin hiç tanımadığı ve hiç görmediği kimselere
(onların arkasından çekiştirerek, gıybetini yaparak, haksız yere karalayarak,
kendilerine) zulmetmesidir.
Kim, yüce
Allah'a itaat ederse, Allah, her şeyi onun emrine bağlar. Kim de Allah'a isyan
ederse, Allah onu her şeyin hizmetine koşturur ve her şeyi ona musallat eder.
Şayet
günahta ısrar etmenin uğursuzluğu olarak kulun dünyada başına gelen cezalardan
başkası olmasaydı, onlar bile yeterdi. Bu cezalar farklı şekillerde olur.
Günahta ısrar eden kimse için zenginlik, fakirlik, sıhhat ve hastalık duruma
göre birer ceza şekli olabilir. Günahı terketmenin faydası olarak yukarıdaki
ceza şekillerinin zıddı olan şeyler bile yeterli olurdu.
Gerçekten
kul, işlediği günahlar yüzünden maddî ve manevî rızıklardan mahrum olur.
254
Kulun
lanetlenmesine sebep olan, yüzünün siyahlaşması veya malının noksanlaşması
değildir; asıl laneti çeken durum, kulun bir günahtan çıkıp onun benzeri yahut
ondan daha beteri başka bir günaha dalmasıdır.
Tövbe
etmede, günah işlemedeki halinden daha âciz olma! Şunu bil ki, günaha dalan
insanın tövbeye de gücü vardır, bunu unutma!
Zamanın
değişmesi, sana karşı din kardeşlerinin tavırlarının farklılaşması, hanımının
davranışlarının kötüleşmesi, işlediğin günahlar yüzünden başına gelmektedir.
Hatta, binek hayvanının huyunun kötüleşmesi, evinde farelerin eşyalarına zarar
vermesi, ezberindeki Kur'an'ı veya ilimden bir bölümü unutman yahut Kur'an
tilâvetinden mahrum olman bile, işlediğin günahlarının sonucu olarak başına
gelmektedir.
Başa gelen
ceza, kulun çektiği şiddet ve meşakkatine göre olmaktadır. Herkesin cezası,
günaha ortak olması nisbetindedir. Rüyada ihtilâm olmak bile, hak yolcuları için
bir ceza çeşididir.
Bazan bir
günahın cezası, onun benzeri başka bir günaha düşmek olur. Günahlar büyüdüğü
zaman, böyle olur.
İyi işlerde
de durum böyledir; iyilik iyiliğe götürür.
Hayra
koşmak, kötülükten kaçmak ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkündür.
KIRK ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
KURBİYET
EHLİ (ALLAH'A
YAKLAŞMIŞ) ARİFLERİN
NAMAZI
Namaza
durduğun zaman, dünyayı ve içindekileri unut; kıyamet gününde yöneleceğin gibi,
yüce Allah'a yönel. Âhirette O'nunla senin aranda hiçbir tercüman olmadan
Allah'ın huzurundaki duruşunu düşün; O sana yönelmiş hitap ediyor, sen de kimin
huzurunda durduğunu biliyorsun. O, her şeyin sahibi ve hâkimi yüce Allah'tır.
Ariflerden
birine, "Namaza giriş tekbiri nasıl alınır?" diye sorulunca, şöyle demiştir:
"Allahü
ekber (Allah büyüktür) dediğin zaman, O'nunla beraber olduğunu düşün ve Allah
lafzındaki şu mânaları bil: 'Allah lafzının başındaki elif, tazim (yüceltmek)
içindir. Ortasındaki lâm, heybet (ululuk) içindir. Sonundaki hâ ise, murakabe
(yüce zâtın tecellilerini müşahede) ve fark (zât-ı bârinin bütün varlıklardan
ayrı olduğunu) düşünmek içindir.'
Şunu bil:
İnsanlar içinde öyle yüce zâtlar vardır ki, namaza başlarken "Allahü ekber"
dediğinde, yüce Allah'ın azametini (yüceliğini) müşahede içinde kaybolur;
başından sonuna kadar bütün kâinat, bir çöldeki hardal tanesi gibi, onun nurla
genişleyen kalbinin boşluğunda küçülür; sonra o küçük parçayı da kalbinden atar.
Artık o, şeytandan gelecek vesveseden, nefsin fısıltılarından ve iç âleminde
hayale gelen hiçbir şeyden korkmaz. Çünkü bütün bunlar, kalpte hardal tanesi
mesabesinde olup dışarı atılan kâinatın içindeki şeylerdir. Böyle bir kula,
vesvese nasıl hücum edip kalbini rahatsız eder.
Allahu
Teâlâ en iyisini bilir.
Yüce Allah,
bizleri ve sizleri kendisine yakınlaştırdığı dostlarından, ilmi ile amel eden
âlimlerden ve ihlâs sahibi seçkin kullarından etsin.
Yüce Allah,
peygamberlerin sonuncusu, âhirette yüzleri nur gibi parlayan ümmetinin rehberi
Efendimiz Hz. Muhammed'e salat ve selam etsin. Yüce Allah ayrıca, Efendimizin
(s.a.v) şerefli ailesine, ilâhî yakınlığa ulaşmış ashabına, temiz zevcelerine,
ihlâslı zürriyetine, diğer bütün peygamberlere ve ilâhî yakınlıkla şereflenmiş
meleklere salât ve selâm etsin.
Hamdolsun
âlemlerin rabbi yüce Allah'a.
Arka kapak
yazısı:
hak yolunun
esasları
İmam Gazali
(rah), bu eserde itikad, edep, güzel ahlak ve seyru sülük konularında en lazım
bilgileri özlü bir şekilde ortaya koymakta; aynı zamanda Ehl-i Sünnet itikadına
aykırı olan mezhep ve düşünceleri değerlendirip reddetmektedir.
İhyau
Ulûmi'd-Din kitabının özeti niteliğindeki eser, bu yönüyle tasavvuf
terbiyesinin ilmihâli durumundadır.
|