AHİRET HAYATI ÖLÜM KABİR KIYAMET

Tercüme: Hüseyin Okur
Semerkand
Yayıncılık
İÇİNDEKİLER
Kitap
Hakkında......11
Mukaddime...........13
BİRİNCİ
KISIM
ÖLÜMÜN
ÖNCESİ ve SURA ÜFÜRÜLÜNCEYE KADAR OLAN HALLER
BİRİNCİ
BÖLÜM
Ölümü Anmak
ve Onu Sıkça Anmaya Teşvik....................19'
Sürekli
Ölümü Anmanın Fazileti..........................................21
İslâm
Büyüklerinin Konuyla İlgili Sözleri..............................24
Ölümü
Hatırlamayı Kalbe Yerleştirmenin Yolları................27
İKİNCİ
BÖLÜM
Birinci
Fasıl
Kısa Emelin
Fazileti..... 30
İkinci
Fasıl
Uzun Hayal
Kurmanın Sebepleri ve Tedavi Yolları............36
Üçüncü
Fasıl
Uzun ve
Kısa Hayaller Peşinde Olan İnsanların Dereceleri.... 41
Dördüncü
Fasıl
Bir An Önce
Amele Sarılmanın Önemi ve Ameli Ertelemenin Tehlikeleri ......... 45
Ölümden
Önce Taat ve İbadette Acele Etmek ..................50
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Can Çekişme
Ânı ...... 54
Yanık ve
Yaralanma Gibi Olaylarla Can Çıkışının Kıyaslanması ....... 55
Ölüm
Sancılarının Şiddeti ve Ruhun Çıkış Şekli................58
Ölümün Âfet
ve Musibetleri ................................................62
Ölüm Anında
Takınılması Güzel Haller..............................69
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
Birinci
Kısım
Resûlullah'ın (s.a.v) Vefatı..................................................74
Hz.
Peygamberin (s.a.v) Son Vasiyetleri............................76
Resûlullah'ın (s.a.v) Vefat Zamanı......................................79
Hz.
Peygamber (s.a.v) Vefat Ettiği Zaman Sahabelerin Tutumu .... 81
İkinci
Kısım
Hz. Ebû
Bekir-i Sıddîk'ın (r.a) Vefatı ..................................84
Üçüncü
Kısım
Hz. Ömer'in
(r.a) Vefatı....... 86
Dördüncü
Kısım
Hz.
Osman'ın (r.a) Vefatı....................................................92
Beşinci
Kısım
Hz. Ali'nin
(r.a) Vefatı .... 95
Hz. Hasan
ve Hüseyin'in (r.a) Vefatları..............................96
BEŞİNCİ
BÖLÜM
Bazı
Sahabe, Tabiîn ve Onlardan Sonra Gelen Tasavvuf Büyüklerinin Son Nefeslerindeki
Sözleri ... 98
ALTINCI
BÖLÜM
Cenazeye
Katılan Kişinin Dikkat Etmesi Gereken Edepler ..... 108
Kabir
Ehlinin Durumu ......................................................110
Kabir
Ziyareti ve Ölülere Dua............................................111
Kabir
Ziyaretinin Edepleri..................................................115
Ölülere Dua
ve İstiğfarda Bulunmak ................................117
Ölüye
Telkinde Bulunmak ................................................118
Mezarlıkta
Kur'an ve Çeşitli Dualar Okumak....................120
Kabir
Ziyaretinin Asıl Maksadı..........................................121
YEDİNCİ
BÖLÜM
Birinci
Kısım
Ölümün
Hakikati ...... 125
Ruhun
Bedenden Çıkması Ne Demektir?........................126
Ölümle
Beraber İnsanın Değişikliğe Uğraması Kaç Şekilde Olur? .... 127
Ruhun
Hakikati ve Ölümden Sonraki Hali........................130
Ölüler
işitir ve Görür mü? ................................................131
Ölümle
Birlikte Kişinin Varacağı Yeri Görmesi..................132
Arifler ve
Sâlihler Ölüm Hakkında Ne Dediler?................133
Ölümle
Birlikte Kula Bahşedilen Nimetler ........................134
Ölen Kişi
Hayattakilerden Haberdar mıdır?......................137
İkinci
Kısım
Kabrin Ölü
ile Konuşması..................................................140
Üçüncü
Kısım
Kabir Azabı
ve Münker-Nekir Meleklerinin Sorgulamaları .... 143
Müminin ve
Kâfirin Kabirleri..............................................147
Kabir Azabı
Nasıl Olur? Ruh Ölür mü?............................149
Soru ve
Cevap ...... 154
Münker ve
Nekir Meleklerinin Sorgulamaları....................155
Ölümden
Sonra Akıl ve Şuur Kaybolur mu? ....................157
İKİNCİ KISIM SURA
ÜFÜRÜLMESİNDEN CENNET ya da CEHENNEME VARINCAYA KADARKİ DURUMLAR
Birinci
Bölüm
Kıyametin
Kopma Esnasındaki Sûra Ufürülme Olayı ......163
Sûr Denilen
Aletin Çıkardığı Ses......................................166
Sûrun Şekli
ve Mahiyeti....................................................167
Sûrun
Üfürülmesinden Sonraki Bekleyiş..........................168
İkinci
Bölüm
Halkın
Mahşer Meydanında Toplanması..........................170
Üçüncü
Bölüm
Mahşer
Alanındaki Terleme..............................................174
Dördüncü
Bölüm
Kıyamet
Gününün Uzunluğu ....................................,.......177
Beşinci
Bölüm
Kıyametin
Zorlukları ve Tehlikeleri....................................180
Kıyametin
Diğer İsimleri....................................................183
Kıyametin
Diğer Özellikleri ve Sıfatları..............................186
Altıncı
Bölüm
Sorgulamanın Yapılması ..................................................189
Hesap Günü
Allah'ı Görmek ............................................194
Müminlerin
Hesaba Gizli Çekilmesi..................................196
Yedinci
Bölüm
Amel
Terazisi ........ 200
Sekizinci
Bölüm
Kullar
Arasındaki Davaların Görülmesi .............................203
Üzerinde
Kul Hakkı Olduğu Halde Ölen Kişinin Durumu......204
Boynuzsuz
Hayvanın Boynuzludan Hakkını Alması ..........206
Kul
Hakkından Kurtulmak Mümkün mü?..........................210
Dokuzuncu
Bölüm
Sırat
Köprüsü ....... 215
Sırat
Köprüsündeki Tehlikeler..........................................218
Sırat
Köprüsünden Geçenler............................................219
Onuncu
Bölüm
Şefaat
......... 222
Resûlullah'ın (s.a.v) Şefaati..............................................224
Resûlullah'ın (s.a.v) Ümmetinden Sâlihlerin Şefaati ........229
On Birinci
Bölüm
Kevser
Havuzu ......... 233
Kevser
Havuzunun Şekli ve Mahiyeti................................234
On İkinci
Bölüm
Cehennem
........... 238
Cehennemin
Azap Vadileri................................................241
Cehennemin
Diğer İsimleri................................................242
Cehennem
Ateşinin Mahiyeti............................................243
Cehennem
Halkının Ağlayışları........................................245
On Üçüncü
Bölüm
Cennet
.......... 251
Cennet
Nimetlerinin Mahiyeti ve Çeşitleri ........................251
Cennet
Ehlinin Vasıflarını ve Hallerini Anlatan Diğer Haberler .... 254
On Dördüncü
Bölüm
Allah
Teâlâ'nın Cemâlini Seyir..........................................257
On Beşinci
Bölüm
Allah'ın
Rahmetinin Genişliği............................................259
Hesapsız,
Sorgusuz Sualsiz Cennete Girenler................267
KİTAP
HAKKINDA
Kıymetli
okuyucularımız,
Elinizdeki
eser, önümüzdeki en önemli bir işi ele almaktadır. Dünyadaki bir insanın ölümden
ve ölüm ötesi hayata hazırlanmaktan daha önemli bir işi olamaz. İnsan bu dünyada
kısa bir süre, âhirette ise ebediyen kalacaktır.
Yüce Allah
bizim yaratıcımız, sahibimiz ve gerçek dostumuzdur. Âhiret O'nunla buluşma
yurdumuzdur. Bu kesin bir hüküm, değişmez bir sonuçtur. Akıllı kimse, bu
buluşmayı inkâr ve ihmal edemez.
Âhirete
giderken iki türlü ölüm vardır: İmanlı ve imansız. Âhirette varılacak iki yurt
vardır: Cennet veya cehennem. Orada ise iki sonuç vardır: Yüce Allah'ın rahmeti
veya gazabı.
İşte büyük
İslâm âlimi, hüccetü'l-İslâm unvanı ile meşhur imam Gazâlî (rah), elinizdeki
eserinde, insanların mutlaka yaşayacakları bu gerçekleri en güze şekilde
anlatmaktadır.
Bu çalışma
ebediyete gitmekte olan bütün insanlara bir uyarıdır, yol haritasıdır, cennete
giden yola çağrıdır, uyanma vesilesidir, tövbe sebebidir.
12
ÖLÜM ve
SONRASI
Bu eser onu
inanarak okuyan, hakikatini anlayan ve gereğince amel eden herkese cenneti ve
Allah'ın cemâlini müjdelemektedir. Bundan öte hangi saadet vardır?
Bu kitap,
İmam Gazâlî'nin (rah) meşhur eseri İhyâü Ulûmi'd-Dîn'in son bölümüdür. Müstakil
olarak baskıları da vardır. Çeşitli tercümeleri yapılmıştır.
Bizler bu
eseri Semerkand titizliği ve sorumluğu ile okuyucularımıza yeniden sunmayı
gerekli gördük.
Eseri
kıymetli hocamız Hüseyin Okur tercüme etti. Hocamız kitabın içinde geçen
hadislerin kaynaklarını tesbit ederek güzel bir çalışma yaptı. Gerekli yerlere
eklediği ara başlıklar ile tercümeye rahatlık kazandırdı. Mânaya sadık kalarak
dil ve üslûp yönüyle en anlaşılır Türkçe'yi kullanmaya özen gösterdi. Bunda
başarılı da oldu.
Eser baştan
sona tarafımızca okunarak gerekli tashih ve düzeltmeler yapılarak siz kıymetli
okuyucularımıza sunuldu.
Bu baskıda
kitabın bazı bölümleri kısaltıldı. Bu kısaltmalar kitabın asıl konusuna bir
zarar vermeden yapıldı. Bu, basım, alım ve okuma kolaylığı için düşünüldü. Eser
tam tercümesiyle büyük boy olarak ayrıca basılacaktır.
Muhtemel
hatalarımızı bize ulaştıranlardan Allah razı olsun.
Hamdolsun
âlemlerin rabbi yüce Allah'a.
Dr. Dilaver
SELVI
Bismillâhirrahmânirrahîm
MUKADDİME
Ölümle
zalimlerin ve zorbaların boyunlarını büken, kis-râların bellerini kıran,
kayserlerin emellerini boşa çıkaran Allah'a (c.c) hamdolsun.
Bu zalim
kimselerin kalpleri ölümü hatırlamaktan hep nefret etmiştir; fakat Allah'ın
(c.c) hak olan vaadi gerçekleşmiş ve onları helak çukurlarına yuvarlamıştır.
Onlar, saraylarından alınıp mezarlara konulmuş, rahat yataklarının aydınlığından
lahitlerin karanlıklarına bırakılmışlardır. Câriye ve hizmetçileri ile
oynaşmakta iken baykuşlara ve böceklere yem olmaya terkedilmişlerdir. Lezzetli
yiyecek ve içeceklerle sürdürdükleri hayatlarından koparılıp toprak altında
kıvranmaya bırakılmışlardır. Dostlarıyla beraber iken yalnızlığa itilmişler,
yumuşak, atlas yataklarından felâketin kucağına atılmışlardır.
Bir bak!
Onlar kendilerine ölümün gelmesini engelleyecek bir sığınak ya da bir kurtarıcı
bulabilmişler mi? Kendilerini ölümden gizleyecek bir perde veya onu
kendilerinden uzaklaştıracak bir koruyucu bulabilmişler mi? Bak yüce Allah ne
buyuruyor:
"Sen,
onların herhangi birinden (bir varlık emaresi) hissediyor veya on/ara ait cılız
bir ses olsun işitiyor musun?"1
Meryem
19/97.
r
14
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
15
Kahır ve
istilâsı ile tek olan, ebedîlik hakkını kendisinden başka kimseye vermeyen,
takdir ettiği ölümle bütün mahlûkatı zelil eden; ölümü müttakiler için bir
kurtuluş ve kendisiyle buluşma sebebi kılan; kıyamet gününe kadar kabri asiler
için bir zindan ve dar bir hapis yapan Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim.
Zahirî (ve
bâtınî; apaçık) nimetleri ihsan etmek, kahrıy-la intikam almak O'na mahsustur.
Yerdekilerin ve gökteki-lerin şükrü; öncekilerin ve sonra gelenlerin hamdi
O'nadır.
Apaçık
mucize ve deliller sahibi Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âline ve ashabına çokça
salât ve selâm olsun.
Bundan
sonra deriz ki:
Ölümün
kendisini yakalayacağını, yatacak yerinin toprak olacağını, toprak içindeki
kurtların kendisinden hiç ayrılmayacağını, Münker ve Nekir meleklerinin sürekli
kendisiyle beraber olacağını, kabrinin kendisine mekân, toprak altının da
karargâhı olacağını, kıyametin kendisi için bir sözleşme yeri, cennet ve
cehennemin son durak olduğunu bilen kişiye gereken; sadece ölümü düşünüp onu
anmak; yalnızca ona hazırlanıp onun için tedbirler almak; ancak onu beklemek,
onun derdine düşmek; tek kaygısı ölüm olup ona çare aramak ve daima onun
gelişini gözetmek olmalıdır.
Gerçekten,
kişinin nefsini ölülerden sayıp kendisini me-zarlardaki insanlar arasında
görmesi gerekir. Çünkü gelmekte olan her şey yakındır; uzakta olan ise hiç
gelmeyecek olandır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu hususta şöyle
buyurmuştur:
"Akıllı
kimse, nefsini ıslah edip ölümden sonrası için hazırlanandır."2
Bir şeye
hazırlanmanın en kolay şekli, onu kalben devamlı zikretmektir. Devamlı
zikredebilmek ise onu hatırlatan şeylere kulak vermek ve dikkatini ona vermeyi
sağlayacak şeylere yönelmekle mümkündür.
Bunun için
biz burada ölüm olayının, ölümden önceki ve sonraki hallerin, kulun devamlı
hatırlaması ve tekrar etmesi gereken âhiret, kıyamet, cennet ve cehennem ile
ilgili konuların üzerinde duracağız. Sürekli ölümü düşünmek ve onu beklemek,
ölüme hazırlanmaya teşvik içindir. Gerçekten ölümden sonrası için vakit ve
kervan yaklaştı; ömürden az bir şey kaldı; fakat yüce Allah'ın, İnsanların
hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz
çevirmektedirler"3 âyetinde buyurduğu gibi, insanlar hâlâ bundan gafildirler.
Ölüm ve
ölümle ilgili meseleleri iki kısımda ele alacağız.
Tirmizî,
Sıfatü'l-Kıyâme, 25; ibn Mâce, Zühd, 31; Hâkim, el-Müstedrek, 4/251; Mün-zirî,
et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 4916. Enbiyâ 21/1.
BİRİNCİ
KISIM ÖLÜMÜN
ÖNCESİ ve SÛRA
ÜFÜRÛLÛNCEYE KADAR OLAN HALLER
• Ölümü
anmanın ve ölümü anmaya teşvik
etmenin
fazileti
* Kısa ve
uzun emelin ne olduğu
• Ölüm
sarhoşluğu (can çekişme), ölümün şiddeti ve ölüm anında yapılması uygun olan
güzel
haller
• Hz.
Resûlullah'ın (s.a.v) ve ondan sonra gelen
râşid
halifelerin vefatları
* Bazı
halifelerin, devlet adamlarının ve sâlih insanların ölüm anında söyledikleri
sözler
• Arif
kişilerin cenaze ve kabirler hakkında bazı
sözleriyle
kabir ziyaretinin hükmü
• Ölümün
hakikati ve ölünün kabirde iken sûra
üfürülene
kadar karşılaşacağı şeyler
* Rüyada
keşif yoluyla, ölülerin hallerine dair
elde edilen
bilgiler hakkındadır
BİRİNCİ
BÖLÜM
ÖLÜMÜ ANMAK ve ONU
SIKÇA ANMAYA TEŞVİK
Bil ki, şu
dünyaya dalan, onun süsüne aldanan ve şehvetlerine aşırı derecede muhabbet eden
kimsenin kalbi, hiç şüphesiz ölümü zikretmekten gafil kalır. Hatırlatıldığı
zaman da hoşlanmayıp ondan tiksinir. Onlar, Allah'ın (c.c) haklarında şöyle
buyurduğu kimselerdir:
"De ki:
Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra siz görüleni
ve görülmeyen her şeyi bilen Allah'a döndürüleceksiniz; O size bütün
yaptıklarınızı haber verecektir."4
İnsanlar üç
kısımdır:
• Dünyaya
ve şehvetlerine dalanlar.
• Pişman
olup yeni tövbe edenler.
• Manevî
kemâlâtını tamamlamış arif kimseler. Dünyaya ve şehvetlerine dalanlar, ölümü hiç
akıllarına
getirmezler. Bir gün hatırladıklarında da dünyada yapamadıkları şeyler için
vahlanır, ardından da onu kötülemeye başlarlar.
Bu haldeki
bir kimsenin ölümü anması, hatırlaması onu Allah'a yaklaştırmaktan daha çok
uzaklaştırır.
Pişman olup
tövbe eden kimse ise, kalbinden korku fışkırsın, tövbe etmesinin mânası tam
yerine gelsin diye ölümü
4 Cum'a
62/8.
20
21
sıkça
anar. Bazan o, daha azığını hazırlamadan ve tövbesi tamam olmadan ölümün
yakasına yapışıvereceği korkusundan dolayı ölümü hoş görmeyebilir. Fakat o, bu
yönüyle ölümden hoşlanmaması bakımından mazur görülür. Bu kişi Resûlullah
Efendimizin (s.a.v),
"Kim
Allah'a kavuşmayı (ölümü) istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez"5 hadisinin
tehdidi altına girmez. Çünkü bu kişi, ölümü ve Allah'a (c.c) kavuşmayı kötü
görüyor değil; kusurlarından dolayı Allah'a kavuşabilme fırsatını elden
kaçıracağı korkusundan dolayı bunları söylemektedir.
Bu kişinin
durumu, sevgilisinin razı ve hoşnut olacağı bir şekilde ona kavuşmak için
hazırlıklar yapan ve bu nedenle kavuşmayı erteleyen sevdalının durumuna benzer.
İşte o, bu mâna ile Allah'a (c.c) kavuşmayı kötü gören biri sayılmaz.
Kişinin
ölümden bu maksatla hoşlanmadığının alâmeti, onun ölüm için daima bir hazırlık
içinde bulunması, ondan başka şeylerle meşgul olmamasıdır. Yoksa dünya sevgisine
dalan kimselerin bulunduğu gruba dahil olur.
Manevî
kemâlâtını tamamlamış arif kimseye gelince o dâima ölümü hatırlar. Çünkü ölüm,
sevgiliye kavuşma zamanıdır. Seven hiçbir zaman sevdiğine kavuşacağı zamanı
unutmaz. Hatta bu arifler çoğu zaman ölümün gelişini yavaş bulurlar; bir an önce
günahkâr kimselerin doldurduğu bu dünyadan kurtulup âlemlerin rabbine kavuşmak
için ölümün gelmesini isterler. Nitekim sahabeden Huzeyfe (r.a) vefatının son
anlarında şöyle demiştir:
"Dost
(ölüm), bana fakirlik halimde geldi. (Bu saatten sonra) pişmanlık duyan iflah
olmaz. Allahım! Muhakkak
5
Buhârî, Rikâk, 41; Müslim, Zikir, 17; Tirmizî, Cenâiz, 68; Nesâî, Cenâiz, 10;
ibn Mâ-ce, Zühd, 31.
sen
biliyorsun ki fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölümüm de yaşamımdan
bana daha sevimli idi. Öyleyse bana ölümü kolaylaştır da sana kavuşayım."6
Günahlarından tövbe edip Allah'a güzel amellerle kavuşmak arzusunda bulunan bir
kimse, ölümü hoş görmemesinde mazur olduğu gibi, arif kimse de ölümü istemesi ve
onu temenni etmesinde mazur sayılır.
Bu
ikisinden daha yüksek bir mertebe ise, işini Allah'a havale eden, nefsi için
ölümü veya yaşamı tercih etmeyen kimsenin mertebesidir. O kimse için her şeyin
en iyisi ve en sevimlisi mevlâsı için en sevimli olanıdır. Böyle bir kimse ileri
seviyedeki sevgi ve muhabbetinin çokluğundan dolayı rıza ve teslimiyet makamına
ulaşmıştır; işte asıl gaye ve hedef budur.
Her
halükârda ölümü anmakta bir sevap ve fazilet vardır. Çünkü dünya sevgisine dalan
dahi ölümü anmakla yavaş yavaş dünyadan uzaklaşmaya başlar. Zira artık onun için
dünyanın nimetleri sıkıntı vermeye başlar, dünyanın lezzeti gider. İnsana
dünyanın lezzet ve şehvetlerini acı-laştıran her şey aslında onun için bir
kurtuluş sebebidir.
SÜREKLİ
ÖLÜMÜ ANMANIN FAZİLETİ
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır: "Lezzetleri kesip atan ölümü çokça
zikrediniz."7
Yani, ölümü
zikrederek dünya zevklerini kendinize acı-laştırın ki, ona olan bağlılığınız
kopsun ve bu vesileyle de Allah'a yönelebilesiniz. Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir
hadis-i şeriflerinde,
6 Ebû
Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 1/352.,
7
Hadisin bir başka rivayetinde geçen "hadim" ifadesi ile mâna, "Lezzetleri yıkıp
yok eden ölümü çokça anın" şeklinde olmaktadır. Hadis için bk. Tirmizî, Zühd, 4;
Nesâî, Cenâiz, 3; ibn Mâce, Zühd, 31; Hâkim, el-Müstedrek, 4/321.
22
ÖLÜM ve
SONRASI
"Eğer
insanların ölüm hakkındaki bildiklerini hayvanlar bilselerdi, (korkudan
erirlerdi de) onlardan besili bir et yiyemezdiniz"8 buyurmuşlardır.
Hz. Âişe
(r.anh) Hz. Resûlullah'a, "Ey Allah'ın Resulü, şehitlerle beraber hasredilecek
biri var mıdır?" diye sorduğunda Resûlullah (s.a.v),
"Evet, bir
gün ve gecede yirmi defa ölümü anan kimse şehidlerle beraber haşredilecektir"9
buyurmuşlardır.
Ölümü
anmanın bu kadar faziletli olmasının nedeni, insanı bu aldatıcı dünyadan
uzaklaştırması ve âhiret için hazırlık yapmaya teşvik etmesidir. Ölümden gafil
kalmak ise insanın dünyanın şehvetlerine dalmasına sebep olur. Hz. Peygamber
Efendimiz (s.a.v) buyururlar ki: "Ölüm müminin hediyesidir."10
Hz.
Peygamber'in (s.a.v) böyle söylemesinin sebebi şudur: Bu dünya müminin
zindanıdır; çünkü orada daima bir sıkıntı içerisinde olur. O, nefsine karşı
mücahede, dünyanın zevklerine karşı bir riyazet ve şeytanın hilelerine karşı
daima bir savunmanın içerisindedir. Ölüm, onun bu işkenceden kurtuluşudur.
Dolayısıyla bu kurtuluş da kendisi için bir hediye olmuş olur.
Yine
Resûl-i Ekrem bir hadis-i şeriflerinde, "Ölüm, her mümin için bir kefarettir"11
buyurmuşlardır.
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10557; Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 5126; ayrıca bk.
Deylemî, a.g.e., nr. 5099.
Irâkî
hadisi bu lâfızlarla bulamadığını söyler. Zebîdî, İthâfü's-Sâde isimli eserinde,
isnadın Taberânî'nin el-Evsat'ında geçen rivayetini zikretmiştir. Rivayet
şöyledir; "Ey Âişel Ümmetimin şehidleri azaldığı zaman, kim her gün yirmi beş
defa, 'Allahıml Bu günümü ve bugünden sonrasını benim için hayırlı ve bereketli
kıl' der de, sonra ya-tağındayken ölürse, Allah ona şehidlerin kazandıkları
mükâfatı verir" (bk. Taberânî, el-Evsat, nr. 7672; Zebîdî, ithaf, 12/274).
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 9884; Hâkim, el-Müstedrek, 4/319; ibn Hacer Askalânî,
el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 807; İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, nr. 599; Münzirî,
et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 5123.
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 9885, 9886; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 3/143; Hatîb, Târîhu
Bağdat, 1/347; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42122.
İMAM GAZÂLÎ
23
Peygamber
Efendimiz (s.a.v) bu sözleriyle şunu kastetmiştir: Gerçek müslüman, samimi
mümin; müslümanların, onun elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir. Onda
müminlerin güzel ahlâkları yerleşmiştir; o ufak tefek küçük günahların dışında
büyük günahlarla kirlenmemiştir. İşte ölüm, kendisini o küçük günahlardan
arındırır; farzları edâ etmiş ve büyük günahlardan sakınmış ise, ona kefaret
olur (kötülüklerini temizler).
Atâ-i
Horasânî anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) içinden kahkahaların yükseldiği bir
meclise uğradı ve, "Meclisinizi zevkleri bulandıran şeyle karıştırınız" buyurdu.
Oradakiler, "Ey Allah'ın Resulü, nedir o zevkleri bulandıran şey?" diye
sordular. Resûlullah (s.a.v), "Ölümdür"cevabını verdi.12
Enes b.
Mâlik'ten (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur: "Ölümü çokça anın; zira o, günahları temizler ve gönlü dünyadan
uzaklaştı-
rır.
'13
Hz.
Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde de, "Ayırıcı (dünyadan kopana) olarak
ölüm yeter"u buyururlar.
Bir başka
hadislerinde ise, "Bir nasihatçi olarak ölüm yeter" buyurmuştur.15
Bir gün
Allah Resulü (s.a.v) mescide vardığında birtakım insanların konuşup
gülüştüklerini duydu; onlara,
12 İbn
Ebü'd-Dünyâ hadisi, Kitâbü'l-Mevt a.öh eserinde Atâ-i Horasânî'den mürsel olarak
rivayet etmiştir, bk. Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42112; Zebîdî, İthaf,
14/18.
13
Sehâvî, el-Mekasidü'l-Hasene, 1/143; ibn Tolun, eş-Şezre, 1/132; Zebîdî, İthaf,
14/19. Beyhakî Şuabü'l-imârfda Hz. Peygamber'in kahkaha atarak gülen bir
topluluğun yanına uğradıktan sonra, "Lezzetleri yakıp yok eden ölümü çokça anın"
hadisini nakleder; bk. a.g.e., nr. 826.
14
Zebîdî, ibn Ebü'd-Dünyâ'nın hadisi, Bin ve's-Sıla adlı eserinde mürsel olarak
rivayet ettiğini zikreder, bk. a.g.e., 14/19; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 1931;
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42115; Sehâvî, Makâşıdü'l-Hasene adlı
eserinde, Beyhakî'nin Zühd kitabında bu rivayetin Fudayl b. iyâz'a ait bir söz
olarak kaydedildiğini zikreder.
15
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 8331; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 18204;
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42117.
24
"Ölümü
anın! Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, şayet benim
bildiklerimi sizler bilseydiniz, az güler çok ağlardınız"^ buyurdu.
Bir
defasında, Allah Resûlü'nün yanında bir adamın ismi anılınca oradakiler onu
övmeye başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), "O arkadaşınız ölümü
nasıl anardı?"diye sordu; oradakiler, "Biz onun ölümü andığını hiç işitmedik"
dediler. Hz. Peygamber (s.a.v),
"O halde
arkadaşınız sizin övdüğünüz gibi değilmiş" buyurdular.17
Abdullah b.
Ömer (r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın yanında on kişi bulunuyordu, en son ben
gelmiştim. Ensardan bir zat, "Ey Allah'ın Resulü! insanların en akıllısı ve en
şereflisi kimdir?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v) şu cevabı verdi:
İnsanların
en akıllıları ölümü çokça anan, ona en fazla hazırlananlardır. İşte en akıllı
olanlar onlardır. Onlar dünyada şeref kazanıp âhirete Allah 'm ikramları ile
giderler."18
İSLÂM
BÜYÜKLERİNİN KONUYLA İLGİLİ SÖZLERİ
Hasan-ı
Basrî der ki: "Ölüm dünyanın bütün rezilliklerini ortaya çıkardı da akıl
sahipleri için onda zevk alınacak bir şey bırakmadı."
Rebî' b.
Huseym, "Kişinin beklediklerinin içerisinde ölümden daha hayırlısı yoktur"
demiştir. Yine Rebî şöyle diyordu: "Beni kimseye anlatmayınız; yalnızca rabbime
havale ediniz."
Buhârî,
Eymân ve'n-Nüzûr, 3 (nr. 6637); Tirmizî, Zühd, 9 (nr. 2319); Ahmed b. Han-bel,
el-Müsned, 2/313;
Bezzâr,
el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 3622; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 18207. Taberânî,
el-Mu'cemü'l-Kebir, nr. 12/13536; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 1676; Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, nr. 9615; Zebîdî, ithâl, 14/20.
İMAM GAZÂLÎ
25
Hikmet
ehlinden bir zat dostlarından birine gönderdiği mektubunda şöyle diyordu: "Ey
kardeşim! Ölümü arayıp da bulamayacağın diyara (âhirete) göç etmeden önce bu
dünyada iken ondan sakın, hazırlıklı ol."
ibn
Sîrîn'in yanında ölüm anıldığı zaman bütün azaları sanki hayatiyetini
kaybetmişçesine dona kalırdı.
Ömer b.
Abdülaziz her gece âlimleri bir araya toplar; beraberce ölümden, kıyametten ve
âhiretten bahseder, sonra da sanki önlerinde cenaze varmışçasına ağlarlardı.
İbrahim-i
Teymî şöyle der: "İki şey benden dünya zevkini kesip attı; ölümü hatırlamak ve
Allah Teâlâ'nın huzurunda nasıl hesap vereceğimi düşünmek."
Kâ'b Ahbâr,
"Ölümü bilen kimseye dünyanın bütün musibetlerini ve kederlerini çözmek kolay
gelir" demiştir.
Ebû Bekir
Mutarrif şöyle anlatır: "Bir gün Basra Mesci-di'nde idim. Uykudaki birinin
gördüğü gibi ben de birinin şöyle seslendiğini gördüm: "Ölümü anmak, Allah'tan
korkanların kalplerini paramparça etti. Allah'a (c.c) yemin olsun onları şaşkın
bir halde görürsün."
Ebû Hânî
Eş'as anlatıyor: "Hasan-ı Basrî'nin sohbetlerine devam ederdik. Onun
sohbetlerinin konusu daima cehennem, âhiret olayları ve ölümü anmak oluyordu."
Tabiînden
Safiyye (rah) anlatıyor: "Kadının biri, Hz. Âi-şe'ye (r.anh) kalbinin
katılığından yakındı. Hz. Âişe (r.anh) ona, 'Öyleyse ölümü çokça an; kalbin
yumuşar' dedi. Kadın Hz. Âişe'nin dediğini yaptı; kalbi yumuşadı. Sonra ona
gelip teşekkür etti."
Hz. İsa'nın
(a.s) yanında ölümden bahsedilince vücudundan ter yerine kan damlardı.
Hz.
Davud'un (a.s) yanında ölüm ve kıyametten söz edildiğinde, mafsalları
birbirinden ayrılma dercesine gelin-
26
ÖLÜM ve
SONRASI
ceye kadar
ağlar; Allah'ın rahmetinden bahsedilince de kendisine gelirdi.
Hasan-ı
Basrî der ki: "Ne kadar akıllı insan gördüysem, muhakkak onun üzerinde ölüm
korkusunu ve üzüntüsünü hissetmişimdir."
Ömer b.
Abdülaziz âlimlerden birine, "Bana öğütte bulun" dedi. Âlim, "Sen ölecek ilk
halife değilsin" dedi. Ömer, "Biraz daha nasihat et" deyince âlim şöyle devam
etti:
"Hz. Âdem'e
(a.s) varıncaya kadar bütün ataların ölümü tattı; nöbet sırası sana gelmiştir."
Bunları duyan Halife Ömer ağlamaya başladı.
Rebî' b.
Huseym evinde bir kabir kazmıştı. Her gün birkaç kez buraya girer, içinde ölümü
zikreder ve, "Bir an olsun kalbimden ölümü hatırlamak çıksa kalbim bozulur"
derdi.
Mutarrif b.
Abdullah b. Şıhhîr şöyle diyordu: "Şu ölüm var ya, servet sahiplerine hayatı
zehir etti. Öyleyse ölüm olmayan yer için servetler hazırlayınız."
Ömer b.
Abdülaziz, Anbese'ye şunları söylemiştir: "Ölümü çokça an, eğer rahat içinde
yaşıyorsan onu sana daraltır; darlıkta isen onu sana genişletir, teselli eder."
Ebû
Süleyman Dârânî (rah) anlatıyor: Ümmü Harun'a (rah), "Ölümden hoşlanır mısın?"
diye sordum. O, "Hayır, hoşlanmam" dedi. "Niçin?" diye sordum, "Çünkü bir adama
karşı koysam, bir daha onunla karşılaşmak istemem. Allah'a isyan eden biri
olarak, beni ona ulaştıracak olan ölümü nasıl isteyebilirim ki!" diye cevap
verdi.
İMAM
GAZALİ
27
ÖLÜMÜ
HATIRLAMAYI KALBE
YERLEŞTİRMENİN YOLLARI
Bil ki,
ölüm korkutucu, tehlikesi ise çok büyüktür. İnsanların ondan gafil olmalarının
sebebi onu az düşünüp az zikretmeleridir. Onu ananlar da kalplerini her şeyden
arındırarak temiz bir kalple değil, dünya şehvetleri ile meşgul bir kalple
andıklarından, bu onların kalplerinde bir tesir meydana getirmez.
Bunun
çaresi, kulun gözünün önündeki ölümden başka, kalbindeki her şeyi çıkarıp
atmasıdır. Bu aynen, tehlikeli bir çöl veya deniz yolculuğuna çıkacak kişinin
düşüncelerini sadece bu yolculuk üzerine yoğunlaştırmasına benzer. Ölümün zikri
kulun kalbine yerleştiği zaman, çok sürmez, ona hemen tesir etmeye başlar. Bunun
sonucunda o kişinin dünyaya karşı keyfi azalır, kalbi onun şehvetlerine
meyletmez.
Ölümü
hatırlamanın kalbe fayda sağlamasının en tesirli yolu, senden önce göçen
akranlarını ve emsallerini çokça anman, onların ölümlerini ve yıkılıp toprak
altına girdikleri durumlarını hatırlaman, makam ve mevkilerindeki güzel
şekillerini gözünün önüne getirmenle olur. Sonra, toprağın onların güzel
suretlerini nasıl çürüttüğünü düşünmen, kabirlerinde âzalarının nasıl
birbirinden ayrıldığını hayaline getirmen, kadınlarını dul; çocuklarını nasıl
yetim bıraktıklarını, mallarını terkettiklerini görmen; onların mes-cidlerde ve
meclislerdeki boş kalan yerlerine ibretle bakmanla olur.
Bir insan,
ölen birinin bütün hayat safhalarını ve hallerini düşündüğünde, kalbinden onun
nasıl öldüğünü düşünür; onun şeklini hayaline getirir; nasıl neşelendiğini,
ko-şuşturmacalarını, hayat ve yaşam ümitlerini, ölümü hiç ha-
28
OLUM ve
SONRASI
tırına
getirmediğini, dünyalık şeylere aldanışını, kuvvetine ve gençliğine güvenişini,
gülüşmeye, oyun ve eğlenceye meyledişini, önünde duran ve çabucak kendisine
yetişen ölümden ve felâketten nasıl habersiz olduğunu, hayatta iken hareket
halinde olduğunu fakat şimdi ayaklarının ve mafsallarının çürüyüp yok olduğunu,
konuşan dilinin kurtlar ve böcekler tarafından nasıl yenildiğini, gülen
dişlerinin arasının nasıl topraklarla dolduğunu, belki ölümüne bir ay dahi
kalmadığı halde, ihtiyacı olmamasına rağmen on yılın sonrasının derdine düşüp
tedbirlerini aldığını, hiç ummadığı gafil bir anında ölümün pençesine
yakalandığını, ölüm meleğinin kendisine gözüküp cennetlik mi, cehennemlik mi
olduğunu haber verdiğini hatırına getirir.
İşte bu
düşüncelere dalan kimse nefsine bir bakar ve kendisinin de onun gibi olduğunu
düşünür. Gafletinin onun gafleti, akıbetinin de onun akıbeti gibi olacağını
anlar (ona göre çalışır ve maksadına ulaşır).
Ebü'd-Derdâ
(r.a) şöyle demiştir: "Ölüleri andığında kendini de onlardan biri olarak say."
İbn Mesud
(r.a), "Bahtiyar kişi başkasından ibret alandır" demiştir.
Ömer b.
Abdülaziz (rah) der ki: "Her gün, sabah akşam birini hazırlayıp Allah'a yolcu
ettiğinizi, sonra da onu toprağın içine bıraktığınızı görmez misiniz? Böylece o,
toprağı kendisine yastık ediniyor, dostlarından ayrılıp bütün her şeyden
ilişkisini kesmiş bulunuyor."
Bu ve buna
benzer düşünceleri devam ettirmek, kabirlere gitmek ve hastaları ziyaret etmek
kalpte ölüm düşüncesini taze tutar; hatta bu düşünce onda öyle bir hal alır ki
ölüm gözünün önünden ayrılmaz. İşte o zaman ölüme hazırlık başlamış ve dünyadan
uzaklaşmış olur. Yoksa sadece ölümü kalbin dışıyla anmanın, onun hakkında tatlı
tatlı
İMAM GAZÂLÎ
29
konuşmanın,
ikaz ve uyarı hususunda faydası gerçekten çok azdır.
İnsan,
dünya nimetlerinden bir şey hoşuna gittiğinde, hemen o anda bir gün ondan
ayrılacağını aklına getirmelidir.
Bir gün İbn
Mutî' evine baktı; onun güzelliğine hayran kaldı. Sonra, "Allah'a yemin olsun
ki, eğer ölüm olmasa seninle sevinir, varacağımız dar bir mezar olmasaydı dünya
ile gözlerimiz aydın olurdu" dedi ve yüksek sesle ağlamaya başladı.
30
İKİNCİ
BÖLÜM (UZUN EMELİN
TEHLİKESİ KISA EMELİN
FAZİLETİ, UZUN EMELİN
SEBEPLERİ ve TEDAVİ
YOLLARI)
BİRİNCİ
FASIL
KISA EMELİN
FAZİLETİ
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) Abdullah b. Ömer'e (r.a) şöyle buyurmuştur:
"Sabah
olunca akşama çıkacağını, akşam olunca da sabaha çıkacağını düşünme. Hayatından
ölümün, sıhhatinden de hastalığın için bir şeyler ayır. Ey Abdullah, yarın
isminin (halinin) ne olacağını hiç bilemezsin." 19
Hz. Ali'den
(r.a) gelen bir rivayette Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sizin için
beni en çok korkutan şey; hevâya (şehvetlere) uymak ve uzun emeldir. Hevâya
uymak sizin Hakk'a ulaşmanızı engeller. Uzun emel ise dünya sevgisinden
Buhârî,
Rikâk, 3; Tirmizî, Zühd, 25; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 10543; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 2/41.
İMAM
GAZÂLÎ
31
kaynaklanır." Hz. Peygamber (s.a.v) sonra şöyle devam etmiştir:
"Dikkat
edin! Allah Teâlâ dünyayı sevdiklerine de sevmediklerine de verir. Fakat bir
kulunu sevdiği zaman ona imanı bahşeder. Dikkat edin! Bazı insanlar dinin,
bazıları ise dünyanın derdine düşerler. Sizler dinin derdine düşün, dünyanın
kulu kölesi olmayın.
•s
Dikkat
edin! Dünya arkasını dönüp gitmektedir. Dikkat edin! Âhiret yönelmiş (size
doğru) gelmektedir. İyi biliniz ki, sizler amelin olduğu fakat hesabın olmadığı
bir dünyadasınız. İyi biliniz ki, sizler amelin olmadığı hesap gününe doğru
yaklaşmaktasınız."20
Ümmü'l-Münzir (r.anh) anlatıyor: Bir akşam vakti Resûlullah (s.a.v) bir grubun
yanına vardı, onlara, "Ey insanlar! Allah'tan utanmıyor musunuz?" buyurdu.
Oradakiler, "Ne oldu ey Allah'ın Resulü?" diye sordular. Allah Resulü (s.a.v),
"Çünkü
yiyemeyeceğiniz şeyleri biriktiriyor, ulaşamayacağınız hayallere kapılıyor ve
içinde oturamayacağınız evler inşa ediyorsunuz" buyurdular.21
Ebû Saîd-i
Hudrî (r.a) anlatıyor: Üsâme b. Zeyd, bir ay sonra ödemek üzere 100 altına Zeyd
b. Sâbit'ten (r.a) bir câriye satın aldı. Bu haberi işiten Resûlullah'ın (s.a.v)
şöyle dediğini işittim:
20
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 44167; Zebîdî, İthaf, 14/36. Irâkî, hadisin
tamamını ibn Ebü'd-Dünyâ'nın Kasrü'l-Emel adlı kitabında zikrettiğini söyler.
21
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebtr, 25/172; ibn Ebü'd-Dünyâ, Kasrü'l-Emel, nr. 5;
Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 10562; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/284; Müttakî-i
Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 44162; Zebîdî, İthaf, 14/36.
32
"Üsâme'nin
bir aylık vade ile yaptığı alışveriş sizin tuhafınıza gitmiyor mu? Gerçekten
Üsâme uzun emel (uzun hayal) sahibi biriymiş. Nefsimi kudret elinde bulunduran
Allah'a yemin olsun ki, gözlerimi açtığımda bir daha kapatmadan, yukarı
kaldırdığımda aşağıya indirmeden öleceğimi, ağzıma bir lokma aldığımda da onun
boğazımda takılıp kalacağını ve Allah'ın (c.c) ruhumu kabzederek öleceğimi
düşünürüm." Sonra Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Ey
âdemoğullarıl Eğer akıllı iseniz kendinizi ölülerden sayınız. Nefsimi kudret
elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, size vaad edilen (ölüm) mutlaka
gelecektir, siz bunu engelleyemezsiniz."22
İbn Abbas
(r.a) anlatıyor: Resûlullah Efendimiz su döktüğünde (hela ihtiyacını
giderdiğinde) hemen akabinde teyemmüm alırdı. Ben kendisine, "Ey Allah'ın
Resulü, yakınınızda su varken bu teyemmüm niye?" diye sorduğumda şöyle buyurdu:
"Bilemem; belki suya ulaşamam diye!"23
Rivayet
edildiğine göre; bir keresinde Resûlullah (s.a.v) eline üç tane sopa aldı.
Birini önüne, diğerini yan tarafına dikti. Üçüncüsünü de uzak bir yere... Sonra
ashabına hitaben, "Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz?" diye sordu.
Ashab, "Allah ve Resulü daha iyi bilir" dediler. Re-sûl-i Ekrem (s.a.v) onu
şöyle anlattı:
"Bu insan,
bu eceli, bu da emelleridir (hayalleri). İnsanoğlu emellerinin peşinden
koşarken, daha ona ulaşamadan eceli onu yakalayıverir."24
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10564; ibn Asâkir, Târîhu Medineti Dımaşk, 8/75; Ebû
Nuaym,
Hilyetü'l-Evliyâ, 6/94.
Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 1/288; İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, nr. 292; Begavî, Şer-
hu's-Sünne,
nr. 4031; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5276.
Deylemî,
Müsnedü'l-Firdevs, nr. 6760. Zebîdî, ithaf, 14/38; bk. Tirmizî, Emsal, 7.
İMAM
GAZALİ
33
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyuruyor:
"İnsanoğlunun durumu, etrafını doksan dokuz tane temenninin (arzu ve isteğin)
kuşatmasına benzer. Eğer bu arzular onun yakasını bırakmışsa, artık iyice
yaşlanmış demektir."25
İbn Mesud
(r.a) demiştir ki: "Şu inşan, şunlar da onun etrafını saran tehlikelerdir ve ona
doğru gelmektedir. Bu tehlikelerin ötesinde ihtiyarlık vardır. Uzun emel (boş
beklentiler) ise ihtiyarlıktan sonra gelir. İnsan çeşitli temenniler içerisinde
iken bu tehlikeler ona doğru gelmektedir. Allah neye emrederse, o kulun başına
gelir. Bunlardan hiçbiri başına gelmeze, onu ihtiyarlık öldürür. O ise
ihtiyarlığın ötesindeki bir şeyleri temenni edip durmaktadır."
Abdullah b.
Mesud (r.a) anlatıyor: "Bir defasında Resûlullah (s.a.v) bize bir şey anlatmak
için yere dörtgen çizdi. Ardından bu dörtgenin ortasına bir çizgi çekti. Bu
çizginin yan tarafına doğru birçok çizgi çektikten sonra da bir çizgiyi
dörtgenin dışına taşırdı. Sonra bize, 'Bunun ne anlama geldiğini biliyor
musunuz?' diye sordu. Bizler, 'Allah ve Resulü daha iyi bilir' dedik. Resûlullah
(s.a.v) ortadaki çizgiyi göstererek, 'Buinsandır'; (etrafındakini göstererek)
'Buda onu kuşatan ecelidir'; (ortadaki çizginin etrafını saran çizgileri
göstererek) 'Bunlar ise insanı devamlı sıkıntı ile eriten olaylardır. Biri başa
gelmese diğeri gelir, insanı yıpra-tır.' Dışarıya çıkan çizgiyi göstererek, 'Şu
da insanın emelleridir' (hayalleri) buyurdular."26
25
Tirmizî, Kader, 14; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 2/241; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât,
nr. 1579.
26
Buhârî, Rikâk, 4; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 22; ibn Mâce, Zühd, 27.
34
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
35
Enes b.
Mâlik'ten (r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz (s.a.v)
şöyle buyurmuşlardır:
İnsanoğlu
yaşlandığı halde kendisiyle birlikte iki huyu sürekli kalır. Bunlar, dünya hırsı
ve emelleridir (nihayetsiz hedefleri)."
Hadis bir
diğer rivayette şöyledir: İnsanoğlu ihtiyarladığı halde kendisiyle beraber iki
haslet genç kalır. Bunlar, dünya malına ve uzun yaşamaya olan hırsı."27
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurur: "Bu ümmetin ilk döne-mindekiler yakînî imanları ve
zühdleri sayesinde kurtuldular. Son döneminde gelenler ise cimrilik ve uzun emel
(nihayetsiz arzu ve istekler) nedeniyle helak olacaklardır."25
Şöyle
anlatılır: Bir ara isâ (a.s) otururken yaşlı bir adamın kürekle yeri kazdığını
gördü ve, "Allahım! Onun kalbinden nihayetsiz emelleri çıkar" diye dua etti.
Biraz sonra adam işini bırakıp yere yattı, öylece bir müddet bekledi. Bunu gören
İsâ (a.s), "Allahım! Ona emelleri iade et" diye duada bulundu. O anda adam ayağa
kalkarak tekrar çalışmaya başladı, isâ (a.s) adamın yanına giderek neden bu
şekilde davrandığını sordu. Yaşlı adam şöyle dedi:
"Bir ara
çalışmakta iken nefsim bana, 'İhtiyarladın, daha ne zamana kadar çalışacaksın?'
dedi, ben de küreği bir tarafa atıp yan yattım. Bu sefer de nefsim bana,
'Hayatta olduğun müddetçe maişetinin temini için çalışmak zorundasın' dedi, ben
de kalktım, küreğime sarılıp çalışmaya başladım."
27
Müslim, Zekât, 114-115 (nr. 1046-1047); ibn Mâce, Zühd, 27 ; Tirmizî, Zühd, 28;
Ah-med b. Hanbel, el-Müsned, 3/192; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 4087.
28
Süyûtî, Câmiu's-Sagîr, nr. 9256; Miittakî-i Hindi, Kenzü'l-Ummâl, nr. 7388;
Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5281.
Hasan-ı
Basrî (rah) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (s.a.v) sahabelerine, "Hepiniz cennete
girmek istiyor musunuz?" diye sordu. Sahabeler, 'Evet, ey Allah'ın Resulü"
dediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v),
"O zaman
emellerinizi kısa tutun, ölümünüzü gözlerinizin önüne getirin ve Allah'tan tam
manasıyla haya edin"
buyurdular.29
Resûlullah
(s.a.v) bir duasında şöyle demiştir:
"Allahım!
Âhirefm hayırlarına engel olan dünyadan sana sığınırım. Ölümün hayırlarını
engelleyen hayattan sana sığınırım. Salih amel işlemeye mani olan uzun emelden
sana sığınırım."30
29 İbn
Ebü'd-Dünyâ, hadisin tamamını Kasrü'l-Emel adlı kitabında Hasan-ı Basrî'den
mürsel olarak rivayet etmiştir. Zebîdî, İthaf, 14/41. Hadisin son kısmı için bk.
Tabe-rânî, el-Mu'cemü'l-Keb"\r, 20/216; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/387.
30 ibn
Ebü'd-Dünyâ, hadisi, Kasrü'l-Emel adlı kitabında Havşeb'den rivayet
etmiştir.(bk. Zebîdî, İthaf, 14/41).
t'
36
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
37
İKİNCİ
FASIL
UZUN HAYAL
KURMANIN SEBEPLERİ ve TEDAVİ
YOLLARI
Bil ki,
uzun emel kurmanın (uzun hayaller peşinde olmanın) iki temel sebebi vardır:
• Dünya
Sevgisi
• Cahillik
Dünya
Sevgisi
Dünya
sevgisine bağlanıp uzun hayaller peşinde olmak şöyle olur:
Kul dünyaya
muhabbet gösterip onun şehvetlerine, lezzetlerine ve onunla alâkalı şeylere
bağlandığı zaman ondan ayrılmak kendisine zor gelir. Muhabbetle bağlandığı
şeylerden kendisini ayıracak olan ölümü anmayı istemez. Hoşlanmadığı tüm
şeylerden kendini uzak tutar. İnsanın kalbi birçok kuruntu ile doludur. Nefsi
daima muradına uygun düşler peşindedir. Bütün arzusu dilediği kadar dünyada
kalabilmektir. Bunun için hep dünyayı düşünür ve içinde hep dünya için bir
şeyler ölçüp biçmeye başlar.
Dünyada
devamlı kalabilmek arzusuna bağlı olarak; mal, evlât, ev, dost, binecek ve diğer
ihtiyaçları üzerinde planlar kurup hazırlıklar yapar. Kalbi bu düşüncelerin
üzerinde durur, hep bunları düşünür. Ölümü anmaktan gafil kalır. Onun yakın
olduğunu düşünmez.
Kimi zaman
ölüm aklına gelse, onun için hazırlık yapma gereğini farketse de kendi kendine,
"Daha gençsin, önünde çok uzun zaman var, vakti geldiğinde tövbe edersin" der.
Yaşı biraz ilerlediğinde de, "İhtiyarlayınca tövbe edersin" der. İhtiyarlık
gelip çatınca ise, "Bu evin inşaatını bitir, şu araziyi bakımlı hale getir, bu
yolculuktan dön öyle, şu çocuğunu büyüt, evlendir, ev-bark sahibi yap, şu beni
kahreden düşmanımın başına bir musibetin geldiğini göreyim öyle tövbe edeyim"
diye hep erteler.
Cehennem
ehlinin ekserisinin feryadı bugünün işini yarına bırakmaktandır. Onlar orada,
"Yapmamız gerekenleri ertelediğimiz için eyvahlar olsun bize!" diyeceklerdir.
İbadet ve
itaatlerini daima erteleyen zavallı kimse, bugün için ertelemek istediği şeyin,
yarın tekrar kendisiyle beraber olacağını bilmez ki! Ancak o, bu süreyi uzatarak
düşüncelerinin daha da kuvvetlenmesini ve derinleşmesini sağlamış olur. Dünyaya
dalanın, onun bekçiliğini yapanın boş vakti olacağını sanır. Eyvah ki eyvah!
Dünyanın meşgalelerinden ancak onu atanlar kurtulabilir. Şairin de dediği gibi:
Bitirememiştir hiç kimse dünyadan muradını, Bir haceti tükenirken diğeri alır
yerini.
Bütün bu
temennilerin ve boş hayallerin temelinde dünya sevgisi, onun şehvetlerine
bağlılık ve Resûlullah Efen-dimiz'in (s.a.v) şu hadisinin mânasından gaflet
vardır:
"Sevdiğini
dilediğin kadar sev; hiç şüphesiz ondan ayrılacaksın. "31
I
Taberânî,
el-Mu'cemü's-Sagîr, nr. 705; Hâkim, el-Müstedrek, 4/324; Hatîb, Târîhu Bağdat,
4/10; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 1729, 1732.
38
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
39
Cahillik
İnsan bazan
gençliğine güvenerek ölümün yakınlığını uzak görür. O zavallı, şayet
beldesindeki ihtiyarlar sayılsa sayılarının gençlerin onda biri kadar bile
olmadığını hiç düşünmez. Bunun sebebi, ölümün gençlerde yaşlılara oranla daha
çok olmasındandır. Öyle ki, bir ihtiyar ölene kadar bin çocuk ve genç
ölmektedir.
Bazan da
kişi sıhhatine güvenerek ölümü ve onun ansızın çıkıp gelivermesini uzak bir
ihtimal olarak görür. O gafil insan ölümün kendisine uzak olmadığını bilmez.
Şayet ölümün onun yakasına yapışması uzak bir ihtimal olsa bile ansızın
hastalanması pek yakındır. Zira tüm hastalıklar hiç beklenmedik bir anda
belirir. Kişi hastalandığında da ölüm ona uzak olmuş olmaz.
Eğer bu
gafil insan biraz düşünse, ölümün belli bir vaktinin olmadığını; genç, olgun,
ihtiyar, yaz, kış, sonbahar, ilkbahar, gece, gündüz ayrımı yapmadığını bilir ve
ona hazırlık yapmakla meşgul olurdu. Fakat bu gibi şeylerden cahil olması,
dünyaya olan sevgisi onu uzun hayaller kurmaya çağırması ve yakın olan ölümü
hatırlamaktan gafil kalması nedeniyle o kimse devamlı ölümün kendisinden çok
ötede olduğunu zanneder. Bir gün ölümün başına gelip kendisini pençesine
alacağını düşünmez.
O hep
başkasının cenazesini kefenleyeceğini zanneder; kendisinin kefenleneceğini
düşünmez. Bunun nedeni ölümü ve kefenlenmeyi daima başkalarının üzerinde
görmesin-dendir.
Kendisinin
ölümüne gelince; ondan hoşlanmaz; onu düşünmez bile! Çünkü o kendisi için hiç
olmamıştır. Oldu mu da başka bir defa daha gerçekleşmez. Bu ilk ve sondur. Bunun
için onun takip edeceği yol, kendisini daima
başkaları
ile kıyaslaması, hiç şüphesiz kendisinin de cenazesinin omuzlar üzerinde taşınıp
kabre bırakılacağını bil-mesidir.
Belki de,
şu an kişinin kabri boşaltılmış, lahdinin üzerine konulacak tuğlalar
hazırlanmıştır; onun ise hiçbir şeyden haberi yoktur. Gerçekten bugünün işini
yarına ertelemek koyu bir cehalettir.
Uzun
hayaller peşinde olmanın sebeplerinin cehalet ve dünya sevgisi olduğunu bildiğin
zaman onun tedavisinin bu sebepleri ortadan kaldırmak olduğunu anlarsın.
Cehaleti
ortadan kaldırmanın yolu, huzurlu bir kalp ve safi bir düşünceyle tefekküre
dalmak, kalpleri tertemiz olan insanların hikmetli sözlerine kulak vermektir.
Dünya
sevgisini kalpten çıkarıp atmaya gelince; bunu gönülden çıkarmak gerçekten zor
bir iştir. Bu öyle müzmin bir hastalıktır ki onun tedavisinde öncekiler ve
sonrakiler âciz kalmışlardır. Onun tek bir ilâcı vardır, o da âhiret gününe iman
etmek; oradaki azabın büyüklüğüne ve sevabın çokluğuna inanmaktır. Kişi ne zaman
bunlara yakînî bir iman ile inanırsa dünya sevgisi ondan çekip gider. Çünkü
değeri büyük olan şeyleri istemek, kıymetsiz olan şeyleri kalpten silmek
demektir.
Kul
dünyanın basitliğini gördüğü, âhiretin'de ihtişamının farkına vardığı zaman
artık dünyaya tenezzül etmez. Doğudan batıya dünyanın bütün nimetleri kendisine
verilse dahi o dönüp bakmaz. Dünyadaki nasibinin azıcık bir şey olduğunu, bunun
da insanı kederlendiren, midesini bulandıran şeyler olduğunu bildikten sonra
nasıl ona iltifat etsin ki? İnsan böyle bir dünya ile nasıl sevinebilir? Âhirete
iman eden birinin kalbinde dünya sevgisi yerleşebilir mi?
I
40
OLUM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
41
Allah
Teâlâ'dan sâlih kullarının dünyayı gördükleri gibi bize de göstermesini dileriz.
Ölümü
hatırlayabilmek için, emsal ve akranlarının ölümlerini düşünmekten, onların
cenazelerine ibretle bakmaktan daha etkili bir tedavi yolu yoktur. Bak, ölüm
nasıl hiç ummadıkları bir anda onları yakalayıverdi?
Ölüme ve
ölümden sonraki hayata hazırlanan gerçekten büyük bir kurtuluşa ermiştir. Uzun
hedefler peşinde koşan ise gerçekten büyük bir hüsran ve zarar içerisindedir.
işte bunun
için insan her an, her saat etrafına ve azalarına ibret nazarıyla bakmalı,
kabirde kurtların kendisini nasıl kemireceklerini, kemiklerinin nasıl ufalanıp
dağılacağını, haşere ve böceklerin hangi göz bebeğinden yemeye başlayacaklarını,
vücudunda ne varsa hepsinin o böceklere yem olacağını düşünüp orada Allah rızâsı
için öğrenilen ilimden ve yapılan amelden başkasının fayda vermeyeceğini
tefekkür etmesi gerekir.
Yine aynı
şekilde karşılaşacağı kabir azabını, Münker ve Nekir'in sorgulamalarını,
tekrardan dirilmeyi ve hesap için toplanmayı, kıyametin korkutucu hallerini, o
büyük arz günündeki hesaba gelin çağrısını düşünüp hayalinde canlandırmalıdır.
İşte bu ve
benzeri düşünceler ölümü anmayı kalbe sevimli hale getirir ve insanı ona
hazırlık yapmaya sevkeder.
ÜÇÜNCÜ
FASIL
UZUN ve
KISA HAYALLER PEŞİNDE OLAN İNSANLARIN DERECELERİ
Bil ki,
insanlar bu hususta farklı derecelere sahiptir. Bazısı dünyada ebedî olarak
kalmayı ister ve buna arzu duyar. Bunların durumu hakkında âyet-i kerimede şöyle
buy-rulur:
"..
(Onlardan) her biri bin yıl yaşamayı arzular."32
Kimileri
yaşlanıncaya kadar gördüğü en ihtiyar insanlar kadar yaşamayı ister. Bunlar
dünyaya karşı aşırı muhabbet besleyenlerdir. Bunlar hakkında Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"İhtiyar
kimse yaşlılıktan dolayı boyun kemikleri birbirine geçse dahi o, dünya
sevgisinde gençtir. Ancak takva sahipleri böyle değildir. Onlar ise pek
azdır."33
İnsanlardan
bir kısmı sadece önündeki bir yılın temennileri içerisindedir. O senenin
haricindeki zamanlar için herhangi bir şeyle meşgul olmaz, gelecek yıl
yaşayabileceklerini düşünmezler. Onlar yazın kış için; kışın da yaz için
hazırlıklar yaparlar. Kendilerine bir yıl kadar yetecek miktarda erzak
topladıkları zaman ibadete koyulurlar.
I
32 Bakara
2/96.
33
İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, 1/243. Ayrıca bk. Buhârî, Rikâk, 5 (nr. 6420-6421);
Müslim, Zekât, 113-115 (nr. 1046).
42
ÖLÜM ve
SONRASI
Bir kısmı
mevsimlik ümitler içindedir; yazda ise yaz, kışta ise kışın hazırlıklarını
yaparlar. Onlar yazda iken kışlık; kışta iken de yazlık elbise telâşına
düşmezler.
Onlardan
bir kısmı temennilerini sadece bir gün ve geceye yani yirmi dört saate
hasretmişlerdir. Yalnızca o günün hazırlığını yaparlar, yarın için asla bir
hazırlıkta bulunmazlar.
İsâ (a.s)
şöyle demiştir: "Yarının rızkı için düşünüp durmayın. Eğer yarın için ömrünüz
varsa elbette rızkınız da onunla beraber gelir. Yok, eğer yarına
ulaşamayacaksanız başkasının hayatı için kaygılanmayın."
Bazı
insanlar da vardır ki onların temennileri bir saati bile geçmez. Bu hususta Hz.
Peygamber (s.a.v) Hz. Ömer'in oğlu Abdullah'a şöyle buyurmuştur:
"Sabah
olunca akşama çıkacağını, akşam olunca da sabaha çıkacağını düşünme."34
Aynı
şekilde bazı insanlar da bir saat dahi yaşayabileceklerini düşünemezler. Nitekim
Resûlullah Efendimiz (s.a.v) su döktükten sonra suya yakın olmasına rağmen hemen
oracıkta teyemmüm almış, bunun nedenini soranlara da, "Belki suya ulaşamam diye
(böyle yaptım)!"35 demiştir.
Kimilerinin
de ölüm hep gözlerinin önündedir. Sanki her an öleceklermiş gibi onu gözetleyip
dururlar. Bu kişiler, namazlarını sanki dünyaya veda edecek olan kişilerin
namazları gibi kılarlar. Bu hususta Muâz b. Cebel'den (r.a) gelen bir rivayet
vardır; şöyle ki:
Buhârî,
Rikâk, 3; Tirmizî, Zühd, 25; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 10543; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 2/41.
Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 1/288; İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd, nr. 292; Begavî,
Şer-hu's-Sünne, nr. 4031; Halîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5276.
İMAM'
GAZALİ
43
Resûlullah
(s.a.v) kendisine, imanının hakikati nedir diye sorduğunda Muâz (r.a), "Bir adım
attığımda diğer adımımı yere basamayacağımı düşünüyorum"36 demiştir.
Habeşistanlı sâlihlerden olan Esved hakkında şöyle anlatılır: Bir gece namaz
kılarken (her namazı bitirdiğinde) sağına soluna bakınıyormuş. Oradan biri,
"Neden sağına soluna bakınıp duruyorsun?" diye sorduğunda Esved, "Ölüm meleği
hangi tarafımdan gelecek diye bakmıyorum" demiştir.
İşte
insanların mertebeleri bunlardır. Her birinin Allah (c.c) katında dereceleri
vardır. Bir ay bir gün yaşam arzusunda bulunan biriyle sadece bir ay yaşamak
arzusunda bulunan elbette bir değildir. Bu ikisinin arasında Allah katında
dereceler vardır. Zira âyet-i kerimelerde,
"Şüphe yok
ki Allah zerre kadar haksızlık etmez"37
"Kim zerre
miktarı hayır yapmışsa onu görür"3a buyrul-muştur.
Emelleri
(hedefleri) kısa tutmanın belirtileri, amel ve ta-atlerde aceleci davranmada
belli olur. Her insan hedeflerini kısa tuttuğunu iddia eder; fakat yalanı hemen
belli olur, çünkü yaptıkları bunu gösterir. Zira bazan öyle şeylere özen
gösterir ve önem verir ki, o sene içinde asla ona ihtiyacı olmaz. İşte bunlar,
onun emelini uzun tuttuğunun göstergesidir.
Allah'ın
yardımı ile hayırlarda muvaffak olmanın alâmeti, kişinin ölümü daima gözünün
önünde bulundurması, ondan bir an dahi gafil kalmaması ve ölümün her an
kendisine geleceğini düşünerek hazırlıklar yapmasıdır. Bu kul,
36 Ebû
Nuaym, Hilyetü'l Evliya, 1/304-305.
37 Nisa
4/40.
38 Zilzâl
99/7.
44
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZALİ
45
İl
akşama
kavuşursa Allah'a, kendisine itaat etme kuvvetini ve kudretini bahşettiği için
şükreder. Gündüzünü zayi etmediği, bilakis ondan nasibini tamamlayıp âhireti
kazanma yolunda nefsi için azıklar topladığı için sevinir. Sabaha çıktığı zaman
da aynı şekilde yapar.
Ne var ki,
bu düşüncelere sahip olmak, ancak kalbini yarına ait temennilerden boşaltmakla
mümkün olur. İşte böyle biri öldüğü zaman mutlu bir şekilde hayata gözlerini
kapar ve âhiret zengini olur. Eğer ölmez de hayata devam ederse ölüm ve ötesi
için daha güzel hazırlıklar yapabileceği, Allah'a daha çok münâcâta bulunacağı
için sevinir. Ölüm onun için bir mutluluk, hayat ise amel defterlerini hayırlı
doldurmak için bir fırsattır.
Ey zavallı
insan! Durum ve hal böyle olunca, ölüm hep aklında bulunsun. Zira bu yolculuk
içerisinde ölüm daima seni kendine doğru çekmekte, sen ise bundan gafil bir
halde bulunmaktasın. Belki sen alacağın yolu bitirdin, menziline çoktan vardın!
Ölüme
hazırlanmanın son yolu, evvelce boşa harcadığı nefesleri şimdi birer ganimet
bilerek hemen amele sarılmaktır.
DÖRDÜNCÜ
FASIL
BİR AN ÖNCE
AMELE SARILMANIN ÖNEMİ ve AMELİ
ERTELEMENİN TEHLİKELERİ
Şunu iyi
bil ki, bir kimsenin gurbette iki kardeşi olsa ve onlardan birinin yarın,
diğerinin de bir ay ya da bir sene sonra geleceğini beklese, elbette bir gün
sonra gelecek olan kardeşi için hazırlıklar yapmaya başlar. Hazırlık yapmak
beklenenin yakın olduğu anlamına gelir. Şu halde ölümün kendisine bir yıl sonra
geleceğini bekleyen kimse, bu süre ile oyalanır durur. Bu müddetin ötesindeki
şeyleri unutur. Artık o her sabah bir seneyi bekler durur. Geçen hiçbir gün o
seneden hiçbir şey eksiltmez, işte bu, sürekli onun amel ve ibadetlere koşmasını
engeller. Bu bir senenin kendisi için çok uzun bir zaman olduğunu düşünerek
devamlı amellerini yarına erteler. Bu kimseler hakkında Hz. Peygamber Efendimiz
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sizden
birinizin dünyadan beklediği, azdıran bir zenginlik veya âhireti unutturan bir
fakirlik veya (safsatalar içerisinde) bunatan bir ihtiyarlık yahut ifsat eden
bir hastalık veya acele gelmesini istediğiniz bir ölüm ya da deccâlden
46
ÖLÜM ve
SONRASI
başkası
değildir. Deccâl ise (şimdilik) gözükmeyen, beklenen bir serdir. Yahut dünyadan
beklediğiniz kıyamettir; kıyamet ise çok dehşetli ve çok acıdır. "39
İbn Abbas
(r.a) rivayet ediyor: Hz. Peygamber (s.a.v) adamın birine nasihatte bulunurken
şunları söyledi:
"Şu beş
şeyden önce beş şeyin kıymetini bil:
•
İhtiyarlığından önce gençliğinin.
•
Hastalığından önce sıhhatinin.
•
Fakirlikten önce zenginliğinin.
•
Meşguliyetinden önce boş zamanlarının.
•
Ölümünden önce hayatının."40
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"İki nimet
vardır ki insanların çoğu onda aldanmışlardır: Bunlar sağlık ve boş zamandır."^
Yani insanların çoğu bu iki nimetin kıymetini ellerinden çıkana kadar bilmezler.
Yine
Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"(Tehlikelerden) korkan kimse, gecenin ilk kısmında yol alır. Geceden yol alan
da menziline varır. İyi bilin ki Allah'ın (sizlere vermek istediği) malı pek
pahalıdır. Dikkat edin! Allah'ın malı cennettir."42
39
Tirmizî, Zühd, 3; Münzirî, et-Tergfb ve't-Terhîb, nr. 4913.
40 Hâkim,
el-Müstedrek, 4/306; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 44031.
41
Buhârî, Rikâk, 1 (nr. 6412); Tirmizî, Zühd, 1 (nr. 2304); ibn Mâce, Zühd, 15
(nr. 4170).
42
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 18 (nr. 2450); Hâkim, el-Müstedrek, 4/308; Begavî,
Şerhu's-Sünne, nr. 4173; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5348. İbnü'l-Alâ demiştir
ki: "Hadis-i şerifte bahsedilen korkudan maksat, Allah korkusudur. Gecenin ilk
kısmından kastedilen, âhiret yolculuğudur. Hadisi zahirî mânada aldığımızda,
gecenin iik kısmını yolculuğa tercih etmek eşkıyalardan korunmak içindir.
Hadis-i şerifte anlatılmak istenen şey, şeytanın hile ve tuzaklarına düşmemek
için bir an önce sâlih amellere sarılmaktır. Menzile ulaşmaktan kastedilen ise,
hayırlı ameller işleyerek kurtuluşa ermektir (bk. Zebîdî, İthaf, 14/67).
İMAM
GAZÂLÎ
47
Hz.
Peygamber (s.a.v) bir diğer hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Sûra ilk
üfürülmenin zamanı geldi. Ardından ikinci üfü-rülüş gelecek. Ölüm ise tüm
ağırlığı ile gelmiştir. "43
Resûlullah
(s.a.v) ashabında bir gaflet veya aldanış sezdiğinde yüksek sesle onlara, "Ölüm
size kesin olarak gelecek! Ya şekavetle ya da saadetle."44
Ebû
Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiğine göre, Resûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Ben bir
uyarıcıyım, ölüm size aniden gelecek bir şeydir, kıyamet ise buluşma (ve
hesaplaşma) yeridir."45
Abdullah b.
Ömer (r.a) anlatıyor: "Güneşin hurma dallarının üzerinde görüldüğü ve artık
batmaya doğru meylettiği bir (ikindi) vaktinde Allah Resulü (s.a.v) yanımıza
geldi ve şöyle buyurdu:
"Şu
günümüzden geçen süre içerisinde (akşama kadar) ne kadar vakit kaldı ise,
dünyanın ömründen de (kıyametin kopması için) o kadar vakit kalmıştır."46
Bir diğer
hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuştur:
"Dünya
baştan aşağı yırtılmış, sonundan (tek bir iple) bağlı kalmış bir elbise gibidir.
O ip de nerdeyse kopmak üzeredir."47
Tirmizî,
Sıfatü'l-Kıyâme, 23 (nr. 2457); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/136; Hâkim,
el-Müstedrek, 2/513, ibn Asâkir, Târîhu Medineti Dımaşk, 7/331; Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10579; Kurtubî, el-Câmi', 10/170. Rivayetin ilk kısmı
şöyledir: Hz Peygamber (s.a.v) gecenin dörtte biri geçtiği zaman kalkar ve şöyle
buyururdu: "Ey insanlar! Allah'ı zikredin..."
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10568, 10569; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42099 Ebû
Ya'lâ, el-Müsned, nr. 6149; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 17693; ibn Kesîr,
Tefsiru Kur'âni'l-Azîm, 6/2601.
Tirmizî,
Fiten, 26 (nr. 2191); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/19; Ebû Ya'lâ, el-Müsned,
nr. 1101; Hâkim, el-Müstedrek, 4/505.
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10240; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 8/138, Müttakî-i Hindî,
Kenzü'l-Ummâl, nr. 6301.
48
ÖLÜM ve
SONRASI
Câbir (r.a)
anlatıyor: "Hz. Resûlullah (s.a.v) hutbelerinde kıyametten bahsettiği zaman
sanki bir düşmanın gelişini haber veriyormuş gibi sesini yükseltirdi. Öyle ki
yanakları kıpkırmızı olurdu.
Yine bir
defasında böyle bir hutbe okudu ve şöyle buyurdu: "Sizinle beraber sabahladım ve
sizinle beraber akşamladım. Ben kıyamete yakın bir zamanda gönderilmiş bir
peygamberim."48
Hz.
Peygamber (s.a.v) bunu, orta ve işaret parmaklarını birleştirerek ifade etmişti.
Abdullah b.
Mesud (r.a) anlatıyor: Bir defasında Resûlullah (s.a.v) En'âm sûresinin 125.
âyeti olan, "Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm'a açar"49
âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu:
"İman nuru
kişinin göğsüne (kalbine) girdiği zaman göğsü genişler." Oradaki sahabeler, "Ey
Allah'ın Resulü, bunun alâmeti var mıdır?" diye sordular. Resûlullah (s.a.v),
"Evet, bu
aldatan dünyadan uzaklaşmak, ebediyet yurduna yönelmek ve ölüm gelip çatmadan
önce onun için hazırlıklar yapmaktır" buyurdu.50
Süddî, Mülk
sûresinin ikinci âyeti olan, "O (Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını
sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır"^ âyetinin tefsirinde, "Hanginiz daha
çok ölümü hatırlar, hanginiz ölüm için daha güzel hazırla-
48
Buhârî, Rikâk, 39, (nr. 6503-6505); Müslim, Cum'a, 43 (nr. 867); Nesâî, Ideyn,
22 (nr. 1577); ibn Mâce, Mukaddime, 7 (nr. 45); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
3/124; ibn Haoer, Fethü'l-Bâri isimli eserinde hadisin son kısmı için şu mânayı
da verir: "Benimle kıyametin kopuşu arasında az bir zaman kalmıştır" (bk.
a.g.e., 13/151).
49 En'âm
6/125.
50
Beyhakî-, Şuabü'l-imân, nr. 10552; Hâkim, el-Müstedrek, 4/311; Müttakî-i Hindî,
Ken-zü'l-Ummâl, nr. 302; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 3/355.
51 Mülk
67/2.
49
nır ve
ondan korkarak sakınır ve tedbirler alır diye bunları yarattı" demiştir.
Sahabeden
Huzeyfe (r.a) demiştir ki: "Her sabah ve akşam bir münadi, 'Ey insanlar!
Yolculuk var, yolculuk var!' diye seslenir, zira âyet-i kerimede, ölüm hakkında,
'O
(cehennem) insanlık için, sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler
için büyük uyarıcı musibetlerden biridir' 52> denilmiştir."
Temîmoğullan'nın azatlısından Şüheym-i Medenî şöyle demiştir: "Bir keresinde
Âmir b. Abdullah'ın yanına uğradım, namaz kılıyordu; ben de oturdum. O acelece
namazı bitirdi, bana döndü ve, 'Hacetini söyle, çünkü acelem var' dedi. Ben,
'Hayrola, acelen neyedir?' diye sordum, bana, 'Allah sana rahmetiyle muamele
etsin! Ölüm meleği yaklaşmakta' dedi ve benim hacetimi giderdi. Ben onun
yanından kalktıktan sonra hemen namaza koyuldu."
Davud-i Tâî
bir yerden geçmekte iken adamın biri ona bir şey sordu. Davud-i Tâî ona, "Beni
bırak, canım çıkacak diye acele ediyorum (yapmam gereken işlerim var)" dedi.
Hz. Ömer
(r.a) şöyle diyordu: "Her şeyde ağırdan alarak ve ihtiyatlı davranmak
hayırlıdır; ancak âhiret işlerinde acele etmek gereklidir."
Münzir b.
Sa'lebe anlatıyor: "Mâlik b. Dînâr'ın nefsine şöyle seslendiğini işittim:
'Yazıklar olsun sana! Ölüm gelmeden önce acele et. Yazıklar olsun sana! Ölüm
gelmeden önce acele et.' Öyle ki bunu tam altmış defa tekrarladı. Ben ise beni
göremeyeceği bir yerde onu dinliyordum."
Hasan-ı
Basrî bir vaazında şöyle demiştir: "Acele edinJ Acele edin! O nefesleriniz var
ya, şayet içinizde kalıp bir daha dışarı veremezseniz kendisiyle Allah'a
yaklaştığınız
Müddessir
74/35-37.
50
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
51
amelleriniz
kesilir. Allah (c.c), günahlarının çokluğuna bakıp da göz yaşları döken kuluna
merhamet etsin."
Sonra, "Biz
onlar için (günlerini ve nefeslerini) teker teker sayıyoruz"53 âyetini okudu ve,
"Sayının sonu ruhunun çıkmasıdır; sayının sonu ailenden, çoluk çocuğundan
ay-rılmandır; sayının sonu kabir çukuruna girmendir, dedi."
ÖLÜMDEN
ÖNCE TAAT ve İBADETTE ACELE ETMEK
Ebû Musa-i
Eş'arî (r.a) ölümünden önce ibedet ve taat hususunda o kadar çaba sarfetmiş ve o
kadar çalışmıştı ki, kendisinin bu durumunu gören yakınları, "Biraz kendine
acısan da yavaşlasan, nefsine birazcık şefkat göstersen olmaz mı?" dediklerinde
o, "Atlar yarış için serbest bırakıldıklarında ve varış yerine doğru
yaklaştıklarında olanca kuvvetlerini harcarlar. Yeminle söylüyorum ki işte benim
de ömrümden bundan daha az bir zaman kaldı." Bu olayı anlatan râvi diyor ki: Ebû
Musa-i Eş'arî ölünceye kadar bu hal üzerine ibadete devam etti.
Ebû Musa-i
Eş'arî hanımına diyordu ki: "Yükünü bağla, yolculuğa hazırlan. Çünkü cehennem
üzerinden geçilecek bir geçit yoktur."
Halifelerden biri54 minberde yaptığı bir konuşmasında şunları söylemiştir: "Ey
Allah'ın kullan! Elinizden geldiği kadar Allah'tan (c.c) korkun. Hak yola
çağrıldığında uyanan kimselerden olun. Şunu iyi bilin: Dünya insanlar için
kalınacak bir yer değildir. Öyleyse onu bırakıp ebedî olan yurda yönelin. Ölüm
için hazırlanın, çünkü o gölgesini üze-
53 Meryem
19/84.
54 Zebîdî
işaret edilen halifenin Hz. Ali (r.a) olduğunu kaydeder (bk. Zebîdî, ithaf,
14/72).
rinize
sarkıtmış vaziyettedir. Bu dünyadan göç için hazırlanın, zira o sizin için çok
ciddi bir olaydır.
Dünya gibi
her an noksanlaşan ve her saat yıkılan bir hedef için, en lâyık olan uzun emelli
olmamaktır. Gece ve gündüzün her an önümüze getirmekte olduğu bir gaip (âhi-ret)
için lâyık olan derhal ona yönelmektir.
En güzel
hazırlık, kula saadet ya da azap getiren ölüm için olmalıdır.
Allah
katında takva sahibi olan kimse, nefsine öğütlerde bulunan, ölmeden önce tövbe
yapan ve şehvetlerini yenen kimsedir. Zira insanın ölüm saati kendisinden
gizlenmiştir. Boş emelleri onun için bir tuzak olmakta, kendisine musallat
edilen şeytan onu, "ileride tövbe edersin" diye oyalamakta ve işlemesi için
günahları kendisine süslü göstermektedir. Bu hal insanın en gafil bir anında
ölümün kendisini yakalamasına kadar devam eder.
Şu bir
gerçek ki, sizinle cennet ya da cehennem arasında ölümden başka hiçbir şey
yoktur. Günlerini Allah'a isyan içinde çürüten, ömrünü kendi aleyhinde delil
yapan gaflet sahiplerine yazıklar olsun.
Allah
bizleri ve sizleri, nimetlerinin çokluğuyla şımarma-yan, günah işlemeyerek O'na
itaatte kusur etmeyen, öldükten sonra hasret ve pişmanlık içinde bırakmadığı
kullarından eylesin.
Gerçekten o
Allah (c.c) bütün duaları işitir. Bütün hayırlar O'nun elindedir. O dilediğini
yapandır."
Müfessirlerden biri Hadîd sûresinde geçen, "...Fakat siz kendi başınızı belâya
soktunuz; fırsat beklediniz; şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. O çok
aldatan sizi, Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah'ın emri gelip çattı"55
âyetini şu şekilde tefsir etmiştir:
55 Hadîd
57/14.
52
ÖLÜM ve
SONRASI
"...Fakat
sizler şehvetlere ve lezzetlere meylederek başınızı belâya soktunuz. Tövbe etmek
için fırsatlar bekleyip durdunuz. Şüphelere düştünüz ve kuruntular sizleri
aldattı. O çok aldatan şeytan sizleri Allah hakkında hak olmayan düşüncelerle
aldattı. Nihayet Allah'ın emri olan ölüm gelip çattı."
Hasan-ı
Basrî demiştir ki: "Sabredin, dişinizi sıkın; bu dünya günleri pek azdır. Sizler
bekletilen bir kafilesiniz; çok geçmez içinizden biri çağrılır, o da bir yere
kaçamadan çağrıya icabet eder. O halde yanınızdakilerin en iyisiyle bu dünyadan
göç etmeye bakın."
Abdullah b.
Mesud (r.a) şöyle demiştir: "Sizlerden sabaha çıkan her biriniz birer
misafirdir. Malları ise bakması için ona verilmiş emanetdir. Misafir yoluna
devam eder, emanetler ise sahibine iade edilir."
Ebû
Ubeyde-i Bâcî şöyle anlatır: Vefatına yakın Hasan-ı Basrî'nin yanına gittik.
Bizlere, "Hoş geldiniz, safalar getirdiniz. Allah sizleri ve bizleri ebedî
saadet yurdu cennetine koysun" diye dua ettikten sonra şöyle dedi:
"Eğer
sabrederseniz, tasdik edip inanırsanız bu ölüm güzel bir bildiridir. Sakın ha bu
dinlediklerinizden hisseniz, bir kulağınızdan girip öbüründen çıkmak olmasın!
Zira Hz. Muhammedi (s.a.v) görenler, sabah olsun akşam olsun onun hiçbir taş
üstüne taş koyduğunu (dünyalık için çalıştığını) görmemişlerdir. Fakat onun için
en yükseğe bir hedef konulmuş, o da bu hedefe ulaşmak için kolları sıvamış ve
ona ulaşmıştır.
Acele edin!
Acele edin! Kurtulmaya bakın, kurtulmaya! Siz hangi hedefe tırmanıyorsunuz?
Kabe'nin rabbine yemin olsun ki ölümle burun buruna gelmişsiniz.
Allah (c.c)
hayatı kendine zorlaştırmadan maişetini kolay bir yoldan temin eden, yeri
geldiğinde kırıntılarla karnı-
İMAM
GAZÂLÎ
53
nı doyurup
eski elbiseler giyen, toprağa sarılan, ibadetlerinde gayret gösteren,
günahlarına ağlayan, azaptan korkup kaçan ve Allah'ın rahmetini isterken ölüme
yakalanıp o hal üzerine ölen kuluna rahmet etsin."
Âsim Ahvel
anlatıyor: Fudayl-i Rakkaşî'ye birtakım sorular sormuştum; bana şunları söyledi:
"Ey dostum! Etrafındaki insanların çokluğu ile aldanıp kendini unutma! Çünkü
ölüm bizzat sana gelecektir, senin yerine kimse ölmeyecektir. Ölüm geldiğinde
şuraya gideyim, buraya gideyim de diyemezsin. Ölümle bir anda günlerin
bitiverir, elinde hiçbir şey kalmaz. Gerçekten ölüm senin için takdir
edilmiştir. Dünyada geçmiş günahlarını silip yok edecek yeni bir iyilikten daha
güzel bir şey görme! Peşine düşülecek ve elde etmek için çaba sarfedilecek en
güzel iş budur."
54
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
CAN ÇEKİŞME
ÂNI
Şunu iyi
bil ki, miskin ve zavallı olan bu kulun önünde, can çekişmenin dışında,
karşılaşacağı keder, korku ve azaptan başka hiçbir şey olmasaydı bile sadece
ruhunun çıkış anındaki sancılar onun hayatını zehir etmeye, neşesini kaçırmaya,
onu gafletten uzaklaştırmaya yeterdi. Bu, insanın üzerinde uzun uzun düşünüp
çare araması ve en büyük hazırlığı yapması gereken bir haldir. Özellikle bu hal
insanın (bilgisi ve yetkisi dışında) her nefes önüne çıkabilecek bir iş olunca,
durum daha nazik olmaktadır.
Bu konuda
hikmet ehlinden biri şöyle der: "Başkasının elinde olan bir sıkıntının ne zaman
gelip seni saracağını bilemezsin."
Lokman
Hekim oğluna şu tavsiyede bulunmuştur: "Ey oğlum! Ölüm seni ne zaman
karşılayacağını bilemediğin bir olaydır. Onun için sana aniden gelmeden önce ona
hazırlıklı ol."
Hayret
etmemek elde değil! Eğer insan bir eğlence yerimde zevkü safa içerisinde
eğlenirken bir asker gelip kendisine üç beş sopa vursa hayatı zehir olur,
ağzının tadı kaçar, zevki kalmaz. Aynı insan, her nefes alıp verişinde ölüm
meleğinin her an canını alması tehlikesiyle karşı kar-
İMAM GAZÂLÎ
55
şıya iken
bundan gafildir. Bunun tek sebebi, cehalet ve içinde bulunduğu hayat ile
aldanıştır.
Şunu da iyi
bil ki, ölüm sancılarının verdiği acıyı onu tadandan başkası bilemez. Ölüm
sancılarını tatmayanlar ise onu çektiği diğer acılara kıyas ederek ya da
insanların son nefeslerini verirken geçirdikleri hallere bakarak anlamaya
çalışırlar.
Ölüm
sancılarının kıyas yoluyla anlaşılmasına gelince: Şüphesiz ki içinde ruh olmayan
bir âza/organ acı duymaz. Acıyı ve sancıyı hisseden ruhtur. Ne zaman ki bir aza
ya-ralansa veya yansa bunun etkisi ruha sirayet eder, azaya isabet eden maddî
zarar nisbetinde ruh etkilenir. Acı veren şey ete, kana ve diğer uzuvlara
dağıldığından ruha bu acıdan çok az bir şey isabet eder. Ama bu acılar
içerisinde doğrudan doğruya ruha isabet eden, parçalara ayrılmayan bir acı
bulunursa o gerçekten büyük, şiddetli ve dayanılmaz olur.
YANIK ve
YARALANMA GİBİ OLAYLARLA CAN ÇIKIŞININ KIYASLANMASI
Canın çıkma
ânı, acının bizzat ruhun kendisine isabet ettiği bir olaydır ve ruhun bütün
kısımlarını kaplar. Vücudun derinliklerine dalan ruhun her zerresi bu acıyı
hisseder. İnsanın vücudunun herhangi bir yerine bir diken batsa, kişinin
hissedeceği acı, ruhun dikenin battığı yerdeki mevcudiyeti kadardır, sadece o
kısımda acıyı hisseder. Yanığın acısının şiddetli olmasının nedeni ise ateşin
(yakıcı maddenin) bedenin her bölümüne dağılarak sirayet et-mesindendir. Yanan
azanın gözüken ve gözükmeyen her yerine ateş değmiş gibidir. İşte bu sebeple
etin etrafında olan ruhun diğer cüzleri de bu acıyı hissederler.
- 56
Yaralanma
sadece bıçağın dokunduğu yerde olur; bu açıdan yaralanmanın verdiği sızı ve acı
ateşin verdiği kadar olmaz.
Canın
çıkışı anında duyulan acı ise bizzat ruhta olur ve onun bütün kısımlarını
kapsar. Zira tepeden tırnağa; damarlardan, sinirlerden, mafsallardan ve
eklemlerden kıl diplerine kadar bütün vücuttan çekilip çıkarılan ruhtur. Bu
sebeple onun vereceği keder ve acıyı hiç sorma!
Nitekim
ölüm sancıları hakkında şöyle denilmiştir: "Ölüm kılıç darbelerinden, testere
ile biçilmekten ve makaslarla doğranmaktan daha acı verici bir olaydır."
Bunun
sebebi şudur: Kılıçla kesilmenin ruha acı vermesinin nedeni kesilen yerin ruhla
irtibatlı olmasıdır. Bunun yanında, doğrudan doğruya ruhu kesen ve biçen bir
şeyin ona verdiği elem ve ıstırabın nasıl olduğunu bir düşün!
Dayak yiyen
biri bağırıp yardım dileyebiliyorsa bu, onun bedeninde ve dilinde güç ve
kuvvetin hâlâ var olduğu anlamına gelir. Ölen bir kimsenin bu şiddetli sancılar
içerisinde iken bağırıp çağıramayışının nedeni; üzüntü ve kederinin en son
safhaya ulaşıp bu acı ve sızıların bütün bedenini kaplaması, etrafındaki
insanlardan yardım dilemeye dahi takat ve kuvvetinin kalmayışındandır. O anda
insanın aklı karışmış hatta gitmiş; dili ise tutulmuştur. Etrafındakiler ise ona
yardımda bulunmaktan âciz kalmışlardır. Şayet iniltilerinden birazcık olsun
kurtulabilse etrafındakilere seslenmek ve onlardan yardım dilemek ister, ama
buna güç yetiremez.
Eğer onda
biraz kuvvet kalabilmişse ruhunun çıkartıldığı anda boğazından ve göğsünden
hırıltılar gelir. Artık rengi solmuş, çehresi ekşimiştir. Sanki rengi asıl
yaratıldığı şey olan toprak rengine dönmeye başlamıştır. (Gergin
İMAM
GAZÂLÎ
57
olan)
damarları kendi yerlerine çekilmiştir. Elem ve ıstırap içine ve dışına
vurmuştur; öyle ki, göz bebekleri gibi yukarıya yönelmiştir. O anda insanın
dudakları kasılır, dili büzüşür, yumurtalıkları merkezine çekilir ve parmak
uçları yeşil gibi bir renk almaya başlar.
Bedeninden
bütün damarları çekilen birinin halini bana hiç sorma! Damarlarından biri
çekilen kişinin durumu bile gerçekten pek çetin olurdu. O halde acı ve ıstırap
içerisinde ruhu çıkarılan birinin durumu nasıl olur! O, bir değil bütün
damarları çekilen biridir.
Sonra her
uzuv yavaş yavaş ölmeye başlar. Önce ayakları soğumaya başlar, sonra bacakları,
ardından da uylukları... Her âza acı üzerine acı, belâ üzerine belâ hissetmeye
başlar ve nihayet can gırtlağa kadar dayanır. İşte o zaman, bakışlarını dünyadan
ve ailesinden çevirir. Artık (önceden tövbe etmemişse) tövbe kapısı ona kapanır,
kendisini hasret ve pişmanlık kuşatır. Bu hususta Resûlul-lah Efendimiz (s.a.v)
şöyle buyurmuşlardır:
"Can (ruh)
boğaza dayanmadıkça kulun tövbesi kabul olunur."56
Mücâhid
(rah) Nisa sûresinin, "Kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip
çatınca, 'Ben şimdi tövbe ettim' diyenler için kabul olunacak tövbe yoktur"57
âyetinin tefsirinde şöyle demiştir:
"Bu vakit
ölüm meleğinin kişiye göründüğü vakittir. O vakit Azrail'in yüzü yavaş yavaş
görünmeye başlar. İşte bu sebeple can çekişme anındaki peş peşe gelen sancılar
ve
Tirmizî,
Daavât, 98; ibn Mâce, Zühd, 30; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/132; Hâkim,
el-Müstedrek, 4/257; Beyhakî, Şuabü'l-lmân, nr. 7063. Nisa 4/18.
58
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
59
ölüm acısı
öyle şiddetli olur ki, nasıl olduğunu hiç sorma!" Bunun için Resûlullah (s.a.v)
şöyle duada bulunmuştur:
"Allahım!
Muhammed'e (s.a.v) ölüm sancılarını kolay-laştır."5S
ÖLÜM
SANCILARININ ŞİDDETİ ve RUHUN ÇIKIŞ ŞEKLİ
İnsanların
ölüm sancılarının büyüklüğünü bilmelerine rağmen ondan sakınmamalarının nedeni
cahil olmalarındandır. Çünkü bir şeyi daha meydana gelmeden önce bilmek
(Allah'ın izni ve müsaadesi ile) ancak peygamberlik ve velayet nuru ile
mümkündür. Bu sebeple peygamberlerin ve evliyaların ölümden korkuları çok büyük
olmuştur. Öyle ki, İsâ (a.s) ashabına şöyle demiştir:
"Ey
havariler! Allah'a dua edin de şu ölüm sancılarını bana hafifletsin. Ben ölümden
öyle korktum ki, korkum beni ölümden ölüme sürükledi."
Anlatıldığına göre İsrâiloğulları'ndan bir grup bir mezarlığın yanından geçerken
birbirlerine, "Allah'a (c.c) dua etsek de bu kabristahdakilerden birini bizim
için diriltse; biz de ona sorular sorsak" dediler ve hep birlikte dua etmeye
başladılar.
Derken
kabirlerin birinden, alnında secde izi bulunan bir adam çıkıverdi, onlara, "Ey
insanlar! Benden ne istiyorsunuz? Ölüm acısını tadalı elli yıl oldu, ama hâlâ
acısı kalbimden gitmedi" dedi.
Hz. Âişe
(r.anh) şöyle demiştir: "Hz. Peygamber'in (s.a.v) vefatının şiddetini gördükten
sonra artık hiç kimsenin ölümünün kolay oluşuna imrenmem."
Allah
Resulü Efendimiz (s.a.v) bir duasını şu şekilde yapmıştır:
"Allahım!
Ruhu sinir aralarından, damarlardan ve parmak uçlarından çekip alan sensin.
Ailahıml Ölüme karşı bana yardım et ve onu bana kolaylaştır."59
Hasan-ı
Basrî (rah) şöyle anlatmıştır: "Bir keresinde Resûlullah (s.a.v) sahabelerine
ölümden, onun verdiği sıkıntı ve acıdan bahsetti; sonra, 'Onun acısı üç kılıç
darbesi kadardır'60 buyurdu."
Resûlullah'a (s.a.v) ölümden ve onun şiddetinden sorulduğunda şöyle cevap
vermiştir:
"Ölümün en
hafifi, yünün içinde bulunan pıtrağa benzer; hiç pıtrak yünsüz çıkar mı? Elbette
ki onunla beraber yün de gelir." 61
Resûlullah
(s.a.v) ölüm döşeğinde olan bir hastanın ziyaretine gitti; yanına vardığında
şöyle dedi: "Onun çektiği acıları bilirim! Onun her bir damarı ölümün acısını
ayrı ayrı hissetmektedir."62
Hz. Ali
(r.a) cihada teşvik eder ve şöyle derdi: "Şayet savaşta öldürülmeseniz de
muhakkak öleceksiniz! Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki,
cihad meydanında bin kılıç darbesiyle öldürülmem bana yatakta ölmekten daha
kolay gelir."
Evzaî (rah)
der ki: "Bana kadar gelen bilgilere göre; ölü, tekrar dirilinceye kadar ölümün
acısını hisseder."
58
Tirmizî, Cenâiz, 8 ; ibn Mâce, Cenâiz, 64; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/64;
Hâkim, el-Müstedrek, 2/465.
59 Ebû
Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 5/186; Mütiakî-i Hindî, Kenzû'l-Ummâl, nr. 3768;
Süyû-tî, Şerhu's-Sudûr, s. 65; Zebîdî, İthaf, 14/81. ibn Ebü'd-Dünyâ, hadisi
Kitâbü'l-Mevt\e, Ta'me b. Gaylân'dan maktu olarak rivayet etmiştir.
60
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 62: Hatîb, Târîhu Bağdat, 3/252; ibn Arrâk,
Tenzîhu'ş-Şe-ria, 2/365; ibn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, 1/193.
61
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 63; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr, 42174.
62
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 6185; ibn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 691;
Hey-semî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 3930; bk. Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 5/211;
Zebîdî, İthaf, 14/82.
60
ÖLÜM ve
SONRASI
Şeddâd b.
Evs (r.a) ise şöyle demiştir: "Mümin için dünya ve âhiret acılarından en
korkutucusu ölümdür. Çünkü o, testere ile biçilmekten, makaslarla
doğranılmaktan, kazanlarda kaynatılmaktan daha şiddetli bir acı verir. Şayet
ölen biri tekrar dirilip dünya ehline ölümün acısını haber verse, onlar ne
hayattan bir zevk alırlar ne de gözlerine uyku girerdi."
Zeyd b.
Eşlem (r.a) babasının şöyle dediğini anlatır:
"Mümin bir
kulun (âhirette yüksek mertebelere kavuşmak için) ameliyle ulaşamadığı bir
derece kalmışsa, cennetteki derecesine ulaşabilmesi için ölüm sancıları ona
zorlaştırılır ve artırılır. Kâfir birinin karşılığını göremediği bir iyiliği de
varsa yaptığı iyiliklerin karşılığını fazlasıyla alabilmesi için ölüm ona
kolaylaştırılır, böylece o cehennemi boylar."
Adamın biri
zaman zaman hastaları dolaşır ve onlara, "Ölümü ve onun sancılarını nasıl
buluyorsun? diye sorardı. Gün gelip de kendisi ölüm döşeğine düştüğünde ona,
"Peki, ölüm sancılarını sen nasıl buldun?" diye sorduklarında adam şöyle cevap
vermiştir: "Sanki gök yere yapıştırılmış, ruhum ise sanki iğne deliğinden
çıkıyor gibi."
Resûl-i
Ekrem (s.a.v) buyurmuşlardır ki: "Ani ölüm mümin kul için bir rahatlık, günahkâr
içinse hicrandır (çünkü onun bir hazırlığı yoktur)."63
Mekhûl-i
Şâmî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resû-lullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Şayet
ölünün kıllarından birine isabet eden ölüm sancısı yer ve gök ehlinin üzerine
konulsaydı Allah'ın izniyle hepsi ölürdü. Çünkü (ölüm sancıları çeken birinin)
her tüyünde
63 Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 6/136; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 10218; Taberânî,
el-Mu'cemu'l-Evsat, nr. 3153, Abdürrezzâk, el-Musannef, nr. 6781. bk. Ebû Davud,
Cenâiz, 14 (nr. 3110).
İMAM
GAZÂLÎ
61
ölüm
vardır. Ölüm de bir şeye yapıştı mı muhakkak onu öldürür."
Bu hadis
şöyle de rivayet edilmiştir: "Eğer ölüm sancısından bir damla dünya dağlarının
üzerine konulsaydı muhakkak hepsi erirdi."64
Rivayete
göre, Hz. İbrahim (a.s) vefat ettiği zaman Allah Teâlâ kendisine: "Halîlim!
Ölümü nasıl buldun?" diye sordu, "Islak yün yumağının içine batırılmış kızgın
bir şiş gibi hissettim" diye cevap verdi. Bunun üzerine Allah (c.c), "Unutma ki
biz o ölümü sana kolaylaştırdık" buyurdu.
Hz. Musa
(a.s) vefat edip de ruhu Allah'a ulaşınca rab-bi ona, "Ey Musa, ölümü nasıl
buldun?" diye sordu, o da, "Kendimi kızgın bir tavanın üzerine konulmuş canlı
bir serçe gibi hissetim; ölmez ki rahata kavuşsun, kurtulamaz ki uçup gitsin."
Bir başka
rivayete göre Hz. Musa (a.s) şu cevabı vermiştir: "Kendimi kasabın elinde diri
diri yüzülen koyun gibi zannettim."
Rivayet
edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) vefat edeceği sıralarda yanında bir tas su
vardı. Ara sıra elini tasa daldırır, ardından çıkarıp yüzüne sürdükten sonra,
"Al-lahım! Bana ölüm sancılarını hafiflet"65 diye duada bulunurdu.
Hz.
Peygamberin (s.a.v) bu sıkıntı ve sancılar içerisinde böyle duada bulunduğunu
işiten Hz. Fâtıma (r.anh), "Vah başımıza gelenler! Babacığım nedir bu çektiğin
sıkın-
64 Hadisi
Ebû Bekir Mervezî, Cenâiz adlı kitabında, Ebû Meysere'den rivayet etmiştir (bk.
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 63; Zebîdî, ithaf, 14/84-85).
65
Tirmizî, Cenâiz, 8; ibn Mâce, Cenâiz, 64; Hâkim, el-Müstedrek, 2/465. bk.
Buharı, Ri-kâk, 41.
62
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
63
tılar! diye
üzüntüsünü dile getirince Resûl-i Ekrem (s.a.v), "Bugünden sonra artık baban
için sıkıntı yo/cftyr"buyurdu.66
Hz. Ömer
(r.a) Kâ'b Ahbâr'a (rah), "Ey Kâ'b! Bize ölümden bahset" deyince Kâ'b (rah),
"Olur, ey müminlerin emî-ri" dedi ve şöyle anlattı:
"Ölüm bir
adamın karnına sokulan çok dikenli bir dal gibidir. Dikenler her bir damara
yapışmış iken başka bir adam gelip o dikenli dalı öyle bir çeker ki, kimi
dikenlerle beraber kopup çıkar, kimi de öylece kalır (işte ruhun bedenden
çıkması buna benzer)."
Hz.
Resülullah (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Kul ölüm
sancıları arasında kıvranırken mafsalları birbirlerine, 'Artık kıyamete değin
birbirimizle görüşemeyece-ğiz; selâmette kalın!' derler."67
işte bu
anlattıklarımız Allah'ın velî kullarının ve sevgili dostlarının çektiği ölüm
sancılarıdır. Ya bizler! Günaha ve isyana dalan bizlerin hâli nasıl olacak?
Üzerimize ölüm sancılarıyla beraber daha birçok felâket de gelecek.
ÖLÜMÜN ÂFET
ve MUSİBETLERİ
insan ölüm
anında üç türlü felâketle karşı karşıyadır.
• Can
çekişmenin (ruh çıkışının) zorluğu.
• Azrail'in
suretinin görülmesi.
•
İsyankârların cehennemdeki yerlerini görmeleri.
66 ibn
Mâce, Cenâiz, 65; Tirmizî, Şemail, s. 217; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/141;
ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 6613; Hatîb, Târîhu Bağdat, 6/262; Beyhakî,
Delâilü'n-Nü-büvve, 7/212-213;
67
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 66; ibn Arrâk, Tenzthü'ş-Şerîa, 2/375; Zebîdî, İthaf,
14/87; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42183; Kuşeyrî, er-Risâle, s. 381.
Birincisi:
Can Çekişmenin Zorluğu
Bu ruhun,
bedenin bütün damarlarından ve azalarından çekilip alınmasıdır ki, biz bunu
geçtiğimiz konuda anlatmıştık.
İkincisi:
Azrail'in Suretinin Görülmesi
Bu hal,
Azrail'in şeklinin görülmesi ve bu sebeple kalbin korku ve dehşetle kaplanması
durumudur. Şayet ölüm meleğinin günahkâr bir kulun ruhunu alırken girdiği şekli,
en kuvvetli insan dahi görse, buna tahammül edemezdi.
Rivayet
edildiğine göre Hz. İbrahim (a.s) ölüm meleğine, "Günahkârların ruhunu alırken
büründüğün şeklini bana gösterir misin?" diye ricada bulundu. Azrail (a.s), "Sen
o halimle bana bakmaya güç yetiremezsin" dedi. İbrahim (a.s), "Olsun dayanırım"
dedi. Bunun üzerine Azrail (a.s), "O zaman bana arkanı dön" dedi.
İbrahim
(a.s) kısa bir zaman sonra yüzünü tekrar ona çevirdiğinde, karşısında rengi
kapkara, saçı-sakalı karışmış, etrafına pis kokular saçan, simsiyah elbiseli,
ağzın-dan-burnundan ateş ve dumanlar çıkaran bir adam vaziyetinde gördü ve
oracıkta bayıldı.
Bir müddet
sonra ayıldığında onu eski şekline geri dönmüş olarak gördü ve, "Günahkâr bir
kimse, ölüm anında başka hiçbir zorluk ve sıkıntı ile karşılaşmasa da sadece
senin şeklini görse, bu onun hesabının görülmesi için yeterlidir" dedi.
Ebû
Hüreyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resülullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Davud
(a.s) kıskanç bir adamdı, evinden çıktığında kapılarını kilitlerdi. Yine bir gün
Davud (a.s) kapıyı kapatıp evinden çıktı. Hanımı evin içinde bir adam gördü ve,
'Bu
64
ÖLÜM ve
SONRASI
m
da kim? Bu
adamı eve kim soktu? Eğer şimdi Davud gelirse başımıza çok şey gelecek" dedi.
Biraz sonra Davud (a.s) çıkageldi ve adamı gördü, ona, 'Sen de kimsin?' diye
sordu. Adam,
'Ben,
hiçbir hükümdardan korkmayan, hiçbir kapıcının beni engelleyemeyeceği biriyim'
dedi. Bunları duyan Davud (a.s), 'Allah'a (c.c) yemin olsun ki, sen ölüm
meleğisin' dedi ve olduğu yere çöküp öylece kalakaldı."68
Rivayet
edildiğine göre İsâ (a.s) yolda yürürken bir ka-fatasına rastladı, ona ayağı ile
vurduktan sonra, "Allah'ın (c.c) izni ile konuş" dedi. Kafatası, "Ey Ruhullah!
Ben falanca zamanın hükümdarlarından idim. Ben, başımda tacım, etrafımda
askerlerim ve yakınlarımla tahtımda oturmakta iken birden ölüm meleği bana
gözüktü. Onu görünce her uzvum yerine çekildi, sonra ruhumu aldı. Keşke
etrafımda o kalabalık insanlar olmasaydı; çünkü şimdi onlar fena ayrılığın
sebebi oldular. Keşke bana faydası dokunmayan insanlarla ünsiyetim olmasaydı;
zira şimdi onlar yalnızlığıma sebep oldular" dedi.
İşte
bunlar, günahkârların karşılaşacakları, itaat edenlerin ise ibret alıp
korunacakları musibetlerdir.
Peygamberler sadece ölüm anında çekilen acılardan bahsetmişler, fakat ölüm
meleğini gören kişinin kalbini kaplayan korkuya fazla değinmemişlerdir. Oysa bir
kişi rüyasında ölüm meleğini görse, hayatının geri kalanı ona zehir olur. Acaba
onu ölüm anında görenin hali nice olur!
Allah'a
ibadette kusur etmeyip itaat edenler, ölüm meleğini en güzel haliyle görürler.
68 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/419; ibn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 2/16; Mütta-kî-i
Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 32327.
İMAM GAZÂLÎ
65
ikrime
(rah), İbn Abbas'ın şöyle anlattığını nakleder:
"İbrahim
(a.s) kıskanç biriydi. Devamlı olarak ibadetlerini yaptığı bir evi vardı,
çıkarken kapısını kilitlerdi. Yine bir gün dışarı çıkmıştı, geri döndüğünde
evinde yabancı birinin olduğunu görünce hemen, 'Seni evime kim soktu?' diye
sordu, adam, 'Bu evin sahibi' diye cevap verdi. İbrahim (a.s), 'Bu evin sahibi
benim.' Adam, 'Beni bu eve senden ve benden daha fazla sahip olan soktu.'
İbrahim (a.s), 'Peki, sen meleklerden hangisisin?' Adam, 'Ben ölüm meleğiyim'
dedi. İbrahim (a.s), 'Bana müminin ruhunu aldığın zamanki suretini gösterebilir
misin?' diye sordu. Ölüm meleği, 'Olur, ama önce arkanı dön' dedi. İbrahim (a.s)
arkasını döndü, bir müddet sonra tekrar ona bakıp da güzel yüzlü, temiz
elbiseli, etrafına güzel kokular saçan bir genç gördüğünde ona, 'Ey ölüm meleği!
Mümin bir kimse ölüm anında sadece senin suretini görse bu ona yeter' dedi."
Ölüm anında
kişinin başına gelen hallerden biri de onun yazıcı (hafaza) melekleri
görmesidir.
Vüheyb b.
Verd-i Mekkî anlatıyor: "Bize kadar ulaşan bilgilere göre, ölmek üzere olan
herkesin gözünün önüne yazıcı melekler gelir ve ona amelini gösterirler. Eğer o
kimse itaatkâr biri ise ona, 'Bizden taraf Allah seni hayırlarla
mükâfatlandırsın; bizi hep iyilerin meclisinde oturttun; karşımıza daima sâlih
amellerle çıktın' derler.
Fakat ölmek
üzere olan kişi günahkâr ise melekler ona, 'Bizden taraf, Allah seni hayırla
mükâfatlandırmasın. Sen nice kereler bizleri kötülerin meclislerinde oturttun,
karşımıza hep kötü amellerle çıktın, kötü laflar işittirdin' diye bedduada
bulunurlar."
İşte bu
durum, ölünün gözlerini bir daha asla dünyaya geri çevirmemek üzere o iki meleğe
diktiği zamandır.
66
ÖLÜM ve
SONRASI
Üçüncüsü:
İsyankârların Cehennemdeki Yerlerini Görmesi
Ölüm
anındaki musibetlerden biri de Allah'a isyan eden günahkârların önce kalplerini
bir korkunun kaplaması, ardından da cehennemdeki yerlerini görmeleridir. Çünkü
onlar can çekişme anında bütün takatlerini kaybederler. Artık ruhları
bedenlerinden çıkmak için boyun eğer. Fakat ruh, ölüm meleğinin, "Ey Allah'ın
düşmanı! Haberin olsun, varacağın yer cehennemdir" ya da, "Ey Allah'ın sevgili
kulu! Sana müjdeler olsun, varacağın mekânın cennettir" diye iki haberinden
birini işitmedikçe bedenden çıkmaz. İşte gerçek akıl sahiplerinin korkuları bu
sebeptendir.
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
"Sizlerden
herhangi biri, gideceği yeri bilmeden, hatta yerinin cennet mi yoksa cehennem mi
olduğunu görmeden bu dünyadan ayrılmaz."69
Resûl-i
Kibriya (a.s) bir diğer hadis-i şeriflerinde de şöyle buyurmuştur:
"Kim
Allah'a kavuşmayı severse Allah da ona kavuşmayı sever; kim de Allah'a
kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."
Resûlullah
(s.a.v) böyle buyurunca sahabeler,
"Ey
Allah'ın Resulü, biz hepimiz ölümden hoşlanmıyoruz" dediler. Bunun üzerine
Resûlullah (s.a.v),
"Bu sizin
durumunuz değildir. Mümine varacağı yer (cennet) gösterildiğinde Allah'a
kavuşmayı ister, Allah da ona kavuşmayı ister" buyurdular.70
69 Farklı
lafızlarla aynı mânadaki hadisler için bk. Buhârî, Cenâiz, 89; Tirmizî, Cenâiz,
71; ibn Mâce, Zühd, 32; Ahmed b. Hanbel,e/-Müsned, 2/16; ibn Hibbân, es-Sahîh,
nr. 3130.
70
Buhârî, Rikâk, 41; Tirmizî, Cenâiz, 68; Nesâî, Cenâiz, 10; ibn Mâce, Zühd, 31;
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/313, 346, 420.
İMAM GAZÂLÎ
67
Şöyle
rivayet edilmiştir:
Huzeyfe b.
Yemânî (r.a) ağır hasta olduğu zamanlardı. Vefat edeceği gecenin sonlarına doğru
idi. Yanında hastalığı başladığından beri ayrılmayan Ebû Mesud71 bulunuyordu.
Bir ara Huzeyfe (r.a) ona, "Kalk bir bak, saat kaça yaklaşmış" dedi. Ebû Mesud
kalktı, dışarıya baktı, sonra tekrar yanına geldi ve, "Şafak sökmüş" dedi.
Huzeyfe (r.a), "Ateşe götüren sabahtan Allah'a sığınırım" diyerek dua etti.
Bir gün
Mervân b. Hakem, ölüm döşeğinde yatmakta olan Ebû Hüreyre'nin (r.a) ziyaretine
geldi. Yanına vardığında, "Allahım! Onun acılarını hafiflet" diye dua etti. Bunu
işiten Ebû Hüreyre,"Ey Allahım, daha da artır" deyip ağlamaya başlar, sonra,
"Allah'a yemin olsun ki, dünya için hü-zünlendiğimden dolayı ağlamıyorum,
sizlerden ayrılacağım için de telâşlanmıyorum, sadece bana haber verilecek olan
cehennem veya cennet müjdesini beklediğim için ağlıyorum" dedi.
Allah
Resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah
Teâlâ bir kulundan razı olduğu zaman ölüm meleğine, 'Falan kulumun yanına git,
bana ruhunu getir de onu rahata kavuşturayım. Onun yaptığı ameller yeterlidir.
Ben onu türlü türlü imtihanlardan geçirdim; o her zaman benim hoşnut olduğum
amelleri işledi' buyurur.
Bunun
üzerine ölüm meleği, her birinde güzel kokular saçan zaferan kökleri ve reyhan
demetleri bulunan beş yüz melekle beraber yeryüzüne inerler. Onlardan her biri
birbirine hiç benzemeyen müjdeler verir. Sonra melekler iki saf halinde
ellerinde güzel kokularla beraber o kişinin ruhunun çıkışını beklerler.
71 Elimizde
İhya nüshasında bu isim ibn Mesud şeklindedir. Fakat Zebîdî bu hatanın tüm ihya
nüshalarında yapıldığını; doğrusunun Ebû Mesud şeklinde olduğunu belirtmiştir.
Ebû Mesud, sahabenin büyüklerindendir. ismi, Akabe b. Amr b. Sa'lebe-i
En-sârî'dir (bk. Zebîdî, İthaf, 14/93).
68
ÖLÜM ve
SONRASI
İblîs bu
manzarayı görünce ellerini başına koyarak haykırmaya, çığlıklar atmaya başlar.
Askerleri kendisine, 'Efendimiz, size neler oluyor böyle?' diye sorduklarında
İblîs, 'Şu adama yapılan ikramları görmüyor musunuz? Nerelerdeydiniz; neden onu
azdırmadınız' der. Askerleri, 'Bizler onu azdırmak için çok çaba sarfettik,
lâkin o (Allah tarafından) korunmuştu' diye cevap verirler."72
Hasan-ı
Basrî (rah) diyor ki: "Mümin ancak rabbine kavuştuğu an rahata erer. Rahatını
Allah'a kavuşmakta bulan kişinin ölümü, onun sevinç, neşe, emniyet ve izzet
bulduğu gündür."
Câbir b.
Zeyd'e (rah) ölüm döşeğinde iken, "Ne istersin?" diye soranlara, "Hasan-ı
Basrî'yi görmek istiyorum" diye cevap verdi. Hasan-ı Basrî (rah) onun yanına
gelince etrafındakiler, "Bak işte Hasan geldi" dediler. Câbir göz kapaklarını
kaldırdı ve Hasan-ı Basrî'ye doğru bakarak, "Kardeşlerim! Zaman geldi. Cennete
ya da cehenneme gitmek üzere sizlerden ayrılıyorum" dedi.
Muhammed b.
Vâsî son anlarında şunları söylemiştir: "Ey kardeşlerim, sizlere selâm olsun! Ya
ateşe gidiyorum ya da rabbimin mağfiretine."
Sâlihlerin
her biri ebediyen can çekişip, günahların veya sevapların hesabını vermemek için
tekrar dirilmemeyi temenni etmişlerdir.
Son nefes
anlarının kötü geçme korkusu, ariflerin kalplerini dehşete düşüren bir şeydir.
Gerçekten bu durum, ölüm anında insanın başına gelebilecek en korkutucu
hallerden biridir.
ibn Kesîr,
Tefsîrü'l-Kur'âni'l-Azîm, 4/1932; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 8/32;
Şerhu's-Sudûr, s. 93; Zebîdî, ithaf, 14/94-97; ayrıca bk. Nesâî, Cenâiz, 9;
es-Sünenü'1-Küb-râ, nr. 1959.
İMAM
GAZÂLÎ
69
Biz daha
önce Havfve Recâ kitabında, kötü sonun (sû-i hatime) ve ariflerin bu husustaki
korkularını işlemiştik. Aslında o hususlar bu kitapta anlatılmaya daha lâyıktır,
fakat tekrar o mevzuya dönerek konuyu uzatmak istemiyoruz.
ÖLÜM ANINDA
TAKINILMASI GÜZEL HALLER
Son
demlerini yaşayan bir kimsenin yapması gerekenler; huzur ve sükûn içinde olması;
çırpınma, yırtılma, debelenme gibi davranışlarda bulunmaması, kelime-i şehâdet
getirmesi ve Allah'a hüsnüzan içinde bulunmasıdır (O'na kavuşacağına
sevinmesidir).
Ölüm Anında
Azalarda Görülen Güzel Haller
Bu hususta
Hz. Peygamber (s.a.v) buyurmuşlardır ki: "Ölen bir kişinin durumunu şu üç
hususta inceleyin; alnından terler sızdığı, gözlerinden yaşlar aktığı ve
dudakları kuruduğu zaman. İşte bu hal Allah'ın kendisine inen bir rahmetidir.
Boğazı sıkılmış biri gibi hırlar, rengi kıpkırmızı olur ve dudakları da morarmış
olursa, bu da Allah'ın kendisine inen bir azabıdır. "73
Ölüm Anında
Dilde Görülen Güzel Haller: Kelime-i Şehâdet
Ölmek üzere
olan birinin kelime-i şehâdet getirmesi hayra alâmettir. Ebû Saîd-i Hudrî'den
(r.a) rivayet edilen bir hadiste Resûlullah (s.a.v),
73
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42178; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 59;
Şevkânî, el-Fevâidü'l-Mecmûa, 367. Ayrıca bk. Tirmizî, Cenâiz, 10; ibn Mâce,
Cenâiz, 5; Nesâî, Cenâiz, 5; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/350; Hâkim,
el-Müstedrek, 1/361; Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl, nr. 85.
70
ÖLÜM ve
SONRASI
"Ölülerinize (ölmek üzere olanlara) lâ ilahe illallah zikrini telkin edin"74
buyurmuştur.
Huzeyfe'nin
(r.a) rivayetinde, "...Çünkü kelime-i tevhid, geçmiş günahları silip yok eder"
kısmı da vardır.
Hz.
Osman'ın (r.a) rivayetinde ise Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah'tan
(c.c) başka ilâh olmadığını bilerek ölen kimse cennete girer."7S
Ubeydullah
(r.a) bu rivayete, "Ölmek üzere olan kişi şe-hâdetgetirirken..."76 ilâvesini de
eklemiştir.
Hz. Osman
(r.a) der ki: "Son anlarını geçiren birine, lâ ilahe illallah zikrini telkin
edin. Çünkü dünyadaki son anlarını bu kelimelerle bitiren kişinin âhiretteki
azığı (mükâfatı) muhakkak cennet olur."
Hz. Ömer
(r.a) demiştir ki: "Ölmek üzere olan hastalarınızın yanlarında bulunun, onlara
Allah'ı (c.c) hatırlatın. Çünkü onlar sizin göremediklerinizi görürler. Onlara,
lâ ilahe iiiallah zikrini telkin edin."
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle dediğini işittim: "Bir gün Azrail
ölmek üzere olan birinin yanında hazır bulunduğu bir sırada kalbini yokladı,
orada bir şey bulamayınca çenesini ayırarak diline baktı; onu, ucu bir tarafa
yapışmış, kelime-i tevhidi söylerken bulur. İşte o adam ihlâs kelimesini (lâ
ilahe illallah zikrini) söylemesi sebebiyle affedildi."77
74
Müslim, Cenâiz, 1; Tirmizî, Cenâiz, 7; Ebû Davud, Cenâiz, 20; Nesâî, Cenâiz, 4;
Ibn Mâce, Cenâiz, 3. Huzeyfe (r.a) rivayeti için bk. Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs,
nr. 5450.
75 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 1/65; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 201; Ebû Avâne, el-Mûsned,
nr. 10-12; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 415.
76
Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 7; Hatîb, Târîhu Bağdat, 2/221; Heysemî,
Mecmau'z-Ze-vâid, nr. 20.
77 Hatîb,
Târihu Bağdat, 9/125; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 9235; Müttakî-i Hindî,
Ken-zü'l-Ummâl, nr. 1770.
İMAM
GAZALİ
71
Ölmek üzere
bulunan kişiye telkin veren kişi bunda fazla ısrarcı olmamalı, son derece nazik
davranmalıdır. Çünkü çoğu zaman bu durumdaki kişilerin dilleri dönmeyebilir ve
ona zorla şehâdet veya lâ ilahe illallah kelimesini söy-letmeye çalışmak ona
ağır gelebilir ve o anda bir şey söylemekten hoşlanmayabilir. Böyle bir zorlama
onun için kötü bir ölüme sebep olabilir, bundan kaçınılmalıdır.
Ölmek üzere
olan birine, lâ ilahe illallah zikrini telkin etmekten maksat, onun Allah'ı
düşünmesini sağlayarak ruhunu teslim etmesini temin etmektir. Kalbinde bir olan
Hakk'ı istemekten başka bir şey kalmayınca, ölüm ile beraber dostuna kavuşması
kendisi için nimetlerin en büyüğü olur.
Ama o anda
kalbi hâlâ dünya muhabbetine bağlı kalmış ve onun lezzetlerini yitirme endişesi
taşıyorsa bununla beraber tevhid kelimesi sadece dilinin ucunda dolaşıp kalbine
nüfuz etmemişse, işte o zaman kişi ilâhî takdirin tehlikesi altına girer. Çünkü
sadece dilin hareket etmesi pek de makbul değildir, fakat Allah (c.c) bir
ihsanda bulunup kabul ederse bu müstesnadır.
Ölüm Anında
Allah'a Hüsnüzanda Bulunmak
Son
nefesleri verirken Allah'a karşı hüsnüzanda bulunmak (O'na kavuşacağı için
sevinmek ve Allah'ın rahmet ve ihsanının bol olduğuna inanmak) güzel bir şeydir.
Biz bu konuyu Recâ kitabında teferruatıyla anlatmıştık. Ölüm anında Allah'a
hüsnüzanda bulunmanın fazileti hakkında rivayet edilen pek çok hadis ve haber
vardır.
Sahabeden
Vasile b. Eska' (r.a) bir hastanın ziyaretine gitmişti. Ona, "Allah'a olan
zannını bana anlatır mısın? O'nun sana ne şekilde muamelede bulunacağını düşünü-
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZALİ
73
yorsun?"
diye sordu. Hasta, "Günahlarım gırtlağıma kadar dayanmış helak olmak üzereyim,
ama hâlâ rabbimin rahmetinden ümidimi kesmiş değilim" diye cevap verince Vasile
(r.a) tekbir getirdi, onunla beraber ev halkı da tekbir getirdi. Vasile (r.a)
tekrar Allahüekber dedikten sonra, "Ben Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle dediği
işittim" diyerek şu hadis-i şerifi nakletti:
"Allah
Teâlâ buyurur ki: Ben kulumun zannı üzereyim; o halde beni dilediği gibi
düşünsün."78
Hz.
Peygamber (s.a.v) son anlarını yaşamakta olan bir gencin yanına girdi ve ona,
"Kendini nasıl hissediyorsun?" diye sordu. Genç, "Allah Teâlâ'dan ümidimi
kesmedim, lâkin günahlarımdan ötürü korkuyorum" dedi. Bunun üzerine Allah Resulü
(s.a.v) şöyle buyurdu:
"Bu korku
ile ümit hali, şu ölüm anında hangi kulun kalbinde bir arada bulunursa, Allah
Teâlâ ona umduğunu verir, korktuğundan emin kılar."79
Sabit b.
Eslem-i Bünânî (rah) şöyle anlatmıştır: "Aklı. hep oyun ve eğlencede olan bir
genç vardı. Annesi her zaman kendisine öğütlerde bulunur ve, 'Oğlum, senin bir
günün vardır, o günü aklından çıkarma!' derdi. Bir gün kendisine Allah'ın emri
gelip çatarak ölüm döşeğine düştüğünde annesi onun üzerine kapandı ve,
'Yavrucuğum, işte ben seni her dâim oyun ve eğlenceden sakındırarak, senin bir
günün var dediğim gün bugündür' dedi. Oğlu, 'Ey anneciğim! Benim ihsanı ve
keremi bol bir rabbim var. Ben öyle
78 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 3/491; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kabîr, 22/211; el-Ev-sat,
nr. 7947; Beyhakî, Şuabû'l-İmân, nr. 1005-1006; ibn Asâkir. Târîhu Medîneti
Dı-maşk, 14/441; 15/373, 65/114-116. Hadisin bir başka rivayetinde şu ifadeler
de vardır: "Ben kulumun beni zannı üzereyim, eğer hayırlı şeyler düşünürse
kendisi için hayır; yok, kötü şeyler düşünürse kendisi için şer olur." ibn
Asâkir, ölüm döşeğindeki hastanın tabiînden Ebü'l-Esved olduğunu kaydeder (bk.
a.g.e., 15/373).
79
Tirmizî, Ceiıâiz, 11; ibn Mâce, Zühd, 31; Ahmed b. Hanbel, Kitâbü'z-Zühd, nr.
132; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 51.
ümit
ediyorum ki, rabbim beni bugün o ihsanlarının bir kısmından mahrum etmeyecek'
dedi."
Sabit b.
Eslem-i Bünânî (rah) demiştir ki: "Allah Teâlâ o gence kendisine duyduğu
hüsnüzannmdan dolayı mağfiret etti."
Câbir b.
Vedâa anlatıyor: "Devamlı hareketli ve neşeli, şen şakrak bir genç vardı. Bir
gün geldi ölüm döşeğine düştü. Annesi baş ucuna gelerek, 'Oğlum, bana vasiyet
edeceğin bir şey var mı? diye sordu. Oğlu, 'Yüzüğüm anne...Ben öldüğüm zaman
sakın onu parmağımdan çıkarmayın. Çünkü onda Allah'ın adı yazılı. Belki onun
hürmetine Allah Teâlâ beni bağışlar' dedi.
Delikanlı
defnedildikten sonra kendisini rüyasında gören bir kişiye, 'Anneme söyleyin ki,
yüzüğümün üzerinde yazılı olan kelimenin faydasını gördüm; Allah Teâlâ beni
bağışladı' dedi."
Mu'temir b.
Süleyman şöyle anlatmıştır: "Babam son anlarını yaşarken bana, 'Ey Mu'temir!
Bana Allah'ın kullarına tanıdığı kolaylıklardan bahset, içimde olan güzel
niyetlerimle Allah Teâlâ'ya kavuşmayı arzuluyorum' dedi."
Salih
insanlar, ölüm döşeğinde olan kişinin rabbinden güzel beklentiler içinde
olmasını sağlamak amacıyla yapmış olduğu iyi amellerinden söz edilmesini güzel
bulmuşlardır.
74
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
(RESÛLULLAH'IN (s.a.v) ve ONDAN
SONRAKİ DÖRT HALİFENİN VEFATLARI)
BİRİNCİ
KISIM
RESÛLULLAH'IN (s.a.v) VEFATI
İbn Mesud
(r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v) âhirete irtihal etmesine yakın
zamanlardı. Hz Âişe'nin (r. anh) evinde kalıyordu, ziyaretine gittik. Bizleri
görünce gözleri yaşardı ve şöyle buyurdu:
"Hoş
geldiniz. Allah'ın selâmı üzerinize olsun. Allah Te-âlâ sizleri korusun ve
yardım etsin. Sizlere Allah'tan korkmanızı ve ondan sakınmanızı tavsiye ederim.
Sizleri Allah'a emanet ediyorum. Ben O'nun sizlere gönderdiği apaçık bir
uyarıcısıyım. Sakın ha Allah'ın beldelerinde ve kulları arasında O'na karşı
büyüklük taslamayın. Artık ecelim yaklaştı. Allah'a, sidretü'l-müntehâya, me'vâ
cennetine yönelme vakti geldi. Kendinize ve benden sonra dinimize girenlere
Allah'ın rahmetini ve benim selâmımı iletiniz."80
Rivayet
edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v) vefat edeceği sıralarda Cebrail'e (a.s),
80 ibn
Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, 2/256; Bezzâr, el-Müsned, nr. 847; ibn Hacer,
el-Me-tâlibü'l-Âliye, nr. 4392.
İMAM
GAZÂLÎ
75
"Benden
sonra ümmetimin başına kim geçecek? Onları kim idare edecek?" diye sordu. Allah
Teâlâ Cebrail'e vahyederek,
"Ümmeti
hakkında kendisini mahcup etmeyeceğimi ha-bîbime müjdele. Ve yine ona, insanlar
dirilecekleri zaman, kabirden en önce kalkacak olanın o olacağını, mahşerde tüm
mahlûkatın efendisi olduğunu, kendisi ve ümmeti cennete girmeden önce başka
ümmetlerin girmelerinin yasak olduğunu müjdele."
Hz.
Peygamber (s.a.v) bu müjdeleri alınca, "Şimdigözlerim aydın
oldu/sevindim"buyurdu.81
Hz. Âişe
(r.anh) validemiz şöyle anlatmıştır: "Resûlullah (s.a.v) hastalandığında bize
yedi ayrı kuyudan alınmış yedi kırba su ile kendisini yıkamamızı emretti. Biz de
dediğini yaptık, biraz rahatladı, kalktı mescide gitti ve namaz kıldırdı. Uhud
şehidlerine dua ve istiğfarda bulundu. Sonra ensarın hukukuna riayet hususunda
şöyle buyurdu:
"Bundan
sonra: Ey muhacirler topluluğu, sizler artarsınız, ensarise bu olduğu halden
daha fazlalaşacak değildir. Hiç şüphesiz ensar, benim sırdaşım ve özel
dostlarımdır. Onların ihsan sahibi olanlarına ikramda bulunun; kusurlu olanları
da affedin."BZ
Sonra,
"Kul, dünya ile Allah katında olanlar arasında serbest bırakıldı; o Allah
katında olanı tercih etti!"83 buyurdu.
Hz.
Peygamberin (s.a.v) yakında vefat edeceğini işaret eden bu sözleri işiten Hz.
Ebû Bekir ağlamaya başladı. Resûlullah (s.a.v), "Ey Ebû Bekir, ağır ol; acele
etme" dedi ve ashaba,
81
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 2676; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 14253.
82 ibn
Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, 2/251; Beyhakt, Delâilü'n-Nübüvve, 7/178; Taberânî,
el-Mu'cemü'l-Kebîr, 19/79; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 33735, 44010.
83
Dârimî, Müsned, 14 (nr. 82); Ebû Ya'lâ, Müsned, nr. 4579.
76
ÖLÜM ve
SONRASI
"Mescidin
dışarı açılan tüm kapılarını kapatın; yalnız Ebû Bekir kapısı kalsın. Çünkü
benimle olan dostluğunda Ebû Bekir'den daha üstün birini bilmiyorum"buyurdu.84
Hz.
PEYGAMBERİN (s.a.v) SON VASİYETLERİ
Hz. Âişe
(r.anh) şunları anlatmıştır: "Hz. Resûlullah (s.a.v) benim odamda, benim
günümde, benim göğsümde (kollarımın arasında) vefat etti. Vefatı sırasında Allah
Te-âlâ benim tükürüğüm ile onun tükürüğünü birleştirdi. Şöyle ki: Kardeşim
Abdurrahman elinde bir misvakla içeri girmişti. Resûlullah (s.a.v) onun elindeki
misvaka bakıyordu. Hoşuna gittiğini anladım ve, 'Senin için o misvakı alayım
mı?' diye sordum.
Başıyla
işarette bulunarak, 'Evet al' dedi. Ben de misvakı alıp kendisine uzattım, o da
ağzına aldı, fakat misvakı çok sert buldu. Ben,
'Onu sizin
için yumuşatayım mı?' diye sordum, Hz. ¦ Peygamber (s.a.v) yine başıyla işaret
ederek yumuşatmamı söyledi. Ben de misvakı ağzımda çiğneyerek yumuşattım (sonra
ona verdim). Hz. Resûlullah'ın önünde içi su dolu bir kap vardı; elini içine
daldırıyor ve, lâ ilahe illallah, gerçekten ölümün çok şiddetli sancıları
varmış' diyordu.
Sonra elini
kaldırdı ve, '(Allahım) Refîk-i a'lâya, refîk-i a'lâ'ya' buyurdu. İşte ben o
zaman içimden, 'Vallahi kendinden geçti, artık bizi seçemiyor' dedim.85
Biraz
sonra, 'Elimden tutun'öeö\. Oniar da tutarak doğrulttular. Resûlullah (s.a.v),
'Ne diyorsunuz?' dedi. Onlar, 'Ey Allah'ın Resulü, öleceğinizden korkuyoruz.
Erkekler mescidin etrafında toplandıkları için kadınları ağlaşmakta-
84 Bir
önceki hadisin tahricine bakınız. Ayrıca bk. Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 45;
Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 1-2; Tirmizî, Menâkıb, 15.
85
Buhârî, Rikâk, 42 (nr. 6510); Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 7/207; ibn Kesîr,
el-Bidâ-ye ve'n-Nihâye, 5/339.
İMAM
GAZÂLÎ
77
lar'
dediler. Bunları işiten Allah Resulü (s.a.v) sıçrayarak ayağa kalktı, önünde
Abbas, FazI ve Ali'ye dayanarak mescide girdi. Başı bağlıydı, ayaklarını yere
sürüyordu, öyle ki hemen minberin ilk-basamağına oturdu. Herkes Resûlullah'ın
etrafında toplandı. Resûlullah (s.a.v) Allah'a hamd ve senada bulunduktan sonra
şöyle buyurdu:
'Ey
insanlar! Duydum ki öleceğimden endişeleniyor-muşsunuz! Sar\ki ölümden
hoşlanmıyor gibisiniz? Peygamberinizin ölümünü neden yadırgıyorsunuz ki? Benim
ve sizin muhakkak öleceğimiz haberi verilmedi mi?
Benden önce
gönderilen peygamberlerden hiçbiri hayatta kaldı mı ki ben de ebediyen sizin
aranızda kalayım!
Dikkat
edin! Ben rabbime kavuşmak üzereyim, sizler de O'na varacaksınız. Sizlere, ilk
muhacirlere karşı iyilikle muamelede bulunmanızı tavsiye ederim. Muhacirlere de
aralarındaki hak ve hukukun muhafazasını öğütlerim. Zira Allah (c.c),
'Asr'a
yemin olsun ki insan kesin bir ziyan içindedir. Bundan ancak iman edip iyi
ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler
müstesnadır' 86 buyurmaktadır.
Allah'ın
izniyle her iş varacağına varır. Sakın bir işin gecikmesi sizi aceleciliğe
sevketmesin. Çünkü Allah azze ve celle bir kişi acele ediyor diye acele etmez.
Şüphesiz ki Allah'a karşı üstünlük taslayanı Allah mağlûp eder. O'nu aldatmaya
yelteneni de tuzağına düşürür. Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
'Geri
dönerseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık bağlarını kesmeye dönmüş
olmaz mısınız?'87
Asr
103/1-3. Muhammed 47/22.
ÖLÜM ve
SONRASI
Sizlere
ensara karşı iyilikle davranmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar sizlerden önce bu
şehri yurt edinmişler ve (birçoğu da) iman etmişlerdi. Bu bakımdan onlara
ihsanda bulununuz. Onlar meyvelerini ve yiyeceklerini sizlerle paylaşmadı mı?
Topraklarından sizlere de vermedi mi? Kendileri muhtaç durumda iken sizleri
nefislerine tercih etmediler mi?
Dikkat
edinl Kim (ensardan) iki kişi arasında hükmetmekle görevlendirilirse onların
iyiliklerini kabullensin, kusurlarını da görmezlikten gelsin.
Dikkat
edin! Sakın adaletten saparak onlar hakkında seçicilik yapmayın. Ben sizin
öncünüzüm; sizler de beni takip edeceksiniz.
İyi
dinleyin! Buluşma yeriniz havuzdur (kevser). Benim havuzum Şam'ın Busrâ'sı33 ile
Yemen'in San'a'sı arasındaki mesafeden daha büyüktür. Oraya kevser oluğundan bir
su dökülür. Bu su, sütten daha beyaz, köpükten daha yumuşak, baldan daha
tatlıdır. Ondan bir kere içen bir daha susamaz. Bu havuzun taşları inciden,
yatağı ise misktendir. Yarın mahşer günü hesap yerinde bu havuzun suyunu
içmekten mahrum olan tüm hayırlardan mahrum kalmış demektir.
Dikkat
edin! Yarın benimle beraber o havuzun etrafında buluşmak isteyen -müstesna
durumlar hariç- elini ve dilini haramdan çeksin.
Bunun
üzerine Hz. Abbas (r.a), 'Yâ Nebiyyellah! Ku-reyş'e de bir tavsiyede bulun,
dedi. Resûlullah (s.a.v),
88 Busrâ'.
Suriye'nin güneyinde kalan eski bir yerleşim birimidir. Osmanlı Devleti bu yere,
aynı adı taşıyan diğer yerlerle karışmaması için Şam-ı Busrâ demişlerdir. Hz.
Peygamber (s.a.v) kendisine risâlet verilmeden önce amcası Ebû Tâlib ile
birlikte, dokuz-on iki yaşları arasında ticaret amacıyla çıktıkları iki seferde
bu beldeye uğramışlar ve buradaki bir manastırda bulunan, adı Bahîrâ olan bir
rahip de onun peygamber olacağını söylemişti.
İMAM
GAZALİ
79
'Aynı
şeyleri Kureyş'e de tavsiye ederim. İnsanlar Ku-reyş'e tabidirler. İyileri
iyilerine; kötüleri de kötülerine... (Sizler) Kureyş ailesine, insanlara karşı
iyilikle davranmalarını tavsiye edin.
Ey
insanlar! Şüphesiz günahlar nimetleri bozar ve taksimatı da değiştirir. İnsanlar
iyi oldukları zaman önderleri onlara iyi davranır; kötülüğe ve günaha
daldıklarında ise kuşkusuz onlara kötü davranır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle
buyurmuştur: 'İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü zalimlerin bir kısmını
diğer bir kısmına musallat ederiz."89
Allah
Resulü (s.a.v) her baygınlık geçirdiğinde sanki kendisine birtakım tercihler
sunuluyormuşçasına, 'Hayır, ben refîk-i a'lâyı istiyorum' diyordu.
Bazı aralar
kendine gelip konuşmaya güç yetirdiğinde, 'Namaz! Namaz! Cemaatle birlikte namaz
kıldığınız müddetçe birbirinizden kopmazsınız'90 buyuruyordu.
Resûlullah
(s.a.v) vefat edinceye kadar hep bu şekilde, 'Namaz! Namaz!'deyip durdu."91
RESÛLULLAH'IN (s.a.v) VEFAT ZAMANI
Hz. Âişe
(r.anh) der ki: "Resûlullah (s.a.v), pazartesi günü, kuşluk vaktinin yükselmesi
ile zeval (güneşin tam tepede olma) vakti arasında vefat etti."
89 En'âm
6/129. Birbirini tamamlayan rivayetler için bk. Buhârî, Menâkıbü'l-Ensâr, 11;
Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 176; Tirmizî, Menâkıb, 65. bk. Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 4/349; Humeydî, Müsned, nr. 798; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 6446;
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 7416. bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/261;
ibn Ebû Şeybe, el-Musannef, 12/168; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 3845; Hatîb-i
Tebrizî, Mişkât, nr. 5971; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsât, nr. 878.
90 bk.
Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 158; Ebû Dâvûd, Edeb, 133; ibn Mâce, Vesâyâ, 1,
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/78; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 18444;
Hey-semî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 7218.
91
Rivayeti bu şekliyle görmek için bk. Zebîdî, İthâfü's-Sâde, 14/142.
80
ÖLÜM ve
SONRASI
Hz. Fâtıma
(r.anh) der ki: "Bu pazartesi günleri karşılaştığım hadiseler nedir böyle?
Vallahi ümmetin başına gelen sıkıntı ve musibetler hep bu günde olmuştur."
Ümmü Gülsüm
(r.anh)92 demiştir ki: "Bugün, aynı zamanda Hz. Ali'nin (r.a) musibetlere duçar
olduğu gündür. Pazartesi gününden çektiğim nedir ki, dedem (Hz. Peygamber) bugün
vefat etti, babam Ali ve Ömer (r.a) bugün şehid edildi."
Hz. Âişe
(r.anh) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) vefat ettiği ve orada bulunanlar feryadü
figan edip ağlamaya başladıkları zaman insanlar hemen içeriye hücum ettiler. Bu
esnada melekler elbisesiyle Hz. Peygamberin (s.a.v) üzerini örttüler. Ortalık
karışmış, herkes farklı bir şeyler söylüyordu. Kimi onun öldüğünü yalanlıyor,
kimi ise dili tutulmuş, öylece kalakalmıştı. Akıllar karışmış ve kimin ne
söylediğini kimse anlamıyordu. Kimileri bir köşeye çekilmiş, aklı başında bir
halde beklemekte; kimileri de yere çömelmiş, öylece düşünmekte idi.
Ömer b.
Hattâb (r.a) onun vefat ettiğine inanmayanlardandı. Hz. Ali (r.a) bir köşeye
çekilip oturanlar arasında idi. Hz. Osman'ın (r.a) ise dili tutulmuştu.
Sonra Hz.
Ömer (r.a) insanların karşısına çıkarak şöyle dedi: "Resûlullah (s.a.v) ölmedi.
Muhakkak ki Allah (c.c) onu geri döndürecek ve onun ölümünü bekleyen
münafıkların ellerini ve ayaklarını kesecektir. Allah Teâlâ nasıl ki Musa (a.s)
ile sözleştiği gibi onunla da sözleşmiştir ve o elbette bizlere geri
dönecektir."
Ümmü
Gülsüm: Hz. Fâtıma ve Ali'nin (r.a) kızıdır. Peygamber Efendimiz hayatta iken
dünyaya gelmiştir. Allâme Zebîdî'nin kayıtlarına göre, Ümmü Gülsüm ilk
evliliğini Hz. Ömer (r.a) ile 40.000 dirhem mehir karşılığı yapmıştır. Ondan
Zeyd ve Rukıyye adında iki çocuk dünyaya gelmiştir. Dârekutnî'nin Uhuvve adlı
kitabında zikrettiğine göre, Ümmü Gülsüm, Hz. Ömer'in vefatından sonra Avn (Avf)
b. Ca'fer b. Ebû Tâlib ile evlenmiş, onun da vefatının ardından Avn'ın kardeşi
Abdullah b. Ca'fer evlenmiştir. Ca'fer oğullarından çocuğu olmamıştır (bk.
Zebîdî, İthaf, 14/148).
İMAM
GAZALİ
81
Bir diğer
rivayette ise Hz. Ömer (r.a) şunları söylemiştir: "Ey insanlar! (Şu günlerde
Resûluilah'ın ölümü ile ilgili olarak) dillerinizi tutun. Çünkü o ölmemiştir.
Vallahi kimin, Resûlullah öldü dediğini duyarsam, işte şu kılıcımı kafasına
indiririm."
Hz. Ali
(r.a) evinden dışarı çıkmıyordu. Osman (r.a) ise konuşamıyor, bir yere gidip
gelmek istese elinden tutularak götürülüyordu.
O gün hiç
kimse Hz. Ebû Bekir ve Abbas (r.a) kadar metanet gösterememiş, Allah Teâlâ b'u
ikisine tevfik ve dayanma gücü vermişti. Öyle ki Hz. Ebû Bekir'den (r.a) başka
birinin sözüne bakılmadığı bir zamanda Resûluilah'ın (s.a.v) amcası Abbas gelmiş
ve insanlara,
'Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a yemin ederim ki, Muhammed (s.a.v) ölümü
tatmıştır. Zira o aramızda iken şu âyeti okumuştu:
"Muhakkak
sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz, sizler kıyamet günü
rabbinin huzurunda davala-şacaksınız."93
Hz.
PEYGAMBER (s.a.v) VEFAT ETTİĞİ ZAMAN SAHABELERİN TUTUMU
Hz.
Peygamber (s.a.v) vefat ettiğinde Hz. Ebû Bekir (r.a), Medine yakınlarında
yerleşmiş bir ensar kabilesi olan Hazrec kabilesinin Harsoğulları arasında
bulunuyordu. Haberi alır almaz hemen Resûluilah'ın yanına geldi, üzerine kapanıp
onu öptü ve, "Anam babam sana feda olsun, Allah
93 Ibn
Hacer-i Kastallânî, el-Mevâhibü'l-Ledüniyye, 3/569-570; Beyhakî,
Delâilü'n-Nü-büvve, 7/215. Allâme Zürkânî, ibn Hacer'in el-Mevâhibü'l-Ledüniyye
adlı eseri üzerine yazdığı şerhinde, yukarıda bahsi geçen rivayeti, ibn Münir'in
Mi'râc adlı eserinde zikrettiğini kaydeder, bk. Zürkânî, Şerhu'l-Mevâhib),
12/142. Rivayetin bir bölümü için bk. Buhârî, Cenâiz, 3.
82
ÖLÜM ve
SONRASI
(c.c) ölümü
sana ikinci kez tattırmayacak.94 Vallahi Resû-lullah vefat etmiş" dedi ve
insanların karşısına çıkarak, "Ey insanlar! Her kim Muhammed'e inanıyorsa şunu
bilsin ki, o ölmüştür. Muhammed'in rabbine inananlar bilsin ki Allah diridir ve
asla ölmez! Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
Muhammed
ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o
öiürya da öldürülür-se gerisin geriye mi döneceksiniz?"95
Hz. Ebû
Bekr'in (r.a) bu konuşmasından sonra sanki insanlar bu âyeti ilk duymuş gibi
oldular.96
Bir hadise
bir başka rivayette şöyle geçmiştir: Hz. Ebû Bekir (r.a) Resûlullah'ın (s.a.v)
vefat haberini alır almaz hemen Medine'ye geldi. Resûlullah'ın evine girdiğinde
bir yandan gözlerinden yaşlar boşalıyor, bir yandan da ona salâtü selâm
getiriyor, zorla da olsa yutkunmaya çalışıyordu. Buna rağmen kendinde idi.
Resûlullah'a doğru eğildi, yüzünü açtı, alnını ve yanaklarını öptü, yüzünü
sıvazladı ve ağlaya ağlaya, "Anam babam sana feda olsun! Nefsim, ehlim sana
kurban olsun! Güzel yaşadın, güzel vefat ettin. Hiçbir peygamberin ölümüyle son
bulmayan nübüvvet senin ölümünle noktalanmıştır. Sen övülemeyecek kadar
azametli, sızlanamayacak kadar ulvîsin. Öyle ki herkes sende teselli buluyor ve
herkes sende eşit oluyordu. Şayet ölüm senin tercihin olmasaydı, sana olan
hüznümüzden dolayı canlarımıza kıyardık. Eğer (ölünün üzerine) ağlamayı
menetmeseydin bütün göz yaşlarımızı sana döker-
94 Zebîdî
der ki: Hz. Ebû Bekir'in (r.a) bunu söylemesinin nedeni şu idi: Münafıklar
başından beri Resûlullah'ın vefatını beklemekte ve hatta bunu temenni etmekte
idiler. Müslümanlar ise Resûlullah (s.a.v) vefat etse dahi isâ (a.s) gibi tekrar
dirilip münafıkları cezalandıracağını ümit ediyorlardı. Hz. Ebû Bekir ise onun
tekrar dirilip ikinci bir kez ölümü tatmayacağını bu sözleriyle ifade etmiş
oluyordu.
95 Âl-i
imrân 3/144.
96
Buhârî, Cenâiz, 3; ibn Hacer-i Kastallânî, el-Mevâhibü'l-Ledüniyye, 3/570.
İMAM GAZÂLÎ
83
dik. Ancak,
gücümüzün yetmediği, önleyemediğimiz bazı şeyler de vardır ki onlar da denizin
kabarıp inmesi gibidir.
Allahım
bunları ona ilet!
Ey
Muhammed! Rabbinin yanında bizleri de an. Kalbinden bizleri çıkarma. Eğer
bizlere vakar ve sekînet bırak-masaydın, ardında bıraktığın yalnızlığa ve
hasrete kimseler dayanamazdı.
Allahım!
Bunları sevgili dostuna ilet. Onun sevgisini içimizde koru."97
Beyhakî,
Delâilü'n-Nübüvve, 7/215; ibn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, 2/264-265; ibn Hacer-i
Kastallânî, el-Mevâhîbü'l-Ledüniyye, 3/570; Zebîdî, İthâfü's-Sâde, 14/153.
84
85
İKİNCİ
KISIM
Hz. EBÛ
BEKİR-İ SIDDÎK'IN (r.a) VEFATI
Hz: Ebû
Bekir (r.a) ölüm döşeğine düştüğü vakit kızı Hz. Âişe (r.anh) yanına geldi ve
onun halini anlatmak için şu beyti okudu:
Hayatıma
yemin olsun ki, servet vermez fayda,
Ölüm gelip
çatıp artık göğüs daraldığında.
Ebû Bekir
(r.a) bunları işitince biraz kendine gelir gibi oldu ve kızına, "Öyle değil,
bilakis şu âyeti oku:
Ölüm
sarhoşluğu gerçekten gelir ve, 'İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın
şeydir' denir."98 Sonra kızına şu vasiyette bulundu:
"Şu iki
elbisem var ya, onları güzelce yıkayın ve beni onlarla kefenleyin, çünkü
hayattakiler yeni elbiselere daha muhtaçtırlar."
Hz. Âişe
(r.anh) babasının vefatı sırasında onun halini temsil etmek için şu beyti okudu:
Yağmurlar
istenirdi onun hürmetine, nur gibiydi, Yetimlerin baharı, dul kadınların
sığınağıydı.
Ebû Bekir
(r.a) bunu işitince, "Bu söylediklerin Resûlul-lah'a (s.a.v) ait vasıflardır"
dedi.
Hastalığının fazlalaştığı sıralardı. Birçok kimse ziyaretine geldi ve, "Sana bir
doktor çağırsak da bir baksa, olmaz mı?" dediler. Hz. Ebû Bekir şu cevabı verdi:
"Doktorum bana baktı ve, 'Ben dilediğimi yaparım' dedi."
Bir ara
Selmân-ı Fârisî, Ebû Bekir-i Sıddîk'ı hastalığı sırasında ziyarete geldi. Ona,
"Ey Ebû Bekir, bana tavsiyelerde bulun" dedi. Ebû Bekir (r.a), "Allah Teâlâ
sizlere dünyanın kapılarını açacaktır. Ondan sadece ihtiyacınız olduğu kadar
alın. Sabah namazını kılan kimse Allah'ın hima-yesindedir. Sakın Allah'a olan
ahdinizi bozmayın, yoksa sizi yüzüstü cehenneme sürer."
Hz. Ebû
Bekir (r.a) artık iyice ağırlaşmış, iyileşme ümidi kesilmişti. İnsanlar
kendisinden yerine geçecek birini tayin etmesini istediler; o da, "Ömer'i
bırakıyorum" dedi. Bunun üzerine insanlar, "Ey Ebû Bekir! Bize çok sert ve kaba
birini bıraktın; rabbinin huzurunda ne cevap vereceksin?" diye sordular. O da,
"Rabbime, 'Senin kullarına onların en hayırlısını halife bıraktım' derim" diye
cevap verdi.
Sonra
birini göndererek Ömer'i çağırttı, ona, "Sana bir vasiyetim var, iyi dinle!
Allah Teâlâ'nın, gündüz yapılmasını istediği birtakım hakları (ibadet ve
vazifeler) vardır ki bunların geceleyin yapılmasını kabul etmez. Aynı şekilde
gece yerine getirilmesini istediği birtakım hakları da vardır ki onların da
gündüz yapılmasını kabul etmez. Allah (c.c) kul farz ibadetleri yerine
getirmedikçe nafileleri kabul etmez."
Kaf 50/19.
Farzlar
terkedilerek yapılan nafile ibadetlerin bir faydası olmaz şeklinde
anlaşılmalıdır.
¦*
86
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
87
ÜÇÜNCÜ
KISIM
Hz. ÖMER'İN
(r.a) VEFATI
Amr b.
Meymûn (rah) anlatıyor: Hz. Ömer'e suikast yapıldığı sabah ben de oradaydım.
Aramızda sadece Abdullah b. Abbas (r.a) vardı. Hz. Ömer (r.a) namaz kıldırmak
üzere mihraba doğru ilerlerken her iki safın arasına geldiğinde, "Safları
düzeltin" der, ondan sonra diğer safa geçerdi. En sonunda mihraba ulaşır ve
tekbir getirerek namaza
başlardı.
Çoğu kere,
özellikle sabah namazlarında cemaat namaza yetişsin diye ilk rek'atlarda Yusuf
yahut Nahl sûrelerini okurdu.
O sabah da
yine aynen yapmış ve mihraba geldiğinde niyetini ederek tekbir almıştı ki onun,
"Köpek beni yaraladı" dediğini işittim. Mugîre b. Şu'be'nin kölesi Ebü'l-Lü'lü
onu yaralamıştı. Kâfir adam100 ne olacak! Kullandığı bıçağın her iki tarafı da
keskindi.
Ebü'l-Lü'lü
mescidden elindeki bıçağı sağa sola sallayarak kaçmış, bu sebeple on üç kişi
yaralanmıştı. Bunlardan, bir rivayete göre dokuzu, diğer bir rivayete göre de
yedisi hayatını kaybetmişti.
100
Ebü'l-Lü'lü, ateşe tapan bir Mecûsî idi.
Bu esnada,
tam mescidden çıkarken Irak hacılarından biri onu gördü. Hemen üstündeki cübbeyi
çıkarıp üzerine attı. Ebü'l-Lü'lü de herkesin üzerine çullandığını ve
yakalandığını zannederek kendini bıçakladı.
Hz. Ömer
(r.a) Abdurrahman b. Avf'ı yerine, namazı kıldırması için geçirdi, çünkü ona en
yakın o idi. Hz. Ömer'in arkasındaki herkes benim gördüklerimi gördüler. Arka
saflarda ve mescidin ücra köşelerinde olanlar olan bitenden habersizdiler. Hz.
Ömer'in sesi kesilince yanıldığını düşünerek, "Sübhânellah, Sübhânellah" demeye
başladılar. Abdurrahman b. Avf kısa bir namaz kıldırdı. Namaz bitince Ömer
(r.a), "Ey ibn Abbas! Bak bakalım beni bıçaklayan kimmiş?" dedi. İbn Abbas, bu
işi kimin yaptığını öğrenmek üzere yanından ayrıldı. Bir müddet sonra geldi ve,
"Ey Ömer! Seni bıçaklayan Mugîre b. Şu'be'nin kölesi imiş. "Hz. Ömer (r.a),
"Allah kahretsin! Ben ona daima iyiliği tavsiye edip doğruyu göstermiştim. Ama
Allah'ıma şükürler olsun ki, benim ölümümü bir müslümanın elinden yapmadı.
Medine'de gayri müslimlerin çoğalmasını isteyen sen ve babandı. Onlara en çok
acıyan ve şefkat gösteren de Abbas idi." ibn Abbas, "İstersen onların hepsini
öldürelim?" dedi. Hz. Ömer (r.a), "Dilimizi konuştuktan, kıblemize yöneldikten
ve haclarını yaptıktan sonra, artık böyle bir şey olmaz" dedi.
Sonra evine
götürüldü, biz de beraberinde gittik. İnsanlar şaşkındı. Sanki daha önce
başlarına böyle bir felâket hiç gelmemiş gibiydiler. Kimi, "Yarası ciddi, hayatî
tehlikesi var" derken, kimi de, "Zannımca önemli bir şeyi yok" diye
konuşuyorlardı.
Sonra bir
doktor getirtildi. Doktor hurma şırası içmesini söyledi. Biraz içirdiler, fakat
bağırsaklarından dışarı akıyordu. Süt içirdiler, yine aynı şekilde oldu. Bunu
görenler
88
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂÜ
89
Hz. Ömer'in
öleceğini anladılar, çünkü bıçağın darbesi iç organlara kadar sirayet etmişti.
Ben de
ziyaretine gittim. İnsanlar ona övgülerde bulunuyorlardı. Sonra bir genç geldi
ve,
"Ey
müminlerin emîri! Allah azze ve celleden sana müjdeler var! Zira sen
Resûlullah'ın (s.a.v) sohbetinde bulunup onunla arkadaşlık ettin. Bildiğim
kadarıyla da ilk müs-lümanlardansın. Sonra onların başına önder oldun ve
adaletle yönettin. Şimdi de şehid oluyorsun." Hz. Ömer (r.a),
"Bu işler
ne faydama ne de zararıma! Ben sadece bunların, âhiretim için yetecek kadar
olmasını isterdim" dedi. Bu konuşmalardan sonra delikanlı ayrılmak üzere
arkasını döndü. Entarisi uzunluğundan dolayı yerlerde sürünüyordu. Hz. Ömer
(r.a), "O genci buraya çağırın" dedi. Onu bulup getirdiler. "Yeğenim! Elbiseni
biraz yukarı kaldır! Böylelikle hem daha temiz kalmış hem de rabbine karşı daha
takvâlı davranmış olursun" diye nasihatte bulundu.
Râvi
anlatmaya şöyle devam ediyor: Hz. Ömer (r.a) oğlu Abdullah'tan ne kadar borcu
olduğunun tesbit edilmesini istedi. Hesabın sonunda yaklaşık 86.000 dirhem
borcunun olduğu ortaya çıktı. Hz. Ömer,
"Eğer
ailemizin malı bu borçları ödemeye yeterse onlarla öde, yetmezse git Kâ'b b.
Adîoğulları'ndan iste. Onlarınki de yetmezse Kureyş kabilesinden iste, başka bir
yere de gitme. Bunlar yeterlidir. Borcumu ödedikten sonra müminlerin annesi
Âişe'nin yanına git ve,
"Ömer'in
sana selâmı var" de. Sakın, "müminlerin emîri" ifadesini kullanma, çünkü artık
müminlerim emîri değilim. Sonra ona, "Ömer sizden, iki arkadaşının [Resûlullah
(s.a.v) ve Ebû Bekir'in] yanına defnedilmek için izin istiyor" de dedi.
Abdullah
Hz. Âişe'nin (r.anh) yanına gitti. İzin alarak içeri girdi. Selâm verdi. Hz.
Âişe (r.anh) oturmuş ağlıyordu. Abdullah, "Ömer b. Hattâb size selâm gönderiyor
ve iki arkadaşının yanına defnedilebilmek için sizden müsaade istiyor" dedi. Hz.
Âişe, "Ben orayı kendim için düşünüyordum, fakat bugün Ömer'i kendime-tercih
ediyorum" dedi.
Abdullah
babasının yanına döndü. Oradakiler Ömer'e, "Bu oğlunuz Abdullah, geri döndü"
dediler. Hz. Ömer, "Beni kaldırın" dedi. Oradakilerden biri onu kendine
yaslayarak kaldırdı. Hz. Ömer, "Ne haberler getirdin?" diye sordu. Abdullah,
"Sevineceğiniz bir şey! Ey müminlerin emîri, Hz. Âişe (r.anh) izin verdi" dedi.
Hz. Ömer, "Allah'a hamdol-sun! Benim için bundan daha önemli bir şey yoktu.
Öldüğüm
zaman beni Hz. Âişe'nin odasına götürün.101 Abdullah, oraya girince Âişe'ye
selâm ver ve, 'Ömer buraya defnedilmek için sizden izin istiyor' de. Eğer izin
verirse beni oraya gömün, yok vermezse müslümanların umumi kabristanlığına
götürürsünüz" dedi.
Biraz sonra
müminlerin annesi (Hz. Ömer'in kızı) Hafsa (r.anh) geldi. Kadınlar onu
örtüyorlardı. Onu görünce hepimiz ayağa kalktık. Babasının yanında kalıp bir
müddet ağladı. Erkekler de içeri girmek isteyince onlara izin verildi. Ben de
onlarla beraber girdim, içeriden Hafsa'nın (r.anh) ağlama seslerini işitiyorduk.
Erkekler,
"Ey müminlerin emîri, bizlere vasiyetini et ve yerine halife bırak" dediler. Hz.
Ömer, "Ben bu göreve Resûlullah'ın (s.a.v) kendilerinden razı olarak vefat
ettiği şu altı kişiden başkasını lâyık görmüyorum" dedi ve onları saydı: "Ali,
Osman, Zübeyr, Talha, Sa'd b. Ebû Vakkas ve Abdurrahman b. Avf.
101 Zira
Hz. Peygamber'in kabri, Mescid-i Nebevi ile yan yana bulunan Hz. Âişe'nin
odasında bulunmaktaydı.
90
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
91
Bu iş için
oğlum Abdullah da sizlere şahitlik eder. Onun bu işte hiçbir hakkı yoktur, yani
o halife olamaz. Onun orada bulunması taziyeleri kabul etmek gibi bir şeydir.
Eğer Sa'd halife olursa ne güzel! Yok, başkasını seçerlerse mutlaka Sa'd'dan
istifade etsin. Ben onu Küfe valiliğinden, bu göreve yetersizliği ya da hainliği
nedeniyle azletmedim.102
Benden
sonra halife olacak kişiye vasiyetim, ilk hicret edenlerin faziletlerini bilmesi
ve onlara saygı duymasıdır. ve yine ona vasiyetim şudur ki, kendilerinden önce
Medine'yi yurt edinip kendilerinden önce iman etmiş ensara karşı iyilikle
muamelede bulunmasıdır. Onlardan iyi işler yapanlara ihsanda bulunsun, kusuru
bulunanları da affetsin.
Diğer
şehirlerin insanlarına da iyi davransın. Çünkü onlar İslâm'ın dayanağı, devlet
hazinesinin kaynağı ve düşmanlarımızın korkusudur. Zekât ve sadaka gibi
hususlarda onları fazla zora sokmasın ve ancak rızaları ile kendilerinden arta
kalan kısmı alsın.
Göçebelere
yani köylülere de iyi davranmasını vasiyet ediyorum, zira onlar Araplar'ın aslı,
İslâm'ın aslî maddesidir. Onlardan aldığı sadaka ve zekâtları tekrar fakirlerine
dağıtsın.
Allah'ın ve
Resûlü'nün koruma altına aldığı zimmîlere, kendilerine vaad edilen hususlara
riayet etmesini, onları korumasını ve altlarından kalkamayacakları yükü onlara
yüklememesini tavsiye ediyorum."
Sonra Hz.
Ömer vefat etti. Hazırlanıp kefenlendikten sonra Hz. Âişe'nin (r.anh) yanına
(evine) götürdük. Abdullah b. Ömer selâm verdi ve,
"Ömer b.
Hattâb buraya defnedilmek için sizden izin istiyor" dedi. Hz. Âişe (r.anh), "Onu
içeri getirin" buyurdular. Böylelikle Hz. Ömer'in cenazesi iki arkadaşının
yanına defnedilmiş oldu.
Resûlullah
(s.a.v) buyuruyorlar ki: "Cebrail bana, 'İslâmiyet Ömer'in ölümüne ağlasın'
dedi."103
Abdullah b.
Abbas (r.a) anlatıyor: Hz. Ömer'in cenazesi evinde bir divanın 'üzerine
konulmuştu. İnsanlar etrafını kuşatmışlar, rahmet ve merhamet dualarında
bulunuyorlardı. Ben de aralarında idim. Birden bir el omuzuma ilişti, korktum,
arkamı döndüğümde gördüm ki Âli b. Ebû Tâlib (r.a)! Ömer'e rahmet dualarında
bulundu ve ona şöyle dedi:
"Kendin
gibi amel işleyen birini arkanda bırakmadın. Gerçekten senin ameline benzer bir
amelle Allah'a vâsıl olmak isterdim. Yemin ederim ki, Allah (c.c) seni iki
arkadaşınla beraber edecektir. Çünkü ben çok kereler Resûlul-lah'ın (s.a.v)
şöyle dediğini işittim:
"Ben, Ebû
Bekir ve Ömer beraberce... gittik. Ben, Ebû Bekir ve Ömer beraberce ... çıktık.
Ben, Ebû Bekir ve Ömer beraberce girdik..."104
1 Hz. Ömer
(r.a) hicretin 21. (642) yılında Sa'd b. Ebû Vakkas'ı Küfe valiliğine tayin
etmiş, ancak daha sonra tekrar bu görevden onu kendisi azletmiştir.
1 ibn
Asâkir, Târihu Medineti Dımaşk, 44/138; İbnü'l-Cevzî, a.g.e., nr. 597. Hadisin
ibn Asâkir rivayetleri ile ilgili kısımları için bk. ibn Arrâk, Tenzîhu'ş-Şerîa,
1/346; Şevkâ-nî, Fevâidü'l-Mecmûa, Menâkıbü'l-Hulefa, 21.
' Buhârî,
Fezâil, nr. 4, 6; Müslim, Fezâilü's-Sahâbe, 14; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr.
8115; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/112.
92
ÖLÜM ve
SONRASI
DÖRDÜNCÜ
KISIM
Hz.
OSMAN'IN (r.a) VEFATI
Hz.
Osman'ın (r.a) şehid edileceğini haber veren hadis meşhur ve herkesçe malûmdur.
Abdullah b.
Selâm (r.a) anlatıyor: "Kardeşim Osman evinde kuşatma altına alınmıştı. Onu
ziyarete gittim. Mer-habalaştıktan sonra bana dedi ki: 'Kardeşim, bu gece şu
pencerede Resûlullah'ı gördüm, bana, 'Ey Osman! Seni muhasara altına mı
aldılar?' dedi. Ben, 'Evet' dedim. 'Seni susuz mu bıraktılar?' diye sordu; ben,
'Evet' dedim. Sonra bana içi su dolu bir kap uzattı. Kana kana içtim, öyle ki
onun serinliğini hâlâ göğsümde hissediyorum.
Resûlullah
(s.a.v), 'Ey Osman, istersen seni düşmanlarına karşı galip kılalım, istersen
iftarını bizim yanımızda yap' dedi. Ben iftarımı onun yanında yapmayı tercih
ettim."
Abdullah b.
Selâm (r.a) der ki: "Hz. Osman işte o gün şehid edildi."105
Yine
Abdullah b. Selâm (r.a) anlatıyor: "Hz. Osman (r.a) şehid edilip kanlar içinde
ruhunu teslim ederken yanında bulunanlara, 'Hz. Osman ruhunu teslim ederken
neler söyledi?' diye sordum. Üç defa, 'Allahım! Muhammed'in ümmetini topla, bir
araya getir' diye söylendiğini işittik dediler.
Ben de
nefsimi kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ediyorum ki, eğer Hz. Osman (r.a)
o haldeyken ümmetin
105 Bir
rivayette Hz. Osman o sabah oruçlu olarak sabahlamış ve o gün şehid edilmiştir.
İMAM GAZÂLÎ
93
bir araya
gelmemesi için dua etseydi, kıyamete kadar asla bir araya gelemezlerdi."
Sümâme b.
Hazn el-Kuşeyrî (rah)106 anlatıyor: "Hz. Osman (r.a) evini kuşatanların
karşısına çıkıp, 'Sizi bana karşı kışkırtan o iki kişiyi getirin' dediği vakit
ben de oradaydım. Deveye ya da eşeğe benzeyen iki adam getirdiler. Hz. Osman
(r.a), 'Allah ve Resulü adına söyleyin! Hani Resûlullah (s.a.v) Medine'ye
geldiğinde, içilebilecek tek tatlı suyu olan Rûme Kuyusu'ndan başka bir kuyu
yoktu. O vakit Resûlullah (s.a.v),
"Rûme
Kuyusu'nu kim satın alırsa, o kuyunun her kovasına karşılık kendisine cennette
daha hayırlısının verilmesine talip olan kim vardır?"107 diye sorduğunda ben o
kuyuyu kendi öz malımla alıp müslümanlara bağışladığımı bilmiyor musunuz? Siz
ise bugün beni o kuyunun suyundan ve hatta deniz suyundan bile içmekten
alıkoyuyorsunuz.' Ayaklananlar, 'Allah için doğru söylüyorsun' dediler. Hz.
Osman (r.a), 'Allah (c.c) ve İslâm için doğru söyleyin; Mescid-i Nebevî artık
iyice daralmış, cemaat sığmaz olmuştu. Resululllah (s.a.v):
Cennette
karşılığı kendisine kat kat daha fazlası ve hayırlısı verilmek üzere, falan
ailenin arsasını kim alır ve mescidimize katar?108 buyurdular.
Ben o zaman
kendi öz malımdan çıkarıp o arsayı satın almamış mıydım? Şimdi ise orada iki
rek'at namaz kılıma-
106
Muhadramunlardandır. Yani, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yaşamış, fakat
kendisini görme imkânı bulamamıştır. Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Âişe'yi (r.a)
görmüştür (bk. Ebû Nuaym-ı isfahânî, Ma'rifetü's-Sahâbe, 3/295).
107
Buhârî, Fezâilü'l-Ashâb, 47;Tirmizî, Menâkıb, 18;Nesâî, ihbâs, 4; ibn Ebû Âsim,
es-Sünne, nr. 1305. Tebrîzî, Mişkât, nr. 6066. Hz. Osman (r.a) bir yahudinin
mülkiyetinde olan Rûme Kuyusu'nu 20.000 dirheme satın alarak bütün müslümanların
istifadesine sunmuştu.
108
Tirmizî, Menâkıb, 18; Nesâî, ihbâs, 4; ibn Ebû Âsim, es-Sünne, nr. 1305,
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 36280.
ÖLÜM ve
SONRASI
ma engel
oluyorsunuz, öyle değil mi?' dedi. Ayaklananlar, 'Allah var, doğru söylüyorsun'
dediler. Hz. Osman (r.a), 'Allah ve İslâm adına doğruları söyleyin, ben Tebük
Gazvesi askerlerini kendi malımdan giydirip kuşatmadım mı? Onlara silâh ve
teçhizat almadım mı?' Ayaklananlar, 'Allah için bunlar doğru' dediler. 'Allah
(c.c) ve İslâm hakkı için doğru söyleyin; Resûlullah (s.a.v) Mekke'deki Sebîr
dağında idi. Yanında Ebû Bekir, Ömer ve ben vardım. Bir ara dağ sallanmaya
başladı, öyle ki kayaları dağın dibine kadar yuvarlanmıştı. Resûlullah (s.a.v)
ayağıyla yere vurarak,
Ey Sebîr,
sakin ol I Zira üzerinde bir peygamber bir Sıd-dîk ve iki tane de şehid
bulunmaktadır109 dediğini işitmediniz mi?'
Ayaklananlar, 'Allah için bunu da işittik' dediler. Bunun üzerine Hz. Osman
(r.a), 'Allahüekber! Benim lehime tanıklıkta bulundunuz. Kabe'nin rabbine yemin
olsun ki ben şehid olacağım' dedi."
Dabbe110
ihtiyarlarından biri anlatıyor: "Hz. Osman (r.a) hançerlenip de kanlar
sakallarına doğru akmaya başladığı zaman, 'Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni
bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Gerçekten ben (nefsime) zulmedenlerden
oldum'111 âyetini okudu; ardından, 'Alla-hım! Şu düşmanlarımı sana havale
ediyorum. Bütün işlerimde senden yardım diliyor ve beni imtihan ettiğin şeye
karşı senden sabır diliyorum' diye dua etti."
' Bir
önceki hadisin tahricine bakınız. Ayrıca bk. ibn Ebû Âsim, es-Sünne, nr. 1305;
ibn Kesîr,
el-Bidâye ve'n-Nihâye, 7/178. J Bir dağın ismidir. Mescid-i Hayf'ın bulunduğu
yerdedir (bk. Abdullah-ı Bekrî, Mu'ce-
mü mâ
ista'cem, "Dabbe" md. 1 Enbiyâ 21/87.
İMAM
GAZÂLÎ
95
BEŞİNCİ
KISIM
Hz. ALİ'NİN
(r.a) VEFATI
Asbağ-ı
Hanzalî anlatıyor:
"Hz.
Ali'nin suikasta uğrayacağı sabah güneşin doğmasının yaklaştığı vakitlerdi.
Müezzini İbn Tayyâh onu kaldırmaya gelmişti. Hz. Ali'nin üzerinde büyük bir
yorgunluk ve ağırlık hissi vardı. İlk seferde kalkamamıştı. Müezzini ikinci
sefer geldiğinde yine aynı haldeydi, kalkamamıştı. Üçüncü sefer geldiğinde
kalktı ve yürümeye başladı. Hem yürüyor hem de şu beyitleri mırıldanıyordu:
Hazırla
kendini ölüme, zira sana yaklaşmakta,
Senin
vadine (yanına) geldiğinde sakın ondan sızlanma.
Hz. Ali
(r.a) mescidin küçük kapısına yaklaştığında bir Haricî olan Benî Murâd
kabilesinden Abdurrahman b. Mül-cem tarafından saldırıya uğradı ve hançerlendi
(Küfe 40/661).
Bu sırada
sesleri duyan kızı Ümmü Gülsüm112 hemen dışarı çıktı. Babasının yaralandığını
görünce, 'Nedir bu sabah namazının vaktinden çektiklerim! Eşim, müminlerin
izahat için
92 numaralı dipnota bakınız.
96
ÖLÜM ve
SONRASI
emîri (Ömer
r.a ) sabah namazında şehid edildi. Babam Hz. Ali de sabah namazı şehid edildi'
dedi."
Kureyş'in
ihtiyarlarından biri der ki: "Hz. Ali, Abdurrah-man b. Mülcem tarafından
hançerlendiği sıra, 'Kabe'nin rabbine yemin olsun ki ben kurtuluşa erenlerden
oldum' dedi."
Muhammed
Bakır b. Ali Zeynelâbidîn der ki: "Dedem hançerlendiği zaman oğullarına birtakım
vasiyet ve nasihatlerde bulundu. Sonra, ruhu kabzedilene kadar 1â ilahe
illallah' zikrinden başka hiçbir şey konuşmadı."
Hz. HASAN
ve HÜSEYİN'İN (r.a) VEFATLARI
Hz. Hasan
(r.a) zehirlenmenin tesiriyle113 artık iyice ağırlaşmaya başladığı zaman kardeşi
Hüseyin (r.a) yanına geldi. Onu endişe ve umutsuzluk içinde görünce,
"Neden
sızlanıyorsun? Deden Resûlullah'ın, baban Hz. Ali'nin, büyük annen Huveylîd kızı
Hz. Hatice'nin ve annen Fâtıma'nın, amcaların Hamza ve Ca'fer'in yanına
gidiyorsun, bunda endişe edilecek bir durum yok" dedi. Hz. Hasan (r.a), "Ey
kardeşim! Bugüne kadar kendisine hiç gitmediğim ve yapmadığım bir işe, ölüme
gidiyorum" dedi.
Muhammed b.
Hasan (r.a) anlatıyor:
"Hz.
Hüseyin (r.a) Ehl-i beyt ile birlikte Kerbelâ denilen yere vardıklarında
Ubeydullah b. Ziyâd'ın adamları etraflarını kuşatmıştı. Hz. Hüseyin (r.a)
öldürüleceklerini anlayınca ayağa kalktı, Allah'a hamd ve senalarda bulunduktan
sonra şu konuşmayı yaptı:
Hz. Hasan
(r.a), zevcesi Cade bint Eş'as tarafından, 49 (669) senesinde zehirlenerek şehid
edildi. Cenaze namazını Saîd b. Âs kıldırdı. Kardeşi Hz. Hüseyin (r.a)
tarafından Medine-i Münevvere'deki Bakî Kabristanlığfna defnedildi.
İMAM GAZÂLÎ
97
Gördüğünüz
her şey Allah'ın takdiriyle olmuştur. Dünya değişti, her şey bir bilinmezliğe
büründü. İyilik diye bir şey kalmadı. Bir kaptan damlayan ne ise o da o kadar
işte. Bundan dolayı böyle hayırsız ve verimsiz bir yerde yaşamak bana yeter de
artar bile.
Hak ve
hakikat ile amel edilmediğini, bâtıldan da sakı-nılmadığını görmez misiniz? Bu
bakımdan mümine düşen vazife, kendisini Allah'a kavuşturacak yollara rağbet
etmesidir. Ben şu halimle ölümü bir saadet, zalimlerle yaşamayı ise kendim için
bir cürüm olarak görüyorum."
98
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
99
BEŞİNCİ
BÖLÜM
BAZI
SAHABE, TABİÎN ve ONLARDAN
SONRA GELEN TASAVVUF
BÜYÜKLERİNİN SON
NEFESLERİNDEKİ SÖZLERİ
Muâz b.
Cebel (r.a) vefat anında şöyle demiştir:
"Allahım!
Şu zamana kadar senden korkuyor, çekini-yordum; şimdi ise senin rahmetini ümit
ediyorum. Allahım! Sen de biliyorsun ki, ben dünyayı, orada uzun bir müddet
kalmak, nehirler akıtmak, ağaçlar dikmek için sevmedim; bilakis sıcakta
susuzluktan kavrulanların susuzluğunu gidermek ve zikir halkalarında âlimlerle
birlikte olmak için sevdim."
Muâz b.
Cebel'in (r.a) ölüm sancıları çok şiddetli geçmişti. Kimse onun gibi kıvrananı
görmemişti. O baygınlığından her ayılısında, "Allahım! Boğazımı ne kadar
dü-ğümlersen düğümle, izzetine yemin olsun ki, kalbimin seni sevdiğini
biliyorsun."
Selmân-ı
Fârisî (r.a) vefatı yaklaşınca ağlamaya başladı. Kendisine, "Sizi ağlatan
nedir?" diye sorulduğunda, "Dünyadan kopacağıma ağlamıyorum. Resûlullah (s.a.v)
vefat etmeden önce hepimizden dünyalık olarak bir yolcunun yanına aldığından
daha fazlasını almamamız için söz
almıştı.
İşte üzüntüm bu husustaki endişem sebebiyledir" dedi. Selmân (r.a) vefat
ettikten sonra terekesinin 10 küsur dirhem kadar olduğu görüldü.
Bilâl-i
Habeşî (r.a) vefat edeceği sıra hanımı, "Vay başımıza gelenler!"diye feryat
etmeye başladı. Hz. Bilâl (r.a), "Aksine! Bu benim için büyük bir mutluluk, zira
yarın ahbaplarıma, Muhammed'e ve onun dostlarına kavuşacağım" dedi.
Anlatıldığına göre Abdullah b. Mübarek (rah) vefatı esnasında gözlerini açtı,
gülümsedi ve, "Çalışanlar, böylesi bir kurtuluş (ve saadet) için çalışsınlar"m
âyetini okudu.
İbrahim-i
Nehâî (rah) vefatı esnasında ağladı. Kendisine neden ağladığı sorulduğunda,
"Allah'tan, cennet ya da cehennemle beni müjdeleyecek bir elçi bekliyorum,
ondan" diye cevap verdi.
Muhammed b.
Münkedir vefat etmeden kısa bir müddet önce ağlamaya başladı. Kendisine, "Sizi
böyle ağlatan nedir?" diye sorulduğunda şöyle dedi: "Vallahi, bu ağlamam bilerek
yaptığım bir günahın hatırıma gelmesinden dolayı değildir. Belki, önemsiz
zannettiğim bir günahın Allah (c.c) katında büyük olması ve bu sebeple
cezalandırılacağım korkusundandır."
Zühd ehli
bir zat olan Âmir b. Abdikays vefatı esnasında ağlamaya başladı. Kendisine,"Sizi
ağlatan şey nedir?" diye sorulduğunda şöyle demiştir: "Ölümden korktuğum ya da
hâlâ dünyaya hırslı olduğum için ağlamıyorum; ben yazın sıcaktan kavrulanlara su
dağıtmak için kaçırdığım fırsatlara ve kışın kalkmadığım gece namazlarına
ağlıyorum."
Sâffât
37/61.
100
ÖLÜM ve
SONRASI
Fudayl b.
İyâz (rah) son anlarında bir ara bayıldı, sonra gözlerini açtı ve, "Eyvah! Bu ne
uzun yolculuk, yanımda ise ne az azık var!" dedi.
Abdullah b.
Mübarek (rah) son anlarında azatlı kölesi Nasr'a, "Başımı toprağa koy" dedi.
Nasr ağlamaya başladı. İbnü'l-Mübârek, "Niye ağlıyorsun" diye sordu. Nasr,
"Sizin o bolluk ve zenginlik zamanlarınızı hatırladım, şimdi ise fakir ve garip
biri olarak hayata veda ediyorsunuz" dedi. İbnü'l-Mübârek (rah), "Sus, sesini
çıkarma! Çünkü ben Allah'tan, beni zenginlerin yaşantısı gibi yaşatmasını ve
fakirlerin ölümü gibi öldürmesini istemiştim. Şimdi bana keli-me-i tevhidi
telkin et ve ben tekrarlamadığım müddetçe ikinci kez söyleme" dedi.
Atâ b.
Yesâr-ı Medenî anlatıyor: İblîs, son nefeslerini vermekte olan bir adama
gözükerek, "Kurtuldun" dedi. Adam, "Henüz senin şerrinden emin olmuş değilim!"
dedi.
Yine
sûfîlerden ölmek üzere olan biri ağladı, neden ağladığı sorulunca, "Allah
Teâlâ'nın, 'Allah ancak takva sahiplerini kabul eder'115 âyetini düşündüm, o
sebeple ağlıyorum" demiştir.
Hasan-ı
Basrî (rah), ölümü yaklaşan bir hastanın ziyaretine gitti. Oradakilere şöyle
dedi: "Bu ölüm işinin evveli budur, onun sonundan elbette sakınmak gerekir. Şu
dünyanın da sonu budur, bunu gören kimsenin elbette işin başında ondan gönlünü
çekmesi gerekir."
Cerîrî
(rah) anlatıyor: Son nefeslerini verirken ben de Cüneyd-i Bağdâdî'nin (rah)
yanındaydım. Günlerden cuma ve ayrıca nevruzdu.116 Kur'an okuyor, hatim etmeye
çalışıyordu. Ben, "Ey Ebü'l-Kâsım! Bu halinde de mi Kur'an okumakla meşgulsün?"
dedim, bana, "Defterim dürülmek
115 Mâide
5/37.
116
Nevruz: Baharın ilk günlerinde yapılan, özellikle Ortadoğu folklorunda yaygın
olan şenlik, baharı karşılama bayramı.
İMAM
GAZÂLÎ
101
üzere iken
bunu yapmaya benden daha lâyık kim olabilir ki?" dedi.
Ruveym
(rah) anlatıyor: Ebû Saîd el-Harrâz'ın vefatında yanındaydım. Son nefeslerinde
şöyle diyordu:
Ariflerin
kalplerinin inilti ve meyli yalnızca O'nun zikri içindir. Münâcâtlarındaki sırlı
zikirler yine O'nadır.
Ölümünün
kâseleri gezdirilince onların üstünde, her şükür sahibi biri gibi dünyadan
ayrılıp ilâhî rahmete kavuşurlar.
Onların
gayretleri, gökteki parlak yıldızlar gibi parlayan, Allahın sevdiği kulların
ordusuna katılmaktır.
Öldürülürken onun sevgisiyle bedenleri, ruhları perdeler altında en yüksek
zirvelere doğru çıkmaktadır.
Onlar bu
yolculuklarını ancak sevgililerinin yanında son buldururlar. Ruhları
kendilerinden ayrılırken bir acı veya zarar da görmezler.
Cüneyd-i
Bağdâdî'ye, "Ebû Saîd Harrâz (rah) ruhunu teslim ederken çokça vecde ve cezbeye
kapıldı, bu hususta ne dersiniz?" diye sorulunca Cüneyd, "Onun ruhunun rabbine
kavuşmak için iştiyak ile uçması şaşılacak bir olay değildir" demiştir.
Vefatı
sırasında Zünnûn-i Mısrî'ye (rah), "Canın ne istiyor?" diye sorulduğunda Zünnûn,
"Evet, ölümümden önce bir anlık da olsa onu gerçek mânada tanımak istiyorum"
demiştir.
Yine ruhunu
teslim etmek üzere olan bir velîye yanındakiler, "Allah de" diye telkinde
bulunduklarında, velî, "Ne zamana kadar böyle deyip duracaksınız? Ben zaten
Allah aşkı ile yanmaktayım" dedi.
Sâlihlerden
biri anlatıyor: "Mümşâd-ı Dîneverî'nin (rah) yanında idim. Simasından hal ehli
biri olduğu anlaşılan bir fakir çıkageldi. Selâm verdi, biz de selâmını aldık.
Bize, 'Burada bir insanın ölebileceği temiz bir mekân var mı?' di-
102
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
103
ye sordu.
Ona temiz bir yer, bir de çeşme gösterildi. Bu fakir adam çeşmeye gidip
abdestini tazeledi, sonra biraz namaz kıldı, ardından kendisine gösterilen yere
gelerek uzandı. Biraz sonra gözlerini kapadı ve oracıkta öldü."
Ebü'l-Abbas-ı Dîneverî bir mecliste konuşma yapıyordu. Onun sohbetini dinleyen
kadınlardan biri aşka gelerek bir sayha attı. Ebü'l-Abbas erkeklerin yanında
böyle bir şeyin yapılmasından hoşlanmadı ve kadına,
"Gerçekten
kendini Allah'ta fâni olmuş, onun aşkında garkolmuş hissediyorsan öl" dedi.
Kadın kalkarak mescidin kapısına doğru ilerledi. Tam çıkmak üzereyken
Ebü'l-Abbas'a döndü: (İçinden Allah'ın kendisini mahcup etmemesini istedi ve
kendinde zuhur eden o halin doğru olduğu ispat için ölmeyi temenni etti. Allah
duasını kabul etti) ve kadın, "işte öldüm" diyerek orada ruhunu teslim etti.
Ebû Ali-i
Rûzbârî'nin kız kardeşi anlatıyor: "Kardeşim Ebû Ali son nefeslerini verirken
başı kucağımda idi. Baygındı, bir ara gözlerini açtı ve,
'İşte
bunlar gökyüzünün kapıları, açılmışlar. Bunlar ise cennetler, süslenmişler. Biri
bana, Ey Ebû Ali! Her ne kadar sen istememiş olsan da biz seni en yüksek
derecelere çıkardık' diyor.
Ebû Ali
sonra şu beyitleri okudu: Senin hakkına yemin olsun ki, seni görene dek hiçbir
kimseye muhabbet gözüyle bakmadım.
(Ey
sevgili) Bir an senden gafil kalsam, senin bana azap edeceğini biliyorum, bir de
senin hayandan dolayı kızaran yanaklar bana azap eder.117
117 Zebîdî,
Kuşeyri Risâlesi'nöe de geçen bu şiirin, başka bir yazma nüshada şu şekilde
geçtiğini kaydeder:
(Ey
sevgili!) Sona erdirsen de sana olan sevgimi, Bu kalbim yine senden gayrisine
meyletmez ki. (bk. Zebîdî, İthaf, 14/228).
Son
nefeslerini vermek üzere olan Cüneyd-i Bağdâ-dî'ye, "Lâ ilahe illallah de" diye
telkinde bulunduklarında Cüneyd, "Ben O'nu unutmadım ki hatırlamaya çalışayım!"
demiştir.
Şiblî'nin
hizmetçisi, Ca'fer b. Nusayr (el-Huldî) Bekrân-ı Dîneverî'ye, "Vefatı esnasında
onda ne gibi haller gördün" diye sorulduğunda Ca'fer, "Şiblî bana, 'Üzerimde bir
mazlumun bir dirhem hakkı vardı. Sonra o parayı sahibi namına binlerce misliyle
sadaka olarak verdim ama şu anda kalbimi rahatsız eden, ondan daha büyük bir şey
yok' dedi." Sonra, "Haydi, bana abdest almamda yardımcı ol" dedi. Ben de ona
abdest aldırdım. Sakallarının arasını hilâl-lemeyi unuttum, o anda dili tutuktu.
Elimden tuttu, parmaklarımı sakallarının arasına soktu ve onu hilâllettirdi,
sonra ruhunu teslim etti. Ca'fer bunları anlattıktan sonra ağlayarak der ki:
"Ömrünün son nefeslerinde dahi dinin edeplerinden bir edebi bile terketmeyen
biri hakkında ne dersiniz?"
Bişr-i
Hâfî'nin vefatının son anlarında sıkıntılı sıkıntılı davrandığını gören biri,
"Sanki hayatı arzuluyor gibisin?" dediğinde Bişr, "Evet, Allah'ın huzuruna
varmak gerçekten de zor bir iş!" dedi.
Salih b.
Mismâr'a, "Oğlunu ve aileni, kendilerini gözetmeleri için birilerine vasiyet
etmeyecek misin?" diye sorduklarında: "Onları Allah'tan gayrisine havale
etmekten haya ederim" demiştir.
Ebû
Süleyman Dârânî ağırlaştığı zaman dostları ziyaretine gelerek, "Müjdeler olsun!
Çok bağışlayan ve esirgeyen rabbinin huzuruna gidiyorsun" dediler. Ebû Süleyman,
"Bunun yerine, 'Küçük günahların hesabını soran, büyüklerin de cezasını veren
Allah'ın yanına varıyorsun' desenize!" dedi.
104
ÖLÜM ve
SONRASI
Ebû Bekir-i
Vâsıtî (rah) ölüm döşeğine düştüğü zaman kendisine, "Bize vasiyette bulun"
denildiğinde hazret, "Allah'ın sizdeki haklarını muhafaza edin" dedi.
Sâlihlerden
biri son anlarına yaklaşınca hanımı ağlamaya başladı. "Neden ağlıyorsun?" diye
sorduğunda, "Senin için ağlıyorum" der. Salih, "Şayet ağlayacaksan kendine ağla,
yoksa ben kırk yıldır bugünüm için ağlamaktayım"
dedi.
Cüneyd-i
Bağdadî (rah) anlatıyor: "Ölüm hastalığında üstadım Serî-i Sakatî'nin ziyaretine
gittim.
"Kendinizi
nasıl hissediyorsunuz?" diye sordum, bana şu bey iti okudu:
Başıma
gelenler doktorumdan olunca, ona bunları nasıl şikâyet edeyim!
Sonra onu
serinletmek için bir yelpaze aldım. Bunu görünce, "Ciğeri yanan biri yelpazenin
serinliği ile ne bulacak?" dedi ve şu beyitleri okudu:
Kalp
kavrulmuş, göz yaşları dinmek bilmiyor, keder keder üstüne, sabırsa bölük
pörçük...
Nasıl
istikrar bulsun o kimsenin nefsi, kararsız hevâ ve hevesi ona günah işletmeye
devam ettikçe...
Ey rabbim!
Benim için kurtuluş sağlayacak bir şey kalmışsa, ihsan et onu bana son
nefeslerimde olsa da...
Anlatıldığına göre Ebû Bekir Şiblî'nin arkadaşlarından bir grup, ölüm
hastalığında iken ona ziyarete geldiler ve
kendisine,
"Lâ ilahe
illallah de" diye telkinde bulundular. Bunun üzerine Şiblî şu beyitleri okudu:
Bir ev ki
sen varsan orada, artık ihtiyaç yoktur ışığa, Geldikleri zaman delilleriyle
bütün insanlık bizim delilimiz ümidimizi bağladığımız cemâlindir artık.
İMAM GAZÂLÎ
105
1
Bir gün
olsun kurtulmayı beklersem senden eğer, vermesin Allah onu bana.
Anlatıldığına göre Ebü'l-Abbas b. Atâ, hayatının son anlarında Cüneyd-i
Bağdâdî'nin yanına geldi. Selâm verdi, fakat Cüneyd hemen selâmını almadı.
Aradan bir müddet geçtikten sonra selâmını aldı ve, "Selâmını geç aldığım için
özür dilerim, çünkü ben günlük virdimi (zikrimi) çekiyordum" dedi. Sonra yüzünü
kıbleye doğru çevirdi, Allahü-ekber dedi ve ruhunu teslim etti.
Ölüm
döşeğinde yatan Kettânî'ye (rah), "Amellerin ne türdendi? diye sorulur. Kettânî,
"Ecelim yaklaşmış olmasaydı onu size anlatmazdım" dedi ve ardından şu halini
anlattı:
"Kırk
yıldan beri kalbimin kapısında bekledim. Oradan Allah'ın rızâsının dışında bir
şeyin geçtiğini gördüğümde onu hemen kalbimden uzaklaştırdım."
Mu'temir'in
anlattığı bir kıssa şöyledir: Hakem b. Abdül-melik ölüm döşeğine düşüp de
insanlar onu ziyaret ettiklerinde aralarında ben de vardım. "Allahım! Ona ölüm
sancılarını kolaylaştır" diye ona duada bulundum. Ardından birçok iyiliğini
zikrettim. Hakem bir zaman sonra kendine geldi ve, "O konuşan kimdi?" diye
sordu. "Benim" dedim. Hakem, "Ölüm meleği bana, 'Korkma! Ben her cömerde karşı
çok yumuşak davranırım' dedi." Sonra ruhunu teslim etti.
Yusuf b.
Esbât-ı Şeybânî (rah) ölüm döşeğine düştüğü zaman dostu Huzeyfetü'l-Mar'aşî
(rah) onun ziyaretine geldi. Onu sıkıntılı ve huzursuz bir vaziyette bir o yana
bir bu yana sallandığını görünce, "Ebû Muhammedi Şimdi sıkıntı ve sızlanmanın
zamanı mıdır?" dedi. Yusuf b. Esbât, "Ebû Abdullah! Nasıl sızlanmayayım, nasıl
tedirgin olma-
106
ÖLÜM ve
SONRASI
yayım,
Allah için ihlâsla, sadıkane olarak yaptığım bir amelimi hatırlamıyorum ki!"
dedi.
Huzeyfe
demiştir ki: "Hayret doğrusu; böyle sâlih bir insan öleceği vakit bile Allah
için ihlâslı bir ameli olmadığına yemin edebiliyor!"
Megâzilî
anlatıyor: Şu sûfî arkadaşlarımızdan, yaşlı ve hasta bir adamın yanına gittim.
Son nefeslerini vermekteydi. Diyordu ki: "Ey rabbim! Bana dilediğini yapma
imkânın var; bana yumuşak davran!"
Vefatı
esnasında şeyhlerden biri Mümşâd-ı Dîneverî'yi ziyarete geldi. "Allah (c.c) sana
şöyle şöyle ikramlarda bulunsun, böyle ikram etsin..." diye dualarda bulundu.
Müm-şâd güldü ve,
"Otuz
senedir cennet ve nimetleri bana arzedilmektedir, ancak ben onlara gözümün
ucuyla dahi bakmış değilim" dedi.118
Son
nefeslerini vermekte olan Ruveym'e (rah), "Lâ ilahe illallah de" diye telkinde
bulunduklarında Ruveym onlara, " Zaten ben ondan başka bir kelimeyi doğru dürüst
söyleyemem ki?" karşılığını verir.
Ölüm
döşeğindeki Ebü'l-Hüseyin Nûrî'ye, "Lâ ilahe illallah de!" diye telkinde
bulunduklarında hazret, "Bu anda ondan başka önemli bir iş mi var!" demiştir.
Ebû Yahyâ-i
Müzenî ölüm hastalığında İmam Şafiî'yi ziyaret etti. Ona lakabıyla hitap ederek,
"Ebû Abdullah, halin nasıl?" diye sordu, İmam Şafiî,
"Dünyadan
göç etmek, kardeşlerimden ayrılmak, kötü amellerimle yüz yüze gelmek, ölüm
kadehini içmek ve rab-bime varmak üzereyim. Bilemiyorum, ruhum cennete mi uçacak
ki onu müjdeleyeyim; yoksa cehenneme mi gide-
1 Bu durum
özellikle sâlihlerin son nefeslerinde görülen bir istiğrak halidir. Allah'ın
rızâsından ve O'nun cemâlinden başka hiçbir şey istememek anlamına gelmektedir.
İMAM
GAZÂLÎ
107
cek, ona
tahammül edeyim?" dedi ve ardından şu beyitleri okudu:
Kalbim
taşlaşıp yollarım tıkandığında,
Teslim
ettim ümitlerimi senin affına.
Çok büyük
geldi günahlarım bana,
Ancak ne
zaman ki geldi senin affınla yan yana,
Senin
affını daha büyük gördüm onun yanında.
Affettin
sen daima kullarının günahlarını,
Eksik
etmedin cömertliğini, affını ve ihsanını.
Kurtulamazdı hiçbir kul şeytanın aldatmasından
Sen
olmasaydın eğer,
Nasıl
kurtulsun ki, aldatmıştı o temiz kulun
Âdem'i
meğer!
Son
demlerini yaşayan Ahmed b. Hadraveyh'e bir mesele soruldu, hazret ağlamaya
başladı ve,
"Yavrucuğum! Tam doksan beş senedir çalmakta olduğum kapı bugün açıldı. Cennete
mi yoksa cehenneme mi açılacağını bilemiyorum. Bu durumda ne cevap vereyim ki?"
dedi.
işte,
ariflerin son sözleri bu şekilde.
Bu sözlerin
her birinin farklı farklı olması onlara galebe çalan korku, ümit, şevk ve sevgi
sebebiyledir. Herkes o anki durumuna göre farklı beyanlarda bulunmuştur. Her
birinin dediği kendi makamına göre doğrudur.
i."
108
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
109
ALTINCI
BOLUM
CENAZEYE
KATILAN KİŞİNİN DİKKAT
ETMESİ GEREKEN EDEPLER
Cenazeye
katılan kişi, cenazenin önünde yürümeli, kendinin de o tabutun içinde olduğunu
varsayarak tefekkür halinde bulunmalı ve bütün bunları tevazu halinde yapmalıdır
(bunların edep ve sünnetlerini kitabımızın fıkhî meseleler kısmında
incelemiştik).
Bu
husustaki edeplerden biri de, ölen kişi fâsık yani günahkâr biri olsa dahi onun
hakkında iyi niyet dileklerinde bulunmaktır. Şu da var ki, ölen kişi her ne
kadar zahiren temiz bir insan gibi olsa da, son nefesinin iman ile çıkıp
çıkmadığı hususunda kaygılar olabilir. Çünkü o anda neler olacağı bilinemez. Bu
konuda anlatılan bir olay şöyledir:
Ömer b.
Zerr'in (rah) bir komşusu vefat etmişti. Bu adam yaptığı kötü işlerle nefsine
çok zulmetmişti. Bu sebeple insanlar onun cenazesine katılmadılar. Ömer, onun
cenazesini hazırladı, namazını kıldı ve kabrine koydu. Sonra baş ucunda durdu
ve, "Allah sana merhametiyle muamele buyursun! Ömrünü tevhid ile geçirdin,
insanlar senin için, 'O günahkâr ve isyankâr biridir' desinler! Sen yüzünü
topraklara bulayarak rabbine secdeler ettin. Hangimiz hatasız, hangimiz
günahsızız ki!"
Bu hususta
anlatılan bir kıssa da şöyledir:
Basra'nın
kenar mahallelerinde zulmü ve günahkârlığı ile bilinen bir adam öldü. Hanımı
kocasının cenazesini kaldıracak, onu gömecek hiç kimseyi bulamadı. Zira adam
cürmüyle tanındığından kimse onun cenazesine katılmak istemedi. Kadın bunun
üzerine iki hamal kiraladı, onu cenaze namazlarının kılındığı musalla taşının
üzerine koy-durttu, ancak yine kimse namazını kılmadı.
Kadın
defnetmek üzere eşini kimsenin uğramadığı boş bir araziye götürdü. O beldeye
yakın bir tepede herkesçe tanınan zâhidlerden büyük bir zat vardı. Kadın o zatı
cenazeyi bekliyormuş gibi bir halde gördü. O büyük zat adamın cenaze namazını
kılmak için ona yöneldi. Bu haber kısa zamanda Basra'ya yayıldı. Herkes bu zat
ile birlikte adamın cenazesini kılmak üzereye oraya akın etti. Zâhid, kendisine,
"Neden özellikle bu adamın cenazesini kıldınız?" diye soranlara,
"Rüyamda
bana, 'Filan yere git, orada yanında hanımından başka kimsesi bulunmayan bir
adamın cenazesi vardır; onun namazını kıl, çünkü o bağışlanmıştır' denildi.
İnsanlar
iyice meraklanmaya başladı; bunun üzerine zâhid, ölen adamın karısını çağırarak
kocasının hayattayken durumlarından sordular. Kadın, "Herkesin bildiği gibi
işte... Meyhaneye gider, akşama kadar içki içerdi." Zâhid, "İyi düşün! Yaptığı
hayırlı bir ameli hatırlıyor musun?" diye sordu. Kadın, "Evet, onun devamlı
yaptığı üç hayırlı amelini biliyorum:
1. Genelde
sabah namazı vakti ayılırdı. Hemen elbiselerini değiştirir, camiye gider ve
cemaatle namazını kılardı. Ancak sonra tekrar meyhaneye giderek günaha devam
ederdi.
110
ÖLÜM ve
SONRASI
2. Evde
daima bir veya iki yetim bulundurmaya çalışırdı. Öyle ki onlara kendi
evlâtlarından daha iyi bakardı.
3. Gecenin
karanlığında sarhoşluğundan ayılır ve ağlayarak şöyle dua ederdi: Allahım!
Cehennemin hangi köşesini bu menfur adamla dolduracaksın?"
Zâhid
bunları dinledikten sonra arkasını dönüp oradan ayrıldı. İnsanlar da merak
ettikleri soruların cevabını almış oldular.
Sıla b.
Eşyem-i Adevî (rah) defnedilen kardeşinin kabrinin yanına gelerek şu beyiti
okumuştur:
Eğer sorgu
suali geçersen gerçekten büyük bir tehlikeyi atlaşnnışsın demektir; yoksa
kurtulacağını tahmin etmiyorum.
KABİR
EHLİNİN DURUMU
Dehhâk b.
Mezâhim anlatıyor: Adamın biri,
"Ey
Allah'ın Resulü! insanların en zahidi kimdir?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v),
"Kabri ve
oradaki çürümeyi unutmayan, dünyalık fuzulî şeyleri terkeden, âhireti dünyaya
tercih eden, yarınki gününün derdine düşmeyen ve kendini kabirdeki insanlardan
biri olarak gören kimse zâhiddir""9 diye cevap vermiştir.
Hz. Ali'ye
(r.a), "Neden kabristanlığa yakın bir yerde evini kurdun?" diye sorulduğunda,
"Onları en iyi ve samimi komşular olarak buldum; dillerini tutmasını biliyorlar
ve ayrıca âhireti hatırlatıyorlar" demiştir.
Beyhakî,
Şuabü'l-imân, nr. 10565; ibn Ebû Şeybe, el-Musannef, 8/37/6/17; Hadisin mânasını
ihtiva eden rivayetler için de bk. Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme,17; Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, 10/234; Hâkim, el-Müstedrek, 4/316; Müttakî-i Hindî,
Kenzü'l-Um-mâl, nr. 44054.
İMAM GAZÂÜ
111
Resûlullah
(s.a.v), "Kabir kadar ürkütücü bir manzara görmedim"120 buyurmuştur.
Ömer b.
Hattâb (r.a) anlatıyor: Bir keresinde Resûlullah (s.a.v) ile kabristanlığa
gittik. Bir kabrin başına oturdu. İçimizde ona en yakın bendim. Resûlullah
(s.a.v) ağladı, ben de ağladım ve herkes ağladı. Bize, "Niye ağlıyorsunuz?" diye
sordu, biz de, "Siz ağladığınız için ağladık, dedik. Resûlullah (s.a.v),
"Bu
annemin, Vehb kızı Amine'nin kabridir. Rabbimden onu ziyaret etmem için izin
istedim, izin verdi. Ona istiğfarda bulunmam için izin istedim, fakat buna izin
vermedi. İşte benim kalbime bir anne ile oğlu arasındaki şefkat duygusu geldi,
ona ağladım"121 buyurdular.
Osman b.
Affân (r.a) bir kabrin başına oturduğu zaman sakalları ıslanıncaya kadar
ağlardı. Kendisine, "Ey Osman, neden cennet ya da cehennemden bahsedildiğinde
ağlamıyorsunuz da bir kabrin başına oturduğunuz da ağlıyorsunuz?" diye soruldu.
Hz. Osman (r.a) şöyle cevap verdi:
Resûlullah
(s.a.v) buyurdular ki: "Kabir, âhiret yolculuğunun ilk konağıdır. Eğer kişi
buradan kurtulursa artık gerisi kolaydır. Yok, kurtulamazsa gerisi çok
çetindir."122
KABİR
ZİYARETİ ve ÖLÜLERE DUA
Erkek kadın
herkese, ibret almak, ölümü hatırlamak maksadıyla kabirleri ziyaret etmek
müstehaptır. Allah'ın velî kullarının kabirlerini, hem teberrük hem de ibret
almak maksadıyla ziyaret etmek de böyledir.
120
Tirmizî, Zühd, 5; ibn Mâce, Zühd, 32; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/64; Hâkim,
el-Müstedrek, 1/371; 4/331.
121
Müslim, Cenâiz, 105-106; Ebû Davud, Cenâiz, 81; Nesâî, Cenâiz, 101; ibn Mâce,
Cenâiz, 48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/441; Hâkim, el-Müstedrek, 2/336.
122
Tirmizî, Zühd, 5; ibn Mâce, Zühd, 32; Hâkim, el-Müstedrek, 1/371.
112
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
m
Resûlullah
(s.a.v) önceleri kabir ziyaretine izin vermiyordu, fakat sonraları izin
vermiştir.
Hz. Ali'den
(r.a) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sizlere
kabir ziyaretini yasaklamıştım, ama artık onları ziyaret edebilirsiniz. Ancak
kimse oralarda çirkin ve kötü sözler konuşmasın."123
Resûlullah
(s.a.v) beraberindeki zırhlı bin kadar askerle annesinin kabrini ziyarete
gitmişti. Bugüne kadar onun böyle ağladığını hiç kimse görmemişti. İşte bu
ziyaretinde Resûlullah (s.a.v), "Ziyaretine izin verildi, ama onun için istiğfar
etmeme izin verilmedi"124 buyurdu. Bu hadisi daha önce zikretmiştik.
İbn Ebû
Müleyke (rah) anlatıyor: Bir kabristanlıkta Hz. Âişe (r.anh) ile karşılaştım:
"Ey Müminlerin annesi, nereden dönüyorsunuz" diye sordum. "Kardeşim
Abdurrah-man'ı ziyaretten" dedi. Ben, "Resûlullah (s.a.v) kabir ziyaretini
yasaklamamış mıydı?" diye sordum, "Evet, yasaklamıştı, ama daha sonra ziyaret
etmemizi emretti" dedi.
Yukarıda
zikredilen hadise ile kadınların mezarları rahatça ziyaret edebileceği
düşüncesine varılmasın. Zira onlar (ölmüş olan yakınlarını kaybetmenin acısına
tahammül edemeyerek ya kendilerine ya da yakının ölümüne sebep olan kimselerin
aleyhlerinde) kötü ve boş sözler konuşmaktan kendilerini alıkoyamazlar.
Kazanacakları sevap kazandıkları kötülüğü karşılamaz. Oraları ziyaret etmenin
verdiği hüzün ve hasretle kendilerini dağıtırlar ve böylelikle mahrem yerlerini
başkalarına göstermiş olurlar. Bunlar
113
1 Hâkim,
el-Müstedrek, 1/376; Müttakî-i Hindi, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42555; Müslim, Cenâiz,
105-106; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 81; Nesâî, Cenâiz, 101; ibn Mâce, Cenâiz, 48; Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/441.
1 Müslim,
Cenâiz, 105-106; Ebû Davud, Cenâiz, 81; Nesâî, Cenâiz, 101; ibn Mâce, Cenâiz,
48; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/441; Hâkim, el-Müstedrek, 2/336.
ise büyük
âfetlerdir. Halbuki kabir ziyareti sünnettir. Bir sünneti ihya etmek için bu
kadar günah işlenilmez!
Evet,
erkeklerin gözlerine takılmayacak, onları meşgul etmeyecek tarzda elbiseler
giyerek kabirleri ziyaret etmelerinde bir sakınca yoktur. Tabii bu ziyaret de,
duanın aşırı gidecek kadar fazla uzatılmaması ve kabrin başında konuşulup fuzuli
vakit geçirilmemesi kaydına bağlıdır.
Ebû Zerr'in
(r.a) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) ona şöyle
buyurmuştur;
"Kabirleri
ziyaret et, bu sana âhireti hatırlatır. Ölüleri yıka, zira ruhu alınmış boş bir
cesetle uğraşmak insana kuvvetli bir öğüttür. Cenaze namazlarına katıl, belki
üzülmene vesile olur. Şunu bil ki hüzünlü kimseler Allah'ın gölgesinde
(muhafazası) altındadır."^25
İbn Ebû
Müleyke (rah) der ki: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ölülerinizi ziyaret edin, yanlarına vardığınızda selâm verin; çünkü onlardan
alacağınız ibretler vardır."'126
Nâfi'in
nakline göre, İbn Ömer (r.a) eğer bir kabrin yanından geçecekse, yanında biraz
bekler, selâm verir ve öyle geçerdi.
Ca'fer b.
Muhammed127 babasından rivayetle şunu anlatır: "Resûlullah'ın kızı Fâtıma
(r.anh) bazı günler amcası128 Hamza'nın (r.a) kabrini ziyaret eder, orada namaz
kılar ve ağlardı."
125 Hâkim,
el-Müstedrek, 1/376; Beyhakî, Şuabü'l-lnıân, nr. 9291; Süyûtî,
ed-Dürrü'l-Mensûr, 6/439; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 5135; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 49-50.
126
Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 3169; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 24830;
Zebîdî, İthaf, U/271.
127 Ca'fer
(Sâdık) b. Muhammed b. Ali (Zeynelâbidîn) b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib (r.a).
128
Babasının amcası kastedilmektedir.
114
ÖLÜM ve
SONRASİ
İMAM
GAZÂLÎ
115
Resûlullah
(s.a.v) buyurmuştur ki:
"Kim, her
cuma anne ve babasının veya ikisinden birinin kabrini ziyaret ederse bağışlanır
ve anne babasına karşı iyi davrananlardan yazılır."129
İbn
Sîrîn'den (rah) rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Anne ve
babasına asi olduğu halde onları kaybeden bir kimse, vefatlarından sonra
arkalarından (bağışlanmaları için) dua ederse Allah o kimseyi iyilerden
yazar."130
Yine Hz.
Peygamber (s.a.v) buyurmuştur ki: "Beniziyaret edene şefaatim vacip olur."131
Bir diğer
hadislerinde de şöyle buyurmuştur:
"Kim
(hayatımda ya da vefatımda) Medine'ye gelir ve sırf Allah rızâsını gözeterek ve
sevabını O'ndan umarak beni ziyaret ederse kıyamet günü onun şefaatçisi ve
(hayırlı amellerinin) şahidi olurum." ™2
Kâ'b Ahbâr
(rah) şöyle demiştir;
"Her fecir
doğduğunda gökten yetmiş bin melek inerek Resûlullah'ın kabrini kuşatırlar.
Üzerinde kanatlarını çırparak ona salâtü selâm ederler. Akşam olduğunda bu
melekler göğe yükselir, yerlerine onların sayısınca başka melek-
129
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, nr. 6110; es-Sagîr, nr. 956; Süyûtî,
ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/267; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 4312. Zebîdî bu
rivayetten sonra anne ve babanın kabirlerini ziyaret etmenin faziletine dair şu
hadisleri zikreder; Hâkim ve ibn Adî'nin rivayet ettikleri bir hadis-i şerifte
Resûlullah (s.a.v) buyururlar ki; "Kim ecrini ve sevabını Allah'tan bekleyerek
anne ve babasını ya da onlardan birinin kabrini ziyaret ederse, Allah ona kabul
olunmuş bir hac sevabını yazar. Kim onların kabirlerini ziyaret ederse, melekler
de onların kabirlerini ziyaret eder." Ebü'ş-Şeyh, Dey-lemî, ibn Neccâr ve
Râfiî'nin rivayet ettikleri bir hadiste de, "Cuma günleri anne babasının ya da
onlardan birinin kabirierini ziyaret ederek başlarında Yasin okuyan kimseye
Allah, okuduğu her harfe mukabil mağfiret ihsan eder" buyrulmuştur.
130
Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 7901; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 5/267.
131
Hâkim-i Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl, nr. 112; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 1198;
Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 4159;
132
Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 1583; Süyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 8716;
ed-Dürrü'l-Mensûr, 1/569.
ler
inerler. Bunlar da aynen birinci grup gibi salâtü selâm getirirler, tâ ki
(dünyanın ömrü tükenip de) yer yarılana kadar buna devam edeler. Resûlullah
(s.a.v) o gün yetmiş bin meleğin arasında saygı ve hürmetle diriltilir."
KABİR
ZİYARETİNİN EDEPLERİ
Kabir
ziyaretinin müstehap olan şekli, ziyaretçinin ardını kıbleye verip yüzünü
kabirdeki kimseye doğru çevirmesi ve ona selâm vermesidir.133
Kişi kabri
öpmez, (batıl inançlar doğrultusunda) elini veya elbisesini sürmez, çünkü bunlar
hıristiyan âdetlerinden-dir.
Nâfi'
anlatıyor: "Abdullah b. Ömer'i yüz defa belki daha fazla gördüm; Resûlullah'ın
(s.a.v) kabrine gelir ve, "Selâm olsun Nebî'ye, selâm olsun Ebû Bekir'e, selâm
olsun babama' der, ondan sonra ayrılırdı."
Ebû Ümâme
(r.a) anlatıyor: "Enes b. Mâlik'i gördüm, Resûlullah'ın (s.a.v) kabrine geldi,
biraz durdu ve (dua etmek için) ellerini kaldırdı. Ben namaz kılacağını
zannettim. Sonra selâm verdi ve ayrıldı."
Hz. Âişe
(r.anh) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:
"Kim bir
mümin kardeşinin kabrini ziyaret eder ve onun yanında oturursa, kabirdeki
kardeşi onunla ünsiyet eder, selâmını alır. Bu durum yanından ayrılana kadar
devam eder."™4
Süleyman b.
Süheym (rah) anlatıyor: "Resûlullah'ı (s.a.v) rüyamda gördüm. 'Ey Allah'ın
Resulü! Şu adamlar senin kabrine gelip selâm veriyorlar; o selâmı anlıyor mu-
133 Bu
selâm, "Esselâmü aleyküm ey (Ahmet oğlu Mehmet)... ve rahmetullâhi ve
bere-kâtühü" şeklinde olabilir (Zebîdî, İthaf, 14/273).
134
Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 6460; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42601.
116
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
117
m
sun?' diye
sordum. 'Evet, anlıyor ve selâmlarına karşılık veriyorum' buyurdu."
Ebû Hüreyre
(r.a) demiştir ki: "Bir kimse tanıdığı bir adamın kabrinin yanından geçerken ona
selâm verse, kabirdeki onu tanır ve selâmını alır. Tanımadığı bir kimsenin
kabrinin yanından geçerken selâm verdiğinde ise kabirdeki onu tanımaz, ancak
mutlaka selâmına mukabelede bulunur."
Âsım-ı
Cuhderî'nin ailesinden biri anlatıyor: "Ölümünün ardından iki yıl geçtikten
sonra Âsım'ı rüyamda gördüm. Hemen, 'Sen ölmemiş miydin?' diye sordum. 'Evet,
ölüyüm' dedi. 'Şimdi neredesin?' dedim, 'Vallahi cennet bahçelerinden bir
bahçedeyiz. Her cuma gecesi ve sabahı buradaki bir grup arkadaşla beraberce
toplanır ve Bekir b. Abdullah-ı Müzenî'nin yanına gideriz. Orada sizlerden
gelecek haberleri bekleriz' dedi. Ben, 'Bunu ruhlarınızla mı yoksa
bedenlerinizle mi yapıyorsunuz?' diye sordum. 'Nerede! Bedenlerimiz çoktan
çürüdü, sadece ruhlarımızla bir araya geliyoruz.' 'Peki, bizim sizlere olan
ziyaretlerimizden haberdar oluyor musunuz?' dedim. 'Evet, cuma gecesi, cuma
gününün tamamı ve cumartesi sabahına kadar olan ziyaretlerden haberimiz oluyor'
dedi. 'Neden özellikle cuma günü?' diye sordum, 'Cuma gününün diğer günlere olan
üstünlüğünden' dedi.
Muhammed b.
Vâsî (rah) kabirleri cuma günü ziyaret ederdi. Bunun sebebi kendisine sorulunca,
"Bana ulaşan haberlere göre ölüler, kendilerini cuma günü, cuma gününden bir gün
öncesi (yani perşembeyi cumaya bağlayan gece) ve bir gün sonrasında (cumartesi
sabahına kadar) ziyaret edenleri bilirler."
Dehhâk
demiştir ki: "Her kim (yakınlarından) bir kişinin kabrini cumartesi gününün
güneş doğmazdan öncesine
kadar
ziyaret ederse, kabirdeki kişi onu tanır." Dehhâk, bu nasıl olur diye kendisine
soranlara, "Cuma gününün faziletinden" diye cevap verir.
ÖLÜLERE DUA
ve İSTİĞFARDA BULUNMAK
Bişr b.
Mensur (rah) anlatıyor: "Veba hastalığı her tarafa yayılıp da insanlar bir bir
öldüğü zamandı. Adamın biri kabristanlığa gider ve orada kılınan her cenaze
namazına iştirak ederdi. Akşam olup evine gitmezden önce de kabristanın
kapısında durur ve mezardakilere,
'Allah
Teâlâ yalnızlığınızı gidersin, garipliğinize merhamet etsin, günahlarınızı
bağışlasın ve iyiliklerinizi kabul etsin' diye dua eder, bundan fazla bir şey
söylemez, sonra evine giderdi."
Hadisenin
bundan sonrasını olayı yaşayan adam anlatıyor:
"Yine akşam
olmuştu. Bu sefer her zamanki gibi kabristanlığa gidip dua etmedim. Hava
kararınca ailemin yanına döndüm. Yatıp uyumuştum; ne olduğunu anlayamadım, bir
grup insan yanıma geldi.
'Sizler
kimsiniz, ne istiyorsunuz?' dedim. Onlar, 'Bizler o kabristanlıkta bulunan
kimseleriz' dediler. 'Neden geldiniz?' diye sordum; şöyle dediler:
'Senin
evine dönmeden önce yaptığın o dua bizler için bir hediye oluyordu, ancak bu
gece dua etmedin!' Ben şaşkınlık içinde, 'Hangi dua?' diye sordum. 'Bize her
zaman yaptığın o dua var ya, işte o' dediler. Bundan sonra devamlı olarak
onların başında bu duaları okudum."
Beşşâr b.
Gâlib-i Necrânî anlatıyor: "Rüyamda âbide kadın Râbia-i Adeviyye'yigördüm. Ona
çokça dua ediyordum. Bana, 'Ey Beşşâr! Bize gönderdiğin hediyelerin ipek
118
ÖLÜM ve
SONRASI
mendillerle
örtülü nurdan tabaklar içinde geliyor' dedi. Ben, 'Bu nasıl oluyor?' diye
sordum. O, 'İşte, hayattaki müminlerin ölülerine yaptıkları dua böyledir; önce
bu dualar kabul edilir ve nurdan tabaklara konulur, sonra ipek mendillerle
kapatılır, ardından dua edilen kişiye getirilerek, 'Bu falanca kimsenin sana
gönderdiği hediyedir' denilir ve ona ikram edilir."
Resûlullah
Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:
"Kabirdeki
ölü, boğulmak üzereyken yardım isteyen kimse gibidir. Babasından, kardeşinden
veya bir dostundan gelecek olan yardımları bekler durur. Ona bir yardım ulaştı
mı bu ona dünya ve içindekilerden daha sevimli gelir. Hayattakilerin ölülere
göndereceği hediyeler dua ve istiğfarlarıdır."™5
Sâlihlerden
biri anlatıyor: Kardeşim vefat etmişti. Bir zaman sonra onu rüyamda gördüm.
'Seni kabrine koyduğumdan beri durumun nasıl?' diye sordum. Şöyle anlattı:
"Siz
yanımdan ayrıldıktan sonra elinde bir ateş topu olan biri geldi; eğer biri benim
için dua ve istiğfarda bulun-masaydı, herhalde elindeki şeyle beni dövecekti."
İşte
saydığımız bu sebeplerden ötürü, ölü defnedildikten sonra, ona telkinde bulunmak
ve dua etmek müstehap görülmüştür.
ÖLÜYE
TELKİNDE BULUNMAK
Saîd b.
Abdullah-ı Ezdî136 anlatıyor: "Ebû Ümâme-i Bâhilî'nin (r.a) ziyaretine gittim.
Son nefeslerini vermek üzereydi. Bana,
135
Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 6664; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 7905, 9295;
Müt-takî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42783, 42971; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s.
395.
136 Zebîdî
şerhinin bulunduğu ihya nüshasında bu isim "el-Evdî" olarak geçmektedir.
119
'Ey Saîd!
Öldüğüm zaman bana yapılacak işlemleri Re-sûlullah'ın (s.a.v) emrettiği gibi
yapınız' dedi. Sonra şu ha-dis-i şerifi nakletti:
Sizlerden
biri ölüp de üzerini toprakla örttüğünüz zaman içinizden biri yanında kalsın ve,
'Ey falanca
kadının oğlu (ya da kızı) falanca!' diye seslensin. Ölü bu esnada işitir, fakat
cevap verecek gücü bulamaz. Sonra ikinci kez:
'Ey falanca
kadının oğlu falanca!' diye seslensin. Bu sefer ölünün ruhu oturur bir vaziyette
doğrulur. Ardından üçüncü kez:
'Ey falanca
kadının oğlu falanca!' diye seslensin, çünkü ölü bu sefer, 'Allah sana rahmet
etsin, haydi beni irşad et, doğru yolu göster' der. Ancak sizler onun bu
dediklerini duyamazsınız.
Telkin
veren kişi bundan sonra, 'Dünyadan ayrılırken, Allah'tan başka ilâh olmadığına,
Muhammed'in onun peygamberi olduğuna, Allah'a iman ettiğine, din olarak İslâm'ı
kabul edip peygamber olarak Hz. Muhammed'e inandığına, Kur'an'ı kendine rehber
olarak kabul ettiğine dair şahitlikte bulunduğunu hatırla!' der.
Bunları
işiten Münker ve Nekir birbirlerini geri çekerek, 'Haydi artık gidelim, burada
kalmamız için bir sebep kalmadı, çünkü bu adama (kendisini kurtaracak deliller)
telkin edildi' derler. Allah (c.c) bu iki meleğin yanında o adamın şahidi olur.
Oradan bir
adam, 'Ey Allah'ın Resulü! Şayet ölen kişinin annesinin adı bilinmiyorsa ne
yapsın? diye sordu. Resûlullah (s.a.v), 'O takdirde 'Ey Havva'nın oğlu
falanca... diye Havva'ya nisbet etsin' buyurdular."137
137
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 7979; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 4248;
Müt-takî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42406, 42934; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr,
5/39; Câ-miû'l-Ehâdtsü'l-Kûbrâ. nr. 2570, 2571.
120
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
121
MEZARLIKTA
KUR1 AN ve ÇEŞİTLİ DUALAR OKUMAK
Mezarlıkta
ölülere Kur'ân-ı Kerîm okumakta bir mahzur yoktur (Hanefî ve Şafiî âlimlerinin
çoğunluğuna göre durum böyledir).
Ali b.
Musa-i Haddâd anlatıyor: İmam Ahmed b. Hanbel (rah) ile beraber bir
cenazedeydik. Muhammed b. Kudâ-me-i Cevherî de yanımızdaydı. Ölü defnedildikten
sonra âmâ bir adam geldi ve kabrin başında Kur'an okumaya başladı. İmam Ahmed,
"Ey adam! Kabir başında Kur'an okumak bid'attı" dedi. Mezarlıktan çıktıktan
sonra Muhammed b. Kudâme, imam Ahmed'e (künyesiyle seslenerek), "Ebû Abdullah,
Mübeşşir b. İsmail-i Halebî hakkında ne dersin?" diye sordu. İmam Ahmed,
"Güvenilir biridir derim. Yoksa ondan (hadis, haber vs. gibi) bir şeyler mi
yazdın?" dedi. Muhammed b. Kudâme, "Evet, Mübeşşir b. İsmail bana, Abdurrahman
b. Alâ b. Leclâc'dan onun da babasından rivayetle geldiğini söylediği şu
hadiseyi aktardı: O, defnedildiği zaman baş ucunda Bakara sûresinin
başlangıcıyla (Elif-lâm-mîm) son kısmının (Amenerresûlü) okunmasını vasiyet etti
ve İbn Ömer'in de bu şekilde vasiyette bulunduğunu söyledi." İmam Ahmed, "O
halde git adama söyle, Kur'an okumaya devam etsin" dedi.138 Muhammed b. Ahmed-i
Mervezî anlatıyor: İmam Ahmed b. Hanbel'den işittim, diyordu ki: "Mezarlığa
girdiğiniz zaman Fâtiha'yı, Felâk ve Nas sûrelerini ve ihlâs sûresini okuyunuz,
sevabını da mezarlıkta yatanlara
bağışlayınız; çünkü okuduklarınızın sevabı onlara ulaşmaktadır."139
Ebû Kılâbe
anlatıyor: "Şam'dan Basra'ya dönmüştüm. İcap ettiği için bir kuytu yere girdim
ve gusül abdesti aldım, iki rek'at namaz kıldım, ardından oradaki bir mezarın
tümseğine başımı koyup uyudum. Bir.ara uyandım, bir de baktım ki kabrin sahibi
başımda dikilmiş duruyor. Şikâyet etmeye başladı ve,
'Bütün gece
bana eziyet ettin durdun' dedi. Devamla, "Sizler amel ediyorsunuz, fakat onların
ne denli kıymetli olduğunu bilmiyorsunuz. İşte biz bunu anladık, ancak ne çare!
Amel edecek imkânımız yok. O kıldığın iki rek'at namaz var ya, dünya ve
içindekilerden daha hayırlıdır. Allah (c.c) dünya ehline bizlerden taraf hayır
ve mükâfatlar ihsan etsin. Onlara selâmlarımızı söyle. Zira onların duaları
sebebiyle kabirlerimize dağlar misali nur yağmaktadır' dedi."
KABİR
ZİYARETİNİN ASIL MAKSADI
Kabir
ziyaretinden asıl maksat, ziyaret edenin ibret alması, ölünün de onun yapacağı
duadan faydalanmasıdır. Bu açıdan kişi, kabir ziyaretlerinde bulunurken hem ölü
hem de kendisi için dua etmekten ve gördüğü manzaradan ibret almaktan gafil
kalmamalıdır. Kabir ziyaretlerinden ibret elde edebilmek için ölüyü düşünmeli;
şu anda nasıl parça parça olduğunu, toprak içinde çürüyen bu bedenin tekrardan
nasıl diriltileceğim ve pek yakında kendisinin de onlara katılacağını gözünde
canlandırmalıdır.
Bu konuda
Beyhakî'nin Şuabü'l-imârida rivayet ettiği bir hadis-i şerif şöyledir:
"Sizlerden biri vefat ettiğinde onu (tabutun içinde) hapsetmeyin; acelece kabre
götürün. Biri baş ucunda Bakara sûresinin başlangıcını (Elif lâm mim) ve sonunu
(Amenerresûlü) okusun."
139
Râfiî'nin Hz. Ali'den rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuşladır: "Kim bir kabristana uğradığında on bir defa ihlâs sûresini okur
ve ecrini de kabirde-kilere hediye ederse, Allah ona, kabristanda yatanların
kazandıkları sevap kadar mükâfat yazar"(bk. Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr.
42596; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 2629).
122
ÖLÜM ve
SONRASI
Nitekim
Mutarrif b. Ebû Bekir-i Hüzelî bu hususta şöyle bir olay aktarır:
"Abdülkaysoğulları'nda çokça ibadet eden yaşlı bir kadın vardı. Akşam olduğu
vakit beline kuşağını bağlar, namaz kıldığı yere geçerek ibadete başlardı ve
böylece bütün geceyi ihya ederdi. Gündüz olunca da kabristanlığa gider, akşama
kadar orada kalırdı.
Bana ulaşan
haberlere göre halk, bu kadını sık sık kabirlere gitmesinden ötürü ayıplamış. O
ise kendisini bu yüzden kınayanlara şöyle demiş:
'Şu
sertleşmiş katı kalp var ya, onu ancak çürümüş bedenlere bakmak yumuşatır.
Kabristanlığa gittiğimde sanki bütün ölülerin mezarlarından çıktıklarını;
çirkinleşmiş yüzlerini, çürümeye yüz tutmuş bedenlerini, kömürleşmiş kefenlerini
görür gibi olurum. Eyvahlar ki eyvahlar! Bunlar görülebilecek en kötü şeyler
değil mi? O çokça ibadet edenler, bu ibret manzaralarını kalplerine
sindirebilselerdi, nefisleri için bundan daha acı bir musibet, bedenlerini telef
edecek daha büyük bir felâket göremezlerdi."
Kabirleri
ziyaret ederken ölünün hangi durumda olduğunu, Ömer b. Abdülaziz'in (rah)
anlattığı gibi düşünmek lâzımdır.
Ömer b.
Abdülaziz'in ciddi bir ibadet hali vardı. Yine böyle bir ibadet halinde iken
âlimlerden biri yanına geldi. Onun ibadet esnasındayken aldığı şekli görünce
ürperdi ve çok şaşırdı. İbadetini bitiren Ömer,
"Bir de
beni ölümümden üç gün sonra görsen, elbette daha çok şaşırır, daha çok
korkarsın; gözlerim yuvalarımdan çıkıp yanaklarıma akmış, dudaklarım dişlerime
yapışmış, ağzımdan irinler akmaya başlamış, çenem düşmüş,
İMAM GAZALİ
123
karnım
göğsümün üstüne taşmış ve burnumdan kurtlar ve irinler çıkmış olarak bulursun"
dedi.
Ölüye
övgüde bulunmak ve yanında iken hayırlı amellerinden bahsetmek müstehaptır. Hz.
Âişe'nin (r.anh) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
'Yakınlarınızdan biri vefat ettiği zaman onu haline bırakın (hakkında, hayatta
iken kendisine eziyet verecek sözler konuşmayın) ve gıybetini de yapmayın."140
Bir başka
hadislerinde,
"Ölülere
sövmeyiniz, zira onlar zaten âhiretleri için gönderdiklerine (hayra ya da şerre)
kavuşmuşlardır"141 buyurmuştur.
Resûlullah
(s.a.v) diğer bir hadislerinde buyurmuştur ki: "Ölülerinizi hayırla yâd ediniz.
(Aksi halde) Eğer cennetlik iseler günaha girmiş olursunuz. Cehennemlik iseler,
onlarınki onlara yeter."142
Enes b.
Mâlik (r.a) anlatıyor:
"Resûlullah
(s.a.v) ile beraberce oturuyorduk. O esnada önümüzden bir cenaze geçirildi.
Oradakiler onu övgüyle yâd ettiler. Resûlullah (s.a.v), 'Vacip oldu' buyurdu.
Ardından başka bir cenaze geçirildi. Bu sefer insanlar onu kötü sıfatlarıyla
andılar. Resûlullah (s.a.v) yine, 'Vacip ol-du' buyurdu. Hz. Ömer, Resûlullah'a,
'Vacip oldu demekle neyi kastettiniz?" diye sordu. Nebî (s.a.v),
140 Ebû
Davud, Edeb, 50; ibn Adî, el-Kâmil, 8/512-513; ayrıca bk. Tirmizî, Menâkıb, 64;
İbnü'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl, 1/417; Heysemî, Mevâridü'z-Zam'ân, nr. 1312.
141
Buhârî, Cenâiz, 97; Nesâî, Cenâiz, 52; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/180;
Beyha-kî, Şuabü'l-imân, nr. 6678
142 Nesâî,
Cenâiz, 51;Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42712; ayrıca bk. Tirmizî,
Cenâiz, 24; Ebû Davud, Edeb, 50; Heysemî, Mevâridü'z-Zam'ân, nr. 1986.
124
ÖLÜM ve
SONRASI
'O ardından
hayırla andığınız kişiye cennet vacip olmuştur. Kendisini yaptığı kötûlûkleriyle
andığınız kişiye de cehennem vacip olmuştur. Sizler Allah'ın yeryüzündeki
şahitlerisiniz'buyurdu."U3
Ebû Hüreyre
(r.a) rivayet ediyor:
'Bir
keresinde Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular: "Bir kul ölür. Allah'ın o kulu
kötü bir halde bilmesine rağmen insanlar onu hayırla anarlar. Bu yüzden Allah
(c.c) meleklerine, 'Sizleri şahit tutuyorum ki, ben kullarımın kulum üzerinde
yaptıkları şehadeti kabul ettim ve kulumun hakkında bildiklerimden de vazgeçtim'
der."U4
143
Buhârî, Cenâiz, 86; Müslim, Cenâiz, 60; Nesâî, Cenâiz, 50; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 2/302; 3/179; imam Mâlik, el-Muvatta, 1/208; Hâkim, el-Müstedrek,
1/566; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 1066.
144 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/261; Süyûtî, Câmiu'l-Ehâdîsü'l-Kübrâ, nr, 2572; Ze-bîdî,
İthaf, 14/292; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 3800.
125
YEDİNCİ
BÖLÜM (ÖLÜMÜN
HAKİKATİ KABİR ve BERZAH ÂLEMİ)
BİRİNCİ
KISIM
ÖLÜMÜN
HAKİKATİ
İnsanların
ölümün hakikati hakkında bazı yalan yanlış fikirleri vardır. Bunları kısaca
şöyle sayabiliriz:
1.
Bazıları, ölüm denen şeyin sadece bir yokluk olduğuna, haşir ve neşir diye bir
şey olmadığına inanırlar. Onlara göre iyilik ve kötülüğe karşı mükâfat veya ceza
almak diye bir şey yoktur. Onlar insanın ölümünün bir hayvanın ölüp gitmesinden
veya bir otun kuruyup yok olmasından farkı olmadığını sanırlar. Bu görüşler,
haktan sapanların, tabiatçı-ların, Allah'a ve âhiret gününe inanmayanların
görüşleridir.
2. Bir
grup da, "insan ölümle beraber tekrar diriltilene kadar toprakta yok olup gider.
Bu süre içinde, kabirdeyken ne azap çeker ne de sevaplarından dolayı zevk ve
sefa..." derler.145
1 Zebîdî,
bu görüşün, Cehmiyye ve Haricî fırkalarına ait olduğunu belirtir. Onlara göre,
ölüler ancak kıyametten sonra diriltilir. Ölümden kıyamete kadar olan zaman
zarfında hiçbir şey olmaz. Kabir azabını Münker-Nekir meleklerini ve onların
suallerini inkâr ederler.
1
IAM GAZÂLÎ
127
3. Bazıları
da, "Ruh ölümle beraber yok olmaz, o bakidir, azabı çekecek ya da sevaba nail
olacak yalnız ruhtur; ceset değildir. İnsanların bedenleri hiçbir zaman
diriltilmeyecek" derler.
İşte bütün
bunlar bozuk fikirler ve haktan sapmış görüşlerdir. Âyet ve hadisler ölümün
hakikatine şöyle şahitlik ederler: Ölüm sadece ve sadece halin değişimidir. Bir
yurttan diğer yurda geçiştir. Ruh, cesetten ayrıldıktan sonra ölmez, yok olmaz,
ya azap ya da nimet içinde sürekli kalır.
Ruhun
Bedenden Çıkması Ne Demektir?
Ruhun
cesetten ayrılması demek, cesedin ruhun kontrolünden çıkmasıyla birlikte ruhun
onda tasarrufunun kalmaması demektir. Çünkü azalar, ruhun kullandığı aletlerdir.
Öyle ki ruh, el vasıtasıyla bir şeyi tutar, kulakla işitir, göz ile görür,
eşyanın hakikatini kalp ile bilir. Burada kalp ruhtan ibarettir. Ruh herhangi
bir alete ihtiyaç duymadan, tek başına eşyayı tanır. Yine aynı şekilde hüznü,
kederi, kin ve öfkeyi tek başına hisseden de ruhtur. Sevinç, neşe gibi diğer
zevklerden de haz alan ruhtur.
İşte ruh,
bütün bunları herhangi bir azadan veya organdan yardım almaksızın hisseder,
duyar, yapar. Bunlar ruha has vasıflardır. Bu hazlar ve hisler, ruh bedenden
ayrılınca yine onunla beraber giderler. Azalar vasıtasıyla görülen işlevler ise
cesetle beraber kalır, tâ ki ruh tekrar ona iade edilene kadar...
Şu da var
ki, kul kabre konulduğu zaman ruhunun ona iade edilmesi uzak bir ihtimal
olmadığı gibi, kıyamete kadar ertelenmesi de mümkündür, zira Allah (c.c)
kullarından her birine nasıl hüküm vereceğini en iyi kendisi bilir.
Ruhun
çıkışıyla birlikte bedenin cansız kalması, damarlarındaki bir daralma ya da
organlarından herhangi birine gelen bir darbe sebebiyle o kısımları felç olan
hastaya benzer. Zira ruh, o bölgelere ulaşmaz. Bununla beraber hâlâ bazı
bölgelerde (meselâ iç organlarda) varlığını sürdürmektedir. O felç olan
organlar, ruhun kendilerine nüfuzunu engellemişlerdir. İşte ölüm denilen hadise,
organların ruha baş kaldırması, bir başka deyişle onu kendilerinde
barındırmamalarıdır. Bütün azalar birer alet, ruh da bunların kullanıcısıdır.
Ben, ruh
deyince insanın, ilim, elem, keder, lezzet ve ferahlık gibi şeyleri anlayan,
hisseden tarafını kastediyorum. Ruhun azalar ve organlar üzerindeki (özellikle
bitkisel hayata geçiş gibi ciddi felç durumlarının olduğu vakalarda)
tasarrufunun kalkması, ondaki ilim, idrak, sevinç, keder, elem ve sevinç
olgularının yok olması demek değildir.
Hakikatte,
ilimleri, elemleri ve lezzetleri algılayan varlık insandır. O tam anlamıyla
ölmeden kendindeki bu vasıflar kaybolmaz. Ölüm, ruhun bedendeki yetki
tasarruflarını yitirmesi ve bedenin de ona alet olmaktan çıkması demektir, felç
olan bir elin vücut için yardımcı olmaktan çıkması gibi... İşte ölüm, bütün âza
ve organların mutlak surette felç olması demektir.
Ölümle
Beraber İnsanın Değişikliğe Uğraması Kaç Şekilde
Olur?
Birincisi:
Ondan gözünün, kulağının, dilinin, ayaklarının hulâsa bütün âzalarının alınması;
kendisinden, ailesinin, çoluk çocuğunun ve tüm yakın akrabalarının koparılması;
atlarının, hayvanlarının, hizmetçilerinin, konaklarının, arsalarının ve diğer
mülklerinin alınarak başkalarına devre-
dilmesidir.
Bunların insandan alınmasıyla, insanın bunlardan koparılması arasında bir fark
yoktur, çünkü elem ve ıstırap veren şey ortaktır ki, o da ayrılıktır. Bu ayrılık
bazan malının zorla alınmasıyla, bazan da malıyla mülküyle birlikte esir
düşmesiyle olabilir, (akat her iki durumda da elem
ve ıstırap
aynıdır.
Ölümün
mânası da insanın, mal ve mülkünden koparılıp başka bir âleme, bu âlemle hiç
uyuşmayan kabir âlemine götürülmesidir. Eğer dünyada muhabbet beslediği,
kendisiyle refah bulduğu, varlığına önem verdiği bir şey varsa, ölümünde
bunların getireceği hasret ve ayrılmanın vereceği acı o derece büyük ve çetin
olur. Öyle ki, kalbi malını, makamını, bağ -bahçesini ta en sevdiği gömleğine
kadar her birini tek tek düşünür durur.
Eğer
dünyada neşesi ve sevinci Allah'ın (c.c) zikri olmuş ve ondan başka bir şeye
ünsiyet etmemişse, ölüm onun için büyük bir nimet olur, çünkü onunla rabbi
arasına giren bütün perdeler-dünya meşgaleleri- ortadan kalkmıştır. Böylelikle
o, saadetin en zirvesine ulaşır.
İkincisi:
Nasıl ki kişi uykuda iken göremediklerini uyanınca görürse, ölümüyle beraber
hayatta iken göremedikleri gözlerinin önüne serilir. Nitekim Hz. Ali (r.a) şöyle
demiştir: "İnsanlar (manen) uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar."
Ölümle
beraber karşılaşılacak ilk şey, ya kendisine faydası olacak sevapları ya da
zararını çekeceği günahlarıdır. Bunlar ise kalbin sırlarında dürülü bulunan bir
kitapta yazılıdır. Dünya meşgalelerinin çokluğu ve onlarla aşırı uğraşma hali,
insanı bu sırları anlamaktan uzaklaştırmıştır. Ölüm gerçeği ile beraber bu
meşgaleler de ortadan kalkınca, yaptığı bütün amelleri ona gösterilir. O
amelleri arasında bir günahını görse, onun verdiği hüsran ve elemden
1AM GAZAl
129
kurtulmak
içia cehennemin alevleri arasına atılmayı tercih eder, fakat kendisine izin
verilmez ve,
"Bugün sana
hesap görücü olarak kendi nefsin yeter"U6
denilir.
Bütün
bunlar kişi son nefeslerini verirken ve defnedilmeden önceki zamana kadar
kendisine gösterilir. O vakit ayrılık ateşi kendisini sarar. Bununla, kalbi
dünya ile huzur bulan kimsenin halini kastediyorum.
Fakat
âhiret amellerini yerine getirebilmek için yetecek miktar dünyalık edinen kimse
öyle değildir. Zira o kimse, sadece maksadına ulaşacak kadar dünyalık edinir,
maksadına ulaştığında da o dünyalıklardan ayrıldığı için sevinir. Bu, dünyalık
olarak sadece zaruret miktarı kadar edinen kimsenin halidir. Zaten o bunlardan
da ayrılmayı yeğlemişti. İşte istediği gibi oldu ve ölümüyle birlikte onlardan
ayrıldı.
Yukarıda
bahsettiklerimiz sadece son nefeslerin verildiği anda kişinin üzerine hücum eden
büyük belâ ve musibetlerdir. Kabre konulduktan sonra, diğer azap çeşitlerini de
tatması için ruhu iade edilir, ya da azap gerektiren kusurları affedilir.
Dünya
zevklerine sımsıkı bağlanan ve onlarla mutmain olan bir kimsenin durumu şuna
benzer: Hükümdarının hizmetinde bulunanlardan biri, o yokken onun mülkünde ve
hareminde izinsizce zevku safa sürer, yaptıklarından ötürü hükümdarının
kendisine bir şey söylemeyeceğini ya da bunlardan haberdar olmayacağını
düşünerek çirkin işler de yapar, ancak ansızın hükümdarı çıkagelir. Bu adamın
yaptığı tüm şeylerin, adım adım, nokta nokta yazılı olduğu bir defter hükümdara
arzedilir.
146 isrâ
17/14.
130
ÖLÜM ve
SONRASI
Hükümdarın,
haremine karşı çok düşkün, kıskanç ve mülkünde yapılan suçlara karşı pek
acımasız biri olduğunu ve yapılan bu isyanlardan sonra araya girmek isteyen hiç
kimsenin aralığını kabul etmeyen biri olduğunu düşün! Sonra da o kötülükleri
işleyen adamın haline bir bak! Hükümdar onu cezaya çarptırmadan evvel nasıl bir
korku, utanç, hasret, pişmanlık ve hüsran içinde olur, öyle değil mi?
\ş& bunlar,
dünya ile aldanmış, onunla kendini tatmin etmeye çalışmış günahkâr bir kimsenin
kabre indirilmeden hatta ölümü esnasında duyacağı hasret ve yaşayacağı
hissiyatlardır. Bütün bunlardan Allah'a sığınırız. Çünkü Allah'ın huzurunda
rezil rüsva olmak, gizli açık bütün yapılanların gözler önüne serilmesi, bedene
gelecek en büyük azaptan, dayak yemekten veya herhangi bir azanın kesilmesinden
daha elem vericidir.
Bu
anlattıklarımız, kişinin ölüm anında yaşadığı hallerdir. Bunlar basiret sahibi
kişilerin şahitlik ettikleri olaylardır ki, Kur'an ve Sünnet de bunların böyle
olduğunu ifade etmektedir.
RUHUN
HAKİKATİ ve ÖLÜMDEN SONRAKİ HALİ
Evet, ölüm
gerçeğinin üzerindeki perdeyi kaldırıp onun hakikatini tam anlamıyla kavramak
mümkün değildir. Çünkü hayatı/yaşamayı bilmeyen ölümü de bilemez. Hayatın
bilinmesi de ruhun hakikatinin ve onun neden ibaret olduğunun bilinmesine
bağlıdır. Allah Teâlâ Resûlü'ne dahi ruh hakkında, "Ruh rabbimin emrindedir"U7
diye izahta bulunmasının dışında izin vermemiştir. Hiçbir din âlimi de ruh
147 Buhârî,
Tefsîr, 13; Müslim, Sıfatü'l-Kıyâme, 32; Tirmizî, Tefsîr, 18; Nesâî,
es-Süne-nü'l-Kübrâ, nr. 9419.
K
İMAM GAZÂÜ
131
gerçeği
hakkında beyanatta bulunmaya müsaadeli değildir. Bu hususta izin verilen tek
şey, ölümden sonra ruhun halinin ne olacağı bahsidir.
Birçok âyet
ve hadis ölümle beraber ruhun yok olmayıp hem zatı hem de idrak özellikleriyle
beraber varlığını sürdürdüğünü açıklamıştır. Bu hususta rivayet edilen
âyetlerden biri şehidler hakkında nazil olmuştur. Allah Teâlâ onlar hakkında
şöyle buyurmuştur:
"Allah
yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Allah'ın
lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir halde rableri
yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz
kendilerine katılmamış olan şehid kardeşlerine de hiçbir keder ve korku
bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar."148
ÖLÜLER
İŞİTİR ve GÖRÜR MÜ?
Büyük Bedir
Gazvesi'nde Kureyş'in reisleri öldürülüp de (akrabaları sahiplenmediği için)
cesetleri bir kuyuya atıldıklarında, Resûlullah (s.a.v) kuyunun yanına kadpr
geldi ve her birinin adını belirterek,
"Ey falan
oğlu falan! Ben rabbimin bana vaad ettiğini (yardımı) gerçekten gördüm; sizler
de rabbinizîn vaad ettiklerini gerçek olarak buldunuz mu?" diye seslendi. Ömer
b. Haitâb (r.a),
"Ey
Allah'ın Resulü! Onlar ölüler, onlara mı sesleniyorsunuz?" diye sorunca,
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran yüce Allah'a yemin olsun ki, onlar bu sözleri sizlerden
daha iyi işitmektedirler, fakat konuşmaya takatleri yoktur."149
"8 Âl-i
imrân 3/169-170.
149 Müslim,
Cennet, 76; Nesâî, Cenâiz, 117; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/26; Bez-zâr,
el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 222; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 3779.
132
ÖLÜM ve
SONRASI
İşte bu
hadis ölen kimsenin şakî dahi olsa ruhunun varlığını devam ettirdiğine ve
idrakinin olduğuna bir delildir. Yukarıdaki âyet de şehidlerin ruhlarının
varlıklarının sürdüğünü ve Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerden haz
aldıklarını ispat etmektedir. Ölen kişi ya saîd (cennetlik) ya da şakîdir
(cehennemlik). Bu hususta Resûl-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmuştur
"Kabir ya
cehennem çukurlarından bir çukur ya da cennet bahçelerinden bir bahçedir."150
Bu hadis
de, ölümün sadece bir hal değişimi olduğuna, kişinin şakî veya saîd olduğunun
ölümünün hemen ardından belli olduğuna, ertelenenin ise sevap ya da azap
çeşitlerinin olduğuna bir delildir.
ÖLÜMLE
BİRLİKTE KİŞİNİN VARACAĞI YERİ GÖRMESİ
Enes b.
Mâlik'in rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ölüm insan
için bir kıyamettir. Kim ölmüşse onun kıyameti kopmuş demektir."151
Bir diğer
hadislerinde, "Sizlerden biri öldüğü zaman ona sabah akşam (her daim) kalacağı
yer gösterilir; cennetlik ise cennetteki yeri, cehennemlik ise cehennemdeki yeri
gösterilir ve ona, 'İşte burası kıyamet koptuğu zaman senin götürüleceğin ve
kalacağın mekânındır' denilir."152
Ölünün
kabirdeyken ileride varacağı yerini görmesi, basiret sahipleri için hiç de
kapalı olmayan bir durumdur.
150
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 26; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42109;
Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 4884; ayrıca bk. Heysemî, Mecmau'z-Zevâid,
nr. 4252.
151
Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 1121; Süyûtî, Câmiu'l-Ehâdîsü'l-Kübrâ, nr. 2528.
152
Buhârî, Rikâk, 42; Müslim! Sıfatü'l-Cennet, 65-66; Tirmizî, Cenâiz, 71, Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 2/16; Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 1122.
İMAM
GAZÂLÎ
133
Amr b.
Âs'ın azatlı kölesi Ebû Kays anlatıyor: "Alkame (r.a) ile beraber bir
cenazedeydik, bana döndü ve, 'Şu ölen adam var ya, işte onun kıyameti kopmuştur'
dedi."
Hz. Ali
(r.a) der ki: "Kişinin, cennetlik mi yoksa cehennemlik mi olduğunu öğrenmeden
dünyadan ayrılması haramdır."
Ebû Hüreyre
(r.a), Resûlullah'tan (s.a.v) şu hadisi rivayet eder.
"Hasta
olarak ölen şehid olur ve kabrin tehlikelerinden korunur. Sabah akşam ona cennet
rızkı gönderilir."^3
ARİFLER ve
SÂLİHLER ÖLÜM HAKKINDA NE DEDİLER?
Mesrûk b.
Ecda' der ki: "Mezarında, kendini dünyanın kederlerinden kurtarmış ve Allah'ın
azabından emin olmuş bir kimse gibi hiç kimseye imrenmem."
Ya'lâ b.
Velîd (rah) anlatıyor: "Ebü'd-Derdâ (r.a) ile beraber yürüyorduk. Ona, 'Sevdiğin
biri için ne istersin?' diye sordum. 'Ölümü' dedi. 'Ya ölmezse!' dedim. 'O zaman
çoluk çocuğunun ve malının az olmasını' dedi."
Ebü'd-Derdâ
(r.a) ölümü tercih etti, çünkü ölümü yalnız müminler sever. Ölüm müminin bu
dünya zindanından kurtuluşudur. Malın ve çoluk çocuğun azlığını tercih etmesinin
nedeni ise onların birer imtihan ve dünyaya muhabbet sebebi olmasındandır.
Kendinden ayrılığın kaçınılmaz olduğu şeylere aşırı muhabbet ise şakîlerin
hedefleri arasındadır. Allah ve O'nun zikrinin dışındaki ünsiyet edilen şeylerin
tümü ölüm anında insandan ayrılacaktır.
1
Elimizdeki ihya nüshasında, "Garip olarak ölen" ifadesi geçmektedir. Ancak
Irâkî'nin de hadise kaynak olarak verdiği Ibn Mâce, Sünen nüshalarında, "Hasta
olarak ölen" ifadesi yer almaktadır. Zebîdî de böyle kaydeder. Biz de bunu esas
alarak tercüme ettik (bk. ibn Mâce, Cenâiz, 62; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr.
2595, Ebû Nuaym, Hilye-tü'l-Evliyâ, 8/201).
İMAM GAZÂLÎ
135
Bunun için
Abdullah b. Amr şöyle demiştir: "Ruhunu teslim eden müminin misali, senelerce
hapiste kaldıktan sonra çıkartılan ve yeryüzünde gezip dolaşarak rahatlayan
adam
gibidir."
Abdullah b.
Amr'ın zikrettiği bu durum, kendisini dünyadan uzaklaştırıp Allah'ın zikrinden
başka şeylerle ünsiyet etmeyen kimselerin halidir. Dünya meşgaleleri mümini
sevgilisinden alıkoyuyor, şehvetleri ona eziyet veriyorsa; ölüm onun için bütün
bu eziyetlerden kurtuluş ve sevgilisiyle baş başa kalmak demektir. Bundan daha
büyük bir zevk ve le,zzet düşünülebilir
mi? i.
Şüphesiz
lezzetlerin en mükemmelini, Allah yolunda şehid edilenler tatmıştır. Çünkü
onlar, Allah rızâsını kazanma arzusu ve O'na kavuşma iştiyakı içinde dünya ile
olan bütün alâkalarını keserek savaşa katılmışlardır.
ÖLÜMLE
BİRLİKTE KULA
BAHŞEDİLEN NİMETLER
insan şu
dünyaya bir baksa âhireti için onu satar. Satıcının kalbi sattığına bağlı
kalmamalıdır. Âhirete bir baksa, onu hemen satın alır ve ona olan iştiyakı
gitgide artar. Satın aldığını bir görse ondan daha büyük bir sevinç duymaz,
sattığına da dönüp iltifat etmez.
Kalpte
Allah sevgisini bulundurmak her zaman mümkün olmayabilir. Bu bakımdan kişi hiç
ummadığı bir anda (o muhabbeti elinde tutamadığı bir zamanda) ölümle yüz yüze
gelebilir. Allah yolunda savaş ise ölmeye davetiye çıkarmak demektir. İşte bu
kimse öldürüleceği an bile Allah'ı aklından çıkarmaz ve o sevgi üzerinde ölür.
Bu sebeple
şehidlik nimetlerin en büyüğünden sayılmıştır. Zira nimet, insanın ulaşabildiği
şeye denir. Nitekim Allah (c.c) bu hususta şöyle buyurur:
"Allah'ın
ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var."154
Bu âyet,
cennetteki nimet ve lezzetleri topluca ifade eden en kapsamlı bir ifadedir.
Azapların en büyüğü insanın maksadına kayuşamamasıdır. Allah (c.c) bu konuda
şöyle buyurur:
"Artık
onların kendileriyle hoşlandıkları şeylerin arasına bir perde çekilmiştir."155
Bu âyet-i
celile ise cehennem ehlinin çekecekleri cezalarını ifade eden en kapsamlı bir
ifadedir.
işte
yukarıda bahsini geçirdiğimiz bu nimetler, şehid kul ruhunu teslim eder etmez
kendisine bahşedilir. Bu, kalp ehli sâlih kulların, yakın nurlarıyla müşahede
ettikleri bir durumdur (Hal ehli kimseler şehidlerdeki bu durumu müşahede
edebilmektedirler). Eğer bu anlattıklarımıza delil istersen, şehidler hakkında
rivayet edilen hadisler kâfidir. Bu husustaki her hadis onların kavuşacakları
lezzetleri ayrı ayrı zikretmektedir.
Hz. Âişe
(r.anh) anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v), babası Uhud Gazvesi'nde şehid düşen
Câbir'e156 (r.a), 'Sana bir müjde vereyim mi?' dedi. Câbir,
'Evet, yâ
Resûlallah, Allah seni de hayırlarla müjdelesin' dedi. Resûlullah (s.a.v) şöyle
anlattı:
Allah Teâlâ
babanı diriltip huzuruna getirtti. Sonra ona, 'Benden ne dilersen dile, onu sana
vereceğim'buyurdu. O, 'Ey rabbim! Sana hakkıyla ibadet edemedim; senden dile-
154
Fussılet 41/31.
155 Sebe'
34/54.
156 Câbir
b. Abdullah-ı Ensârî (r.a).
136
ÖLÜM ve
SONRASI
ğim odur
ki, beni tekrar dünyaya gönderip peygamberinle ' beraber bir kez daha
savaşmam ve şehid olmamdır' dedi. Allah (c.c), 'Ben hakkında olacakları ezelde
takdir ettim, bir daha oraya döndürülmeyeceksin' buyurdu."157
Kâ'b Ahbâr
(rah) anlatıyor: "Cennette bir adam devam- ,
d
lı olarak
ağlamaktadır. Kendisine, 'Neden ağlıyorsun? Sen ' cennette değil misin' diye
sorulur. O şöyle der: "Ağlıyorum, çünkü Allah yolunda bir defa öldürüldüm.
İsterdim ki onun ! için daha nice kereler şehid edilseydim."
Mümin kişi
ölür ölmez Allah'ın (c.c) azametinden ve celâlinin genişliğinden kendisine bir
kapı açılır. Dünya buraya kıyasla daracık bir zindan gibidir, işte müminin
ölümü, > daracık ve karanlık bir eve hapsedildikten sonra kapıları ! açılıp
serbest bırakılan, sonra bu kapıdan, içinde çiçeklerin, meyvelerin, ağaçların
bulunduğu uçsuz bucaksız bağlara bahçelere kavuşan kimsenin durumu gibidir. O
kimse bir daha o karanlık ve dar zindana girmek ister mi?
Resûlullah
(s.a.v) ölen bir kimsenin yanında şöyle bir örnekleme yapmıştır: "İşte bu adam
dünyadan göç etti ve onu ehline terketti. Eğer halinden memnun ise, sizlerin
annenizin karnına dönmek istemediği gibi o da dünyaya dönmek istemez."m
Bu hadis-i
şerifte geçtiği gibi, dünya anne rahmine nis-betle ne kadar geniş ve ferahsa,
âhiret de dünyaya nisbet-le o kadar ferah ve geniştir.
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Müminin dünyadaki misali, ceninin anne
karnındaki durumu gibidir. Çocuk annesinin karnından çıkınca ağlamaya başlar.
Işığı görüp anne sütü emmeye başladığında
157
Tirmizî, Tefsîr, 4; ibn Mâce, Mukaddime, 13; Hâkim, el-Müstedrek, 3/203;
Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 11164; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve,
3/298-299.
158
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 333; Zebîdî, İthaf, 14/310.
İMAM
GAZÂLÎ
137
ise bir
daha o mekâna dönmek istemez. Mümin de böyledir; ölümden korkar. Fakat rabbine
kavuştuğu zaman bir daha dünyaya dönmeyi istemez, ceninin annesinin karnına
dönmeyi istemediği gibi..."159
Resûlullah'a (s.a.v), falanca kimse öldü diye haber verdiklerinde şöyle
buyurmuştur:
"Ya rahata
kavuştu ya da (ölümüyle) ondan rahata kavuşuldu."™0
Allah
Resulü (s.a.v), "rahata kavuştu" sözüyle mümini, "ondan rahata kavuşuldu"
ifadesiyle de fâcir ve günahkâr kişiyi kastetmiştir. Zira onun gidişi ile dünya
ehli rahata ve huzura kavuşur.
Ebû Ömer
(Sâhibü's-Sakyâ) anlatıyor: "Biz daha çocuktuk. Abdullah b. Ömer (r.a) yanımıza
geldi. Orada bir kabir vardı. Sahibinin kafatası meydanda gözüküyordu. Hemen
birine emredip üzerini toprakla örttürdü ve, 'Şu bedenlere toprak bir zarar
veremez, sevabı ya da azabı kıyamete kadar çekecek olan ruhlardır' dedi."
ÖLEN KİŞİ
HAYATTAKİLERDEN HABERDAR MIDIR?
Amr b.
Dînâr-ı Mekkî der ki: "Ölen her kişi kendisinden sonra ailesinin neler
yaptıklarını, kendisini nasıl yıkadıklarını ve kefenlediklerini bilir. Kabrinden
onları seyreder durur."
Mâlik b.
Enes (rah) demiştir ki: "Bana ulaşan haberlere göre müminlerin ruhları serbest
bırakılır; onlar diledikleri yere giderler."
1 Müttakî-i
Hindi, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42212; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 333; Zebîdî, ithaf,
14/310.
138
139
Numân b.
Beşîr (r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v), şu minberde şöyle buyurduğunu
işittim:
"Dikkat
edin! Dünyadan geriye kalan (zaman) bir karasineğin havada dolaşması (ve ölmesi)
kadardır. Kabirdeki arkadaşlarınız hakkında Allah'tan korkun, kötü işlerden
sakının; zira amelleriniz onlara gösterilmektedir."161
Ebû
Hüreyre'den (r.a) rivayet edilen bir hadiste Resû-lullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Kötü
amellerinizle ölülerinizi utandırmayın, çünkü yaptıklarınız kabirdeki
dostlarınıza iletilir."162
Bu sebeple
Ebü'd-Derdâ (r.a) şöyle demiştir: "Allahım! Utanacağım bir amelle Abdullah b.
Revâha'nın (r.a) yanına (kabre) varmaktan sana sığınırım."
İbn Revâha
(r.a), Ebü'd-Derdâ'nın dayısıydı. Mûte'de şehid düşmüştü.
Abdullah b.
Amr b. Âs'a (r.a), "Müminler öldükleri zaman ruhları nereye gider, ne yapar?"
diye bir soru sorulduğunda Abdullah, "Beyaz bir kuş şeklinde rahmanın arşında
uçarlar. Kâfirlerin ruhları ise yedi kat yerin dibindedir:" cevabını vermiştir.
Ebû Saîd-i
Hudrî (r.a) Resûlullah'tan (s.a.v) işittiği şu hadisi nakleder:
"Ölü,
kendisini yıkayanı, kefenleyen!, taşıyanı ve kabre koyanı bilir."M63
160
Buhârî, Rikâk, 42; Müslim, Cenâiz, 61; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/296;
Beyha-kî, Şuabü'l-imân, nr. 9264; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 3007.
161 ibn
Ebü'd-Dünyâ, Menâmât, s. 1; Hâkim, el-Müstedrek, 4/307; Müttakî-i Hindî,
Ken-zü'l-Ummâl, nr. 42741; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 343.
162 ibn
Ebü'd-Dünyâ, Menâmât, s. 2; Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs, nr. 7357; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 343; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 42739.
163 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 3/3; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 4071; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 138; Câmiu's-Sagtr, nr. 2134; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat,
nr. 7434; Hatîb, Târîhu Bağdat, 12/212.
Sâlih-i
Mirî (rah) anlatıyor: "Bana ulaşan haberlere göre, ölümle beraber ruhlar
birbirleriyle karşılaşırlar. Bu ruhlar kendilerine yeni katılan ruha, 'Mekânın
nasıldı? Temiz mi yoksa çirkin işler yapan bir cesette miydin?' diye sorarlar."
Ubeyde b.
Umeyr (rah) anlatıyor: "Kabir ehli (hayattaki-lerden) haber bekler dururlar.
Kendilerine bir ölü daha katıldığında, 'Falan kişi ne yapıyor, nasıldır?' diye
sorarlar. Yeni katılan ölü, 'O buraya gelmedi mi, yoksa buraya getirilmedi mi?'
der. Onlar, 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn; demek ki o, başka bir yere
(cehenneme) götürülmüş' derler."
Ca'fer'in
Saîd'den164 naklettiğine göre o şöyle demiştir: "Kişi öldüğü vakit başkalarının
kendisini karşıladıkları gibi ölmüş olan çocuğu da karşılar."
Mücâhid
(rah) der ki: "Kişi kabirde iken evlâdının yaptığı iyiliklerle müjdelenir."
Ebû Eyyûb-i
Ensârî'nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Re-sûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Müminin
ruhu kabzolunduğu zaman (berzah âleminde) Allah'ın rahmet ehli kullarından bir
grup, sanki dünyadaki bir müjdeci gibi onu karşılayarak, 'Kardeşimizi rahat
bırakalım, istirahat etsin; zira pek çetin bir sıkıntı içindeydi' derler. Sonra
ona, 'Falanca adam ne yaptı? Falanca kadın ne yaptı? Falanca kadın evlendi mi?'
diye sorular sorarlar. (Kendisinin ölümünden evvel ölmüş) bir adamın durumundan
sorduklarında, 'O benden önce öldü' der. Bunun üzerine ruhlar, 'İnnâ lillâhi ve
innâ ileyhi râciûn/biz Allah içiniz (O'nun mülküyüz) ve elbette O'na döneceğiz,
demek ki o cehenneme gitti' derler."165
164 Ca'fer
b. Süleyman-ı Dab'î el-Basrî. Saîd b. Müseyyeb.
165
İbnü'l-Mübârek, Zühd, nr. 319; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 3931; Taberânî,
e/-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 3887; el-Evsat, nr. 148; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 133;
ibn Re-ceb, Ehvâlü'l-Kubûr, s. 48.
140
İKİNCİ
KISIM
KABRİN ÖLÜ
ile KONUŞMASI
Kabrin
ölüyle konuşması ya söz diliyle ya da hal diliyle olur. Ölü bu ikincisini,
dirilerin konuşulan bir şeyi anlamasından daha net anlar. Bu hususa işaretle
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ölü mezara
konulduğunda kabri ona, 'Yazıklar olsun sana ey âdemoğlu! Hakkımda seni kim
aldattı? Benim fitne, karanlık, yalnızlık ve böceklerin yurdu olduğumu bilmiyor
muydun? Yanımda yürürken kibirli kibirli çalımlar atman hususunda seni aldatan
şey neydi?' der.
Eğer adam
hayatta sâlih ameller işlemiş biriyse, gaipten bir ses onun adına konuşur ve,
'Sen bu kimsenin iyilikleri emredip kötülüklerden de sakındıran biri olduğunu
bilmiyor musun?' der. Kabir, 'O zaman ben onun için yemyeşil bir bahçe olurum'
diye karşılık verir. Bunun ardından adamın bedeni nurla doldurulur ve ruhu arşa,
rahmanın katına yükseltilir."™6
Ubeyd b.
Umeyr-i Leysî der ki: Ölen her kişiye kabri muhakkak şunları söyler: "Ben
karanlık ve yalnızlık yurduyum. Eğer hayatında Allah'a karşı itaatkâr olduysan,
ben
166
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 22/942; ibn Hibbân, es-Sahîh, tır. 6870; Ebû
Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 6/93; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 4251; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 165.
İMAM GAZÂÜ
141
de sana
bugün rahmet olurum. Yok, isyan ettiysen ceza ve , intikam olurum. Ben öyle
bir evim ki, bana itaatkâr olarak ¦ giren mutlu çıkar, isyan içinde giren
hüzün ve hüsran içinde çıkar."
Muhammed b.
Sabîh der ki: Bana ulaşan haberlere göre, bir adam kabre konulup azaba duçar
olduğunda ölmüş olan komşuları ve yakınları ona şöyle derler: "Ey kardeşleri ve
komşularının ölümünden sonra dünyada kalan kişi! Bizler senin için birer ibret
vesikası olmadık mı? Bizim senden önce mezara girişimiz seni hiç düşündürmedi
mi? O boş zamanlarında, bizlerin artık amel işlemekten kesildiğimizi hiç
düşünmedin mi?"
Kaldığı
toprak parçası da ona şöyle seslenir: "Ey dünyanın dışıyla aldanmış kişi! Ailen
içinde dünyaya aldanan kimselerin toprak altına girdiklerini görüp onlardan
ibret almadın mı? Hani ecelleri gelip ölüm onları kabirlerine götürmüştü! Sen
de, götürülmesi gereken yere, omuzlar üzerinde taşınırken ona bakıyordun ya!
Yezîd-i
Rekkâşî (rah) der ki: "Bana ulaşan haberlere göre, ölü kabre konulduğu zaman
amelleri onu kuşatır. Sonra Allah (c.c) onları lisan-ı hal ile şöyle konuşturur:
'Ey çukurunda yalnız kalmış kul! Dostların ve ehlin senden ayrıldı, bugün bizden
başka sana eşlik edecek hiçbir şey kalmadı' derler."
Kâ'b Ahbâr
(rah) der ki: "Sâlih bir kul kabre konulduğu zaman namaz, oruç, hac, cihad ve
sadaka gibi amelleri onu çepeçevre kuşatırlar. Azap melekleri ona
ayakuçların-dan yaklaştıkları sırada namaz,
'Ondan uzak
durun! Bu kula ayaklarından azap edemezsiniz. Zira o, Allah için, bu iki uzvuyla
namazlarını kılmıştı' der. Bu sefer baş tarafından yanaşmak isterler, oruç,
142
ÖLÜM ve
SONRASI
'Bu kuldan
uzak durun! Çünkü o, şu dünya diyarında Allah için uzun zamanlar aç ve susuz
durmuştu; ona azap edemezsiniz' der. Gövde tarafından yaklaşmak istediklerinde,
yapmış olduğu hac ve cihad,
'Buradan
uzaklasın! Zira bu kul, Allah için nefsi ve bedeniyle nice zorluk ve
meşakkatlere katlanarak haccını yaptı, cihada katıldı. Ona azap edemezsiniz'
derler. Sonra elleri tarafından yaklaşmak isterler. Bu defa sadaka dile gelerek,
'Sahibimden uzak durun, ona ilişmeyin! Zira bu ellerden, sırf Allah'ın rızâsı
için nice sadakalar çıktı; çıkan sadakalar önce Allah'ın (c.c) huzuruna varıp
daha sonra bir başkasına ulaştı! Sizler bu kula azap edemezsiniz' der. Sonra
gaipten bir ses, 'Müjdeler olsun; ne güzel bir yaşam, ne güzel bir ölüm' diye
seslenir.
Ardından
rahmet melekleri gelir. Yanlarında cennet döşeklerinden bir döşek ve bir de örtü
getirerek onun altına sererler. Kabri gözünün görebildiği kadar genişletilir.
Yanına cennet kandillerinden bir de kandil bırakılır. Onun ışığıyla kıyamet
gününe kadar aydınlanır."167
Abdullah b.
Ubeyd b. Umeyr, katıldığı bir cenazede, kendisine kadar ulaşan, şu hadisi
nakletmiştir:
"Ölü kabre
konulduktan sonra oturur. Defnine iştirak edenlerin ayak seslerini dahi işitir,
ancak kendisiyle sadece kabri konuşur. Kabir ona, 'Ey âdemoğlu, sana yazıklar
olsun! Muhakkak benim hakkımda uyarılar aldın; darlığım, pis kokum,
ürkütücülüğüm ve böceklerim hakkımda sakındırıldın! Peki, şimdi benim için neler
hazırladın?' der."168
167 Benzer
mânada bir hadis için bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/352; Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, 3/51.
168
Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 166-167; ibn Receb, Ehvâlü'l-Kubûr, s. 45-46; Kurtubî,
Tezkire, s. 85; Zebîdî, ithaf, 14/332.
İMAM
GAZÂLÎ
143
ÜÇÜNCÜ
KISIM
KABİR AZABI
ve MÜNKER-NEKİR MELEKLERİNİN SORGULAMALARI
Berâ b.
Âzib (r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) ile ensar-dan bir adamın cenazesine
katıldık. Resûlullah (s.a.v) adamın kabrinin başına oturdu, başını öne doğru
eğdi ve,
"Allahım!
Kabir azabından sana sığırım" diye dua etti ve bunu üç defa tekrarladı. Sonra
şöyle anlattı:
"Mümin kul
âhirete irtihal etmezden biraz önce Allah Teâlâ, beraberlerinde onun için
hazırlanmış kokular ve kefen bulunan, yüzleri güneşin ışığı gibi parlak
meleklerini bu kulunun yanına gönderir. Bunlar o kişinin görebileceği bir yere
geçerek bekleşirler. Ruhu çıktığı zaman yerde ve gökte ve bu gönderilen
meleklerin haricinde gökyüzünde ne kadar melek varsa ona rahmet isteyip affı
için Allah'a istiğfarda bulunurlar. Ardından gökyüzünün bütün kapıları açılır.
Her kapı bu kişinin ruhunun kendisinden girmesini ister. Ruhu gökyüzüne
yükseldiğinde melekler,
'Rabbimiz!
Falanca kulun geldi' derler. Allah Teâlâ,
'Onu geri
götürün ve kendisi için hazırladığım ihsanlarımı ona gösterin, zira kullarıma:
'Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha
sizi ondan çıkaracağız'169 diye vaadde bulundum (Böylelikle ruh mezara, cesedine
götürülür).
169 Tâhâ
20/55.
144
ÖLÜM ve
SONRASI
Bu sırada
ölü, kendisini defnedip ayrılmak üzere olanların ayak seslerini işitir. Derken
kendisine hitap edilerek,
'Ey
falanca! Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir?' diye sorular sorulur.
Ölü, 'Rabbim Allah, dinim İslâm ve peygamberim de Hz. Muhammed'dir' diye cevap
verir.
Bundan
sonra Münker ve Nekir melekleri amansız bir şekilde bir daha sorguya çekerler.
İşte bu ölünün başına gelen sıkıntı ve musibetlerin sonuncusudur.
Mümin kulun
suallere doğru cevaplar vermesinin ardından bir münadi, 'Doğru söyledin' der.
İşte bu, 'Allah Teâlâ iman edenleri sağlam ve sabit sözde (kelime-i tevhid
üzere) hem dünya hayatında hem de âhirette sapasağlam tutar..."170 âyetinin
mânâsıdır.
Sonra güzel
yüzlü, temiz elbiseli, etrafa mis gibi kokular saçan biri gelir ve, 'Müjdeler
olsun! Sana rabbinin sonsuz rahmeti ve içinde paha biçilmez nimetleriyle
cennetler vardır' der. Ölü, 'Allah seni hayırlarıyla mükâfatlandırsın, sen
kimsin?' diye sorar; o,
'Ben senin
hayırlı ve sâlih amellerinim. Yeminle söylüyorum ki, ben seni Allah'a itaate
koşan, isyana ise yanaşmayan biri olarak bildim. Bundan ötürü Allah senin
mükâfatını versin' der. Sonra bir münadi,
'Bu kişi
için cennet yataklarından bir yatak hazırlayın ve oradan cenneti gören bir de
kapı açın' diye meleklere seslenir. Hemen bir cennet yatağı getirilir ve kendisi
için cennete bakan bir kapı açılır. Ölü, 'Allahım! Bir an önce kıyameti kopar da
aileme, malıma döneyim' diye dua eder.
Kâfire
gelince: O artık dünyadan ilişkisini kesip âhirete intikal etme noktasına
gelince, yanında ateşten elbiseler, j katrandan gömlekler bulunan, azabıyla
acımasız bir grup
™ ibrahim
14/27.
\:
İMAM GAZÂLÎ
145
melek
gelerek onu çepeçevre kuşatır. Ruhu çıktığı zaman yerde ve gökte bulunan bütün
melekler ona lanet eder. Gökyüzünün bütün kapıları kapanır. Hiçbir kapı o
kişinin kendisinden geçmesini istemez. Ruhu semaya vardığı zaman melekler,
'Rabbimiz!
Yeryüzünün de gökyüzünün de kabul etmediği kulunuz geldi' derler. Allah (c.c),
'Onu geri
(mezarına-cesedine) götürün ve hazırlamış olduğum azap çeşitlerini gösterin'
buyurur; zira kullarım, 'Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya
döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız'171 diye vaadde bulundum
(Böylelikle ruh mezara, cesedine götürülür).'
Bu sırada
ölü, kendisini defnedip ayrılmak üzere olanların ayak seslerini işitir. Derken
kendisine hitap edilerek, 'Ey falanca! Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin
kimdir?' diye sorular sorulur. O, 'Bilmiyorum' der. Melekler, 'Bilmezsin tabii!'
diye karşılık verirler. Sonra çirkin yüzlü, kötü kokulu ve kirli elbiseleriyle
biri gelir ve, 'Sana Allah'ın gazabını ve sonsuz olan elim azabı müjdeliyorum'
der. Ölü, 'Allah da seni aynı azapla müjdelesin, sen de kimsin?' diye sorar, o,
'Ben senin kötü amelinim. Yeminle söylüyorum ki, Allah'a isyana koştun, O'na
(c.c) hiç itaate yanaşmadın. Allah senin cezanı azabıyla versin' der. Ölü,
'Allah
senin de cezanı versin' diye karşılık verir. Daha sonra bu kişiye cezası
verilmek üzere kör, sağır ve dilsiz biri (azap meleği) verilir. Bunun yanında
demirden yapılmış öyle bir tokmak vardır ki, şayet insanlar ve cinler onu
kaldırmak için bir araya gelseler buna asla güç yetiremez-lerdi. Bu zebani
elindeki tokmakla bir dağa vursa onu un ufak ederdi.
Tâhâ 20/55.
146
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
147
Bu zebani o
kişiye öyle bir darbe vurur ki toprak haline gelir, fakat ruhu tekrar iade
edilir. Bu sefer iki kaşının arasına öyle bir vurur ki bu sesi yeryüzündeki
insanlardan ve cinlerden başka bütün mahlûkat işitir. Bunun peşinden bir münadi,
'Bu kişi
için ateşten iki yatak getirin ve kabrinin kapılarını cehenneme açın' der ve
altına, üstüne ateşten iki levha getirilir, kabrinin kapıları cehenneme
açılır.""2
Muhammed
Bakır b. Ali173 (rah) der ki: "Ölmek üzere olan herkese amelleri gösterilir. Kul
gözlerini yukarı doğru kaldırarak iyi amellerine, gözlerini aşağı indirerek de
kötü amellerine bakar."
Ebû
Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûlul-lah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Mümin
kulun eceli geldiği vakit melekler onun yanına ipek bir bez içerisine konulmuş
misk ve reyhan kokularıyla gelirler. Ardından ruhu tereyağından kıl çeker gibi
alınır ve,
'Ey mutmain
olmuş nefis (ruh)! Sen rabbinden, rabbin de senden razı ve hoşnut olarak sana
bahşedeceği ihsan ve rahatlığa doğru çık' denilir. Ruhu çıktığı vakit üzerine
misk ve reyhanlar serpiştirilir ve ipek örtüye sarılarak illiy-yîn denilen yüce
makama gönderilir.
Kâfir bir
kişinin ölümü yaklaştığında ise melekler bu adamın yanına, içinde cehennemden
getirtilen bir kor parçasının bulunduğu siyah bir bezle gelirler. Ardından elem
ve ıstıraplar içerisinde ruhu çıkarılır (Çoğunlukla bu elem ve ıstırapların
acısı kişiyi ya kendinden geçirir ya da bayıltır. Bu sefer ruhu acı içinde
kıvranmaya devam eder). Sonra ona, 'Ey pis ve çirkef nefis (ruh)! Haydi, sen
rabbine öf-
172 Ebû
Davud, Sünnet, 27; Nesâî, Cenâiz, 114; ibn Mâce, Zühd, 32; Tirmizî, Tefsîr, 15;
Ahmed b. Hanbel, el-Mösned, 4/296.
173
Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Ali.
keli rabbin
de sana kızgın olarak O'nun azabına doğru çık' denilir. Ruhu çıkarıldığı zaman
bu kor parçasının üzerine yatırılır; öyle ki ondan kaynayan bir suyun fokurdama
sesleri gibi sesler çıkmaya başlar. Sonra bu siyah beze sarılarak cehenneme
(kabirde cehennem azabı çekmeye) götürülür."m
Muhammmed
b. Kâ'b-i Kurazî, "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığında, 'Rabbim! Beni
geri gönder de boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve ameller) yapayım' der"175
âyetini okuduktan sonra şöyle anlatmıştır:
"işte o
zaman Allah kuluna, 'Ne istiyorsun, amacın nedir, yoksa çokça mal toplamak,
ağaçlar dikmek, nehirler akıtmak için mi dünyaya geri dönmeyi arzuluyorsun?'
der. Kul, 'Hayır, boşa geçirdiğim günler için tekrar iyi işler yapıp sâlih
ameller işlemek için geri dönmek istiyorum' der. Allah (c.c) şöyle buyurur:
'Onun
söylediği bu söz, boş bir lâftan ibarettir.'"6 Yani ölüm anında herkes bunları
söyler."
MÜMİNİN ve
KÂFİRİN KABİRLERİ
Yine Ebû
Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiği diğer bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Mümin
kabrinde yemyeşil geniş bir bahçe içindedir. Kabri ona 70 zira (35 metre)
genişletilir ve ayın on dördü gibi apaydınlık olur. Peki, 'Onun için dar bir
hayat vardır' âyetinin kime indiğini biliyor musunuz?" Sahabeler, "Allah ve
Resulü daha iyi bilir" dediler. Resûlullah (s.a.v),
174 Nesâî,
es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 11442; ibn Mâce, Zühd, 31; Hâkim, el-Müstedrek,
3/352-353; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/364-365; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat,
nr. 746; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 102; ibn Receb, Ehvâlü'l-Kubûr, s. 192.
175
Mü'minûn 23/99-100.
176
Mü'minûn 23/100.
148
"Bu,
kâfirlerin kabirdeki azaplarını ifade etmek için inmiştir. Kabirlerinde onlara
doksan dokuz tane yılan musallat edilir. Her bir yılanın yedi başı vardır.
Bunlar kıyamete kadar onu ısırır, koparır ve zehirlerler (kıyamete kadar ruhu
acı ve ıstırap içinde olur)."'177
Yılanların
sayısının bu kadar fazla olması insanı şaşırtmasın. Zira bu akrep ve yılanların
sayısı, kişide zuhur eden kibir, riya, haset, aldatma, kin ve dinin hoş
görmediği daha birçok kötü sıfatlar sayısıncadır Kötü sıfatların artmasıyla
azabın çeşitleri de artar. Bu sıfatların belirli bir sayıları olmasına rağmen
(devamlı suretle yapılmasından dolayı başka kerih sıfatları da doğurur ve) başka
başka dallara, kollara ve bölümlere ayrılır. Bu kolların ve bölümlerin her biri
kendi başlarına helak edici olmaya kâfidir. Her bir kötü sıfat başlı başına ya
bir akrep ya da bir yılan oluverir. Bunların içinde en fazla acı veren, yedi
başlı yılanın sokmasıdır. En hafifi ise akrep sokmasıdır. Bu ikisi arasında ise
normal yılanların verdiği ıstıraplar vardır.
Kalp
gözleri açık, basiret ehli kimseler bu helak eden vasıfları ve onların
kollarını, Allah'ın kendilerine bahşettiği basiret nurlarıyla görebilirler. Şu
kadar var ki onların gerçek hali ve derecesi ancak nübüvvet nuruyla bilinebilir.
Bu ve
benzeri haberlerin doğru olduğunu bildiren apaçık deliller olduğu gibi, onların
bir de gizli yönleri vardır. Bu gizli kısımları basiret sahibi arifler müşahede
edebilirler.
Bu
haberlerin hakikatlerini anlayamayan kimseler hemen inkâra kalkışmamalıdır.
Zaten imanın en düşük derecesi, Allah ve Resûlü'nün bildirdiklerini tasdik edip
hükümlerine teslim olmaktır.
İMAM
GAZÂLÎ
149
177 ibn
Hibbân, es-Sahîh, nr. 3122; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 2233; Heysemî,
Me-vâridü'z-Zam'ân, nr. 782; Ebû Ya'lâ, el-Müsned, nr. 6644; ibn Hacer,
el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 4610.
KABİR AZABI
NASIL OLUR? RUH ÖLÜR MÜ?
Eğer biri,
"Bizler bir kâfiri mezarına koyduktan sonra uzun bir müddet bekleştik, ancak
anlatılan haberlerde zikredilenlerin hiçbirini göremedik; şu halde tasdik ve
teslimiyetimiz gördüklerimizle çakışmıyor mu?" diye bir soru sorsa, deriz ki:
Bu gibi bir
durumda senin tasdik ve teslimiyetin için üç durum söz konusudur:
Birincisi:
İman ve teslimiyettir. Senin için en açık, en sağlam ve en güvenilir olanı
budur. Bu da senin o yılan ve akreplerin varlığına ve ölüyü sokup ısırdıklarına
inanman-dır. Çünkü sahih hadis ve haberler bunu gerektirmektedir. Fakat onlar bu
baş gözü ile görülemezler, çünkü baş gözü melekût (berzah) âlemine ait olayları
görmeye müsait değildirler. Âhiret âlemine ait olan her şey de melekût
âlemin-dendir.
Baksana
sahabeler görmedikleri halde, Cebrail'in vahiy getirmek için Resûlullah'm
(s.a.v) yanına geldiğine ve yine göremedikleri halde Resûl-i Ekrem'in (s.a.v)
onunla konuştuğuna nasıl inanıyorlardı!
Eğer bu
kadarına da inanmıyorsan, öncelikle imanını tazelemen, ardından da meleklere ve
vahyin nüzulüne olan inancını düzeltmen senin için diğer bütün şeylerden daha
önemlidir. Şayet bunlara iman ettiysen ve bu ümmetin göremediği şeyleri Hz.
Peygamberin (s.a.v) görebileceğine inandıysan, o zaman ölülerin başına gelecek
bu hadiselere neden inanmıyorsun?
Nasıl ki
melekler insana ya da hayvana benzemiyorsa, kabir azabında bahsedilen yılanlar
ve akrepler de bizim âlemimizin yılan ve akreplerine benzemezler. Aksine onlar
150
ÖLÜM ve
SONRASI
bizdeki
duyu organları ile algılanmayan ve bizim bildiğimiz yılan ve akreplerden daha
başka varlıklardır.
İkincisi:
Tasdik ve teslimiyeti elde etmenin bu kısmı uykuda olan birinin durumunu
düşünmendir. Örneğin uykuda olan birinin rüyasında yılanların kendisini
sokmasını ele alalım. Elbette bu kişi, gördükleri ve yaşadıkları rüya âleminden
olsa bile, bunlardan elem duyar, çığlıklar atar, alnından terler boşalır ve
hatta yerinden fırlar. Bütün bunların hepsini nefsinde yani ruhunda hisseder.
Evet, uyanık bir adam böyle bir durumla karşılaştığında ne yaşıyorsa o da aynını
yaşamaktadır. Sense ona baktığında sanki hiçbir şey yokmuş gibi sakin sakin
uyuduğunu görürsün. O uyurken etrafında yılan diye bir şey de yoktur. Ancak sen
görsen de görmesen de onun için hem yılan hem de onun verdiği acı ve ıstıraplar
mevcuttur.
Mademki
elem ve ıstırap yılan sokmasından ise, bunun hayalî ya da vücudî olması arasında
hiçbir fark yoktur. Neticede ikisi de acı vermektedir.
Üçüncüsü:
Sen de biliyorsun ki acı ve ıstırap veren yılanın kendisi değil onun vücuda
attığı zehirdir. Sonra zehir de elemin kendisi değildir. Belki o, zehrin senin
bedeninde yerleşmesinden sonra hâsıl olan tesirin verdiği acıdır. Zehrin meydana
getirdiği gibi bir tesir zehir olmaksızın yapılmaya kalkışılsa elbette bunun
vereceği azap çok çetin ve yaman olur. Öyle ki, böyle bir acının, hangi tür bir
azap olduğu tarif edilemez. Bu ancak insanların bildikleri bir ıstıraba
benzetilerek anlatılabilir (Kabir azabının diş ağrısından daha şiddetli olduğunu
anlatmak gibi...).
Örneğin,
bir insanda, cinsî münasebette bulunmamasına rağmen cima yapmanın lezzeti
yaratılmış olsa, bunu tarif edebilmek için cimadan söz etmesi gerekecekti. Zira
tarif edilmek istenen bir şeyin bir başkasına izafesi, sebebin
İMAM
GAZÂLÎ
151
varlığını
anlatmak içindir. Burada her ne kadar sebebin kendisi yok ise de neticesi
mevcuttur. Zaten sebep zatı için değil neticesi için aranır.
İşte
insanda mevcut olan o kötü ve helak edici sıfatlar, ölümüyle beraber ona eziyet
ve elem veren yaratıklara dönüşür. Tıpkı, yılan olmadan (rüyada kabus görürken)
yılanın zehrinden elem duymak gibi...
Ölümün
ardından kişideki kötü sıfatların eziyet veren birer varlığa dönüşmesi,
sevgilisinin ölümüyle ona olan aşkının eziyete dönüşmesine benzer. Çünkü
evvelden kendisine zevk veren aşkı ve sevdası birdenbire sevgilisinin ölmesiyle
elem ve ıstırap verici bir hastalığa dönüşmüştür. Hatta kalbine öyle elem ve
ıstıraplar saplanır ki, keşke hiç âşık olmasaydım, keşke onunla vuslata
ermeseydim diye temennilerde bulunur. İşte aşkın eleme dönüşmesi, ölünün kabirde
çektiği azaplardan biridir. Zira dünya aşkı büsbütün onu kuşatmış, malının,
gayri menkullerinin, makamının, çocuklarının sevdalısı olmuştur.
Bir
düşünsene, eğer bu adamın bütün mallarını, kendi-J si hayatta iken bir daha asla
geri alamayacağı biri gasbet-se, onun hali nice olur? Pişmanlığı daha büyük ve
azabı daha çetin olmaz mı? O, "Keşke malım, mülküm, makamım olmasaydı da ayrılık
acısı çekmeseydim!" demez mi?
İşte ölüm,
bütün dünyevî sevgi ve sevgililerin bir anda ayrılması demektir.
Nitekim bir
şair bu hususta şu beyiti söylemiştir:
"Bir tek
şeyi olan bunu da kaybettiğinde hali nice olur!"
Yalnız
dünya ile ferah bulup onunla sevinen bir kimsenin, elinden bunlar alınıp
düşmanlarına teslim edildiğinde ve bu azabın üstüne âhiret nimetlerini elden
kaçırmanın ve Allah'a kavuşamamanın hasreti de eklendiğinde onun hali
152
ÖLÜM ve
SONRASI
nasıl olur?
Allah'tan başkasını (O'nu unutarak) sevmek O'na ulaşmaya en büyük engeldir.
Bütün
bunların üstüne, dünyada sevdiklerinden ayrılmanın verdiği elem, âhiret
nimetlerinden ebediyen mahrum kalmanın verdiği hasret ve Allah'ın huzuruna kabul
edilmeme zilleti eklenir. Aslında bu karşılaşacağı en büyük azaptır ve ayrılık
ateşinin ardından cehennem ateşi gelir. Nitekim Allah (c.c) şöyle buyurur:
"Hayır!
Onlar şüphesiz o gün rablerinden (O'nu görmekten) mahrum kalmışlardır. Sonra
onlar cehenneme girerler."178
Ama
huzurunu dünya ile bulamamış, sadece Allah'ı sevip O'na kavuşma aşkıyla yanıp
tutuşmuş kimselere gelince; ölüm, onlar için dünya zindanından ve boş
lezzetlerinden kurtuluş, sevgiliye vuslat ve tüm engellerin ortadan kalkarak
emniyet ve güven içerisinde hiç tükenmeyen âhiret nimetlerine nail olmak
demektir.
İşte amel
edenler bunları düşünerek amel etsinler.
Maksadımızı
bir örnekle izah edersek: Adamın birinin çok sevdiği bir atı vardır. Öyle ki
kendisine, "Ya atından ayrılacaksın ya da akrebin zehrine tahammül edeceksin;
bunlar arasında bir tercih yap" denilse muhakkak akrebin sokmasını tercih edip
atından ayrılmayı istemeyecektir. Çünkü onun için atından ayrılmanın vereceği
acı ve ıstırap akrebinkinden daha şiddetlidir. Aslında onu zehirleyen atına olan
sevgisidir.
O halde kul
bu zehirlenmelere hazır olsun! Muhakkak ki ölüm onun atını, evini, ehlini,
dostlarını, makamını elinden alacak, dahası kulağını, gözünü, bütün azalarını
yok edecektir. Bütün bunların geri dönüşünden elbette ümidini kesecektir.
İMAM
GAZÂLÎ
153
Sevdası
sadece bunlara olduğundan ve onlar da elinden alındığından hissedeceği acı akrep
ve yılanların sokmasından daha şiddetli olur. Hayatta iken bütün varı yoğu
elinden alındığında nasıl ki elem ve ıstırabı şiddetli oluyorsa, ölünce de aynı
durum söz konusudur.
Daha önce
de açıkladığımız gibi, ruh bedenin ölmesiyle ölmez, o kalıcıdır. Bütün elem ve
azabı tadacak olan odur ve ölümle beraber bu azap daha da artar.
Şu sebeple
ki: Ruh, içinde bulunduğu beden hayatta iken, bazı dünya meşgaleleri ile
oyalanarak teselli bulabilir. Dostlarla beraber oturur, konuşur vs. Bazı
şeylerini kaybeder bazan da kazanır... Fakat ölümden sonra teselli olma diye bir
şey yoktur; bütün teselli kapıları kapanmış, ümitler sönmüştür. Hayatta iken çok
sevdiği bir gömleğinin veya mendilinin alınması kendisine çok ağır gelen
kimsenin bu durumu kabrinde de devam eder.
Dünyadaki
varlığı az olan (veya çok olup da hayır yolunda harcayan kimse) elbette
kurtuluşa erer. Dünyalığı çok ise azabı çetin ve elim olur.
Nasıl ki,
bir dinarı çalınan birinin üzüntüsü oh dinarı çalınandan az olursa, bir dirhem
sahibinin hesabı da iki dirhem sahibininden az olur. Bu anlattıklarımız
Resûlullah'ın (s.a.v) şu hadisinde ifade edilmiştir:
"Bir
dirhemi olanın hesabı, iki dirhemi olandan daha hafiftir."™
Ölüm anında
geriye bıraktığın dünyalık her şey ölümünden sonra senin için ancak hasret ve
hüsran sebebidir. Artık sen onları istersen çoğalt, istersen azalt! Çoğaltırsan
ancak hasretini artırmış olursun; azaltırsan da sırtındaki yükü hafifletmiş
olursun.
178
Mutaffifîn 83/15-16.
179 Ahmed
b. Hanbel, ez-Zühd, nr. 792; Beyhakî, Şuabül-imân, nr. 10647; Ebû Nuaym
Hilyetü'l-Evliyâ, 1/218.
11
154
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
Kabrinde
yılanları ve akrepleri çok olanlar, dünyaya bağlanıp onu âhirete tercih eden,
onunla sevinip onunla sükûn bulan zenginlerdir.
Bu
anlattıklarımız, kabirdeki azabın çeşitleriyle, orada azap sebebi yapılacak
yılan ve akreplere iman hakkındaki açıklamalardır.
Anlatıldığına göre Ebû Saîd Harrâz (rah), ölmüş olan oğlunu rüyasında gördü.
Ona, "Oğulcuğum, bana biraz nasihatte bulun" dedi. Oğlu, "Allah Teâlâ'nın yerine
getirilmesini emir buyurduğu hususlarda ona muhalefet etme" dedi. Ebû Saîd,
"Biraz daha nasihat et" dedi. Oğlu, "Babacığım, bunun ağırlığına tahammül
edemezsin" dedi. Babası, "Söyle, söyle" deyince, "Baba, bir gömlek ile olsa dahi
(kalbini ona bağlayarak) Allah ile arana perde sokma" dedi. Bundan sonra Ebû
Saîd (rah) tam otuz sene gömlek giymedi.
Soru ve
Cevap:
Bu
zikrettiğin üç makamdan hangisi doğrudur diye sorarsan; şunu bil ki, insanlardan
bazıları sadece birincisine inanıp diğerlerini inkâr etmişlerdir. Kimileri de
yalnızca ikincisine inanıp birincisini reddetmişlerdir. Kimileri ise üçüncüsüne
inanmıştır. Basiret yoluyla bizlere gösterilen ise bu üç yolun da imkân
dahilinde olmasıdır.
Bunlardan
birine inanıp diğerine inanmayan kişi, gerçekten idraki dar, Allah'ın kudret ve
tecellilerinin sonsuz derecede büyük ve hayret verici olduğunu anlamayacak kadar
cahildir. Bu tür azapların olmasını aklen anlayamadığı için inkâra kalkışmak ise
tam bir cehalet ve idrak noksanlığıdır.
Bu
düşüncelerin aksine bahsettiğimiz bütün azap çeşitleri mümkündür, onlara
inanmaksa vaciptir. Nice insanlar
155
vardır ki
bu azaplardan sadece birini çeker, niceleri de vardır ki, hepsiyle
cezalandırılır. Azından da çoğundan da Allah'a sığınırız.
işte
gerçekler bunlardır. Hiç olmazsa taklit yoluyla olsun bunlara iman et. Zira
yeryüzünde bunları hakikatleriy-le (keşif ve basiret yoluyla) bilenler pek
azdır. Sana tavsiyem, vaktini boşa harcayarak bu konunun ayrıntısına fazla
girmemen ve hemen kabir azabını senden kaldıracak çareleri araştırmaya
bakmandır.
Ameli ve
ibadeti terkedip kabir azabının hasıl olacağını araştırman, sultanın birini
yakalayıp onu ellerini ve burnunu kesmek üzere hapse atması ve bu kimsenin,
"Acaba ellerim ve burnum, kılıçla mı yoksa bıçakla mı yoksa usturayla mı ya da
başka bir aletle mi kesilecek?" diye sabaha kadar düşünen ve ondan kurtulma
çarelerini hiç aramayan kimsenin durumuna benzer. Bu ise cehaletin ta
kendisidir.
İnsanın
öldükten sonra ya büyük bir azapla cezalandırılacağı ya da ebedî nimetlere
mazhar olacağı kesin olarak bilinmektedir. O halde bir an evvel ölüme
hazırlanmak gerekir. Orada azabın veya sevabın nasıl ve ne kadar olacağını
bilmek için uğraşmak boş yere zaman harcamaktan başka bir şey değildir.
MÜNKER ve
NEKİR MELEKLERİNİN SORGULAMALARI
Ebû
Hüreyre'nin (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Kul öldüğü
zaman kabrine, siyah renkli, yeşil gözlü, birinin adı Münker, diğerininki Nekir
olan iki melek gelir. Bu iki melek ölen kişiye,
156
ÖLÜM ve
SONRASI
'Şu
Peygamber (s.a.v) hakkında ne dersin?' diye sorarlar. Ölen adam mümin biriyse,
'O, Allah'ın kulu ve Resulü'dür. Ben şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh
yoktur ve Muhammed O'nun Resûlü'dür' diye cevap verir. Mün-ker Nekir, 'Biz senin
böyle söyleyeceğini biliyorduk' derler. Akabinde kabri yetmişe yetmiş zira 180
genişletilir ve nurla doldurulur. Sonra ona, 'Uyu' denilir. O, 'Beni bırakın da
aileme gidip durumumu haber vereyim' der. Melekler ona, 'Uyu' derler, o da
ailesinden en sevdiği kimsenin (eşinin) onu yatağından kaldırana kadar uyuması
gibi uyur.
Eğer ölen
kişi münafık ise sorulan sorulara,
'İnsanların
bir şeyler dediklerini duyuyor ve ben de onlar gibi söylüyordum. Fakat bu
soruların cevabını bilmiyorum' diye cevap verir. Münker Nekir, 'Zaten senin
böyle söyleyeceğini biliyorduk' derler. Sonra toprağa, 'Bu adamı iyice sıkıştır'
emri verilir. Toprak da onu iyice sıkıştırır, öy-leki adamın kaburgaları
birbirine girer. Bu azap onun için kıyamet günü dirilene kadar devam eder."181
Atâ b.
Yesâr anlatıyor: "Resûlullah (s.a.v) Ömer b. Hat-tâb'a (r.a) şöyle buyurdu:
"Yâ Ömer!
Öldüğün ve akrabaların kabristanlığa gelip senin için boyuna göre bir kabir
kazdıkları, ardından yıkayıp, kefenleyip ve kokular sürdüklerinde; sonra
omuzlarında taşıyıp o çukura bıraktıklarında ve üzerine toprakları atmaya
başladıklarında halin nice olur!
Dostların
ve akrabaların kabrinin başından ayrıldıkları zaman yanına, kabrin korkutucu iki
meleği olan Münker ve Nekir gelir. Sesleri, yeri göğü oynatan gök gürültüsü,
bakışları ise gözleri kamaştıran şimşek gibidir. Uzunluğun-
İMAM
GAZÂLÎ
157
L
180 Yani
30 m. x 30 m., yaklaşık 900 m2civarında.
181
Tirmizî, Cenâiz, 71; ibn Ebû Âsim, es-Sünne, nr. 864; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s.
173; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 130; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr.
42500; Heyse-mî, Mevâridü'z-Zam'ân, nr. 780.
dan ötürü
saçları yerlere değer. Dişleriyle toprağı kazarlar. Seni korkutur ve ürkütürler.
İşte o zaman halin nice olur!"
ÖLÜMDEN
SONRA AKIL ve ŞUUR KAYBOLUR MU?
Hz. Ömer
(r.a), "Ey Allah'ın Resulü! Şimdiki aklım ve şuurum o zaman da olacak mı?" diye
sordu. Resûlullah (s.a.v),
"Evet,
olacak"buyurdu. Hz. Ömer (r.a),
"O zaman
onların hakkından gelir ve sorularına bir bir cevap veririm" dedi. 182
İşte bu
rivayetler, ölümle beraber aklın gitmeyip varlığını devam ettireceğine; değişen
ve bozulanın ise beden ve azaların olduğuna bir delildir.
Ölen kişi,
bu âlemde de aklı başındadır. Nasıl hayatta iken aklı başında olarak elem ve
lezzetleri hissediyorsa berzah âleminde de durum aynıdır. Kabirdeki elem ya da
lezzet türünden hazları hisseden akıl, şu bedenin azaları değildir. Akıl eni
boyu genişliği olmayan bâtınî (gözle görülmeyen sırlı) bir şeydir. Cüzlere ve
parçalara ayrılması mümkün değildir. Eşyanın hakikatini idrak eden varlık da
akıldır.
Öyle ki,
insanın bütün vücudu ve azaları parça parça edilse, o yine de kendinde mevcut
olan aklı vasıtasıyla kâmil bir insandır. Ölümden sonra da durum aynıdır, yani
akıl (ve ruh) için ölüm ve yokluk söz konusu değildir.
Muhammed b.
Münkedir-i Teymî (rah) der ki: "Bana ulaşan haberlere göre; kâfire kabrinde,
elinde deve hörgü-cü büyüklüğünde demirden bir topuz bulunan, hayvan cinsinden
sağır ve kör bir mahlûk musallat edilir ve kıyamete
182
Beyhakî, İtikâd, s. 180; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 182; ibn Hacer,
el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 4603; Zebîdî, ithaf, 14/363.
158
OL
.UM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
159
kadar onu
döver. Bu görevli onu göremez ki insafından ötürü topuzunu başka taraflara
vursun."
Ebû Hüreyre
(r.a) şöyle demiştir: "Mümin kabre konulduğu zaman sâlih amelleri gelir, onu
çepeçevre kuşatır. Azap meleği başucundan geldiği zaman okumuş olduğu Kur'an
buna mani olur. Ayakuçlarından yaklaşmak istediğinde kıldığı namazlar bunu
engeller. Ellerinin tarafından yaklaştığında elleri dile gelerek, 'Vallahi bu
adam benimle sadaka verdi ve benimle dua etti; bu taraftan azap edemezsin'
diyerek onu geri çevirir. Ağzının tarafından yanaşmak istediğinde de tuttuğu
oruç ve çektiği zikirler buna engel olur. Böylece kılmış olduğu namazları ve
Allah için çektiği sabırlar azap meleğine karşı direnişte bulunur. Bunun üzerine
azap meleği şöyle der:
Allah'a
yemin olsun ki, eğer bir boşluk görürsem orayı hemen dolduracağım."
Süfyân-ı
Sevrî (rah) der ki: "Nasıl ki kişi hayatta iken ailesini, çoluk çocuğunu korur
ve muhafaza ederse, ölümünden sonra sâlih amelleri de onu muhafaza eder. Bu
esnada ona, 'Allah yatağını mübarek kılsın. Dostların ne iyi dost, arkadaşların
ne iyi arkadaştır' derler."
Huzeyfe-i
Yemânî (r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) ile birlikte bir cenazede idik.
Kabrin başına oturdu, ona doğru uzun uzun bakmaya başladı ve,
"Mümin
(insan) kabrinde öyle sıkıştırılır ki, âdeta boynu, göğsü ve kaburga kemikleri
birbirine geçer"™3 buyurdu.
Hz. Âişe
(r.anh) Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
183 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 5/407; Hakîm-i Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl, nr. 124; ibn
Receb, Ehvâlü'l-Kubûr, s. 101; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 3/46; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 156.
"Muhakkak
kabrin bir sıkıştırması vardır. Eğer bundan biri kurtulacak olsaydı, o Sa'd b.
Muâz olurdu."184
Enes (r.a)
anlatıyor:
"Resûlullah'ın kızı Zeyneb (r.anh) vefat etmişti.185 Hep beraber cenazeye
katıldık. Resûl-i Ekrem (s.a.v) çok üzgündü. Hz. Peygamber (s.a.v) sonra sekînet
ve vakar içinde kabrin başına oturdu ve ellerini semaya doğru kaldırıp dua
etmeye başladı. Ardından kabre inip kızını yerleştirdi, onu çok üzgün
görüyordum. Kabirden çıkarken gördüğümde ise sevinçli idi, tebessüm ediyordu.
Biz Resûlullah'a bu değişikliğin nedenini sorduk, şöyle cevap verdi:
"Kabrin
darlığı, onun insanı nasıl sıkıştırdığı ve buna karşın kızım Zeyneb'in zayıf ve
güçsüz biri olduğu hatırıma geldi. Bu bana çok sıkıntı verdi. Ben de Allah'a dua
edip kızımdan kabir azabını hafifletmesini istedim, duamı kabul etti. Fakat
kabir onu öyle bir sıktı ve üzerine daraldı ki, doğu ile batı arsında,
insanların ve cinlerin haricindeki bütün mahlûkat onun sesini işitti."186
184 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 6/55; Tahâvî, Müşkilü'l-Âsâr, 1/248; ibn Receb,
Ehvâlü'l-Kubûr, s. 99-100; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 3/46; Süyûtî,
Şerhu's-Sudûr, s. 156.
185 Hz.
Zeyneb (r.anh) hicretin 8. yılının başlarında vefat etmiştir.
186
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 1/745; 22/1054; İbnü'l-Cevzî,
el-ilelü'l-Mütenâhiye, 2/908-909; Süyûtî, Şerhu's-Sudûr, s. 108-109; ibn Receb,
Ehvâlü'l-Kubûr, s. 102.
İKİNCİ
KISIM (SÛRA
ÜFÜRÜLMESINDEN CENNET ya da CEHENNEME VARINCAYA
KADARKI DURUMLAR)
• Sûrun
üfürülmesi
¦ Mahşer
meydanı ve mahşer halkının durumları; terlemeleri, kıyamet gününün uzunluğu
•
Kıyametin şekli, dehşet veren tehlikeleri ve
kıyametin
diğer isimleri
•
Günahlardan ötürü nasıl sorgulama yapıldığı
• Mizanın
(amel terazisi) niteliği
•
Hasımların (birbiriyle hesaplaşan kimselerin)
durumu ve
mazlumun hakkının ödenmesi
• Sırat
köprüsünün niteliği • Şefaatin nasıl olacağı
• Havz-ı
kevserin vasıfları
• Cehennem
halkı, cehennemin niteliği,
• Cennet
halkı, cennetin niteliği, nimetlerinin
sınıfları
• Yüce
Allah'ın (c.c) cemâlini seyretmenin keyfiyeti ve niteliği
• Yüce
Allah'ın (c.c) rahmetinin genişliği
BİRİNCİ
BÖLÜM
KIYAMETİN
KOPMA ESNASINDAKİ SÛRA ÜFÜRÜLME OLAYI
Kitabın
geçtiğimiz bölümlerinde, ölecek olan kişinin yaşadığı, sekerât-ı mevt dediğimiz
can çekişme olayının şiddetini, ölümle başlayan tehlikeleri, son nefeste iman
ile gi-dememe korkusunu, kabir karanlığının ürkütücülüğünü, kabrin sıkmasını ve
oradaki yalnızlığı, haşeratın insanın vücudunu nasıl yiyip bitirdiğini,
Münker-Nekir meleklerini ve onların sorgulamalarını, eğer günahkâr biri ise k?vr
azabının ne denli şiddetli olacağını anlatmıştık.
Elbette
hepimizin önünde bundan daha büyük ve korkutucu tehlikeler vardır. Bunlar
şunlardır:
Sûra
üfürülmesiyle birlikte kıyametin kopuşu, tekrar dirilmek ve mahşer meydanına
toplanmak, cebbar olan Allah'ın (c.c) huzuruna getirilmek, az çok yapılan her
işten sorgulanmak, herkesin sevabının ve günahının eksiksiz olarak ölçülmesi
için terazilerin kurulması, inceliği ve kes-kinliğiyle bilinen sırat köprüsünden
geçmek, ameller tartılıp neticeye varıldığında, gideceği yerin (cennet ya da
cehennem) çağrısını beklemek.
İşte bunlar
ilk olarak bilmen gereken hallerdir. Sonra bunlara kalbinde hiçbir şek ve şüphe
bırakmayacak şekil-
164
ÖLÜM ve
SONRASI
de inanman
ve ardından da onlara hazırlanman için kalbini diriltmen gerekir.
Şu var ki,
çoğu insan, âhirete imanı tam anlamıyla kalbine yerleştirememiş, kalbin
derinliklerinde yer eden temel bir esas haline getirmemiştir.
Bunun en
iyi göstergesi, insanların yazın sıcaktan, kışın soğuktan korunmak için en iyi
tedbirleri almalarına rağmen cehennemin harareti ve soğuğuna karşı görmezden
gelişleridir.
Evet,
onlara âhireti sorsan, "Âhiret haktır" derler. Ancak sonra kalpleri bu
söylediklerinden gafil bir halde onu unutur giderler. Bu aynen, bir dostunun,
senin önüne getirilen bir yemek hakkında, "Bu yemek zehirlidir" dedikten sonra
yemeğe bir kaşık da kendisinin daldırmasına benzer. Bu kimse sözüyle doğru
söylemiş, fakat ameliyle kendisini yalanlamıştır. İşte en kötüsü budur.
Hz.
Peygamber (s.a.v) bir kudsî hadiste şöyle buyurur:
"Yüce Allah
buyurur ki: Âdemoğlu kendisi için caiz değilken beni birtakım noksanlıklarla
vasıflandırdı ve hakkımda yalan konuştu. Beni noksan sıfatlarla vasıfiaması,
bana bir evlât isnadında bulunmasıyladır (üçlü ilâh inancında olduğu gibi). Beni
yalanlaması ise, onun, 'Bizi yarattığı gibi (ölümümüzden sonra) tekrar eski
halimize döndüremez' sözleridir."'87
İnsanın
bâtınının (kalbinin), yeniden dirilme ve haşir meydanında toplanma gibi
hadiseleri tasdik etmede ve inanmada gevşeklik göstermesinin nedeni, bu gibi
hadise-lerdeki anlayışının kıt oluşundandır.
Bu zamana
kadar hiçbir canlının doğum yaptığını görmeyen ve üremenin ne şekilde olduğunu
bilmeyen birine,
187 Buhârî,
Bed'ü'l-Halk, 1, Tefsir, 2; Nesâî, Cenâiz, 117; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
2/318; İbn Hibbân, es-Sahîh, nr. 848; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 41.
İMAM GAZÂLÎ
165
"Bir
sanatkâr, şu pis nutfeden konuşan, düşünen akıl ve irade sahibi bir insan
yapıyor" denilse, elbette bunu kabul etmeyecektir.
Bu sebeple
Allah (c.c) şöyle buyurur:
"İnsan
görmez mi, biz onu meniden nasıl yarattık. O bunu görmeyip bize apaçık bir
düşman oluverir. O Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye
kalkışır ve, 'Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?' der."188
"İnsan,
kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (döl yatağına) akıtılan meninin
içinden bir nutfe (sperm) değil miydi? Sonra bu nutfe, alaka (aşılanmış yumurta)
olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmiştir. Ondan da
iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmiş-tfr."189
Esasen
insanoğlunun yaratılışındaki acayiplikler, organlarının birbirine eklenişindeki
farklılıklar öyle çoktur ki, bunlar onun tekrardan diriltilmesinden daha fazla
şaşırtıcıdır. Allah Teâlâ'nın sanatını ve kudretini müşahede eden bir kimse,
yine onun kudretinde ve hikmetinde olan bu dirilme hadisesini nasıl inkâr
edebilir ki?
Şayet bu
husustaki inancında bir zayıflık varsa, onu ilk yaratılış anını düşünerek
kuvvetlendir. Zira öldükten sonra diriliş aynen onun gibi ve hatta daha da
kolaydır. Buna imanın kuvvetliyse, dirilme ve mahşer anının korku ve
tehlikelerini kalbine getir. Kalbinin bu husustaki rahatlığını ve gevşekliğini
kaldırmak için çok düşün ve öncekilerin ölümlerinden ibret al. Bir an evvel
rabbinin huzuruna arzedile-ceğin gün için kollarını sıva, amel et.
1 Yâsîn
36/77-78. 1 Kıyâme 75/36-39.
¦T ¦i
166
ÖLÜM ve
SONRASI
SÛR DENİLEN
ALETİN ÇIKARDIĞI SES
ilk olarak
kabir sakinlerinin kulaklarını çınlatacak olan sûrun şiddetle üfürülüşünü düşün.
O sûr öyle
bir ses ve öyle bir bağırtıdır ki, onunla birlikte kabirler ölülerin baş
tarafından açılır ve ölüler bir defada kabirlerinden sıçrarlar. Kendini o durumu
yaşıyormuş far-zet; bedenin baştan aşağı toz toprağa bulanmış, yüzün değişmiş ve
sesin şiddetinden hayretler içinde çağrının geldiği tarafa doğru gözlerini
dikmişsin! İnsanlar uzun süre belâ ve musibet çektikleri kabirlerinden bir anda
fırlayıver-mişler. Herkes gam ve keder içindeyken bir de akıbetlerinin ne
olacağı endişesinin onları nasıl bir korkuya bürüdü-ğünü hayal et.
Allah (c.c)
bu hususlarda şöyle buyurmuştur:
"Sûra (ilk)
üflenişte, Allah'ın diledikleri (dört büyük melek, cennet bekçisi rıdvân,
huriler ve cehennem bekçileri zebaniler) müstesna olmak üzere göklerde ve yerde
ne varsa hepsi ölecektir. Sonra ona bir defa üflenince, bir de ne göresin, onlar
ayağa kalkmış (etrafa, sağa sola) bakıyorlar."190
"O sûra
üfürüldüğü zaman var ya, işte o gün zorlu bir gündür, hele kâfirler için (hiç
de) kolay değildir."191
"Onlar,
'Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecektir?'
derler.
Onlar,
birbirleriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak korkunç bir sesi
bekliyorlar. İşte o anda onlar ne bir vasiyette bulunabilirler, ne de ailelerine
dönebilirler.
Nihayet
sûra üfÖrülecek. Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak rablerine
giderler. '(İşte o zaman) Eyvah, eyvah! Bizi kabrimizden kim kaldırdı? Bu,
rahmâ-
190 Zümer
39/68.
191
Müddessir 74/8-10.
İMAM GAZÂÜ
nm vaad
ettiğidir. Peygamberler gerçekten doğru söylemişler' derler."192
İnsanların
önünde sûra üfürülmenin haricinde başka hiçbir şey olmasa bile korkutucu olarak
bu yeter de artardı. Zira o öyle bir ses ve gürültüdür ki, onun şiddetinden,
Allah'ın diledikleri müstesna (ki onlar da meleklerdir) yerde ve gökte ne varsa
hepsi ölecektir. Bunun için Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sûr sahibi
(İsrafil), boynuzu (üfürme aletini) eline almış, boynunu uzatmış ve ne zaman
kendisine emredilecek de üfleyeceğim diye beklemekte iken ben nasıl
sevinebilirim ki?"'193
SÛRUN ŞEKLİ
ve MAHİYETİ
Mukâtil b.
Süleyman (rah) şöyle demiştir: "Sûr denilen şey boynuz şeklindeki bir üfürme
aletidir. Boru çalmak üzere hazırlanmış biri gibi, görevli melek ağzını o boruya
koymuş beklemektedir. Sûrun (borunun) ağız tarafının genişliği, çapı yeryüzü ile
gökyüzü arasındaki mesafe kadardır. İsrafil (a.s) gözünü arş tarafına dikmiş,
kendisine ne zaman emredilecek de sûra üfleyeceğim diye beklemektedir.
O sûra ilk
üfleyişinde yerde ve gökte ne varsa hepsi ölecektir. Allah'ın kalmalarını
istediği Cebrail, Mîkâil, israfil ve ölüm meleği Azrail bunun dışındadır.
Ardından Allah (c.c) ölüm meleğine sırasıyla, Cebrail, Mîkâil ve İsrail'in
ruhlarını almasını emredecek, sonra da ölüm meleğinin kendi canını almasını
emredecek ve hayatta zât-ı bârîden başka hiçbir varlık kalmayacaktır.
192 Yâsîn
36/48-52.
Tirmizî,
Sıfatü'l-Kıyâme, 8; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/326; Taberânî,
el-Mu'ce-mü'l-Kebtr, nr. 12670; Hâkim, el-Müstedrek, 4/559; ibn Hibbân,
es-Sahîh, nr. 723.
Hekimhan
169
SURUN
ÜFÜRÜLMESİNDEN SONRAKİ BEKLEYİŞ
Bütün
mahlûkat, sûrun ilk üflenişinden sonra berzah âleminde kırk yıl bekleyecektir.
Sonra Allah (c.c) İsrafil'i yeniden diriltip ikinci bir kez daha sûra üflemesini
emredecektir. Bu anlattıklarımızın delili şu âyet-i kerimedir:
"...Sonra
ona (sûra) bir daha üflenince, bir de ne göresin, onlar (bütün ölüler) ayağa
kalkmış (etraflarına) bakıyorlar!"(tm)* İşte o an herkes ayağa kalkmış mahşer
meydanına gönderilmeyi beklemektedirler.
Resûlullah
(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Ben
peygamber olarak gönderildiğimde (o emir bana verildiğinde) İsrafil'e de
üflemesi için sûr (denilen o boru) verildi. O, her an kendisine emredilecek olan
üfleme emrini beklemektedir. Dikkat edin! Sûra üfürülmenin dehşetinden korkun."
194 Zümer 39/68.
O gün bütün
mahlûkatın yeniden dirilmenin korkusu ve şiddetiyle, kalpleri buruk ve zelil bir
halde, haklarında cennetlik ya da cehennemlik olduklarının hükmünün verileceği
mahşer meydanına doğru götürüldüklerini düşün. Aralarında sen de varsın ve sen
de onlar gibi kalbi buruk, hakir ve zelil bir haldesin.
Eğer
dünyada refah ve hayırsız bir zenginlik içinde hayat sürmüşsen, şunu bil ki, o
gün yeryüzünün sultanları ve zenginleri, ayaklar altında ezilen karıncalar
misali, mahşer halkının en hakir ve en aşağılarından olacaktır. O esnada, bütün
hayvanat, dağlardan taşlardan, başları öne eğik bir vaziyette oluk oluk mahşer
meydanına gelirler ve kendilerini kirleten, günahlarının olmamasına rağmen
insanların arasına karışırlar. Bu, sûra üfürülmenin kendilerine verdiği korku
sebebiyledir ve o sebeple artık insanlardan ürkmez-ler. Nitekim bu husus, "Vahşî
hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde"(tm)6 âyetiyle bildirilmiştir.
Sonra
rabbinin huzurundan kovulmuş olan o kibirli şeytan (ve nesilleri) tutup
getirilir. Şeytan ve avanesi rabbinin huzuruna çıkarılacağının korkusundan
boynunu eğmiştir. Allah (c.c) bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Öyle ise,
rabbine yemin olsun ki, muhakkak surette onları (insanları) şeytanlarla birlikte
mahşerde toplayacağız; sonra onları diz üstü çökmüş vaziyette cehennemin
çevresinde hazır bulunduracağız."197
Bu
zikrettiğimiz tehlikelerden ötürü, şimdiden o gün senin ve kalbinin hali ne
olacak diye otur bir düşün!
<9" Tekvîr
81/5. 197 Meryem 19/68.
170
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZALİ
171
İKİNCİ
BÖLÜM
HALKIN
MAHŞER MEYDANINDA TOPLANMASI
Sonra
insanların kabirlerinden kalkıp çıplak, yalın ayak ve sünnetsiz198 olarak mahşer
meydanına götürüldüklerini bir düşün!
Mahşer
meydanı âdeta ak pak un gibi bembeyaz bir sahadır. Orada ne bir iniş ne de bir
yokuş görürsün. Orada insanın ardına saklanabileceği bir tepe ya da içine girip
gözlerden kaybolacağı bir çukur yoktur. Orası hiçbir inişi çıkışı bulunmayan
dümdüz bir arazidir. İnsanlar grup grup buraya sevkedilirler.
Yeryüzünün
(ve kâinatın) her köşesinden, ayrı ayrı türlerine ve sınıflarına rağmen gelmiş
geçmiş bütün mahlûka-tı bir araya toplayan Allah (c.c) bütün noksan sıfatlardan
münezzehtir. Allah Teâlâ önce bir râcife, ardından da bir râdife ile mahlûkatı
bu meydana sevketmiştir.
Râcife,
titreten ve ürperten anlamında olup sûrun birinci üfürülmesi için
kullanılmıştır. Râdife ise, birincisini takip eden anlamındadır ve ilk
üfürülüşün ardından geldiği için ona bu isim verilmiştir.
198 Bu
hususta rivayet olunan hadislerden biri şöyledir: Hz. Aişe (r.anh) Allah
Resû-lü'nden (s.a.v) şunları işittiğini söylemiştir: "İnsanlar kıyamet gününde
yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak haşrolunurlar." Ben de, "Ey Allah'ın
Resulü! Kadın ve erkekler beraber olduklarında birbirlerine bakmazlar mı?"
dedim. Allah Resulü, "Ey Âişe! Mesele, birbirlerine bakmalarından çok daha zor
ve dehşetlidir (yani o gün hesap endişesinden ötürü kimse birbirine
bakmaz)"buyurdu (bk. Müslim, Cennet, 56).
Öyleyse şu
kalplerimizin o günün dehşetinden ürküp ıstıraba düşmesi, gözlerimizin de
şimdiden korku içinde zelil ve hakir olması gerekmez mi?
Resûlullah
(s.a.v) buyururlar ki:
"Kıyamet
günü insanlar beyaz unun çöreği gibi bembeyaz, kızıl beyaz bir yerde toplanacak.
Orada hiç kimse için bir alâmet (kendisini gizleyecek bir bina ya da gözlerden
saklayacak bir tepe) olmayacak."199
Mahşer
meydanının bu dünyaya benzediğini zannetme. Aralarında benzerlik (her ikisine de
meydan anlamına gelen arz denilmesinden dolayı) sadece isim benzerliğidir.
Nitekim
Allah (c.c) bu konuda, o gün yeryüzünün başka bir yeryüzü, göklerin de başka gök
olacağını beyan etmiştir.200
İbn Abbas
(r.a) bu âyetin yorumunda şöyle demiştir: "(Mahşer yeri yine dünyadır,
değişiklik olarak) yeryüzünde kimi yerler yükselecek kimi de alçalacak; ağaçlar,
dağlar, vadiler ve içlerinde ne varsa hepsi yer değiştirecektir. Her yer
Ukâzî201 derisi gibi uzayıp gidecek, hulâsa dümdüz olacaktır. Orası gümüş
renginde beyaz bir meydandır. Üzerinde hiç kan akıtılmamış ve günah
işlenilmemiştir. Onun gökyüzünde güneş, ay ve yıldızlar yoktur (kıyametle
birlikte hepsi yok olmuştur)."
Ey miskin
adam! O günün dehşetine ve şiddetine bir bak da düşün! Aklını başına devşir!
Bütün mahlûkat bu meydanda toplandığı zaman yıldızlar dökülecek, ayın ve güneşin
ışığı sönecek, kandilleri sönen yeryüzünü karanlık bürüyecek. İşte o sırada
gökyüzü tepelerinde dönmeye başlayacak ve o denli kalın ve büyük olmasına rağmen
iki-
199
Buhârî, Rikâk, 44; Müslim, Sıfatü'l-Kıyâme, 2.
200 bk.
ibrahim 14/48.
201 Ukâz.
Hicaz'da bir yerin ismidir. Burada imal edildikleri için bu isim verilmiştir.
Elâstikî özelliğiyle meşhurdur.
7 '' 't
'1
'l
172
ÖLÜM ve
SONRASI
ye
ayrılacaktır. Bu olayı gören melekler dahi ayağa kalkacaktır. O gün göklerin
yarılmasıyla kulaklara gelen ses ne korkutucudur! O denli sertliğine ve
kalınlığına rağmen o kırılmanın heybeti ne kadar dehşet vericidir!
Sonra o gök
tabakaları eritilmiş gümüş gibi akmaya başlar, içine bir sarılık karışır ve
kızarmış yağ renginde gül gibi olur.202
Gökyüzü
eritilmiş kurşun, dağlar etrafa saçılmış renkli yün, insanlar ise ateşin
etrafında çırpınıp dururken yere dökülen kelebekler gibidir. Hepsi birbirine
karışmış, çırılçıplak, yalın ayak yollara düşmüşlerdir.
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
"İnsanlar
çırılçıplak, yalın ayak, sünnetsiz bir halde haş-rolunurlar. (Mahşer meydanında)
terlemeleri ağızlarına ve hatta kulak memelerine kadar ulaşır."
Hadisi
rivayet eden Resûlullah'ın (s.a.v) hanımı Şevde (r.anh) şöyle der: Ben bu hadisi
işittiğim zaman Resûlul-lah'a,
"Ne kötü
şey! O zaman insanlar birbirine bakmaz mı?" diye sordum. Resûlullah (s.a.v),
"İnsanların
bununla uğraşacak durumları yoktur"203 dedi ve şu âyeti okudu:
"O gün
herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır."204
O gün öyle
büyük bir gündür ki, insanların avret yerleri açıldığı halde kimse kimseye
bakamaz, bakmaya imkân bulamaz. Bu nasıl olsun ki, o gün mahşer meydanına
kimileri karınları, kimileri de yüzleri üzerine sürüne sürüne ge-
202 bk.
Rahman 55/37.
203 Hz.
Şevde rivayeti için bk. Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebir, 24/91; Hâkim,
el-Müsted-rek, 2/515; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/333; Münzirî, et-Tergîb
ve't-Terhîb, nr. 5244. Hz. Âişe (r.anh) rivayeti için bk. Nesâî, Cenâiz, 118.
204 Abese
80/37.
İMAM GAZÂLÎ
173
lecektir,
bu durumda bir başkasına dönüp bakmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.
Ebû
Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz (s.a.v)
şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü insanlar üç grup olarak haşrolunurlar: Biniciler, yayalar ve yüz üstü
yürüyenler." Ashaptan biri, "Ey Allah'ın Resulü! Nasıl olur da yüz üstü
yürüyebilirler?" diye sorduğunda Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Onları
ayakları üzerine yürütmeye kadir olan Allah (c.c) elbette yüzleri üzerine
yürütmeye de kadirdir."205
Sevmediği
ve hoşlanmadığı şeyi inkâr etmek insanoğlunun tabiatında vardır. Eğer insanoğlu
yılanın karnı üzerinde şimşek gibi yürüdüğünü görmüş olmasaydı elbette ayaksız
yürümenin imkânsız olduğunu iddia edecekti. Ayaklarıyla yürüyemeyen bir canlı da
eğer iki ayakla yüründüğü görmeseydi aynı inkâr durumu onun için de söz
konusuydu. Dünyevî olaylara ters düşüyor diye sakın âhi-retle ilgili bu garip
halleri inkâr etmeye kalkma! Şu dünya hayatında bile, görmemiş veya duymamış
olduğun bazı garip haller sana anlatıisaydı elbette sen buna daha fazla tepki
gösterir, inanmak istemezdin (Senin var olan bir şeyi anlamaman, görmemen ve
bilmemen o şeyin mümkün olamaması anlamına gelmez).
Şimdi
kendinin, o mahşer meydanında çırılçıplak, zelil ve hakir bir halde bulunduğunu,
karşılaştıklarından ötürü hayret ve dehşet içinde olduğunu ve hakkında verilecek
olan cennet ya da cehennem hükmünü beklemekte olduğunu düşün!
Gerçekten
bu, insanın düşeceği en büyük ve en zor durumdur.
205 Buhârî,
Tefsîr, 25; Tirmizî, Tefsir, 3142; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/354; Hattb-i
Tebrizî, Mişkât, nr. 5546.
174
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZÂLÎ
175
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
MAHŞER
ALANINDAKİ TERLEME
Şimdi de
bütün mahlûkatın bir araya toplanıp oluşturdukları izdihamı düşün. Yedi kat
yeryüzündeki ve gökyüzündeki gelmiş geçmiş bütün varlıkların; melek, cin, insan,
şeytan, vahşi hayvan hulâsa ne varsa hepsinin bir araya geldiklerini, güneşin
onların tam tepesine inmesiyle sıcaklığın normalin iki katına çıktığını ve hatta
iki yay mesafesi kadar başlarına yaklaştırdığını, yeryüzünde Allah'ın arşının
gölgesinden başka hiçbir gölgenin kalmadığını ve o gölgede de ancak Allah'a
yakın olmuş sâlih kimselerin gölgelendiği günü tefekkür et.
Kimileri
orada arşın gölgesinde gölgelenirken kimi de güneşin kavurucu sıcaklığı altında
kavrulmaktadır. Sonra insanlar izdihamdan ötürü birbirini itip kakmaya
başlarlar. Öyle ki herkesin ayağı birbirine dolanır. Bir de buna kulun rabbinin
huzuruna çıkacağının utancı eklenince, duyduğu haya ve ıstırap daha da artar.
İşte bir
yandan güneşin harareti, bir yandan insanların birbirlerinin enselerine verdiği
nefeslerin bunaltıcı hali ve bir yandan da kalplerin Allah'a karşı duyduğu haya
ve korku bir araya gelince her bir saçın dibinden terler sızmaya, durdukları
yere, mahşer meydanına akmaya başlar. Her-
kes Allah
indindeki derecesine göre terler. Kimi dizlerine, kimi boynuna, kimi kulak
memelerine kadar terler, kimi de ter içinde kaybolacak duruma gelir.
İbn Ömer'in
(r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûiuiiah (s.a.v) şöyle buyurmuş: "(Kıyamet
günü) insanlar âlemlerin rabbinin huzuruna getirileceği vakit kiminin teri
kulağının yarısına kadar varır. "206
Ebû
Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadiste ise Allah Resulü (s.a.v) şöyle buyurur:
"Kıyamet
günü insanlar öyle terler ki, akan terleri yetmiş kulaç yerin altına sızar.
Terleri onların ağızlarına ve kulaklarına kadar dayanır."207
Resûl-i
Ekrem (s.a.v) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
(mahşer) günü insanlar (haklarında ne hüküm verilecek diye) gözlerini semaya
diker ve beklerler. Sıkıntı ve kederlerinden terleri ağızlarına kadar varır."206
Ukbe b.
Âmir (r.a), Resûlullah'tan (s.a.v) şöyle rivayet etmiştir:
"Kıyamet
günü güneş yeryüzüne yaklaşır ve insanlar terlemeye başlar. Kiminin teri
topuklarına, kimininki baldırlarının yarısına, kimisininki dizlerine, kimininki
uyluklarına ve kimilerinin teri ise ağzına kadar varır (Resûiuiiah bunu
anlatırken elini ağzına götürerek terin seviyesini gösterdi). Kimi de vardır ki,
onun teri boyunu dahi aşar (Resûiuiiah bunu anlatırken de elini başının üstüne
koymuştur)."205
' Buhârî,
Rikâk, 47; Müslim, Cennet, 60; Tirmizî, Sıtatü'l-Kıyâme, 2; ibn Mâce, Zühd, 33;
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/13. Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 7684.
' Buhârî,
Rikâk, 47; Müslim, Cennet, 61; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/418.
' ibn
Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr.4611; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 8/442; Zebîdî,
İthaf, 14/446.
1 Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 4/157; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 17/884; ibn Hib-bân,
es-Sahîh, nr. 7329; Hâkim, el-Müstedrek, 4/571.
Ey miskin!
O mahşer halkının nasıl terlediklerini, kalplerinin ne denli sıkıntı ve üzüntü
içinde olduğunu bir düşün! Nitekim aralarında, hiçbir azap ve hesap görmemişken,
"Ey rabbim, cehenneme gidecek olsam dahi beni bu sıkıntıdan ve bekleyişten
kurtar" diye yalvaranlar olacaktır. Bil ki sen de o mahşer ehlinden birisin ve
terinin nere kadar
çıkacağını
bilmiyorsun.
Hac, cihad,
oruç, namaz, bir müslüman kardeşinin ihtiyacını gidermek, iyiliği emredip
kötülüklerden sakındır-makta nice zorluklara katlanmak gibi Allah rızâsının
dışında akıtılan her bir damla ter, o mahşer meydanında haya ve korkuyla
birlikte yeniden akacak, beraberinde sıkıntı ve üzüntüler de devam edecektir.
Şayet
insanoğlu şu cehalet ve kibir hastalığından bir kurtulabilse, Allah'a itaat
yolundaki meşakkatlere katlanmanın, kıyamette hesabı beklemekten daha kısa ve
orada terlemekten daha kolay olduğunu kavrayabilecektir.
Gerçekten
mahşer, müddeti ve şiddetiyle pek uzun ve pek çetindir.
İMAM GAZÂLÎ
177
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
KIYAMET
GÜNÜNÜN UZUNLUĞU
Kıyamet
günü, bütün mahlûkatın gözlerini semaya dikip bekledikleri, kalplerin korkudan
ve sıkıntıdan parçalandığı, hiç kimsenin birbiriyle konuşup muhatap dahi
olmadığı bir gündür. Herkes burada yemeden, içmeden ve hatta üzerlerine hafif
bir rüzgâr dahi esmeden üç yüz yıl bekleşirler.
Kâ'b
el-Ahbâr ve Katâde b. Diâme (rah), "Ogün insanlar âlemlerin rabbinin huzurunda
ayakta dururlar"210 âyetinin tefsirinde, "insanlar üç yüz yıl ayakta dururlar"
demiştir.
Abdullah b.
Amr der ki: Resûlullah (s.a.v) bu âyeti okuduktan sonra şöyle dedi: "Allah Teâlâ
size hiç bakmadan mahşer yerinde elli bin sene bekletse haliniz nice olur?"zu
Hasan-ı
Basrî (rah) o günün tehlikelerinden bahsederek der ki: "Hiçbir şey yemeden ve
hiçbir şey içmeden elli bin sene ayakta beklenen o günü ne zannediyorsunuz!"
O gün
insanların susuzluktan boyunları kopar, açlıktan karınları kavrulur. Bu
halleriyle cehenneme götürülür ve kendilerine suyu sıcak olan kızgın
kaynaklardan içirilir. Ar-
210
Mutaffifîn 83/6.
211 Hâkim,
el-Müstedrek, 4/572; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 8/442; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid,
nr. 11476; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 38928.
17ft
ÖLÜM ve
SONRASI
tık azaba
dayanamayacak noktaya geldiklerinde her biri bir başkasından kendisi hakkında
şefaatçi olacak birini bulmasını ister. Hangi peygamberin eteklerine yapışsalar,
o peygamber onları yanından uzaklaştırır ve, "Beni bırakın, ben kendi nefsimle
meşgulüm. Benim işim bana yeter, başkasına yardımcı olamam" der. Her bir
peygamber Allah'ın o şiddetli gazabını ve öfkesini mazeret göstererek, "Rabbimiz
bugün öyle gazaplandı ki, bugüne kadar böyle hiç kızmadı, bundan sonra da
kızmayacak" derler.
Sonunda
insanlık Hz. Peygamber'e (s.a.v) kadar gelir ve Resülullah Efendimiz (s.a.v)
kendisine izin verilen kimselere şefaat eder. Bu hususta Allah (c.c) şöyle
buyurmuştur:
"O gün çok
esirgeyici (Allah'ın) kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu
kimselerden başkasının şefaati fayda vermez."212
Öyleyse o
günün uzunluğunu ve orada beklemenin insana verdiği sıkıntı ve kederi iyi düşün
ki, şu kısacık ömründe kötü işler yapmaya karşı sabırlı olabilesin.
Bil ki,
dünyada şehvetlerine karşı sabretmenin şiddetinden dolayı uzun süre ölümü
bekleyen kimsenin kıyamette ölümü beklemesi kısa olur. Resülullah (s.a.v) bu
hususta şöyle buyurmuştur:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, o mahşer günü mümine hafif ve
kısa gelir; öyle ki dünyada kıldığı farz namazın vaktinden daha çabuk geçer."213
O halde bu müminlerden olmak için gayret et. Ruhun bedeninde olduğu müddetçe iş
sana kalmıştır, ölümden
"THanbel,
el-Müsne*. 3/75; Beyhakî, Şuaöül-i.ân, n, 361; EbûJaU el-Mösneö, nr. 1390; ibn
Hibbân, es-Sahm, 7334; Heysem,, Mecmau'z-Zeva.C 10/337.
İMAM
GAZÂLÎ
179
sonrasına
hazırlanmak senin elindedir. Öyleyse şu kısa günlerde o uzun günler için çalış
ki, sevinç ve süruru hiç bitmeyen bir kazanç elde edesin. Kendi ömrünü gözünde
küçült, hatta dünyanın yedi bin senelik ömrünü dahi az bul.
Meselâ, sen
her bir günü dünya günleriyle elli bin sene olan âhiret günündeki azaptan
kurtulmak için yedi bin sene sabretsen, gerçekten kazancın çok olur, yorgunluğun
az kalır.
BEŞİNCİ
BÖLÜM
KIYAMETİN
ZORLUKLARI ve
TEHLİKELERİ
Ey zavallı
insan! Dehşeti büyük, zamanı uzun, kahrı çetin, vakti pek yakın olan kıyamet
için hazırlık yap!
O günde
göklerin yarıldığını, dehşetinden yıldızların paramparça olup etrafa
dağıldığını, parlaklığıyla göz kamaştıran yıldızların karardığını, güneşin
dürülüp atıldığını, dağların yürütüldüğünü, değerli hayvanların başıboş
bırakıldığını, vahşi hayvanların bile bir araya toplandıklarını, denizlerin ateş
haline geldiğini görürsün.
O gün
ruhlar bedenlerine geri dönmüş, cehennem olanca ateşiyle kızdırılmış, cennet
müminlere yaklaştırılmıştır. Dağlar tuz buz edilip kum haline getirilmiş,
yeryüzü dağların yok olmasıyla uzamış, dümdüz olmuştur.
O gün
yeryüzünün şiddetle sarsıldığını, toprağın içinde ne varsa hepsini dışarı
attığını, insanların amellerinin karşılığını görmek üzere bölük bölük mahşer
meydanına götürüldüklerini görürsün. O gün, Allah Teâlâ'nın hakkında şöyle
buyurduğu bir gündür:
'Yeryüzü ve
dağlar kaldırılıp birbirine tek çarpışla çarpılıp darmadağın edildiği gündür.
İşte o zaman olacak olur ve kıyamet kopar. Gök (meleklerin inmesi için) yarılır
ve artık zayıfladığından çökmeye yüz tutar. Melekler göğün
İMAM GAZALİ
181
etrafındadır. O gün Allah'ın (c.c) arşını bu meleklerinde üstünde sekiz melek
yüklenir. (Ey insanlar) O gün (hesap için) huzura alınırsınız; size ait hiçbir
sır gizli kalmaz."214
O gün
dağların yürütüldüğü ve her yerin dümdüz olduğunu görürsün. O gün yerin altının
üstüne geldiği, dağların parçalanıp etrafa saçıldığı bir gündür. O gün insanlar
ateşin etrafındaki pervaneler gibi sağa sola saçılır, dağlar etrafa yayılmış
renkli yünler gibi atılır.
O gün Allah
Teâlâ'nın hakkında, "Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu
unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün.
Oysa onlar sarhoş değillerdir, fakat Allah'ın azabı çok dehşetlidir"2^5
buyurduğu bir gündür.
O gün, "Yer
başka bir yer, göklerde (başka gökler) haline getirildiği, (insanların) bir ve
kahhâr (gücüne dayanılmaz) olan Allah'ın huzuruna çıktıkları gündür."2(tm)
O gün
dağların ufalanıp etrafa savrulduğu, her yerin dümdüz ve bomboş bırakıldığı,
hiçbir yerinde, inişin veya yokuşun olmadığı bir gündür.
O gün,
Allah'ın (c.c) hakkında, "Sen dağları görürsün ve yerinde duruyor sanırsın. Oysa
onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler"2^ buyurduğu gündür.
Ogün,
"Göğün yarılıp kızarmış yağ renginde gül gibi olduğu"2(tm) zamandır.
"İşte o gün
insana da cine de (haşirle birlikte halleri zaten belli olduğu için ilk anda)
günahı sorulmaz"2(tm)
Hakka
69/14-18.
15 Hac
22/2.
16 ibrahim
14/48. Nemi 27/88. Rahman 55/37.
19 Rahman
55/39.
182
ÖLÜM ve
SONRASI
O gün
isyankârların konuşturulmayacağı bir gündür. O gün günahkârlara hiçbir şey
sorulmadan alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.
O gün
herkesin yapmış olduğu iyilikleri de kötülükleri de karşısında hazır halde
bulduğu ve yapmış olduğu kötülük-leriyle kendi arasında uzun bir mesafenin
olmasını isteyeceği bir gündür.220
O gün her
insanın dünyadayken yapmış olduğu hayır ve şer cinsinden her şeyi bileceği,
âhirete getirdiklerine ve geride bıraktıklarına şahit olacağı bir gündür. O gün
dilin tutulup başka organların konuşacağı gündür. O gün genç olanların dahi
dehşetten saçlarının ağardığı bir gündür.
Bu hususta
Resûlullah'ın (s.a.v) bir hadis-i şerifleri vardır. Şöyle ki: Hz. Ebû Bekir
(r.a) Peygamber Efendimiz'e, "Ey Allah'ın Resulü, sizleri yaşlanmış (saçları
ağarmış) görüyorum" deyince Resûl-i Ekrem (s.a.v), "Hûd (sûresi) ve onun
kardeşleri (olan Vakıa, Mürselât, Amme yetesâelûn, ve İze'ş-şemsü küvvirat
sûreleri) beni yaşlandırdı"221 buyurmuştur.
Kur'an
okurken yaptığı tek şey dilini oynatmaktan ibaret olan Kur'an okuyucusu! Eğer
okudukların üzerinde biraz düşünüp mânalarını içine sindirseydin elbette
peygamberlerin efendisinin saçlarını ağartan şeyden senin de ödün kopar, ondan
gereken öğüdü alırdın. Kur'an okurken sadece dilinin hareketiyle yetinirsen onun
birçok mâna ve meyvesinden mahrum kalırsın.
Kıyamet, o
günün Kur'an'da zikredilen isimlerinden biridir. Allah (c.c) onun bazı
felâketlerinden ve birçok isminden bahsetmiştir. Bundaki hikmet, mânalarının
çokluğu-
220 bk.
Âl-i imrâm 3/30.
221
Tirmizî, Tefsir, 56; Şemail, nr. 41; Hâkim, el-Müstedrek, 2/343, 476; Begavî,
Şerhu's-Sünne, nr. 4175; ibn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 3650; Beyhakî,
Delâilü'n-Nübüv-ve, 1/358.
İMAM GAZÂLÎ
183
nun
isimlerine yansımasıdır. Ancak bundaki maksat isimleri tekrarlamak değil, akıl
sahiplerine bir uyarı olmasıdır. Kıyametin isimlerinin her birinin altında bir
sır, her bir sıfatının altında garip ve hayret verici mânalar vardır. Eğer
uyanık akıl sahiplerinden isen onların mânalarını anlamaya gayret göster!
Kıyametin
Diğer İsimleri
Yevmü'l-kıyâmet: Her şeyin ayağa kalkıp ilâhî huzura geldiği gün.
Yevmü'l-hasret: Hasret günü.
Yevmü'n-nedâmet: Pişmanlık günü.
Yevmü'l-muhâsebe: Hesaba çekilme günü.
Yevmü'l-müsâele: Sorgulanma günü.
Yevmü'l-müsâbaka: Herkesin gideceği yere götürülme günü.
Yevmü'l-münâkaşa: Her şeyin hesabının bir bir tetkik edileceği gün.
Yevmü'l-münâfese: Salih kişilerin derecelerine çıkmak için yarıştığı gün.
Yevmü'z-zelzele: Deprem ve sallantı günü.
Yevmü'd-demdeme: Azap günü.
Yevmü's-sâika: Yerde ve gökte ne varsa hepsinin ölüm günü.
Yevmü'l-vâkıa: En büyük olayın meydana geldiği olay günü.
Yevmü'l-kâria: Azabın ve felâketin kapıyı çaldığı gün.
Yevmü'r-râcife: Sûra ilk kez üfürüldüğü gün.
Yevmü'r-râdife: Aradan geçen kırk yıldan sonra ikinci kez sûra üfürülme günü.
Yevmü'l-gâşiye: İnsanların üzerini kıyametin felâketinin kuşattığı gün.
Yevmü'd-dâhiye: Felâketin iniş günü.
Yevmü'l-âzife: Her an yaklaşan gün.
Yevmü'l-hâkka: Muhakkak gerçekleşecek olan gün.
Yevmü't-tâmme: Felâketin ortalığı bürüdüğü gün.
Yevmü's-sâhha: Gürültü ve haykırış günü.
Yevmü't-telâkî: Buluşma günü.
Yevmü'l-firâk: Sevgililerin birbirinden ayrılma günü.
Yevmü'l-mesâk: Mahşere sevkedilme günü.
Yevmü'l-kısâs: Her canlının birbirinden hakkını alma (kısas) günü.
Yevmü't-tenâd: Istıraptan ötürü herkesin birbirine yardım çığlıkları atacağı
gün.
Yevmü'l-hisâb: Hesap günü.
Yevmü'l-meâb: Asıl vatana; cennet ya da cehenneme dönüş günü.
Yevmü'l-azâb: Azap günü.
Yevmü'l-firar: Anne baba, çoluk çocuk hulâsa bütün aile fertlerinin dahi
birbirinden kaçacağı gün.
Yevmü'l-karar: Ya cennete ya da cehenneme gidileceğinin kesinleşeceği gün.
Yevmü'l-likâ: Herkesin rabbine kavuşacağı gün.
Yevmü'l-bekâ: Ebediyet günü.
Yevmü'l-kazâ: Hüküm günü.
Yevmü'l-cezâ: Amellerin karşılığının verileceği gün.
Yevmü'l-belâ: İmtihan günü.
Yevmü'l-bükâ: Ağlama günü.
Yevmü'l-haşr: Dirilme ve toplanma günü.
Yevmü'l-vaîd: Günahların cezasının verilme günü.
Yevmü'l-arz: Amellerin Allah'a arzedilme günü.
Yevmü'l-vezn: Amellerin mizan adlı terazide tartılma günü.
Yevmü'l-hak: Her şeyin hakikatinin ortaya çıktığı gün.
Yevmü'l-hüküm: Allah Teâlâ'nın kulları hakkındaki hükmünü verdiği gün.
Yevmü'l-fasl: Her davanın sonuçlanacağı gün.
Yevmü'l-cem': Gelmiş geçmiş bütün mahlûkatın bir araya toplanacağı gün.
Yevmü'l-ba's: Ruhların bedenlerine iade edileceği gün.
Yevmü'l-feth: Hiçbir şeyin gizliliğinin kalmayacağı gün.
Yevmü'l-hızy: Yapılan kötülüklerin ve çirkinliklerin açıklanmasından dolayı
insanların utandıkları gün.
Yevmün
azîm: Büyük gün.
Yevmün
akîm: Hayır ve hasenatın az oluşundan dolayı insanlara faydası az dokunan kısır
gün.
Yevmün
asîr: Zor gün.
Yevmü'd-dîn: Hesap günü.
Yevmü'l-yakîn: Her şeyin hakikatinin açığa çıkacağı gün.
Yevmü'n-nüşûr: Bedenlerin kabirlerinden kalkıp mahşere yayılma günü.
Yevmü'l-masîr: Dönüşün Allah'a olduğu gün.
Yevmü'n-nefha: Sûrun üfürülüş günü.
Yevmü's-sayha: Çığlık günü (Zira Allah Teâlâ İsrafil'e birinci üfleyişinde sûru
uzunca bir müddet üflemesini emreder).
Yevmü'r-recfe: Dağların ve ovaların su gibi aktığı sarsıntı günü.
Yevmü'r-rucce: Toprağın içinde ne var ne yok hepsini dışarı attığı deprem günü.
.
Yevmü'z-zecre: Kovalanma ve azarlanma günü (Melekler o gün günahkârları ve
isyankârları azarlarlar).
Yevmü's-sekrat: Dehşetinden akılların durduğu sarhoşluk günü.
Yevmü'l-feza: Büyük korku ve dehşet günü.
Yevmü'l-ceza: Ümitsizlik ve sabırsızlık günü.
Yevmü'l-müntehâ: Sonuç günü.
Yevmü'l-me'vâ: Cennete ya da cehenneme gidiş günü.
Yevmü'l-mîkât: Sözleşme günü.
Yevmü'l-mîâd: Buluşma günü.
Yevmü'l-ğalak: Kimilerinin sevindiği, kimilerinin de üzüldüğü gün.
Yevmü'l-mirsâd: Bekleyiş günü.
Yevmü'l-arak: Terleme günü.
Yevmü'l-iftikâr: Bir yardımcıya ve şefaatçiye ihtiyaç duyulduğu fakirlik günü.
Yevmü'l-inkidâr: Yıldızların söndüğü gün.
Yevmü'l-intişâr: Yıldızların saçılıp döküldüğü gün.
Yevmü'l-inşikâk: Gökyüzünün varıldığı gün.
Yevmü'l-vukûf: insanların oturmalarına izin verilmeden kırk yıl ayakta
bekletildikleri gün.
Yevmü'l-hurûc: Kabirlerden çıkış günü.
Yevmü'l-hulûd: Ebediyen kalınacak yerin belli olduğu gün.
Yevmü't-tegâbün: Aldanışların ortaya çıktığı gün.
Yevmün
abus: Şiddetli gün.
Yevmün
ma'lûm: Bilinen gün.
1 Yevmün
mev'ûd: Olacağı Allah (c.c) tarafından vaad edilen gün.
Yevmün
meşhûd: Evvel âhir herkesin şahit olacağı gün.
Kıyametin
Diğer Özellikleri ve Sıfatları
Olacağı
hususunda şek ve şüphe bulunmayan gün. Gizliliklerin ortaya döküldüğü gün.
Kimsenin kimseye bir faydası dokunmadığı gün.Korkudan gözlerin dışarıya fırla-
İMAM
GAZÂLÎ
187
dığı gün.
Dostun dosta hiçbir faydasının olmadığı gün. Hiç kimsenin başkası için bir şey
yapamadığı gün. Günahkârların itile kakıla ateşe atılacakları gün. Günahkârların
ateşe yüzüstü sürülerek götürü-ldükleri gün. Yüzlerin ateşte evirilip çevrildiği
gün. Babanın evlâdı, evlâdın da babası adına bir şey ödeyemeyeceği gün. Kişinin
kardeşinden, annesinden ve babasından kaçtığı gün. Kâfirlerin konuşamayacağı ve
mazeretlerini beyan etmelerine de izin verilmeyeceği gün. Allah katında dönüşü
olmayan gün. İnsanların kabirlerinden çıkıp meydana çıkacakları gün.
Günahkârların ateşe atılacakları gün. Malın ve çoluk çocuğun fayda vermediği
gün. Zalimlere mazeretlerinin fayda vermediği, lanete ve kötü yurda (cehenneme)
müstahak oldukları gün.
O gün bütün
özürler ve mazeretler geri çevrilir; bütün gizlilikler açığa çıkarılır; saklı ve
gizli ne varsa hepsi ortaya dökülür. O gün gözlerin korktuğu, seslerin
kesildiği, sağa sola bakmaların azaldığı, hakikati ve hikmeti bilinmeyen işlerin
açıklandığı, günahların görüldüğü gündür. O gün kullar (lehinde ya da
aleyhindeki) şahitleriyle birlikte rablerinin huzuruna çıkarılır. Gençler
yaşlanır, yaşlıların akılları başından gider.
işte o gün
amel terazileri yerlerine konur, amel defterleri açılır, cehennem ortaya
(görülebilecek bir yere) çıkarılır ve sıcak suları iyice kaynatılır, ateş iyiden
iyiye yaklaştırılır. Kâfirler büsbütün ümitsizliğe düşer. Cehennem ateşi
körüklenmeye başlanır. Artık diller tutulur ve kulun azaları konuşmaya başlar.
Ey insan!
Seni pek kerim olan rabbine karşı oyalayan ve aldatan şey nedir? Sen kapıları
kapadın, perdeleri çektin ve insanlardan gizli günahlar işledin. Sen ne yaptın?
Bu
188
ÖLÜM ve
SONRASI
halini
Allah'tan nasıl gizleyeceksin? Azaların senin aleyhine şahitlik yaptığında ne
yapacaksın?
Gerçekten
biz gafil kullara yazıklar olsun! Yazıklar olsun bizlere ki, yüce Allah bizlere
peygamberlerin efendisini gönderdi, beraberinde Kur'ân-ı Kerîmi indirdi ve
onunla bize kıyametin sıfatlarını anlattı, bize gaflette olduğumuzu bildirdi.
Ancak biz zikredilen bunca âyete rağmen bir türlü uyanamadık. İşte bu
uyarılardan biri:
"İnsanların
hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. Hal böyle iken onlar, gaflet içinde yüz
çevirdiler. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir ihtar gelse, onlar bunu,
hep alaya alarak kalpleri oyuna, eğlenceye dalarak dinlemişlerdir."222
Allah (c.c)
bizleri kıyametin yakın oluşuyla uyararak şöyle buyurdu:
"Kıyamet
yaklaştı ve ay yarıldı."223
"Doğrusu
onlar, o azabı (ihtimalden) uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz."224
"Ne
bilirsin, belki onun zamanı yakındır."225
Evet, bunca
izahattan sonra; Kur'an okumaktaki en güzel gayemiz, onunla amel etmek,
kıyametin mânalarını, vasıflarını ve isimlerini düşünerek gerekli tedbirleri
almak ve o günün tehlikelerinden kurtulmak için hazırlıklar yapmak olmalıdır.
Bunda aksi
bir gaflet içine düşmekten yüce Allah'a sığınırız.
222 Enbiyâ
21/1-2.
223 Kamer
54/1.
224 Meâric
70/6-7.
225 Ahzâb
33/63.
İMAM GAZÂLÎ
189
ti I
ALTINCI
BÖLÜM
SORGULAMANIN YAPILMASI
Ey zavallı!
Bütün bu tehlikelerden sonra bir de aracısız ve tercümansız bir şekilde, şifahî
olarak sana yöneltilecek soruları düşün. Az veya çok, büyük ya da küçük yapmış
ve sahip olmuş olduğun her şeyden sorguya çekileceksin.
Sen böyle
(mahşer meydanında) kıyametin sıkıntıları, âdeta seni boğacak olan terletmeleri
ve büyük musibetle-riyle uğraşırken yanına gökyüzünden bazı melekler iner.
Büyük, sert ve acımasız görünüşleriyle bu melekler, emro-lundukları üzere,
günahkârların alınlarından tutarak Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkarırlar.
Bu konuda
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın
(c.c) bir meleği vardır ki, iki kaşının arası yüz senelik mesafe kadardır."226
Şimdi, o
meleklerin seni arz makamına, Allah'ın huzuruna çıkarmak için seni almaya
geldiklerini bir düşün; halin nice olur!
Şu da var
ki, bu melekler, yaratılışları itibariyle o kadar büyük ve dehşetli olmalarına
rağmen o günün şiddetinden
226 Ebû
Davud, Sünnet, 19; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, rtr. 4418; Heysemî,
Mec-mau'z-Zevâid, 1/80; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Bvliyâ, 3/185.
190
ÖLÜM ve
SONRASI
başları öne
eğik, Allah Teâlâ'nın kullarına olan öfkesinden ötürü korku ve ürperti içinde
senin yanına gelirler.
Bu melekler
mahşer meydanına indiklerinde peygamberler, sıddîklar ve sâlihler de aralarında
olmak üzere bütün mahlûkat, sıra kendilerine gelmesin diye Allah'a secdeye
kapanırlar. Bu anlattıklarımız, Allah'a yakın olmuş sâlih kulların haliyse,
isyankâr ve günahkârların hali nice olur?
Bu sırada,
korkularının şiddetinden ne yapacaklarını bilemeyen bir grup çıkarak meleklere,
"Rabbimiz aranızda mı?" diye soracaklardır. Bunu melekler grubunun çokluğu ve
onların heybetli görünüşünden dolayı sorarlar. Sorulan bu sorudan dolayı
melekleri bir korku bürür, zira Allah (c.c) onların arasında olmaktan çok yüce
ve münezzehtir. Melekler, dünya ehlinin zannettiği üzere Allah'ın kendi
aralarında olmadığını bildirmek için, "Noksan sıfatlardan münezzeh olan rabbimiz
elbette aramızda olmaktan da münezzehtir, fakat O'nu birazdan (siz müminler)
müşahede edeceksiniz" derler.
Sonra
melekler saf saf olup bütün mahlûkatın etrafını kuşatırlar; Allah Teâlâ'nın
(müminlere) edeceğinden dolayı da başları öne eğik, korku ve huşu halinde
beklerler.
İşte bu
anlatılanlar, Allah Teâlâ'nın şu âyetlerinin tasdiki olacaktır:
"Elbette
kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de gönderilen peygamberleri de
mutlaka sorguya çekeceğiz (Yani ümmetlere, peygamberlerine inanarak yolundan
gidip gitmedikleri, peygamberlere de tebliğ vazifelerini yapıp yapmadıkları
sorulacaktır). Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız.
Biz onlardan uzak değiliz."227
|;
227 A'râf
7/6-7.
İMAM
GAZÂLÎ
191
"Rabbin
hakkı için, mutlaka onların hepsini yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz."228
Allah (c.c)
sorgu ve suale ilk önce peygamberlerden başlar.229 Nitekim Kur'ân-ı Kerîm bu
hususu şöyle beyan eder:
"Allah'ın
peygamberleri toplayıp da, 'Size ne cevap verildi?' dediği gün, onlar, 'Bizim
hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen ancak sensin'
diyeceklerdir." 23°
Sorgu ve
sualin şiddetinden, peygamberlerin bile akıllarını yitirdiği, ilimlerinin
silindiği günün şiddeti ne çetindir! Eyvah ki eyvah!
Zira Allah
(c.c) onlara, "Elçilerim olarak sizleri, beni ve gönderdiğim dini tebliğ etmeniz
için mahlûkatıma gönderdim; peki onlar size ne cevap verdi?" diye soracaktır.
Peygamberler onların ne dediklerini bilmelerine rağmen, sorgu sualin dehşetinden
akılları gidecek ve onların ne cevap verdiklerini bir türlü hatırlarına
getiremeyeceklerdir. Bunun üzerine,
"(Rabbimiz), bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz gizlilikleri hakkıyla bilen
ancak sensin"'231 diyeceklerdir.
Peygamberler bu sözlerinde doğrudurlar, zira akılları başlarından gitmiş,
ilimleri silinmiştir. Bu durum Allah (c.c) onların kalplerine sekînet verip de
korkuları kalkana kadar devam eder.
Peygamberlerden Nuh (a.s) çağrılır. Allah (c.c), "Tebliğ görevini yerine
getirdin mi?" diye sorar. Nuh (a.s), "Evet, ey rabbim" der. Bu sefer ümmetine,
"O size tebliğde bulundu mu?" diye sorulur. Onlar, "Hayır, ey rabbimiz, bize bir
228 Hicr
15/92-93.
229
Zebîdî'nin ihya üzerine yazdığı şerhinde, sorgu ve suale önce meleklerin
çekileceği zikredilmektedir (bk. Zebîdî, İthaf, 14/458).
230 Mâide
5/109.
231 Mâide
5/109.
192
ÖLÜM ve
SONRASJ
uyarıcı
peygamber gelmedi" derler. Bu defa İsâ (a.s) getirilir. Allah Teâlâ ona, "Ey
Meryem oğlu İsal İnsanlara, 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki ilâh bilin'
diye sen mi dedin?" 232 buyurur. İsâ (a.s) bu sorunun ardından yıllarca dehşet
ve korku içinde kalır.
Peygamberlerin bile Allah'ın (c.c) hükmü ve hikmeti gereği bu tür suallerle
karşı karşıya kalacağı gün ne yamandır.
Sonra
melekler bütün mahlûkata dönerler. Annesinin ve kendisinin ismiyle (Fatma oğlu
Ahmet gibi) hitap ederek herkesi teker teker hesap vermek üzere çağırırlar. İşte
o zaman kalpler çarpmaya, vücutlar titremeye başlar. Akıllar başlardan gider.
Bazıları çirkin fiillerinin Allah'a arzolunma-ması ve günah perdelerinin açılıp
insanlara rüsva olmamak için o anda cehenneme atılmayı temenni ederler.
Sorgu ve
sual başlamadan önce arşın nuru her yanı sarar. Nitekim âyet-i celîlede, "Mahşer
yeri rabbinin nuruyla aydınlanır"233 buyrulmuştur.
Bundan
sonra artık her kul, rabbinin kesinlikle sorguya çekeceğini bilir (Allah onlara
cebbar sıfatıyla tecelli eder). Herkes, kendinden başkasının Allah'ı görmediğini
ve yalnızca kendisinin sorgulanacağını zanneder. Bu esnada Allah (c.c)
Cebrail'e,
"Ey
Cebrail, bana cehennemi getir" buyurur. Cebrail (a.s) hemen cehennemin yanına
varır:
"Ey
cehennem! Yaratanına ve sahibine icabet et, seni çağırıyor" der. Cebrail
cehennemin kızgın ve öfkeli (ateşlerinin iyiden iyiye alevlendirildiği,
sularının kaynatıldığı) bir zamana tesadüf etmiştir ve konuşması biter bitmez de
oradan ayrılmıştır. Zira cehennem, Cebrail'in getirdiği bu ha-
232
Mâide5/116.
233 Zümer
39/69.
İMAM GAZALİ
193
beri alır
almaz kabarmış, kaynayıp fışkırmaya başlamış, ürküten uğultular çıkarmaya
başlamıştır. Bütün mahlûkat onun bu seslerini işitir, öfkesini görür. Hemen
ardından cehennem görevlileri, öfke içinde Allah'ın emirlerine karşı çıkan ve
O'na isyan edenlerin üstüne sıçrarlar (Böylelikle onlar, hakiki mânada ilk
cehennem azabını tatmaya başlarlar).
Şimdi bir
düşün ve zihninde canlandır; o gün kulların kalpleri nasıl olur? Nasıl da
kalpleri korku ve dehşetle dolar ve halsizliklerinden dizleri üzerine
çöküverirler. Kimileri de arkalarını dönüp kaçmak isterler. Nitekim âyet-i
celîlede,
"O gün her
ümmeti, diz çökmüş görürsün"234 buyrulmuştur.
O gün
kimileri korkusundan yüzüstü yere kapanır. İsyankârlar ve zalimler, "Vay
halimize, helak olduk!" derler. Sıddîklar ve sâlihler ise, "Nefsim, nefsim!"
diye bağrışırlar.
Onlar böyle
iken cehennem ikinci bir kez daha uğuldar; mahlûkatın korkusu kat kat artar,
kuvvetleri iyice azalır, yakalanıp cehenneme götürüldüklerini zannederler. Sonra
cehennem üçüncü bir kez daha uğuldar; bu sesi duyan mahlûkat yüzüstü yere
kapanır. Korku ve dehşet içinde, ürkek gözlerle etraflarına bakınırlar. Sonra
zalimlerin kalpleri burulur (ümitlerini keserler), nefesleri boğazlarında
düğümlenir, cennetlik, cehennemlik herkesin aklı başından gider.
Bundan
sonra Allah Teâlâ peygamberlerine, "Tebliğ için gönderildikleriniz size ne cevap
verdiler?" diye sorar. Allah Teâlâ'nın, (kendi hikmeti icabı) peygamberlerini
dahi sorguya çektiğini gören isyankâr ve günahkârların korkuları bir kat daha
artar. Neredeyse erimeye yüz tutarlar. Anne baba çocuğundan, kardeş kardeşten,
eşi hanımından ka-
Câsiye
45/28.
194
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZÂLÎ
195
çar. Herkes
akıbeti için beklemeye başlar. Sonra herkes birer birer alınır ve arz makamına
getirilir. Allah Teâlâ şifahî olarak kulunun, az çok, açık gizli yaptığı her
amelden, her organın ve azanın yaptığı fiilden onu sorguya çeker.
HESAP GÜNÜ
ALLAH'I GÖRMEK
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: Sahabeler Hz. Peygam-ber'e, "Yâ Resûlallah! Acaba kıyamet günü
Allah'ı (c.c) görebilecek miyiz?" diye sordular. Resûlullah (s.a.v),
"Bulutsuz
bir günde, öğlen ortası güneşi görmenize bir engel var mı?"diye sordu.
Sahabeler, "Hayır" dediler. Resûlullah (s.a.v) yine, "Bulutsuz bir gece, dolunay
çıktığında ayı görmenize bir engel var mı?" Sahabeler yine hayır cevabını verdi.
Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, o gün rabbinizi görmenize bir
engel olmayacaktır. Allah Teâlâ kulunu karşısına alacak ve, 'Sana ikramda
bulunmadım mı? Seni ait olduğun topluluğun efendisi yapmadım mı? Evlendirmedim
mi? Atları, develeri hizmetine vermedim mi? İnsanlara başkan yapmadım mı?
Ganimet mallarının dörtte birini sana helâl etmedim mi?' diye soracaktır. Kul,
'Evet' diyecektir. Allah Teâlâ, 'Bana kavuşacağını hiç düşünmedin mi?'
buyuracak; kul da, 'Hayır' cevabını verince Allah (c.c), 'Öyleyse, beni
unuttuğun gibi ben de seni unutuyorum' diyecektir."235
Ey miskin!
Şimdi meleklerin kollarından tutup seni Allah'ın huzuruna çıkardıklarını ve
Allah'ın sana şu soruları sorduğunu düşün: Sana gençlik nimetini bahşetmedim mi?
235 Müslim,
Zühd, 16; Ebû Davud, Sünnet, 20; Tirmizî, Sıfatü'l-Cenne, 17; ibn Mâce,
Mukaddime, 13; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/389.
Peki onu
nerede çürüttün? Sana uzun bir hayat vermedim mi? O halde onu nerede tükettin?
Sana mal mülk vermedim mi? Onu nereden kazandın ve nerelere sarfettin? Sana ilim
vermedim mi? Peki onunla amel ettin mi?
Allah'ın
(c.c) o anda sana verdiği nimetleri, O'na karşı yapmış olduğun isyan ve
günahlarını sayarken nasıl bir haya ve utanç içinde olacağını gözünde
canlandırabiliyor musun? Eğer sen bu sayılanları kabul etmek istemez ve şahit
istersen, bütün organların ve azaların yapmış olduklarına (lehinde ya da
aleyhinde) şahitlik edecektir.
Enes (r.a)
anlatıyor:
Resûlullah
(s.a.v) ile birlikte oturuyorduk. Bir ara Resûlullah (s.a.v) gülümsedi ve,
"Neden güldüğümü biliyor musunuz?" diye sordu. Bizler,
"Allah ve
Resulü daha iyi bilir" dedik. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
"(Hesap
günü) Kulun rabbiyle arasında geçecek olan konuşmasına (yani kulun, rabbinin
suallerine karşı ker savunurken söylemiş olduklarına) gülüyorum; zira o gün kul
rabbine,
'Ey rabbim!
Beni zulme ve haksızlığa karşı koruyan sen değil miydin?'Allah (c.c),
'Evet'buyurur. Kul, 'O halde bana benden olan bir şahit istiyorum (başkasını
kabul etmem)" der. Bunun üzerine Allah (c.c),
'O halde
bugün hesap sorucu olarak nefsin (azaların ve organların) yeter. Kirâmen Kâtibîn
de şahitlerin olsun' buyurur. Sonra o kulun ağzına mühür vurulur, organlarına ve
azalarına, konuşun denilir. Onlar da o kimsenin yapmış olduğu her fiili teker
teker anlatırlar. Sonra kulun ağzı açılarak konuşmasına izin verilir. Kul,
azalarına, 'Defolun!
196
ÖLÜM ve
SONRASI
Uzaklasın
yanımdan! Ben dünyada sizi korurken sizin yaptığınıza bir bakın!' der.'236
Bütün
mahlûkatın önünde azalarımızın şehadetiyle rezil rüsva olmaktan Allah'a
sığınırız. Ancak şunu da hatırlatalım ki, Allah (c.c) sorgu sual esnasında
müminlerin kusurlarını örteceğini ve onları Allah'tan (c.c) başka kimsenin
bilmeyeceğini müjde etmiştir.
MÜMİNLERİN
HESABA GİZLİ ÇEKİLMESİ
Adamın biri
İbn Ömer'e (r.a), "Allah Teâlâ'nın müminleri gizli hesaba çekeceği hakkında
Resûlullah'tan (s.a.v) ne duydun?" diye sorduğunda İbn Ömer (r.a) Resûlullah'ın
(s.a.v) şu hadis-i şerifini anlatmıştır:
"Sizden
biriniz (hesap vermek üzere) rabbine yaklaşır. Allah (c.c) onu rahmetiyle
kuşatarak insanlardan gizler. Sonra, 'Şu şu işleri yaptın, öyle değil mi?', 'Şu
şu günahları işledin öyle değil mi?' diye mümin kuluna bütün yaptıklarını
zikreder. Kul, 'Evet' diyerek hepsini itiraf eder. Allah (c.c), 'Ben senin
yaptıklarını dünyada gizlemiştim, bugün de affediyorum' der."237
Resûlullah
(s.a.v) bu husustaki bir diğer hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Kim
dünyada bir müminin hatasını, kusurunu gizlerse, Allah da kıyamet günü onun
kusurlarını (diğer mahlûkat-tan) gizler."2(tm)
Böyle bir
durum ancak, müminlerin ayıplarını örten, onların kendisine karşı yapmış
oldukları kusurlu davranışlara
236
Müslim, Zühd, 17; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 938; Kurtubî, el-Câmi, 15/45;
Ha-tîb-i Tebrizî, Mişkât, nr. 2554.
237
Buhârî, Mezâlim, 2; Müslim, Tevbe, 52; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 7096; ibn
Mâ-oe, Mukaddime, 13; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/74, 105.
238
Müslim, Zikir, 38; Tirmizî, Kıraat, 12; Ebü Davud, Edeb, 68; Nesâî,
es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 12462; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/153.
İMAM GAZÂLÎ
197
tahammül
eden, kötülüklerinden bahsetmeyen, işittikleri vakit hoşlanmayacakları gıybet
türü işlerle uğraşmayan müminler içindir. İşte böyleleri böyle bir mükâfata
lâyıktır.
Bilfarz
Allah (c.c) senin günahlarını başkalarından gizledi. Peki, hesaba davet
çağrısını işitmeyecek misin? Günahlarının cezası olarak o anda hissedeceğin
korku sana yeter de artar bile. Çünkü çağrı yapıldıktan sonra saçlarından
tutulup hesap vermek üzere arz makamına götürüleceksin. O esnada âdeta kalbin
yerinden kopacak, azaların ve organların birbirinden ayrılacak ve rengin
büsbütün değişecektir. Korkunun ve o anki dehşetin şiddetinden bütün âlem sana
kapkaranlık gelecektir.
Bu ruh hali
içerisinde, bütün mahlûkat gözlerini sana dikmiş bir vaziyette, kimi zaman
insanların üzerlerinden kimi de safları yararak, çekilerek götürülen bir at
misali hesaba götürüldüğünüdüşün.
Sonra yine
bu ruh hali içinde kendinin görevli melekler tarafından, hesap vermek üzere
rahmanın arşına götürüldüğü ve oraya varınca seni Allah'ın huzuruna
bıraktıklarını ve ardından Allah'ın (c.c) sana kelâm-ı şerifiyle, "Ey âdemoğlu,
yaklaş!" dediğini düşün. İşte o zaman çarpıntılı ve mahzun bir kalp; zelil ve
hakir bir göz; buruk bir yürekle rabbine doğru yaklaşırsın. Sonra büyük küçük
yapmış olduğun her şeyin yazıldığı amel defterin eline verilir. Yaptığın, fakat
unuttuğun nice kötülüğü o zaman hatırlayacak, gaflet içinde yaptığın
ibadetlerini göreceksin.
Oradaki
ürkekliğini ve utancını bir düşün! Acziyetini hatırla! Âh, hangi ayakla onun
huzurunda durabileceğimi, hangi dille cevap vereceğimi ve hangi akılla
düşüneceğimi bir bilebilseydim keşke!
198
ÖLÜM ve
SONRASI
â
Sonra Allah
Teâlâ'nın yapmış olduğun günahlarını teker teker sana sayarken nasıl utanacağını
ve rezil rüsva olacağını düşün. Zira Allah (c.c) sana şöyle seslenecektir:
"Ey kulum!
Yarattıklarımdan utanarak onların önünde güzel işlerde bulundun da benim gözümün
önünde çirkin fiiller yaparken hiç utanmadın mı? Senin için kullarımdan daha mı
düşüktüm ki benim nazarımı hafife aldın ve onların nazarını büyük gördün? Sana
nimetlerimi bahşetmedim mi? O halde seni bana karşı aldatan neydi? Benim seni
görmediğimi mi zannediyordun? Yoksa huzuruma çıkmayacağını mı?"
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Âlemlerin
rabbi, her birinizi arada bir perde ve tercüman olmaksızın sorguya
çekecektir."239
Bir diğer
hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Her
biriniz arada bir perde olmaksızın aziz ve celil olan Allah'ın huzurunda
duracaksınız. Sonra Allah (c.c), 'Sana nimet vermedim mi? Sana mal mülk
bahşetmedim mi?' buyuracak, o da, 'Evet, verdin' diyecektir. Allah (c.c) yine,
'Sana peygamber göndermedim mi?' diye soracak, o yine, 'Evet' diyecektir. Sonra
kul sağına ve soluna bakınacak, ancak ateşten başka bir şey göremeyecektir.
O halde
sizden kim olursa olsun yarım hurma ile (onu sadaka vererek) ya da güzel bir söz
söyleyerek kendini cehennemden korusun."240
İbn Mesud
(r.a) der ki:
"Sizden kim
olursa olsun, dolunay gecesi (dışarı çıkıp) ay ile baş başa kaldığı gibi (yarın
kıyamet günü de) rabbi ile baş başa kalacaktır. Sonra Allah (c.c) ona, "Ey âde-
239
Buhârî, Rikâk, 49; Müslim, Zekât, 67; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 1; İbn Mâce,
Mukaddime, 185; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/256, 377.
240
Buhârî, Tevhîd, 36; Müslim, Zekât, 67; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 1; ibn Mâce,
Mukaddime, 185; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/256, 377.
İMAM GAZÂLÎ
199
moğlu! Seni
bana itaatten alıkoyan neydi? Ey âdemoğlu! Bildiklerinle amel ettin mi? Ey
âdemoğlu! Beni ve gönderdiğim dini tebliğ etmek üzere sana gönderdiğim
peygamberlere ne cevap verdin? Ey âdemoğlu! Senin gözlerinin baktığı şeylerden
haberdar değil miydim? Halbuki sen, sana helâl olmayan şeylere bakıyordun!
Kulaklarının işittiklerinden haberdar değil miydim?" der. Böylece Allah onun
âzalarının bütün kusurlarını sayar.
Mücâhid
(rah) der ki: "Kul şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe rabbinin huzurundan
ayrılamaz:,
1. Ömrünü
nerede tükettiği,
2. İlmiyle
amel edip etmediği (ettiyse nasıl amel ettiği),
3. Bedenini
nerelerde eskittiği,
4. Malını
nereden kazanıp nereye harcadığı.
Ey zavallı
kimse! O gün ne büyük bir tehlike ve mahcubiyet içinde olacağını bir düşün! Zira
o gün sen ya Allah Teâlâ'nın,
"Dünyadayken kulumun günahlarını örttüğüm gibi bugün de bağışlıyorum" demesiyle
karşılaşacak, bununla sevinecek ve gelmiş geçmiş bütün insanlar bu durum ile
sana gıpta edecek ya da Allah Teâlâ'nın,
"Bu
günahkâr kulu alın kelepçeleyin ve cehenneme atın" demesiyle karşılaşacaksın. Bu
ikinci durum için, yer gök bütün mahlûkat senin için ağlasa değer.
O vakit
başına gelen musibet, çektiğin hasret ve yanına kalmayacak olan o âdi dünyayı
âhirete tercih etmenden dolayı duyacağın pişmanlık pek büyük olacaktır.
200
ÖLÜM ve
SONRASI
YEDİNCİ
BÖLÜM
AMEL
TERAZİSİ
Sonra,
âhirette amel terazisini, amel defterlerinin sağa sola uçuşmaları anındaki
dehşeti de unutma. İnsanlar sorgu ve sualin ardından üç gruba ayrılırlar:
Birinci
grup: Bunlar hiç iyilikleri olmayanlardır. Cehennemden siyah boyun çıkarak
onları kuşun taneleri toplaması gibi toplar, sonra onları iyice sarar ve
cehenneme atar. Cehennem de onları yutuverir. Arkalarından şöyle bir ses gelir:
"Bundan sonra asla mutluluk göremeyeceksiniz, haydi ebedî şekavete!"
İkinci
grup: Bunlar hiç günahı olmayanlardır. Bir müna-di, "Her halükârda Allah'a
hamdedenler kalksınlar" der. Bu grupta olanlar kalkarlar, vakarlı ancak hızlı
bir şekilde cennete^ giderler. Sonra bu gruptakilere yapılan muamelenin aynı,
gece kalkıp Allah'a ibadet edenlere ve dünya ticareti kendilerini Allah'ı
zikretmekten alıkoymayanlara da uygulanır. Onlara da bir münadi, "Bundan sonra
asla haksızlık ve zulüm görmeyeceksiniz, haydi ebedî saadete!" der.
Üçüncü
grup: Bu grup çoğunluğu oluşturur. Bunlar, iyi amel de yapmışlar, kötü işlerde
de bulunmuşlardır. Durumlarının ne olacağını bilemezler. Allah Teâlâ için
onların durumu kapalı değildir. O iyiliklerinin mi yoksa kötülüklerinin mi daha
çok olduğunu bilir. Fakat azabındaki adaleti ve affındaki fazileti kullarına
bildirmek için bu gruptaki kullarına amellerini bildirir.
İMAM
GAZÂLÎ
201
Sonra
içinde sevapların ve günahların kayıtlı bulunduğu amel defterleri uçuşur. Terazi
kurulur. Gözler, defterlerinin sağdan mı yoksa soldan mı verilecek diye
bakakalır. Sonra gözler teraziye çevrilip acaba hangi tarafa ağır basacağına
bakar.
Hakikaten
bu durum mahlûkatın akıllarını başlarından alan korkunç ve dehşetli kıyamet
sahnelerinden biridir.
Hasan-ı
Basrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif şöyledir: Resûlullah (s.a.v) başını
Hz. Âişe'nin (r.anh) kucağına koymuş, hafif bir uykuya dalmıştı. O esnada Hz.
Âişe (r.anh) âhireti hatırlayıp ağlamaya başladı. Gözünden akan bir damla yaş
Resûl-i Ekrem'in (s.a.v) yanağına düştü. Hz. Peygamber (s.a.v) uyandı. "Ey Âişe,
seni ağlatan şey nedir?"diye sordu. Hz. Âişe (r.anh), "Âhireti hatırladım da
ondan" dedi ve, "(Ey Allah'ın Resulü, kıyamet günü siz ailenizi hatırlar
mısınız?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v) şöyle cevap verdi:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, üç durumda kişi yalnız kendi
nefsini düşünür:
1.
(Kıyamet günü) Teraziler kurulup, ameller tartılırken âdemoğlunun amellerinin
ağır mı yoksa hafif mi geldiğini görmesine kadar.
2. Amel
defterleri dağıtılırken kulun defterinin kendisine hangi taraftan alacağını
görene kadar.
3. Sırat
köprüsünü geçerken."241
Hz. Enes'in
(r.a) şöyle dediği rivayet edilir: "Kıyamet günü âdemoğlu amel terazisinin önüne
getirilir ve onunla ilgilenecek bir melek görevlendirilir. Eğer iyiliklerinin
bulunduğu kefe ağır gelirse bu melek bütün mahlûkatın duyacağı bir sesle,
'Falan
kişi, bundan sonra ebediyen azap görmeyeceği bir saadete erdi' der. Şayet günah
kefesi ağır gelirse, yine bütün mahlûkatın duyacağı bir sesle,
241 Ebû
Davud, Sünnet, 28; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 6/110.
ÖLÜM ve
SONRASI
'Bundan
sonra ebediyen mutluluğu tadamayacağı bir azaba düştü' der. Sevap kefesi hafif
geldiği zaman, ellerinde demir tokmaklar ve üzerlerinde de ateşten elbiseler
bulunan zebaniler, nasibi ateş olan bu kişiyi alarak cehenneme götürürler."
Resûlullah
(s.a.v) kıyamet günü hakkında şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
öyle bir gündür ki, o gün Allah (c.c) Hz. Âdem'e, 'Ey Âdem! Kalk ve
cehennemlikleri cehenneme götür' der. Âdem (a. s), 'Cehenneme gidecek olanlar
kaç kişidir?' diye sorunca Allah (c.c), 'Her bin kişiden dokuz yüz doksan
dokuzudur' buyurur."
Sahabeler
bunları işitince gülmez oldular. Resûlullah (s.a.v) sahabelerin bu durumunu
farkedince şöyle buyurdu: "Müjdeler olsun size! Amel edin! Muhammed'in nefsini
kudret elinde bulunduran Allah 'a yemin olsun ki, sizinle beraber iki mahlûk
daha vardır ki (Allah iki mahlûk daha yaratmıştır ki) onlar hangi topluluğa
girseler yine en kalabalık kısmını oluştururlar. Öyle ki bunların sayısı
İblîs'in ve âdemoğlunun helak olan nesillerinin sayılarından bile fazladır."
Sahabeler,
"Ey
Allah'ın Resulü, kimdir bu iki mahlûk?" diye sordular. Resûlullah (s.a.v),
"Ye'cûc ve Me'cûc'dür"dedi. Bu haberi alan sahabeler sevindiler. Ardından
Resûlullah (s.a.v)
şöyle
buyurdu:
"Müjdeler
olsun size! Amel edin! Muhammed'in nefsini kudret elinde bulunduran Allah'a
yemin olsun ki, kıyamet günü sizler, sayı olarak insanlar içinde ancak devenin
yan kısmında bulunan ben ya da hayvanın ayaklarındaki alaca gibi azınlığı teşkil
edersiniz."242
Buhârî,
Rikâk, 46; Müslim, imân, 379; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 11339; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 3/32-33.
İMAM GAZALİ
203
SEKİZİNCİ
BÖLÜM
KULLAR
ARASINDAKİ DAVALARIN GÖRÜLMESİ
Geçen
bölümde, amel terazisinin ne kadar korkutucu ve dehşetli olduğunu ve amellerin
tartılması esnasında gözlerin dikkat içinde nasıl terazinin kefelerine baktığını
öğrendin. Allah (c.c) bu hususta şöyle buyurmuştur:
"O gün
kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut olacağı bir yaşayış içinde
olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun varacağı yeri hâviyedir. O (hâviye)
nedir bilir misin? Kızgın bir ateştir."243
Şunu bil
ki, kıyamet günü terazinin (mizanın) tehlikesinden ancak dünyadayken nefsini
hesaba çeken ve dinin terazisiyle sözlerini, fiillerini, zamanını ve
düşüncelerini tartanlar ve ona göre amel edenler kurtulabilir. Bu konuda Hz.
Ömer (r.a) şöyle demiştir:
"Hesaba
çekilmeden evvel nefislerinizi siz hesaba çekin, (amelleriniz) tartılmadan evvel
onları siz tartın."244
Kişinin
nefsini hesaba çekmesi, ölmeden evvel yapmış olduğu bütün günahlarına nasuh
tövbesiyle (bir daha işlememek üzere) tövbe etmesi, farz ibadetlerinden yapma-
243 Kâria
101/6-11.
244 ibn
Asâkir, Târihu Medineti Dımaşk, 44/357; Müttakî-i Hindi, Kenzü'l-Ummâİ, nr.
44203.
ÖLÜM ve
SONRASI
dıklarını
telâfi etmesi, üzerinde hakkı bulunanların hakkını teker teker ödemesi, gerek
eliyle gerekse diliyle zarar verdiği, haklarında kötü zanda bulunduğu
insanlardan helâllik dilemesi ve onların gönüllerini almasıyla mümkündür. Öyle
ki, öldüğü vakit hiçbir kimsenin onun üstünde hakkı kalmasın ve Allah'a olan
borçlarını ödemiş olsun. İşte bu zikredilenleri yapan kimse hesapsız, sualsiz
cennete girmeye lâyık biridir.
ÜZERİNDE
KUL HAKKI OLDUĞU HALDE ÖLEN KİŞİNİN DURUMU
Eğer kişi,
kul haklarını ödemeden ölürse, yarın kıyamet günü haklarına iliştiği kimseler
onun etrafını sararlar. Kimi elinden tutar ve, "Sen bana zulmetmiştin" der. Kimi
saçından yakalar ve, "Sen bana sövmüştün" der. Kimi yakasına yapışarak, "Benimle
alay etmiştin" der. Kimileri, "Gıybetimi yapıp hakkımda kötü şeyler söylemiştin.
Bana komşu olmuştun, ancak komşuluğunla bana eziyet vermiştin." "Birlikte
çalışmıştık, fakat sonra beni aldattın. Benimle alışveriş yapmış, ancak ona hile
karıştırarak beni aldatmıştın. Zengindin ve benim fakir biri olduğumu bilmene
rağmen bir lokma olsun yardımda bulunmadın. Ben mazlum biriydim ve sen de benim
uğramış olduğum haksızlığı engelleyecek güce sahiptin, ancak bunu yapmadın!"
diye teker teker alacaklarını sayarlar.
İşte
alacaklılar her yandan etrafını kuşatmış ve her biri elini yakana yapıştırmış
olduğunda sen onların çokluğundan hayretler içinde kalırsın. Öyle ki ömrün
boyunca kendisiyle bir dirhemlik alışverişte bulunduğun ya da bir mecliste kısa
bir zaman için de olsa beraber bulunduğun kişiye varıncaya kadar, haklarını
yediğin, gıybetini yaptığın,
İMAM GAZÂLÎ
205
hıyanette
bulunduğun ve hatta küçümseyici gözle baktığın herkes hakkını almak üzere
etrafını kuşatır.
Onlara
karşı artık direnme gücünün kalmayıp da belki seni kurtarır beklentisiyle
umudunu yüce rabbine bağladığında, kulağına şu âyetlerin sesi gelir:
"Bugün
herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur."245
İşte o
zaman dehşetten kalbin yerinden fırlar, helak olacağını anlar ve Allah'ın (c.c)
peygamberi vasıtasıyla yaptığı şu ikazı hatırlarsın:
"(Resulüm!)
Sakın, Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları
(cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.
Zihinleri bomboş olarak kendilerine bile dönüp bakamaz durumda, gözleri göğe
dikilmiş bir vaziyette koşarlar. (ResulümI) İnsanları uyar..."246
Bugün
dünyada insanların namuslarına ilişecek şeyleri konuşmak ve mallarını haksız
yere yemek ne kadar hoşuna gidiyor öyle değil mi? Fakat yarın kıyamet günü ilâhî
adaletin huzuruna çıkarıldığında hasret ve pişmanlığın ne büyük olur. İşte o
zaman her şeyi tükenmiş, fakir, âciz ve zelil bir halde ilâhî huzurda hakkında
verilecek hükmü beklersin. Ne bir hakkı iade etmeye gücün yeter ne de bir özür
beyan etmeye.
İşte bu an,
ömrün boyunca belki nice zorluklara katlanarak yapmış olduğun iyiliklerin,
hasımlarının haklarını ödemek için onların amel kefesine konulur.
Ebû
Hüreyre'nin rivayet ettiği bir hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v), ashabına hitaben,
"Müflis kimdir, bilir misiniz?" diye sordu, ashab da, "Ey Allah'ın Resulü, bize
göre müflis,
245 Mü'min
40/17.
246
ibrahim 14/42-44.
106
ÖLÜM ve
SONRASI
elinde
bulanan gümüşü, altını ve dünyalık eşyasını kaybeden kimsedir" diye cevap
verince Resûlullah (s.a.v) müflisin kim olduğunu şöyle tanıtmıştır:
"Ümmetimin
müflisi o kimsedir ki, kıyamet günü kıldığı namazları, tuttuğu oruçları ve
verdiği zekâtlarıyla birlikte gelir. Bununla birlikte ona buna sövdüğü, iftira
attığı, malını yediği, kanını akıttığı, dövdüğü kimseler de gelir, bu
iyiliklerinden hak sahiplerine dağıtılır. Şayet hak sahiplerine hakları
ödenmeden adamın sevapları tükenirse o kimselerin günahları adamın üzerine
yüklenir. Böylelikle (hiçbir iyiliği kalmadığı gibi öbür yanda bir sürü günahı
biriken bu adam) cehenneme atılır. İşte asıl müflis budur."2A1
Böyle bir
günde başına gelebilecek o felâketi düşün! Zaten elinde avucunda riyadan ve
şeytanın tuzaklarından arınmış saf bir amel kalmayacaktır. Şayet, o uzun kıyamet
müddetince elinde bir tanesi kalsa bile (âhirete kul hakkıyla gittiysen) onlar
bunu elinden alacaktır.
BOYNUZSUZ
HAYVANIN BOYNUZLUDAN HAKKINI ALMASI
Geceleri
namaz kılıp gündüzleri de oruç tutmana rağmen nefsini şöyle bir hesaba çeksen,
anlarsın ki bütün iyiliklerinle dahi telâfi edemeyeceğin kadar gıybet etmişsin!
Bundan ayrı olarak yenilen haramlar, ne olduğu belli olmayan şüpheli şeyler ve
Allah'a itaat hususunda yapılan birçok hata da eklenirse, böyle bir durumda
boynuzsuz hayvanın dahi boynuzludan hakkını isteyeceği bir günde kurtulmak nasıl
ümit edilebilir!
' Müslim,
Birr, 59; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 2; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/303, 334,
371; ibn Hibbân, es-Sahth, nr. 4411.
İMAM
GAZÂLÎ
207
Bu hususta
Ebû Zerr-i Gıfârî (r.a) şöyle anlatır:
"Resûlullah
(s.a.v) iki koyunun tokuştuklarını gördü ve, 'Ey Ebû Zer! Bunların neden
tokuştuklarını biliyor musun?' dedi. 'Hayır' dedim. Resûlullah (s.a.v), 'Fakat
Allah biliyor ve yarın kıyamet günü aralarında hakkıyla hüküm verecek'
buyurdu."248
Ebû Hüreyre
(r.a),
'Yeryüzünde
yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi
ancak sizin gibi topluluklardır"2*9 âyetinin açıklamasında şöyle demiştir:
"Kıyamet
günü bütün mahlûkat, kuşlar, vahşi evcil bütün hayvanlar diriltilip hesap yerine
getirilir. Sonra aralarında ilâhî takdir gereği adalet uygulanır ve boynuzsuz
hayvan boynuzludan hakkını alır. Ardından Allah (c.c) hepsine, Toprak olun!'
emrini verir, onlar da toprak oluverir, işte bu an, kâfirlerin, 'Keşke biz de
toprak olsaydık' diye temennide bulunacakları andır."
Ey miskin!
Dünyada uzun yıllar zorluklar çekerek kazandığın sevaplarını defterin
açıldığında göremediğin zaman halin nice olur? Amel defterinde iyiliklerinin
yazılı olmadığını görüp de, "Hani benim iyiliklerim?" dediğin zaman, "Onlar hak
sahiplerine verildi" denildiğinde durumun nice olur?
Yine
dünyada uzun yıllar işlememek için büyük çaba ve sabırlar gösterdiğin
günahlarını, o gün amel defterini doldurmuş olarak gördüğünde, "Ey rabbim!
Bunlar benim işlemediğim günahlardır" diyerek itiraz ettiğinde, sana cevap
olarak, "Bunlar, gıybetini ettiğin, sövdüğün, haklarında kötü zanda bulunduğun,
alışveriş yaparken, komşulukta bu-
248 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 5/162,173; Bezzâr, el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 4032; Hey-semî,
Mecmau'z-Zevâid, 10/352; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 39005, 39006.
249 En'âm
6/38.
lunurken,
bir hususta çekişirken zulmettiğin, haklarını yediğin kimselerin günahıdır"
dediğinde durumun ne olur?
ibn Mesud
(r.a) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:
"Şeytan
artık Arap topraklarında puta tapı İmasından ümidini kesmiştir. Fakat bundan
sonra sizlerden meydana gelecek küçük, ama helak edici şeyleri yapmanızdan
hoşnut olacaktır. Öyleyse var gücünüzle zulümden sakının. Zira kul, kendisini
kurtaracağı umuduyla, dağlar misali sevaplarıyla (Allah'ın huzuruna) gelir, o
sırada bir başka kul
çıkıverirye,
'Ey rabbim,
falanca kul bana zulmetti, hakkımı yedi'
der. Bunun
üzerine Allah (c.c) alacaklıya,
'Onun
iyiliklerinden ve sevaplarından sil (kendi kefene koy)' der. Bu adam da hiçbir
hakkını bırakmayıncaya kadar onun sevaplarından alır^
Bu adamın
durumu şuna benzer: Sefere çıkan bir grup konaklamak üzere bir yerde konaklar.
Yanlarında odun taşımadıklarından her biri (ısınmak ve yemeklerini pişirmek gibi
ihtiyaçlarını karşılamak için) etrafa dağılır ve odun toplarlar. Fakat
ateşlerini büyültemeden ve maksatlarına ulaşamadan kalkıp giderler. İşte
günahlar da böyledir (iisan, kul hakkını ödememesi ve günahlarının çokluğu
sebebiyle, sevaplarının karşılığını göremeden ateşe gider)."250
Zübeyr b.
Avvâm (r.a), "Muhakkak sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra şüphesiz siz
de kıyamet günü,
250 Hadisin
ilk kısmı için bk. Müslim, Sıfatü'l-Kıyâme, 65; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
2/368; Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 7264; Ebû Ya'lâ, el-Müsned, nr. 2294. Son
kısmı için bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/331; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr,
nr. 5872, el-Evsat, nr. 7319; es-Sagîr, nr. 904; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr.
7267; Begavî, Şer-hu's-Sünne, nr. 4203.
I
İMAM
GAZÂLÎ
209
rabbinizin
huzurunda davalaşacaksınız"251 âyeti nazil olunca Resûlullah'a (s.a.v):
"Yâ
Resûlallah! Dünyada kendi kendimize (veya aramızda) işlemiş olduğumuz günahlar
ve husumetler yarın kıyamet günü tekrar karşımıza çıkacak mı? (onlardan
sorulacak mıyız)" diye sordu. Resûlullah (s.a.v),
"Evet, her
hak sahibine hakkı ödenene kadar karşınıza çıkacaktır" 252 buyurdu.
Resûlullah'tan (s.a.v) bu cevabı alan Zübeyr, "Vallahi işimiz pek zor!" dedi.
Haksızlık
yolunda atılan bir adıma dahi müsamaha gösterilmediği, birtokatın, bir kelimenin
dahi hesabının yapıldığı, mazlumun zalimden intikamını aldığı o gün ne çetin bir
gündür!
Abdullah b.
Üneys (r.a)253 anlatıyor: Resûlullah'tan (s.a.v) işittim, şöyle buyurdu:
"Kıyamet
günü, Allah (c.c) kullarını çıplak, toz toprak içinde ve bühm halinde
hasreder"Biz, "Ey Allah'ın Resulü! Bühm nedir?" diye sorduk. Resûlullah (s.a.v),
"Yanında
hiçbir şeyi olmayan demektir" dedi ve ekledi:
"Sonra
Allah (c.c) mahşer halkına, uzaktakinin de ya-kındakinin de aynı şekilde
işitebileceği bir şekilde şöyle seslenir:
Ben melik
(her şeyin sahibi) ve deyyân (sizi hesaba çekecek olan) rabbinizim. Atılmış bir
tokat olsa bile, cennetliklerden birinde eğer cehennemlik birinin alacağı bir
hak varsa, bunu almadan o kimse cennete giremez. Yine, cehennemliklerden birinde
cennetlik birinin alacağı bir hak varsa onu almadan cehenneme giremez."
251 Zümer
39/30-31.
252
Tirmizî, Tefsîr, 40; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/164; Bezzâr,
el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 963; Ebû Ya'lâ, el-Müsned, nr. 676. Tirmizî'nin rivayeti
biraz farklıdır..
253 Allâme
Zebîdî, çoğu ihya nüshasına "Enes" olarak kaydedilmiş bu ismin yanlış
yazıldığını, doğrusunun "Abdullah b. Üneys" olduğunu kaydeder (bk. Zebîdî,
İthaf, 14/381).
ÖLÜM ve
SONRASI
Biz, "Yâ
Resûlallah! Allah'ın (c.c) huzuruna çıplak, toz toprak içinde ve yanımızda bir
şey olmadan nasıl varacağız?" diye sorduk. Resûlullah (s.a.v),
"İyiliklerinizle ve kötülüklerinizle"buyurdu.254
Ey Allah'ın
kulları! O halde Allah'tan korkun ve O'na sığının!
Kullara
yapılan zulüm ve haklarına tecavüz etmek, mallarını izinsiz almak, namuslarına
el uzatmak, canlarını sıkmak, âdâb-ı muaşerete riayet etmemek ve buna benzer
birçok şekilde olabilir.
KUL
HAKKINDAN KURTULMAK MÜMKÜN MÜ?
Allah (c.c)
ile kul arasında işlenen (insanın kendi nefsinde işlediği) hataların ve
günahların bağışlanması, kul hakkına nazaran daha kolaydır. Üzerinde birçok kul
hakkı birikmiş ve hak sahipleriyle de helâlleşmesi mümkün olmayan kimselere
gelince; o günahları için tam bir tövbe etmeli, kısas günü için bol bol iyilik
yapmalı, Allah için yaptığı iyilikleri mümkün olduğunca gizli tutmalıdır. Öyle
ki, onları Allah'tan başka kimse bilmemeli. Amellerinde kemal-i ihlâs içinde
bulunmalı. Belki bu yaptıklarıyla Allah'ın lutfu-na mazhar olur ve yüce Allah'ın
mümin kullarından sevdiklerine ikram edeceği kul hakkından kurtarma nimetini ona
da bahşeder. Bu hususta Hz, Enes'ten (r.a) şöyle bir hadis nakledilmiştir:
Enes (r.a)
anlatıyor:
Bir ara
Resûlullah (s.a.v) ile birlikte otururken güldüğünü gördük; öyle ki azı dişleri
gözükmüştü. Hz. Ömer, Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) güldüğünü görünce, "Anam
254 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 3/495; Hâkim, el-Müstedrek, 2/438; ibn Ebû Âsim, es-Sünne,
nr. 514; ayrıca bk. Taberânî, Müsnedü'ş-Şâmiyyfn, nr. 156; el-Evsat, nr. 8588.
İMAM
GAZALİ
211
babam size
feda olsun ey Allah'ın Resulü, sizi güldüren şey nedir?" diye sordu. Resûlullah
(s.a.v) şöyle anlattı:
"Ümmetimden
iki adam aziz ve celi I olan Allah'ın huzuruna durdu. Onlardan biri, Ey rabbim,
şu (din) kardeşimden hakkımı al' dedi. Allah Teâlâ diğerine, 'Kardeşine hakkını
ver' buyurdu. Adam, 'Ey rabbim, hiçbir iyiliğim kalmadı' diye karşılık verdi.
Allah (c.c) hakkını isteyene, 'Kardeşine ne yapacaksın, hiçbir iyiliği de
kalmamış' buyurdu. Hak sahibi, 'Ey rabbim, o zaman benim günahlarımdan ona
yükle'dedi."
Hz. Enes
(r.a) diyor ki: "Resûlullah (s.a.v) hadisenin bu kısmını anlatırken göz
yaşlarını tutamadı ve ağladı, ardından şöyle buyurdu:
"O gün
gerçekten pek çetin ve zor bir gündür. O gün insanlar (korkularından ve
çaresizliklerinden) günahlarının alınıp başkalarına yüklenmesini isterler.
(Resûlullah kıssanın kalanına devam ederek) Allah (c.c) hak sahibine, 'Başını
kaldır ve şu cennetlere bir bak' dedi. Hak sahibi başını kaldırıp baktığında,
'Ey rabbim,
gümüşten yapılmış yüksekçe saraylar ve incilerle bezenmiş altından köşkler
görüyorum. Bu kimin; bir peygamberin mi, bir sıddîkın mı yoksa bir şehidin mi?'
diye sordu. Allah (c.c), 'Hayır, onlar ücretini ödeyen kimselerindir. ' Ey
rabbim onları satın almaya kimin gücü yetebilir ki?' 'Sen buna sahip olabilirsin
(yani onları satın almaya gücün yeter).' Adam, 'Nasıl sahip olabilirim?' 'Din
kardeşini affetmenle.' Adam,Ey rabbim, ben kardeşimi affettim' deyince Allah
(c.c), 'O zaman kardeşinin elinden tut ve cennete girin' buyurdu."
Resûlullah
(s.a.v) bunları anlattıktan sonra şöyle buyurdu:
212
ÖLÜM ve
SONRASI
"Allah'tan
korkun ve dünyada aralarınızı düzeltin, yoksa Allah (c.c) (kıyamet günü)
müminlerin arasını bulacaktır."255
Resûlullah'ın (s.a.v) bu hadisi, bu dereceye ve mükâfata ulaşabilmek için
Allah'ın ahlakıyla ahlâklanılması gerektiğini tembih etmektedir. Bu ahlâk,
insanların aralarını bulmak başta olmak üzere diğer güzel ahlâk çeşitleridir.
Şimdi, amel
sayfalarında kul hakkının bulunmadığını, varsa da Allah Teâlâ'nın onları
lutfuyla sildiğini ve ebedî saadete kesin ereceğini bir düşün.
Allah'ın
(c.c) sana rıza hırkasını giydirdiği, bir daha asla azap görmeyeceğin bir
saadete erdirdiği, fâniliği söz konusu olmayan nimetlere kavuşturduğu zaman
sevincin nasıl olur, bir düşün. İşte o zaman kalbin sevinçten uçar, yüzün
bembeyaz nur gibi olur ve sevinçten ayın on dördü gibi parlarsın.
Günahlardan
arınmış, başın dimdik, cennet kokularını etrafa saçarak, yüzündeki sevinç
aydınlığı ile etrafını ısıtarak, salına salına mahlûkatın arasında yürüdüğünü
bir düşün.
Gelmiş
geçmiş bütün mahlûkatın senin haline, güzelliğine ve cemaline gıpta ile
baktıklarını, meleklerin önünde ve arkanda yürüdüklerini ve seni gören herkese,
"İşte bu, Allah'ın kendisinden razı olduğu, onun da Allah'tan razı olduğu
kimsedir. Bundan sonra bir daha asla azap ve azarlama görmeyeceği bir saadete
ermiştir" diye seslendiklerini hayalinde canlandır.
Böyle bir
makam mı yoksa dünyada riya, yağcılık, yapmacık tavırlar ve gösteriş gibi
şeylerle ulaştığın makam-mevki mi daha yücedir?
255 ibn
Ebü'd-Dünyâ, Hüsnü'z-Zannı Billâh, nr. 117; Hâkim, el-Müstedrek, 4/576; ibn
Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 4655; Münzîrî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 3633.
İMAM
GAZÂLÎ
213
Eğer bu
derecenin dünyevî mevkilerden hayırlı olduğunu ve hatta onunla kıyas dahi
edilemeyeceğini anladıysan ve bu yüksek dereceye kavuşmak istiyorsan, Allah'a
olan ibadet ve taatlerine saf bir ihlâs ve samimi niyetiyle devam et. Unutma ki
bu dereceye ancak böyle ulaşabilirsin!
Allah
hepimizi kötü duruma düşmekten korusun. Şayet âhirette durum hiç beklenmedik bir
şekilde olursa, yani senin küçük zannettiğin günahların amel defterinde karşına
büyük günahlar olarak çıkarsa, o zaman Allah (c.c) sana gazaplanarak, "Ey kötü
kul! Lanetim üzerine olsun; yaptığın ibadetleri de kabul etmiyorum" diyecektir.
Bu sesi işitir işitmez yüzün simsiyah olur. Allah Teâlâ'nın kızması üzerine
melekler de kızarak, "Bizim ve hatta bütün mahlûkatın laneti üzerine olsun"
derler.
O sırada
zebaniler yanına gelirler. Allah Teâlâ'nın öfke-lenmesiyle onlar da
öfkelenirler. Sert kalpli tutumları, ürkütücü görünüşleri ve çirkin sûretleriyle
onun üzerine doğru gelirler. Sonra saçlarından tutarak seni yüzüstü mahlûkatın
önüne doğru sürerler. Herkes kararmış olan yüzünü ve ortaya çıkan rezilliklerini
seyreder. O zaman, "Vay halime! Keşke helak olsam" dersin. O sırada zebaniler
sana, "Bugün (yalnız) bir defa yok olmayı istemeyin; aksine birçok defa yok
olmayı isteyin"256 derler.
Sonra
melekler etrafa, "Bu falan oğlu falandır. Allah onun kusurlarını ve
rezilliklerin ortaya döktü ve çirkin fiillerinden ötürü ona lanet etti. Bundan
sonra onun için asla saadet göremeyeceği bir azap vardır" diye seslenirler.
Böyle bir
hadise ile karşılaşılmasının sebebi çoğu kere, insanlardan gizleyerek işlediğin
veya onların kalplerinde yer edinmek için yaptığın veyahut da onların yanında
utanacak bir duruma düşmemek uğruna işlediğin günahlardır.
256 Furkân
25/14.
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM GAZALİ
215
Ne kadar da
cahilsin! Pek yakın bir zamanda ölüp gidecek bir avuç insanın gözünden düşmemek
için gizli saklı günah işledin, fakat Allah'ın huzurunda o büyük mahşer
kalabalığının önünde rezil olmaktan hiç korkmadın. Bununla birlikte Allah'ın
gazabına ve elim olan azabına duçar olacağını, sonrasında zebanilerin ellerinde
cehenneme atılacağını hiç düşünmedin.
Karşılaşacağın hallerin budur. Bunlarla birlikte henüz farkında olmadığın bir
büyük tehlike daha var ki o, sırat köprüsüdür. Şimdi onu anlatacağız.
DOKUZUNCU
BÖLÜM
SIRAT
KÖPRÜSÜ
Bütün bu
tehlikeleri düşündükten sonra Allah Teâlâ'nın şu âyeti üzerinde tefekkür et:
'Takva
sahiplerini gruplar halinde çok merhametli olan Allah'ın huzurunda toplarız.
Günahkârları da susuz olarak cehenneme süreriz."257
"(Allah
meleklerine emreder:) Onlara cehennemin yolunu gösterin, onları tutuklaym, çünkü
onlar sorguya çekilecekleri"25S
Bütün
mahlûkat mahşer meydanında yaşadığı bunca felâketin ve korkutucu manzaraların
ardından sırat köprüsüne götürülür. Sırat, cehennem üzerine uzatılmış, kılıçtan
keskin ve kıldan ince bir köprüdür.
Bu dünyada
istikamet üzere olup Allah'ın kendilerine gösterdiği doğru yoldan ayrılmayanlar,
sırat köprüsünden kolayca geçerek bu tehlikeden kurtulurlar. Fakat istikametten
sapıp sırtlarında ağır günah yüküyle gelenler daha ilk
257 Meryem
19/85-86.
258 Sâffât
37/23-24.
216
ÖLÜM ve
SONRASI
adımlarını
atar atmaz ayakları kayar ve cehenneme düşerler.
Sen şimdi,
sıratı ve onun ne kadar ince olduğunu gördüğünde kalbinde hissedeceğin o
korkuyu, altındaki cehennemin simsiyah ateşini ve o ateşin çıkardığı uğultuları
3 -
Dermanın
tükenmiş olmasına rağmen oradan geçmen gerektiğini, kalbinin yerinden
çıkarcasına çarptığını, yeryüzünde yürümeyi değil, sırtındaki o ağır günah
yüküyle sırattan geçmeye çalıştığını, korkudan dizlerinin birbirine çarptığını
hayalinde canlandır!
Peki, o
köprüye daha ilk adımını atar atmaz keskinliğini hissettiğin, buna rağmen ikinci
adımını da atmak zorunda olduğunu bildiğin ve önünde tir tir titreyen insanların
dengelerini kaybederek teker teker cehenneme düştüklerini, zebanilerin
ellerindeki mahmuz ve çengellerle onları başları üstüne ateşe doğru hızla
çektiklerini gördüğünde halin nice olur? Bu ne korkunç bir manzara! Ne zor bir
yokuş! Ne dar bir yol!
Bu arada
bir de kendi haline bak! Sürüne sürüne köprüden geçmeye ve arada bir kalkmaya
çalıştığını, ancak günahlarının ağırlığından ötürü sağa sola yalpaladığını ve
insanlara çarptığını, köprüden geçmek isteyen çoğu kişinin kayarak cehenneme
yuvarlandığını ve bu esnada da Resûlullah'ın (s.a.v), "Ey rabbim! Ümmetimi
kurtar, ümmetimi kurtar!" diye dua ettiğini gözünün önüne getir.
Düşün,
sırat köprüsünden ayakları kayarak düşenlerin çokluğundan ötürü cehennemin
derinliklerinden kulağına kadar gelen çığlık ve feryatları işittiğinde halin
nasıl olur? Ya senin de ayağın kayşa! Artık ne kadar pişman ve perişanlık duysan
da bu sana fayda vermeyecek ve, "İşte korktuğum başıma geldi. Keşke dünyaya geri
döndürül-
İMAM
GAZÂLÎ
217
sem (de
sâlih ameller işlesem). Keşke Peygamber'in (s.a.v) yolunu tutsaydım. Keşke
falanca kişiyle hiç dostluk kurmasaydım. Keşke toprak olaydım. Keşke kimsenin
beni bulamayacağı, hatırlamayacağı bir şekilde yok olup git-seydim. Keşke anam
beni hiç doğurmasaydı!" diye ferya-dü figan koparacaksın.
İşte sen
böyle ahlanıp vahlanırken -Allah hepimizi korusun- cehennem ateşi birden seni
pençesine alıverir. Sonra bir münadi, "Alçaldıkça alçalırı orada. Benimle
konuşacak bir şeyiniz yok artık"259 der.
Mahlûkat bu
sesi işittikten sonra artık ne bağırabilir ne inleyebilir ne nefes alır ne de
yardım dileyebilir.
Tüm bu
tehlikeler önünde iken acaba aklının nerelerde olduğunu biliyor musun? Şayet bu
anlatılanlara bir türlü inanamıyorsan, gerçekten kâfirlerle birlikte cehennemin
tabakalarında kalacağın müddet pek uzundur! Eğer bunlara inanıyor, fakat hâlâ
gafil davranıyor ve oraya hazırlanmada gevşeklik gösteriyorsan hakikaten büyük
bir zarar ve ziyan içindesin demektir.
Eğer imanın
seni, Allah rızâsı uğrunda O'na itaat etmeye ve yasaklarından sakındırmaya
sevketmiyorsa bunun sana ne faydası olur ki?
Şayet
önünde sırat köprüsünün felâketleri ve oradan geçerken kalbinin yerinden
fırlarcasına çarpmasının dışında başka hiçbir korku olmasa ve oradan sağ salim
geçsen bile o anda hissedeceğin korku ve dehşet sana yeter de artar bile!
259
Mü'minûn 23/108.
218
ÖLÜM ve
SONRASI
SIRAT
KÖPRÜSÜNDEKİ TEHLİKELER
Resûlullah
(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Sırat
köprüsü cehennemin bir başından öbür başına kurulur ve peygamberlerden ümmeti
ile ilk geçen ben olurum. O gün peygamberlerden başkası konuşmaz. Peygamberlerin
duası şöyledir: Allahım, ümmetime selâmet ver, onları sağ salim buradan geçir."
Cehennemde
sedan dikenini 26° andıran demirden çengeller ve mahmuzlar vardır."
Bundan
sonra Resûlullah (s.a.v) ashabına yönelerek, "Siz hiç Sedan dikeni gördünüz mü?"
diye sordu. Ashab, "Evet ey Allah'ın Resulü, gördük" dediler. Resûlullah
(s.a.v),
"İşte
cehennemin çengelleri sedan dikenleri gibidir, ancak çok daha büyüktürler.
Büyüklüklerini de yalnız Allah (c.c) bilir. Bu çengeller herkesi ameline göre
(cehenneme) çekerler. Kimi amelinin azlığından helak olur, kimi de hardal tanesi
gibi parça parça olur ve bundan sonra kurtulur (cennete gider)."261
Ebû Saîd-i
Hudrî (r.a) rivayet ediyor: Resûlullah (s.a.v)
buyurdu ki:
İnsanlar
cehennem köprüsünün üzerinden geçerler. O köprünün üzerinde dikenler, çengeller
ve demir kancalar vardır. Bunlar sağdan soldan insanları çekip yakalarlar.
Köprünün yan taraflarında ise melekler, 'Allahım! Bu insanları buradan kurtar'
diye dua ederler.
Kimileri
oradan şimşek gibi, kimileri rüzgâr gibi, kimileri hızla koşan bir at gibi,
kimileri de koşarak geçer. Bazıları
260 Bir
çöl bitkisidir. Dikenleri kalın, uzun, geniş ve sivridir.
261
Buhârî, Tevhîd, 24; Müslim, imân, 299; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/275-276;
ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 7429.
İMAM
GAZÂLÎ
219
ise normal
bir yürüyüşle, bazıları da emekleyerek bazıları ise sürünerek geçer.
Cehennemliklere gelince, onlar ne ölür ne de rahat içinde kalır; onların yeri
orasıdır. Günahları ve hataları sebebiyle yakalananlara gelince, onlar kömür
gibi olana kadar ateşte yakılırlar. Sonra onlar için şefaat izni çıkar (ve
cennete giderler)."262
SIRAT
KÖPRÜSÜNDEN GEÇENLER
İbn
Mesud'un rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Allah
Teâlâ öncekileri ve sonrakileri o malûm yerde (mahşerde) ve zamanda (kıyamette)
bir araya toplar. Bütün mahlukat kendileri hakkında verilecek hükmü görmek için
kırk yıl süreyle gözlerini gökyüzünden ayırmazlar."
Resûlullah
(s.a.v) bir hayli uzun olan bu hadisi, müminlerin Allah'a secde etmelerine kadar
olan kısmını anlattıktan sonra şöyle devam etmiştir:
"Sonra
Allah (c.c) müminlere, 'Başlarınızı kaldırın' der. Müminlerde başlarını
kaldırır. Allah (c.c) onların her birine amelleri miktarmca nur verir. Kimine
verilen nur büyük bir dağ kadardır; onun önünü aydınlatarak ilerler. Kiminin
nuru ondan daha küçüktür. Bazılarına verilen nur ise bir hurma kadardır. Hatta
bazılarının nuru ondan bile azdır. Kendisine en son nur verilen kişiye bu nuru,
sadece ayak parmağının ucu kadar bir kısmını aydınlatır. Bu ışık da bazan yanar
bazan söner. Yandığı zaman yürür, söndüğü zaman olduğu yerde kalakalır."
Resûlullah
(s.a.v) bu hadisin devamında, müminlerin nurları nisbetinde sıratı geçtiklerini
anlatırken şöyle buyurmuştur:
262 Buhârî,
Tevhîd, 24; Müslim, imân, 302; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/25-26; Ne-sâî,
es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 11327.
220
ÖLÜM ve
SONRASI
'Kimileri
göz açıp kapayacak kadar bir zamanda, kimileri şimşek gibi, kimileri bulut gibi,
kimileri yıldızın kayması gibi, kimileri hızlı koşan bir at gibi, kimileri de
koşarak sıratı geçer gider. Nuru sadece ayak parmaklarının ucunu aydınlatan
kimse ise sıratı yüzükoyun sürünerek geçmeye çalışır. Öyle ki, bir eliyle
kendine çekerken diğerini sürür; bir ayağıyla sürünürken diğerini çeker. Ateş
ise onu her taraftan kuşatmış ve dokunmaya başlamıştır. Nihayet o kimse böyle
sürüne sürüne köprüyü geçer ve kurtulur. Sonra ayağa kalkar ve, 'Allah'a
hamdolsun! O, hiç kimseye bahşetmediği bir nimeti bana verdi, zira o felâketleri
görmeme rağmen beni onlardan kurtardı' der. Daha sonra melekler bu adamı
cennetin kapısının önünde bulunan bir suya götürüp yıkarlar."263
Enes b.
Mâlik (r.a), Resûlullah'ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"Sırat
(köprüsü) keskin bir kılıç ya da ince bir kıl gibidir. Melekler mümin erkek ve
kadınları kurtarırlar (kurtarmaya çalışırlar). Cebrail de benim kuşağımdan tutar
(öylece sırattan geçerim) ve, 'Ey rabbim, ümmetimi kurtar, ümmetimi kurtar'
derim. O gün nicelerinin ayakları kayar (cehenneme düşer)."264
İşte bunlar
sıratın tehlikeleri ve dehşetleridir. O halde bu hususta uzunca düşün! Çünkü o
gün kıyametin dehşetinden ve felâketinden sağ salim kurtulanlar, ancak
dünyadayken onu tefekkür edip tedbirini alanlar olacaktır. Zira Allah (c.c) bir
kulunun kalbinde iki korkuyu bir arada bulundurmaz. Kıyametin bu tehlikelerinden
dünyadayken haberdar olup onlardan korkan, sakınan ve tedbirini alan kimse,
263 Hâkim,
el-Müstedrek, 2/376, 3591; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 5265; Heyse-mî,
Mecmau'z-Zevâid, 10/340-343.
264
Beyhakî, Şuabü'l-imân, nr. 366-367; ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
6/110; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 1597.
İMAM
GAZÂLÎ
221
yarın
âhiret günü emniyette olur. Korkudan bahsederken kadınlarda olduğu gibi, yufka
yürekliliklerinden kaynaklanan ağlamayı, kıyametin dehşetlerini işittiğin vakit
mahzû-nî tavır takınmanı ve kısa bir müddet sonra unutarak oyun eğlenceye
dalmanı kastetmiyorum. Böyle bir korkudan ne çıkar ki!
Bir şeyden
korkan ondan kaçar; bir şeyi ümit eden de onu arar. Seni ancak, Allah'a isyan
etmekten engel olan ve O'na itaate teşvik eden bir korku kurtarabilir.
Kıyametin
felâketlerinden kadınların yufka yürekliliği gibi korkanlardan başka bir de
ahmakların korkusu vardır. Çünkü onlar kıyametin felâketlerini işittikleri vakit
hemen, "Allahım! Sana sığınırız, senden yardım dileriz. O gün bizleri koru ve
kurtar" derler; ancak felâketlerini hazırlayan günahları işlemeye devam ederler.
Şeytan ise onların bu gayri samimi sözlerine gülmekle yetinir.
İşte
kıyametin dehşet ve felâketleri de bunun gibidir. İnsanı bu tehlikelerden ancak,
sadık ve samimi bir kalp ile söylenen "lâ ilahe illallah" kalesi kurtarır.
Sadakatin
ve samimiyetin mânası, Allah'tan gayri maksudun ve mabudun olmamasıdır. Kim ki,
hevâ ve hevesini ilâh edinmişse o, rabbini tevhidde sadık ve samimi olmaktan çok
uzaktır ve tehlikededir.
Eğer
bunları yerine getirmekten kendini âciz görüyorsan o zaman Resûlullah'ı (s.a.v)
sev, onun sünnetlerini uygulama hususunda hırslı ol, ümmetinin sâlihleriyle
beraber bulun ve onların bereketli dualarını almaya bak. Belki bu sayede, amel
sermayenin az olmasına rağmen, Peygam-berimiz'in ve ümmetinin sâlihlerinin
şefaatine nail olur ve kurtulursun.
ÖLÜM ve
SONRASI
ONUNCU
BÖLÜM
ŞEFAAT
Müminlerden
bazılarının (hata ve günahları sebebiyle) cehenneme girmeleri kesinleştiği
vakit, Allah Teâlâ onlar hakkında, peygamberlerin, sıddîkların hatta âlimlerin,
sâ-lihlerin ve kendi katında kadri ve kıymeti olan herkesin şefaatini kabul
eder. Bu kimseler aileleri, akrabaları, dostları ve tanıdıkları için şefaat
yetkisine sahip olacaklardır.
O halde hiç
olmazsa kendin için onların şefaatine nail olabilme arzusuyla gayret et. Bunu
elde edebilmek için de hiçbir insanı hakir görüp aşağılama! Çünkü Allah (c.c)
dostlarını kulları arasında gizlemiştir; dikkat et, belki senin aşağılayıp küçük
gördüğün kimse Allah'ın bir velîsi olabilir! Yine, hiçbir günahı küçük görüp
küçümseme! Çünkü Allah, gazabını ve öfkesini günahlarda gizlemiştir ve senin
hafife aldığın o günah azap görmene neden olabilir.
Hiçbir
ibadeti de hafife alma! Çünkü Allah'ın rızâsı ve hoşnutluğu ibadet ve taatlerde
gizlidir, belki yüce Allah'ın rızâsı o hafife aldığın ibadette saklıdır! Bu
taat, güzel bir çift söz, sadaka olarak verilen bir lokma ekmek veya güzel bir
niyet dahi olabilir.
İMAM
GAZÂLÎ
223
Şefaatin
hak olduğuna Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadis-i şeriflerden birçok delil göstermek
mümkündür. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmuştur:
"Pek
yakında rabbin sana (şefaat yetkisini) verecek ve sen de bundan hoşnut
olacaksın"265 buyurmuştur.
Abdullah b.
Amr (r.a)266 anlatıyor:
Resûlullah
(s.a.v), İbrahim'in (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'deki, "Rabbiml Onlar (putlar),
insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldular. Şimdi kim bana uyarsa o
bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan, pek
esirgeyensin"267 ve İsa'nın,
"Eğer
kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kullarındır
(dilediğiniyaparsın)"263 sözlerinin geçtiği âyetleri okuduktan ellerini kaldırdı
ve,
"Ümmetim,
ümmetim"diye ağladı. Bu sırada Allah (c.c) Cebrail'e, "Ey Cebrail! Muhammed'e
git ve onu ağlatan şeyin ne olduğunu sor" buyurdu. Allah Teâlâ her şeyi
bilme-siyle beraber Cebrail (a.s) Hz. Peygamber'in (s.a.v) yanına vararak
ağlamasının nedenini sordu. Peygamber Efendimiz de ona anlattı. Bunun üzerine
Allah (c.c) Cebrail'e, "Muhammed'e git ve ona de ki: Çok değil, yakın bir zaman
sonra, seni ümmetin hususunda hoşnut edecek; üzmeyeceğiz" buyurdu.269
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Benden
önce hiçbir peygambere (bir arada) verilmeyen beş şey bana verildi:
265 Duhâ
93/5.
266
Zebîdî, ihya nüshalarında Amr b. Âs olarak kaydedilen bu bilgiyi, Abdullah b.
Amr olarak değiştirmiş ve doğrusunun da böyle olduğunu söylemiştir.
26? ibrahim
14/36.
868 Mâide
5/118.
269 Müslim,
imân, 346; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 7234, 7235; Begavî, Şerhu's-Sünne,
nr. 4337.
224
ÖLÜM ve
SONRASI
1. Allah
(c.c) bana, bir aylık uzaklıkta dahi bulunan düşmanın kalbine korku salmakla
yardımda bulundu.
2. Benden
önce hiçbir ümmete ganimet alması helâl kılınmamışken bana helâl kılındı.
3. Bana ve
ümmetime bütün yeryüzü mescid, toprağı da temiz (ve temizleyici) kılındı. O
halde ümmetimden kim bir yerde namaz vaktine yetişirse orada namazını kılsın.
4. Bana
umumî şefaat yetkisi verildi.
5. Her
peygamber sadece kendi toplumuna peygamber olmuşken ben bütün mahlûkata (insan
ve cine) gönderil-
dim.'
270
RESÛLULLAH'IN (s.a.v) ŞEFAATİ
Resûl-i
Ekrem (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Bunu
övünmek için söylemiyorum; kıyamet günü ben peygamberlerin imamı, onların hatibi
ve şefaatlerinin sahibi (yetkilisi ve dağıtıcısı) olurum."(tm)
Bir diğer
hadislerinde de şöyle buyurmuştur:
"Övünmek
için söylemiyorum, ama ben (dünyada ve âhirette) âdemoğullarınm efendisiyim.
Kıyamet günü yer yarıldığında ondan ilk çıkacak olan benim. İlk olarak şefaat
edip şefaati kabul olunacak da benim. O gün livâü'l-hamd sancağı elimde olacak
ve onun altında Âdem ve ondan sonra gelenler (müminler) bulunacak."272
270
Buhârî, Teyemmüm, 1; Müslim, Mesâcid, 3; Nesâî, Gusül, 26; ibn Hibbân,
es-Sahîh, nr. 6397.
271
Tirmizî, Menâkıb, 1; ibn Mâce, Zühd, 37; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/137;
Hâkim, el-Müstedrek, 1/71; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 5/484.
272
Tirmizî, Menâkıb, 1, Tefsir, 18; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 1/282; Beyhakî,
Delâilü'n-Nübüvve, 5/481-483; Ebû Ya'lâ, el-Müsned, nr. 2328; İbnü'l-Esîr,
Câmiu'l-Usûl, nr. 6325.
I
İMAM
GAZÂLÎ
225
Diğer bir
hadiste şöyle buyrulmuştur:
"Her
peygamberin kabul edilmiş bir duası vardır. Ben ise o duamı kıyamete, ümmetime
şefaat etmek üzere saklıyorum."273
İbn
Abbas'ın (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle anlatmıştır:
"Kıyamet
günü her peygamber için altından minberler hazırlanır. Hepsi minberlerine
oturur, benimkisi boş kalır; oturmam. Ben, cennete gönderildikten sonra ümmetim
geride kalır, benimle gelemez endişesiyle rabbimin huzurunda, ayakta beklerim.
Sonra, 'Ey rabbim, ümmetim!' derim. Allah azze ve celle, 'Ey Muhammedi Ümmetine
ne yapmamı istersin?' diye sorar. Ben, 'Ey rabbim, bir an evvel hesaplarını gör'
derim ve hiç durmadan her birine teker teker şefaat ederim. Öyle ki, cehennem
bekçisi mâlik, 'Ey Muhammedi Ümmetinden rabbinin gazap edeceği hiç kimseyi
ateşte bırakmadın!' der."274 Resûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: "Ben kıyamet
günü, yeryüzünde bulunan taş ve topraktan çok daha fazla kişiye şefaat
ederim."275
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) sahabelerle yemek yediği bir zamanda et
yemeği getirilmiş, Resû-lullah'a da kol kısmı ikram edilmişti. Resûlullah etin
bu kısmını pek severdi. Etten bir parça aldıktan sonra şöyle buyurdu:
"Ben
kıyamet günü bütün peygamberlerin efendisiyim. Bunun sebebini biliyor musunuz?
Bu şöyle olur. Allah Te-
273
Buhârî, Tevhîd, 31; Müslim, imân, 334-341; Tirmizî, Daavât, 131; ibn Mâce, Zühd,
37; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/381.
274
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Keblr, nr. 10771; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, nr. 18536.
275 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 5/347; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, nr. 4112; Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, nr. 18527.; Hatîb-i BağdBağdat, 12/330. Bir rivayette,
"Yeryüzünde bulunan ağaç ve taşlardan..." ifadesi geçmektedir.
226
ÖLÜM ve
SONRASI
âlâ kıyamet
günü gelmiş geçmiş bütün mahlükatı düz bir meydanda toplar. Çağına (melekler)
herkese seslerini duyuracak bir şekilde nida ederler ve bakan her göz onları
görür. Güneş iyice yaklaştırılır. İnsanlar başlarına gelen şiddet ve
musibetlerden ötürü, tahammül edemeyecekleri bir keder ve üzüntü içine düşerler.
Sonra birbirlerine,
'Şu
halimizi görmez misiniz? Rabbimizden bizim için şefaatçi olacak birini arayalım'
derler. Ardından yine birbirlerine, 'Âdem'e (a.s) gidelim' derler ve Âdem'in
(a.s) yanına varırlar. Ona,
'Ey
beşeriyetin babası Âdem (a.s)! Allah (c.c) seni kudret eliyle yarattı,
rahmetinden sana ruh üfledi ve meleklere sana secde etmelerini emretti. Rabbinin
katında bizler için şefaatte bulun! Şu halimizi ve çektiklerimizi görmez misin?'
diye ricada bulunurlar. Âdem (a.s),
'Rabbim
bugün öyle kızgındır ki, bugüne kadar ne böyle kızdı ve ne de bundan sonra böyle
kızacak. Rabbim beni o yasak ağaçtaki meyveden yememem hususunda uyarmış ve bana
yasaklamıştı, ancak ben bu emri dinlemedim ve ondan yedim. Şimdi ben sadece
kendimi düşünüyorum. Bir başka peygambere, Nuh'a gidin' der. Herkes Nuh'un (a.s)
yanına varır. Ona,
'Ey Nuh
(a.s)! Sen yeryüzünde, topluluk halindeki insanlara gönderilen elçilerin
ilkisin. Sen Allah'ın "şükreden kul olarak vasıflandırdığı birisin, rabbinin
katında bizler için şefaatçi ol, şu halimize baksana' derler. Nuh (a.s),
'Rabbim
bugüne kadar gazaplanmadığı ve bundan sonra da hiç böyle gazaplanmayacağı bir
şekilde öfkelidir. Benim rabbim katında reddedilmeyecek bir duam vardı, onu da
kavmim için kullandım. Şu anda kendi nefsimle meşgulüm. Bir başkasına, İbrahim
Halîlullah'a gidin' der. Herkes Hz. İbrahim'in yanına gider. Ona,
İMAM
GAZÂLÎ
227
'Sen,
Allah'ın elçisi, O'nun yeryüzündeki dostusun (ha-lîlisin). Rabbinden bizler için
şefaat dileğinde bulun. Yoksa şu halimizi görmüyor musun?' derler. İbrahim
(a.s),
'Rabbim
bugüne kadar gazaplanmadığı ve bundan sonra da hiç böyle gazaplanmayacağı bir
şekilde öfkelidir. Ben üç yerde (bazı nedenlerle) yalan konuşmuştum276 (o
sebeple sizlere şefaatçi olamam)' der. Ardından onları anlatır ve, 'Bir
başkasına Musa'ya (a.s) gidin, o size yardımcı olsun' der. Bunun üzerine herkes
Musa'nın (a.s) yanına varır. Ona,
'Ey Musa!
Sen Allah'ın peygamberisin. O seni kendine elçi yaparak ve seninle konuşarak
insanlara üstün kıldı. Rabbinin katında bizim için şefaatçi ol. Şu halimizi
görmez misin?' derler. Musa (a.s),
'Rabbim
bugüne kadar gazaplanmadığı ve bundan sonra da hiç böyle gazaplanmayacağı bir
şekilde öfkelidir. Ben rabbimden bir emir almadığım halde birinin ölümüne sebep
olmuştum. Bugün kendimden başkasını düçüne-mem. Bir başkasına, İsa'ya gidin'
der. Onlar da İsa'ya (ı , giderler ve,
'Ey İsâ,
sen Allah'ın peygamberi, Meryem'in rahmine attığı, rahmetinden ve kudretinden
sana ruh bahşettiği birisin. Sen daha beşikteyken insanlarla konuştun. Rabbin-
276 Zebîdî
bu üç durumu şöyle açıklar:
Birincisi,
Sâffât sûresinin 89. âyetinde zikredildiği gibi, ibrahim'in (a.s),"Hastayım"
diye bir bahane ileri sürmesidir. Olay şöyle gerçekleşir: ibrahim'in (a.s) kavmi
yıldızlara bakar ve onların şekilleriyle kâhinlik yapardı. Bu kâhinler bir
bayram arefesi ibrahim'e (a.s) gelerek yarın kendileriyle beraber gelmesini ve
onun da kâhinlikte bulunmasını istediler. Bunun üzerine ibrahim (a.s) yıldızlara
şöyle bir baktı ve, "Ben hastayım, gelemem" dedi.
ikincisi:
ibrahim (a.s) puta tapanların mâbedlerindeki bütün putları kırmış ve en sonunda
baltayı büyük putun eline vermişti, insanlar ibrahim'e (a.s), 'tunları sen mi
yaptın?" diye sorduklarında ibrahim (a.s), "Hayır, şu büyük olan yf.ptı,
dilerseniz ona sorun" demişti.
Üçüncüsü:
Kendisine yanındaki kadının (Sâre) kim olduğunu soranlara, "O benim kız
kardeşimdir" diye cevap vermişti. Ayrıca bk. Kastallânî, İrşâdü's-Sârf, 10/357.
228
ÖLÜM ve
SONRASI
den bizim
için şefaat dile. Yoksa şu halimizi görmez misin?' derler. İsâ (a.s),
'Rabbim
bugüne kadar gazaplanmadığı ve bundan sonra da hiç böyle gazapianmayacağı bir
şekilde öfkelidir. Ben sadece kendimle meşgul olabilirim, sizler Muham-med 'e
gidin'der.
İsâ (a.s)
şefaat edememesini herhangi bir hataya bağlamadı. Bu sefer herkes benim yanıma
gelir ve,
'Ey
Muhammedi Sen Allah'ın peygamberi ve peygamberinin en sonuncususun. Allah senin
gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladı. Bizim için rabbinden şefaat dileğinde
bulun! Yoksa şu halimizi görmez misin?' derler.
Ben hemen
arşın altına varır ve rabbime secdeye kapanırım. Allah (c.c) bana, daha önce hiç
kimseye göstermediği ve hiçbir kimseye açmadığı övgü ve hamd kapılarını açar,
ben de rabbimi en güzel sıfatlarıyla zikrederim, överim. Sonra bana,
'Ey
Muhammedi Başını kaldır, ne istersen sana verilecek, şefaat et, şefaatin kabul
edilecek' denir. Ben de, 'Yâ rabbi ümmetim, yâ rabbi ümmetim!' derim. Sonra
bana,
'Ey
Muhammedi Kendisine sorgu sual olmayanları cennetin sağ kapılarından sok;
bunların diğerleri gibi başka kapılardan girme hakları da vardır' denilir."
Resûlullah
(s.a.v) bundan sonra şöyle buyurmuştur:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, cennetin kapılarının genişliği
Mekke ile Himyer (veya Mekke ile Şam'daki Busrâ) arasındaki mesafe kadardır."277
Hadisin bir
başka rivayetinde hadis aynen zikredilmiş ve İbrahim'in (a.s) yaptığı hatalar da
zikredilmiştir. Bunlar:
277 Buhârî,
Tefsîr, 5; Müslim, imân, 327; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 10.
İMAM GAZÂÜ
229
1.
Yıldızlara baktığında, "Acaba rabbim bu mudur?" diye şüpheye kapılması.
2. Puta
tapanların mâbedlerindeki bütün putları kırıp ardından baltayı büyük putun eline
koyması ve sonra kendisine,"Bunları kim yaptı?" diye soranlara, "Ben değil, şu
büyük put yapmıştır!" demesi.
3. Hasta
olmamasına rağmen kendisini çağıranlara, "Hastayım" demesi.
İşte
Resûlullah (s.a.v) bu şekilde şefaatte bulunacaktır.
RESÛLULLAH'IN (s.a.v) ÜMMETİNDEN SÂLİHLERİN ŞEFAATİ
Bununla
birlikte onun ümmetinden sâlihlerin ve âlimlerinden her birinin de şefaat
yetkisi vardır. Resûlullah (s.a.v) bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Ümmetimden
bir adam vardır ki, onun şefaatiyle Rebîa ve Mudar kabilelerinin sayısından çok
daha fazla kişi cennete girer. "27a
Bir diğer
hadislerinde de şöyle buyurmuştur:
"(Kıyamet
günü sâlih ameli bulunan) insanlara, 'Ey falanca kişi! Kalk ve şefaat et'
denilir. O da kalkar ve ameli nisbetince halkına, ailesine, bir ya da iki adama
şefaat eder."279
278
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 12; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, 8/330; Hatîb-i
Tebrizî, Mişkât, nr. 5610; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 6/378; Hâkim,
el-Müstedrek, 3/405. Muhaddisler hadiste bildirilen kişinin Osman b. Affân
olduğunu belirtirler; ayrıca Tir-mizî'nin rivayeti de bu şekildedir.
279
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 12; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 7/116; Hatîb-i
Tebrizî, Mişkât, nr. 5602; bk. Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhib, nr. 5336; Bezzâr,
el-Bahrü'z-Zehhâr, nr. 3473.
230
ÖLÜM ve
SONRASİ
Enesin
(r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü cennet halkından bir adam, ceza çekenleri görmek için cehenneme doğru
bakar. Bu sırada cehennemliklerden biri onu görür ve,
'Ey falanca
kişi! Beni tanıdın mı?' der. Cennetlik,
'Hayır,
yeminle söylüyorum, kim olduğunu çıkaramadım' der. Cehennemdeki adam,
'Hani
dünyadayken çok susamış ve su istemek üzere yanıma gelmiştin'ben de senin
susuzluğunu giderecek kadar su vermiştim ya, işte o kişi benim' der. Cennetlik,
'Tamam,
şimdi tanıdım' der. Cehennemlik,
'O halde
rabbinden benim için şefaat dileğinde bulun' diye ricada bulunur. Adam durumu
rabbine zikrederek,
'Ey rabbim!
Cehennemliklere doğru bakmıştım. Oranın halkından biri, 'Beni hatırlıyor musun?'
diye sordu. Ben, 'Hayır, hatırlayamadım' dedim. O, 'Hani dünyadayken benden
biraz su istemiştin de ben de sana vermiştim ya, işte o benim. Rabbinden benim
için şefaat dile' dedi.
'Ey rabbim
bana şefaat hakkı ver de ona şefaat edeyim. Allah (c.c) bu adama şefaat hakkı
verir ve ardından onun cehennemden çıkarılmasını emreder."28°
Enes b.
Mâlik'in (r.a) rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Övünmek
için söylemiyorum; kıyamet günü insanlar diriltildiğinde topraktan ilk kalkacak
olan benim. Bir araya toplandıklarında onların hatibi ben olurum. Ümitsizliğe
düştüklerinde onları müjdelerim. O gün livâü'l-hamd san-
1 Ebû
Ya'lâ, el-Müsned, nr. 3490; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/382; ibn Hacer,
el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 4660.
İMAM GAZÂLÎ
231
cağı benim
elimde olacaktır. Ben rabbimin katında âde-moğlunun en üstünüyüm."28*1
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü aziz ve celi! olan rabbimin huzurunda dururum. Sonra bana cennet
elbiselerinden bir elbise giydirir. Ardından arşın sağ tarafına geçer orada
dururum. Burada benden başka hiç kimse bulunmaz."282
İbn Abbas
(r.a) anlatıyor:
Sahabeden
bir grup oturmuş, bir yandan Resûlullah'ın (s.a.v) gelmesini bekliyorlar, bir
yandan da aralarında bir mevzuyu konuşuyorlardı. Tam bu sırada Resûlullah
(s.a.v) çıkageldi ve onların şu konuşmalarına şahit oldu:
"Hayret,
Allah Teâlâ mahlûkatından İbrahim'i kendine (halîl) dost seçti" diyordu.
Bir
başkası,
"Bundan
daha da şaşırtıcı olanı ise Allah'ın (c.c) Hz. Musa ile konuşmasıdır" diyordu.
Bir diğer
sahabe,
"Ya İsâ
(a.s)! O Allah'ın, Meryem'in rahmine attığı, rahmetinden ve kudretinden
kendisine bahşettiği biri değil midir?" diyordu.
Bir diğeri,
"Âdem (a.s)
ise Allah'ın kulları arasından seçtiği bir peygamberdi" diyordu.
Resûlullah
(s.a.v) bunları dinledikten sonra sahabelerin yanına vardı ve şöyle buyurdu:
281
Tirmizî, Menâkıb, 1; Dârimî, Mukaddime, 8; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve, 5/484;
Kâ-dî iyâz, Şifâ, s. 163; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5765; İbnü'l-Esîr,
Câmiu'l-Usûl, nr. 6326.
282
Tirmizî, Menâkıb, 1; İbnü'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl, nr. 6328; Hatîb-i Tebrizî,
Mişkât, nr. 5726.
232
ÖLÜM ve
SONRASI
"Sözlerinizi duydum. İbrahim'in (a.s) Allah'ın halîli olması hususunda
şaşırıyorsunuz, fakat o öyledir. Musa'nın Allah ile konuşması da öyledir.
İsa'nın ruhullah olması ve Âdem'in O'nun saf ve temiz kulu olması da böyledir.
İyi
dinleyin! Övünmek için demiyorum; ben de Allah'ın habibiyim (sevgili dostuyum).
Kıyamet
günü livâü'l-hamd sancağını ben taşıyacağım; bunda da övünülecek bir şey yok.
Yine
övünmek için söylemiyorum; ben kıyamet günü ilk şefaat edecek ve şefaati ilk
kabul olunacak kişiyim.
Cennet
kapılarının halkalarından tutup ilk olarak kapıları vuracak olan benim. Rabbim
bana kapıları açtıktan sonra fakirlerle birlikte içeri girerim.
Ben gelmiş
geçmiş bütün mahlûkatın en üstünüyüm, en kıymetlisiyim. Bunların hiçbirini
iftihar etmek için söylemiyorum (Sadece yüce Allah'ın bana ikram ettiği nimetini
zikrediyorum)."283
1 Tirmizî,
Menâkıb, 1; Dârimî, Mukaddime, 8; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 5762; ibn Ke-sîr,
el-Bidâye ve'n-Nihâye, 1/169-170.
İMAM GAZÂLÎ
233
ON BİRİNCİ
BÖLÜM
KEVSER
HAVUZU
Bil ki,
kevser havuzu, Allah Teâlâ'nın Peygamber Efen-dimiz'e tahsis ettiği büyük bir
ikramı ve lutfudur. Onun vasıflarını anlatan birçok hadis ve haber rivayet
edilmiştir. Allah Teâlâ'dan, dünyadayken onun ilmini, âhirette de zevkini
tattırmasını umut ediyoruz. Zira o havuzun özelliklerinden biri de, ondan bir
kere içenin bir daha susamamasıdır.
Enes (r.a)
anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) bir ara hafif bir uykuya daldı. Sonra uyandı ve
tebessüm ederek başını kaldırdı. Sahâbeler,"Ey Allah'ın Resulü! Neden güldünüz?"
diye sordular. Resûlullah (s.a.v),
"Az önce
bir âyet indi" dedi, ardından besmele çekti ve, "(Resulüm!) Kuşkusuz biz sana
kevseri verdik"284 diye başlayan âyetleri sonuna kadar okudu. Sonra bize,
"Kevser'in
ne olduğunu bilir misiniz?"diye sordu. Bizler, "Allah ve Resulü daha iyi bilir"
dedik. Resûlullah (s.a.v),
"Kevser,
rabbimin bana cennette vaad ettiği bir nehirdir. Onun birçok hayrı vardır.
Üzerinde bir havuz bulunmakta-
284 Kevser
108/1.
234
ÖLÜM ve
SONRASI
dır;
ümmetim kıyamet günü gelip gidip ondan içer. O havuzun kâseleri gökyüzünün
yıldızları sayısıncadır."285
Enes'in
(r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"(Mi'raca
çıktığımda Cebrail'le birlikte) cennette geziyordum. Bir ara gözüme bir nehir
ilişti. Her iki tarafında kubbe şeklinde inciler bulunmaktaydı. 'Ey Cibrîl! Bu
nedir?' diye sordum. Cebrail, 'Bu, rabbinin sana verdiği kev-serdir' dedi. Daha
sonra Cebrail elini nehrin dibine vurdu. Nehrin dibindeki çamur halis misk
oluverdi."286
KEVSER
HAVUZUNUN ŞEKLİ ve MAHİYETİ
Enes (r.a),
Resûlullah'ın (s.a.v) kevser hakkında şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
"Havuzumun
karşılıklı iki tarafının arası, Medine ile San'a (veya) Medine ile Umman arası
kadardır."237
Abdullah b.
Ömer (r.a) rivayet ediyor: Kevser sûresi nazil olduğunda Resûlullah (s.a.v)
şöyle buyurdu:
"O cennette
bir nehirdir. Karşılıklı her iki tarafı da altındandır. Suyu sütten beyaz,
baldan tatlı ve miskten daha hoş kokuludur. Mercan ve inci kayalarının üzerinden
akar."288
285
Müslim, Salât, 53; Ebû Davud, Salât, 124; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/102;
Be-gavî, Şerhu's-Sünne, nr. 579; Ebû Yala, Müsned, nr. 395.
286
Buhârî, Rikâk, 53; Tirmizî, Tefsir, 89; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/191, 332;
ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 6474.
287
Buhârî, Rikâk, 53; Müslim, Fezâil, 39; ibn Mâce, Zühd, 36; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 3/225; Tayâlisî, Müsned, nr. 2105.
288 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/112; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 11704; Tayâlisî,
Müsned, nr. 2045; Hâkim, el-Müstedrek, 3/543.
İMAM GAZÂLÎ
235
Resûlullah'ın azatlı hizmetçisi Sevbân (r.a)289 anlatıyor: Resûlullah (s.a.v)
bir hadislerinde şöyle buyurdu:
"Havuzum,
Aden ile Belkâ'290 arasındaki mesafe kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz,
baldan daha tatlıdır. Kâseleri gökyüzünün yıldızları adedincedir. Ondan bir
içimlik içen kimse, bir daha ebediyen susamaz. Oraya ilk varıp da suyunu içecek
olanlar fakir muhacirlerdir."
Ömer b.
Hattâb (r.a) Resûlullah'ın (s.a.v).bu sözlerini duyunca, "Ey Allah'ın Resulü,
fakir muhacirler kimlerdir?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v),
"(Yoklukla
birlikte sürekli amel ve ibadetle meşgul olduklarından) saçı başı dağınık,
elbiseleri eski ve toz toprak, varlıklı kadınlarla evlenemeyen ve zenginlerin
kapıları kendilerine açılmayan kimselerdir" buyurdular.2£*1
Emevî
halifelerinden Ömer b. Abdülaziz (rah), Resûlullah'ın (s.a.v) bu hadisini
duyunca şöyle demiştir:
"Vallahi
ben varlıklı bir kadınla; Abdülmelik b. Mervân'ın kızı Fâtıma ile evlendim.
Zenginler de daima kapılarını bana açık tuttular. Allah'ın rahmetini ümit
etmekten başka çarem yok. Bundan sonra, toz toprak içinde kalana kadar ba-
289 Sevbân
b. Bücdüd. Resûlullah'ın Yemen'den satın alıp azat ettiği kölelerden biridir.
Resûlullah'ın vefatına kadar hizmetinden ayrılmamıştır. Vefatının ardından Şam,
Mısır ve Humus gibi şehirlerde ikamet etmiştir. 54 (673) senesinde Humus'ta
vefat etmiştir.
290 Aden
Yemen sahilinde bir şehirdir. Belkâ ise Dımaşk'a bağlı bir kasaba olup Dımaşk
ile Şam arasındadır. Belkâ'nın Amman diye bilinen meşhur bir köyü de vardır (bk.
Yâkut-i Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, nr. 579. "Aden" md).
291
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/275-276; Beyhakî,
Şu-abü'l-imân, nr. 10485; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, nr. 398;
Müsnedü'ş-Şâmiyyîn, nr. 1411; Hicretin ilk yılları, içme suyunun dahi parayia
satıldığı, yokluğun ve fakirliğin en hat safhada olduğu bir dönemdi. Öyle ki,
yıllar boyu sadece bir elbise ile idare eden insanlar bulunmaktaydı. O bakımdan
hadiste bahsedilen sahabelerin durumu ve tutumu iyi anlaşılmalıdır.
236
ÖLÜM ve
SONRASI
şımı
kirlenene kadar da sırtımdaki elbisemi yıkamayacağım."292
Ebû Zer
(r.a) anlatıyor: Resûlullah'a (s.a.v) havuzun kâselerinden sordum; şöyle
buyurdu:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki, onun kâseleri, karanlık ve
bulutsuz bir gecede gökyüzünde gözüken yıldızların sayısından daha fazladır.
Ondan bir defa içen artık bir daha susamaz. Bu havuza cennetten gelen iki
oluktan su akar. Bu oluğun uzunluğu genişliği kadardır, yani Amman ile Eyle293
arası kadardır. Onun suyu sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır."294
Semüre b.
Cündüb'ün (r.a) rivayet ettiği bir hadiste Re-sûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Her
peygamberin bir havuzu vardır. Her biri havuzuna geleceklerin çokluğuyla
övünürler. Ben, benim havuzuma gelenlerin en fazla olacağını ümit ediyorum."295
Bu Resûl-i
Ekrem'in (s.a.v) ümidi ve ricasıdır. Öyleyse her kul onun havuzuna gelenlerden
olmayı ümit etmelidir. Fakat amelsiz hali ile aldanmaktan ve boş ümitle
yetinmekten sakınmalıdır. Zira ektiğini biçmek isteyen, hasadı uman kimse,
tohumunu atan, toprağı işleyip sulayan, sonra da işini Allah'a havale edip
büyümesini bekleyen ve bir yandan da ekininin başına felâketler gelmemesi için
rabbi-ne dua eden kimsedir.
292 Ömer
b. Abdülaziz'in bu tutumu, onun sahabelere olan aşırı muhabbetinden dolayıdır.
Yoksa bu, o şekilde olunması gerektiği anlamında değildir.
293
Suriye'nin denize kıyısı olan bölgesindeki bir kasabanın adıdır (bk. Yâkût-i
Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân, 1/347).
294
Müslim, Fezâil, 36; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 15; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
5/149; Bezzâr, el-Müsned, nr. 3960.
295
Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 14; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 6881; ibn Ebû
Âsim, es-Sünne, nr. 734.
İMAM
GAZÂLÎ
237
Tarlasını
sürmeyi, tohumunu ekmeyi ve sulamayı ter-keden sonra da Allah'tan tohumunu ve
meyvesini büyütmesini bekleyen kimse gerçekten aldanmış ve boş hayal içinde
oyalanmış biridir. Böyle biri gerçek ümit sahibi değildir. Ne yazık ki
insanların çoğu böyle bir ümit içindedir. Bu ise ahmakların aldanış biçimidir.
Her türlü
aldanıştan ve gafletten Allah'a sığınırız. Gerçekten Allah'ın rahmetinin
genişliğine güvenip aldanış içinde olmak ve bu yüzden amelde gevşek davranmak,
dünyaya aldanmaktan çok daha büyük bir tehlikedir. Allah Te-âlâ bu hususta şöyle
buyurmuştur:
"Sakın
dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan da Allah'ın affına güvendirerek sizi
kandırmasın."296
296 Lokman
31/33.
238
ÖLÜM ve
SONRASI
ON İKİNCİ
BÖLÜM
CEHENNEM
Ey şu yok
olmaya ve zevale mahkûm dünyanın meşga-leleriyle aldanmış kişi! Pek yakında
göçüp gideceğin şu dünyayı düşünüp durmayı bırak artık. Düşüncelerini varacağın
yere; mahşere ve âhirete çevir. Çünkü herkesin o ateşe uğrayacağı haberi sana
gelmiştir. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır:
"İçinizden,
oraya uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, rabbin için kesinleşmiş bir hükümdür.
Sonra biz, Allah'tan sakınanları kurtarırız; zalimleri de diz üstü çökmüş olarak
orada bırakırız."297
Oraya
uğrayacağın kesin, ancak kurtulacağın şüphelidir. O halde cehennemin
felâketlerini önce kalbine bir hatırlat, belki ondan kurtulmak için hazırlıklara
başlarsın!
Sonra
kıyametin dehşetleriyle yüz yüze gelen mahlûka-tı bir düşün; hepsi âdeta iki
büklüm olmuşlardır. Onlar böyle korku ve dehşet içinde bir şefaatçinin şefaat
haberlerini beklerken birdenbire cehennemin karanlıkları içinde kalmış
günahkârlar tarafından kuşatılırlar. Alevli bir ateş onların üzerini kaplar.
Sonra cehennemin öfkelenişini (kaynamasının sesini) ve uğultusunu işitirler,
işte o zaman günahkârlar helak olacaklarını anlarlar. Korkularından her-
297 Meryem
19/71-72.
İMAM
GAZÂLÎ
239
kes
dizlerinin üzerine çöker. Öyle ki hiç günahı olmayanlar bile akıbetlerinin kötü
olacağından endişe duymaya başlarlar.
Sonra
cehennem bekçilerinden bir zebani çıkar ve, "Dünyada uzun hayaller peşinde koşup
ömrünü boş yere zayi eden o falan oğlu falan nerede?" diye seslenir. Ardından
ellerinde demirden tokmaklar bulunan zebaniler süratle o günahkârın yanına
gelirler, onu büyük bir azapla korkuturlar ve şiddetli bir azap çekmek üzere baş
aşağı cehennemin derinliklerine atarlar. Arkasından,
'Tat
bakalım (şimdi bu azabı) I Hani sen kendince üstündün, şerefliydin!"298 derler.
O
günahkârları dar, karanlık, korkutucu ve ürkütücü ve ateşinin ebediyen sönmediği
bir yere hapsederler. İçecekleri kaynar su, meskenleri ise cehennemdir. Orada
zebaniler tarafından devamlı dövülürler. O günden sonra tek arzuları yok olup
gitmek olur, ancak oradan kurtuluş yoktur.
Bu
günahkârların, kimi zaman ayakları saçlarına bağlanır öyle azap edilir.
Günahlarının zulmetinden yüzleri simsiyah olmuştur.
Günahkârlar
türlü türlü azabın ardından, seslerinin yettiği kadar, cehennemin her köşesinde
şöyle seslenirler:
"Ey
cehennem meleklerinin reisi! Çekeceğimiz kadarını çektik. Demir kelepçelerin ve
bukağıların altından kalkamaz olduk. Derilerimiz pişti, kavruldu. Ne olur
bizleri buradan çıkar. Zira o yaptıklarımıza bir daha dönmeyeceğiz."
Bir zebani
onlara, "Heyhat! Şimdi eman dileme zamanı değildir. Bu zelillik yurdundan çıkış
yoktur. Kesin sesinizi ve sakın konuşmayın. Şayet buradan çıkarılacak olsanız,
sizler yasaklandığınız şeylere tekrar geri dönersiniz" diye karşılık verir.
1 Duhân
44/49.
140
ÖLÜM ve
SONRASI
Artık
bundan sonra tamamen ümitlerini keserler ve konuşmazlar. Allah Teâlâ'ya ibadet
ve itaat hususunda kaçırdıkları fırsatlara hayıflanırlar. Fakat onları ne
pişmanlıkları kurtarır ne de teessüfleri bir fayda verir. Sanki elleri kolları
bağlanmışçasına yüzüstü kapaklanırlar. Ateş üstlerinden, altlarından,
sağlarından, sollarından onları büsbütün kuşatır. Ateşin içinde boğulmuşlardır.
Yemekleri ateş, içecekleri ateş, elbiseleri ateş, yatakları ateştir. Ateşten
kaftanlar ve gömlekler giydirilerek demirden tokmaklarla dövülürler.
Kelepçelerin ve zincirlerin ağırlığının altında kıvranır dururlar. Cehennemin
derinliklerinde parça parça olurlar.
Ateşin
üzerindeki tencerenin kaynaması gibi etraflarında kaynayan ateşin verdiği acıyla
sancılar içinde kıvranır ve, "Vah halimize, vay başımıza gelenlere!" diye
feryadü figan ederler.
Her
bağırışlarında başlarından,aşağı kaynar sular dökülür. Bu su öyle sıcaktır ki,
onun tesiriyle derileri ve hatta iç organları erir. Zebaniler, demirden
tokmaklarıyla kimilerinin alınlarına vururlar ve ağızlarından irinler akmaya
başlar.
Susuzluktan
ciğerleri parça parça olur. Ateşin hararetinden gözleri yanaklarına akar.
Yanaklarındaki yumrular yerlere düşer. Saçları ve hatta derileri etrafa
savrulur.
Azabı
tekrar tekrar tatmaları için derilerinin her soyulu-şunda yerine başkası gelir.
Etler kemiklerden sıyrılır, ruh sadece damarlarda ve sinirlerde kalır. Ruh ise
ateşin alevleri içinde kupkuru kalır.
Onlar
ölmeyi ve hatta yok olup gitmeyi temenni ederler, ancak nerede! Keşke onların
halini (şu dünyada) bir göre-bilsen! Cehennemin alevlerinden yüzleri simsiyah
olmuş ve hatta kömürleşmiştir. Gözleri körelmiş, dilleri tutulmuş, sırtları
kırılmış, kemikleri paramparça olmuştur. Dilleri ve burunları kıyılmış, derileri
lime lime edilmiş, elleri boğazla-
İMAM GAZÂLÎ
241
rina
geçirilmiş, başlarıyla ayakları bir araya getirilmiştir. Yüzükoyun cehennemde
sürünürler. Gözleriyle demir pıtı -raklar üzerinde sürünerek azap görürler.
Cehennemin alevleri en içteki organlarına kadar sirayet eder. Yılanlar ve
akrepler sürekli üzerlerinde dolaşıp ısırarak onlara azap eder.
CEHENNEMİN
AZAP VADİLERİ
işte bunlar
cehennem ehlinin yaşadığı hallerden bir kısmıdır. Şimdi bir de onların başlarına
gelecek daha büyük felâketlere bak. Cehennemin çeşitli bölgelerini ve azap
vadilerini iyice düşün!
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Cehennemde
yetmiş bin vadi vardır. Her vadi yetmiş bin kola ayrılır. Her kolda yetmiş bin
tane yılan ve yine yetmiş bin tane akrep bulunur. Kâfir ve münafıklar bunları
geçmeden cehennemdeki yerlerine varmazlar."299
Hz. Ali
(r.a) naklediyor: Resûlullah (s.a.v) bir keresinde, "Hüzün vadisinden (ya da
kuyusundan) Allah'a sığının" buyurdu. Sahabeler, "Ey Allah'ın Resulü! Hüzün
kuyusu nedir?" diye sordular. Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Cehennemde
bir vadidir. Cehennem o vadiden her gün Allah'a yetmiş kere sığınır. Allah (c.c)
orayı insanlara gösteriş için Kur'an okuyanlar (ve ilim öğrenenler) için
hazırlamıştır."300
299
Beyhakî, el-Ba's ve'n-Nüşûr, nr. 526, 527; ibn Kâni'-i Bağdadî,
Mu'cemü's-Sahâbe, nr. 685; İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe, "Süfyân b. Mücîb", nr.
2124. Beyhakî hadisin Bu-hârî'nin Târihu Kebîr"\nde zikrettiğini kaydeder (bk.
Beyhakî, a.g.e., s. 263).
300
Tirmizî, Zühd, 48; ibn Mâce, Mukaddime, 23; ibn Adî, el-Kâmil, 6/136; ibn Arrâk,
Tenzîhu'ş-şerîa, 2/385; Beyhakî, el-Ba's ve'n-Nüşûr, nr. 530.
İşte bu
zikredilenler cehennemin ne kadar geniş olduğunu ve vadilerinin ne kadar çok
kollara ayrıldığını göstermektedir. Onun vadilerinin sayısı dünya vadilerinin ve
şehvetlerinin sayısından daha fazladır.
CEHENNEMİN
DİĞER İSİMLERİ
Cehennemin
kapıları kulun rabbine isyan ettiği âzalarının adedincedir. Kimi kiminin üstüne
kuruludur. En üstte cehennem bulunmaktadır. Diğer tabakaların adları ise
sırasıyla şöyledir: Sakar, Leza, Hutame, Saîr, Cahîm, Hâviye. Şimdi hâviyenin
derinliğini bir düşün. Nasıl dünyevî şehvetlerin bir sonu yoksa onun da bir sonu
yoktur. Nasıl her türlü dünyevî amaç ve gayeyi ondan daha büyüğü takip ediyorsa
her hâviyenin ardından ondan daha büyük bir
hâviye
gelir.
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: Resûlullah'la (s.a.v) birlikte oturuyorduk. Birden sanki bir
şeyin düşüşünü andıran bir gürültü duyduk. Resûlullah (s.a.v) bize, "Bunun ne
olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. Biz, "Allah ve Resulü daha iyi bilir"
dedik. Resûlullah (s.a.v),
"Bu, yetmiş
sene önceden cehennemin kuyularından birine bırakılan bir taşın sesidir; ancak
bugün dibine ulaştı" buyurdular.301
Şimdi de
cehennemin birbirinden farklı katmanlarını düşün! İnsanların dünyaya
kapılmalarında farklılıklar ve dereceler olduğu gibi âhiret de böyledir.
Kimi
insanlar vardır ki içinde boğulacak derecede dünyaya dalmıştır, kimileri de
belli bir sınıra kadar dalmıştır.
301 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/371; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 7469; Beyhakî, el-Ba's
ve'n-Nûşûr, nr. 531.
İMAM GAZÂLÎ
243
İşte
kıyamet günü onların tadacağı ateş azabı da aynen bunun gibi farklı derecelerde
olacaktır. Zira Allah (c.c) zerre kadar zulüm etmez, haksızlık yapmaz.
Cehennemde
bulunan hiç kimsenin çekeceği azap bir değildir. Herkese işlediği günah ve
isyanı kadar azap vardır. Azabı en az olan kimseden, bu azabın kaldırılması
karşılığında dünya ve içindekilerinin tamamının verilmesi istenseydi elbette
verirdi.
Resûlullah
(s.a.v) bu hususta şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü azap göreceklerin en az
azaba uğratılacak olanına ateşten bir çift ayakkabı giydirilir. Öyle ki, onların
hararetinden beyni kaynayacaktır."302
Şimdi azabı
hafifletilenlere bak ve azabı pek çetin olanların halini bir düşün! Şayet
cehennem ateşinin azabından şüphe duyuyorsan parmaklarını yaktığın ateşe
yaklaştır ve acının şiddetini ondan ölç. Şunu da bil ki yaptığın bu kıyaslamada
muhakkak hataya düşeceksin. Zira dünya ateşi cehennem ateşine asla benzemez,
kıyas kabul etmez. Fakat dünyada yapılabilecek en ağır ceza ateşle
uygulanabileceğinden cehennem ateşinin azabı ancak bu yolla bilinebilir. Eyvah
ki eyvah bizlere! Şayet cehennem ehli şu dünya ateşi gibi bir ateş bulsalardı,
cehennemin ateşinden kurtulmak için onun içine dalarlardı.
CEHENNEM
ATEŞİNİN MAHİYETİ
Bazı
haberlerde cehennemli ilgili şu bilgiler anlatılmıştır: "Dünya ateşi tam yetmiş
kere rahmet suyuyla yıkanmıştır ve insanların tahammül edeceği seviyeye
inmiştir." 303
302
Müslim, imân, 361; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/432; Heysemî,
Mevâridü'z-Zam'ân, nr. 2617; Hâkim, el-Müstedrek, 4/580.
303 Biraz
farklı lafızlarla bk. ibn Mâce, Zühd, 38; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/244; ibn
Hibbân, es-Sahîh, nr. 7463.
244
ÖLÜM ve
SONRASI
Resûlullah
(s.a.v) cehennem ateşinin durumunu şöyle anlatmıştır:
"Allah
Teâlâ ateşe, kıpkırmızı olana kadar tam bin yıl yanmasını emretti. Ardından bin
yıl daha yanmasını emretti; öyle ki ateş bembeyaz kesildi. Sonra bin yıl daha
yanmasını emretti ve simsiyah oldu. Şimdi siyah ve karanlıktır. "304
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Cehennem
ateşi rabbine şikâyette bulundu: 'Ey rab-bim! Ben hararetimden kendimi yiyecek
duruma geldim' dedi. Yüce Allah da iki defa nefes almasına izin verdi. Nefesin
biri kışın, diğeri yazın olur. Karşılaşmış olduğunuz çok şiddetli sıcak ve sizi
en çok üşüten zemheri soğuğu işte cehennemin rahatlamak için nefes
almasıdır."305
Enes b.
Mâlik (r.a) anlatıyor:
"Kâfirlerden, dünyada en çok zevk ve safa içinde yaşayanı getirilir ve, 'Onu
ateşe daldırın' denilir. Adam ateşe daldırılıp çıkarıldıktan sonra, 'Orada
herhangi bir nimet ve rahatlık görebildin mi?' diye sorulur. Adam, 'Hayır' diye
cevap verir. Sonra dünyada en çok zarar görmüş ve haksızlığa uğramış biri
getirilir ve, 'Onu cennete daldırın' denilir. Çıkarıldıktan sonra, 'Cennette
hiçbir zarar ve sıkıntı çektin mi?' diye sorulur. O da,'Hayır' cevabını
verir."306
Ebû Hüreyre
(r.a) anlatıyor: "Bir mescidde yüz bin ya da daha fazla kişi olsa ve aralarında
da cehennemliklerden
304
Beyhakî, el-Ba's ve'n-Nüşûr, nr. 554, 555; ayrıca bk. Tirmizî, Sıfatü Cehennem,
8; ibn Mâce, Zühd, 38; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhtb, nr. 5371; Hatib-i
Tebrîzî, Mişkât, nr. 5673.
305
Buhârî, Bed'ü'l-Halk, 10, Mevâkît, 9; Tirmizî, Cehennem, 9; ibn Mâce, Zühd, 38;
Mâlik, el-Muvatta, Vukût, 27-28; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/238, 277, 462.
306 Bu
mânadaki bir hadis için bk. Müslim, Sıfatü'l-Kıyâme, 55; ibn Mâce, Zühd, 38;
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/203; Zühd, nr. 129; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr.
4404;
İMAM
GAZÂLÎ
245
biri
bulunsa ve bu kişi bir kere nefes alsa, onun nefesinin hararetinden mesciddeki
bütün insanlar ölürdü."307
Âlimlerden
biri, "Orada ateş yüzlerini yakar"308 âyetinin tefsirinde şöyle demiştir: "O
cehennemin ateşi bir kere onlara vurduğunda kemiklerinde hiç et kalmaz,
topuklarına kadar sıyrılır."
CEHENNEM
HALKININ AĞLAYIŞLARI
Şimdi de
cehennem ehlinin cehenneme ilk atıldıkları vakit ağlayışlarını, feryadü
figanlarını, mahvolduk, işimiz bitti diye bağırışlarını düşün!
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"O gün
cehennem yetmiş bin yularla ve her yularda da onu çeken yetmiş bin melekle
beraber getirilir."309
Enes'in
(r.a) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Cehennem
ehline bir ağlama verilir. Öyle ağlarlar ki gözyaşları tükenir. Ardından kan
ağlarlar. Öyle ağlarlar ki yüzlerinde yarıklar meydana gelir. Şayet onlardan
akan bu göz yaşlarında gemiler yüzdürülse elbette yüzerdi."310
Onların
ağlamalarına, vahlanmalarına, feryadü figanlarına, "Vay başımıza gelenlere,
mahvolduk, helak olduk" demelerine izin verildiği sürece bir rahatlama
hissederler, ancak buna da mani olunur.
Muhammed b.
Kâ'b el-Kurazî (rah) anlatıyor: Cehennem ehlinin beş duası vardır. Allah Teâlâ
bunların dört ta-
307 Bir
hadis-i şerif olarak bk. ibn Hacer, el-Metâlibü'l-Âliye, nr. 4667; Müttakî-i
Hindi, Kenzü'l-Ummâl, nr. 39540; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 5367; Ebû
Ya'lâ, Müs-ned, nr. 6670; Bezzâr, Müsned, nr. 3499;
308
Mü'minûn 23/104.
309
Müslim, Cennet, 39; Tirmizî, Sıfatü Cehennem, 1; Hâkim, el-Müstedrek, 4/595.
310 ibn
Mâce, Zühd, 38; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr. 5434, 5435; Ebû Ya'lâ,
Müsned, nr. 4134; Hâkim, el-Müstedrek, 4/605.
246
ÖLÜM ve
SONRASI
nesine
cevap verir. Beşinci duayı yapmaya kalkıştıklarında artık konuşamaz olurlar:
1. Onlar
derlerdi ki: "Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin. Biz de
günahlarımızı itiraf ettik. Bir daha (bu ateşten) çıkmaya yol var mı derler."311
Bunun
üzerine Allah (c.c) cevap olarak onlara der ki: Tek Allah'a ibadete
çağrıldığınız zaman inkâr ederdiniz. O'na ortak koşulunca (bunu) tasdik
ederdiniz. Artık hüküm, yücelerin yücesi Allah'ındır."312
2. Sonra
onlar, "Ey rabbimiz! Yakın bir müddete kadar bize süre ver de senin davetine
uyalım ve peygamberlerine tâbi olalım"'313 derler¦.
Allah Teâlâ
onlara, "Daha önce sizin için bir zeval olmadığına (öldükten sonra
diriltilmeyeceğinize) yemin etmemiş miydiniz?"3U diye cevap verir.
3.
Cehennemlikler, "Rabbimiz! Bizi çıkar, (önce) yaptığımızın yerine iyi işler
yapalım"315 derler.
Allah (c.c)
onlara, "Size düşünecek bir kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi?
Hem size bir uyarıcı da gelmişti. (Ona niçin inanmadınız) Şimdi tadın (azabı)!
Zalimlerin yardımcısı yoktur"316 diye cevap verir.
4. Onlar,
"Rabbimiz! Azgınlığımız bizi aldattı; biz, sapıklar topluluğu idik. Rabbimiz!
Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha (ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz
zalim insanlarız"317 diye dua ederler.
311 Mü'min
40/11.
Birinci
ölüm, dünya hayatının sonunda, ikinci ölüm ise kabirde ilk sorgulama yapıldıktan
sonra meydana gelecektir. Buna göre birinci dirilme kabirde sorgulama için,
ikinci dirilme ise kıyametten sonra ebedî hayat içindir.
2 Mü'min
40/12.
3 ibrahim
14/44.
4 ibrahim
14/44. 15 Fâtır 35/37.
Fâtır
35/37. Mü'minûn 23/106-107.
İMAM GAZÂLÎ
247
Allah (c.c)
o kâfirlere şöyle cevap verir: "Alçaldıkça al-çalın orada! Benimle konuşmayın
artık!"318
Cehennem
ehli Allah'ın (c.c) bu hitabının ardından bir daha ebediyen konuşamazlar.
Gerçekten bu durum, azap olarak en şiddetli olanıdır.
İmam Mâlik
b. Enes (rah) anlatıyor:
Zeydb.
Eşlem, "Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir, farketmez. Çünkü bizim
için-sığmacak bir yer yoktur"319 âyetinin tefsirinde demiştir ki:
"Onlar yüz
yıl sabrederler, yüz yıl sızlanırlar. Sonra yüz yıl daha sabır gösterirler ve
derler ki: Şimdi sızlansak da sabretsek de birdir, farketmez. Çünkü bizim için
sığınacak bir yer yoktur."
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü ölüm semiz bir koç suretinde getirilir ve cennet ile cehennem arasında
kesilir. Sonra, 'Ey cennet ehli! Ölümsüz olarak orada ebediyen kalın' denilir.
Sonra cehennemliklere, 'Ey cehennem ehli! Ölümsüz olarak orada ebediyen kalın'
denilir."320
Hasan-ı
Basrî (rah) der ki: "Cehennemden bin sene sonra bir adam kurtulacak; keşke o
kimse ben olsam!"321
Hz. Hüseyin
(r.a) evinin bir köşesinde oturmuş ağlarken görenler, neden ağladığını sordular.
Hz. Hüseyin (r.a), "Allah Teâlâ'nın beni ateşe atıp da ardından hiç
önemsemeyeceğinden endişe ederim" cevabını verdi.
318
Mü'minûn 23/108.
319
ibrahim 14/21.
320
Buhârî, Tefsir, 19; ibn Mâce, Zühd, 38; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/261, 377;
Hâkim, el-Müstedrek, 1/83; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 7450.
321
Hasan-ı Basrî'nin bu sözü şöyle de rivayet edilmiştir: "Ey rabbim! Eğer oraya
günahlarım ve kusurlarım sebebiyle girmem gerekiyorsa, beni oradan kırk bin sene
sonra (yâ hannân yâ mennân diyerek) kurtulan kuldan eyle!"
248
ÖLÜM ve
SONRASI
İşte,
kısaca'bunlar, cehennem azabının sınıflarıdır. Yoksa onun gam, keder, üzüntü ve
hasret verici azaplarının bir sonu yoktur.
Cehennem
ehline en büyük ve en ağır gelen şeylerin başında, çektikleri azapla beraber
kaçırdıkları cennet nimetlerinin içlerinde bıraktığı hasret, Allah'a kavuşamama
ve onun rızâsından mahrum kalmanın üzüntüsü vardır. Çünkü onlar, bütün bunların
hepsinin değersiz birkaç dirheme, günleri sayılı olan şu dünyanın hakir ve zelil
şehvetlerine satmışlardı.
Sonra onlar
keder ve üzüntü içinde, "Bu ne büyük bir hüsran ne büyük bir hasrettir ki,
rabbimize isyan ederek nasıl kendimizi helak ettik! Şu günleri sayılı olan
dünyada, rabbimizin bize yüklediği mükellefiyetleri nasıl yapamadık! Biraz olsun
sabretseydik şimdi o günler bitmiş ve âlemlerin rabbinin huzurunda olacak, O'nun
rızâsını ve hoşnutluğunu tadıyor olacaktık" derler.
Hakikaten
bu, ne büyük bir pişmanlık ve ne büyük bir hasrettir. Giden gitmiş, iş işten
geçmiş, felâkete saplanıp kalmışlardır. Dünya nimetlerinden ve zevklerinden
yanlarında hiçbir şey kalmamıştır.
Sonra
onlar, eğer cennet nimetlerini görmeseler hasret ve hüsranları bu kadar büyük
olmazdı. Ancak bu nimetler ve cennet ehlinin zevkü safası onlara bizzat
gösterilir. Re-sûlullah (s.a.v) bu hususta şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü cehennemliklerden bazılarının cennete getirilmesi emredilir. Cennete doğru
yaklaşıp cennetin kokuları burunlarına gelmeye ve saraylarını seyretmeye
başladıklarında,
'Onları
geri çevirin, çünkü onların bunlardan bir nasibi yoktur" denilir ve gelmiş
geçmiş hiçbir mahlûkatın tatmadığı, hissetmediği bir hüsranla geri dönerler ve,
İMAM
GAZÂLÎ
!49
'Ey
rabbimizl Dostların için hazırladığın nimetleri ve mükâfatı göstermeden önce
bizi cehenneme atsaydm, elbette bu bizim için daha hafif (bir azap) olurdu'
derler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
'Ey
isyankârlar! Ben de sizlere böyle bir azap çektirmeyi istedim. Çünkü sizler
yalnız kaldığınızda büyük günahlar işliyor, insanlar içine karıştığınızda, bana
karşı göstermiş olduğunuz itaatin tam aksine onlara karşı riyakâr tavırlar
gösterip, saygı ve hürmetlerde bulunuyordunuz.
Onlardan
korktuğunuz ve sakındığınız kadar benden korkup sakınmadınız. Onları gözünüzde
büyüttüğünüz kadar beni büyük görmediniz.
İnsanlar
için terkettiklerinizi benim için terketmediniz. Şimdi, sizleri ebedî mükâfattan
mahrum etmekle birlikte bu elem verici azapla cezalandırıyorum."322
Ahmed b.
Harb (rah) der ki: "Güneşe karşı gölgeliği tercih ederken cehennemin yanında
cenneti tercih etmeyiz." Hz. İsâ (a.s) der ki: "Nice sağlam bedenler, nice güzel
yüzler ve nice fasih diller vardı ki, yarın cehennemin tabakaları arasında
feryadü figan edecektir."
Ey zavallı!
Şimdi otur da bu tehlikeleri ve felâketleri bir düşün! Şunu da bil ki, Allah
Teâlâ cehennemi, onun bütün felâketlerini, oraya girecekleri artmayacak ve
eksilmeyecek bir şekilde yaratmıştır. Bu olmuş bitmiş ve hükme bağlanmış bir
iştir. Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: "(Resûlüm!)Sen onları pişmanlık
ve üzüntü günü hakkında uyar. Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları
halde ve henüz iman etmemişken (bakarsın) iş olup bitmiştir."^
322 ibn
Kânî', Mu'cemü's-Sahâbe, nr. 592; Heysemî, Mecmaul-Bahreyn, nr. 4947- Ta-berânî,
el-Mu'cemü'l-Kebîr, 17/85-86.
323 Meryem
19/39.
>50
ÖLÜM ve
SONRASI
Yemin
ederim ki, bu âyet-i kerime ile kıyamet gününe işaret edilmiştir. Belki de
ezelde yazılı olana! Fakat yazılmış olan hüküm kıyamette ortaya çıkacaktır.
Şayet,
nereye gideceğim, nereye varacağım, akıbetim ne olacak diye sorarsan ve bilmek
istersen, bunun bazı alâmetleri, hoşuna gidecek belirtileri ve umutlarını tasdik
edecek emareleri vardır.
O da senin,
şöyle bir durumuna ve amellerine bakman-dır. Zira herkes kolayına geleni yapma
sıfatında yaratılmıştır. Eğer hayır hasenat yolları sana koiaylaştırılmışsa
sevin; çünkü ateşten uzaksın demektir.
Şayet, ne
zaman bir hayır yapmak istesen önüne engeller çıkıyor ve seni o hayırdan
uzaklaştırıyor ve bir kötülük yapmak istediğinde onun yolları sana
kolaylaşıyorsa, bil ki verilen hüküm aleyhinedir. Bu aynen yağmurun bitkilerin
büyümesine, dumanın da ateşin varlığına bir delil olması gibi bir şeydir.
Allah Teâlâ
şöyle buyuruyor: "İyiler muhakkak cennette, kötülerde cehennemdedir."324
Bu iki
âyet-i kerimeye iyi bak; kendinin'cennet ehlinden mi yoksa cehennem ehlinden mi
olduğunu anlarsın.
Allah (c.c)
en iyisini bilir.
324 infitâr
82/13-14.
İMAM
GAZALİ
251
ON ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM
CENNET
CENNET
NİMETLERİNİN MAHİYETİ ye
ÇEŞİTLERİ
Bil ki
felâketlerini, kederlerini, üzüntü ve acılarını öğrendiğin bu cehennem diyarının
karşısında başka bir yurt olan cennet vardır. Onun insana neşe ve sevinç veren
ebedî nimetlerini düşün! Zira bu iki yurdun birinden uzaklaşanın diğerine
düşmesi kesindir.
Cehennem
ehli için hazırlanan dehşet ve felâketleri düşünerek kalbine onu korkularını
yerleştir ve cennet ehli için vaad olunan o nimetleri düşünerek ümit bağlarını
kuvvetlendir. Korku kamçısını nefsine tattır ve ümit yularıyla kendini doğru
yola çek. Ancak böylelikle o büyük ve ebedî nimete kavuşur ve acıklı olan
azaptan kurtulabilirsin.
Cennet
ehlini düşün! Yüzlerinde parlayan cennet nimetlerinin verdiği parıltıyı, misk
kokan içeceklerden içtiklerini, nefis beyaz incilerden yapılmış konutlar içinde
kırmızı yakuttan yapılma minberlerde oturduklarını tefekkür et. Onlar cennette,
harikulade güzellikteki yeşil halılar üzerinde yastıklarına yaslanarak şarap ve
bal akan ırmakları seyrederler.
Etraflarını
gılmanlar, vildanlar ve yüzü güzel, huyu güzel huriler sarmıştır. Onlar bembeyaz
bedenleri, kırmızı
252
ÖLÜM ve
SONRASI
dudak ve
yanaklarıyla âdeta yakut ve mercan gibidirler. Onlara daha önce hiçbir insan ve
cin el sürmemiştir. O huriler cennetin katmanları arasında gezinirler.
Çalımlarıyla yürüdüklerinde şallarını yetmiş bin vildan omuzlar. Üzerlerinde
beyaz ipekten çok güzel elbiseler vardır. Onları gören gözler hayret ve dehşet
içinde kalır. Başlarındaki taçları inci ve mercanlarla kaplıdır. Nazlı, cilveli
ve güzel kokuludurlar. Yaşlanmaz ve hastalanmazlar. Cennet bahçelerinin içinde,
yakuttan yapılmış köşkler içinde örtünmüş sahiplerini beklemektedirler. Gözleri
kocalarından başkasını görmez.
Sonra
onlara ve hizmetçilerine, kâseler ve ibrikler içinde bembeyaz pınarlardan
alınmış, içenlere lezzet veren içecekler ikram edilir. Kendilerine hizmette
bulunmaları için âdeta saklanmış inciler misali hizmetçiler ve vildanlar
emirlerine verilir. Bunların hepsi işledikleri sâlih amellerinin mükâfatıdır.
Onlar
güvenilir bir yerde; cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve yüce
Allah'ın huzurunda hak meclisin-dedirler. Orada pek kerîm olan Allah'ın cemâline
bakar dururlar. Nimetin verdiği nurun ışıltısı yüzlerinde görülmektedir. Artık
onlara ne bir toz konar ve ne de bir zillete duçar olurlar. Aksine artık onlar
pek kıymetli kullardır. Rablerinin onlara vaad ettiği nimetler her taraflarından
onlara gelir. İstedikleri her şey ebediyea.elleri altındadır.
Onlar orada
korkmazlar ve üzülmezler. Zamanın geçip gitmesi onları tedirgin etmez.
Onlar
cennetin nimetlerinden diledikleri gibi istifade ederler; onun lezzetli
yiyeceklerinden yerler. Kimi zaman süt, kimi zaman bal ve bazan da taşı toprağı
altın ve incilerden oluşan nehirlerden içerler.
İMAM
GAZALİ
Şaşılacak
şeydir doğrusu! Şu vasfı, mahiyeti belli olan cennete güvendiği, onun ehlinin
ölmeyeceğine kesin inandığı, en ufak bir bahçesinde dahi felâket ve musibetin
olmadığını, ehlinin değişmeyeceğini ve yaşlanmayacağını bildiği halde insan,
nasıl olur da harap olması mutlak şu fâni dünyaya muhabbet gösterir!
Yeminle
söylüyorum ki, cennette sadece ölümden, aç-' lıktan ve susuzluktan emniyette
olmakla birlikte beden se-. lâmeti de bulunsaydı, bunlar bile dünyayı terk
etmeye sebep olarak yeterdi.
O cennet
nasıl tercih edilmesin ki! Oranın halkı emniyet ve güven içindeki padişahlar
gibidir. Bütün neşe ve eğlence verici şeylerden istifade ederler. Orada
hoşlarına giden her şey mevcuttur. Onlar her gün arşın önünde kerîm olan
Allah'ın cemâlini seyrederler. Cennetin nimetlerinde göremediklerini O'nun
cemâlini seyredince elde ederler ve başka bir şeye iltifat etmezler.
Onlar
önlerinden nimetlerin yok olup gitmeyeceğinden emin bir şekilde cennetin
nimetleri arasında gezinip dururlar. Ebû Hüreyre (r.a) anlatıyor: Resûlullah
(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurdu:
"Kıyamet
günü bir melek şöyle seslenir: Artık burada hep yaşayacak ve hiç ölmeyeceksiniz.
Daima sıhhatli olup hiç hasta olmayacaksınız. Hep genç kalıp asla
yaşlanmayacaksınız. Her zaman refah içerisinde olup asla ümitsizliğe
düşmeyeceksiniz."
(Bu hadisi
şerif, şu âyet-i kerimede anlatılan mânadır:) "Ve onlara (cennetliklere) şöyle
seslenilir: İşte bu, amelleriniz sebebiyle kazandığınız cennettir.
'325
325 Müslim,
Cennet, 22; Tirmizî, Tefsir, 40; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 11183; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 2/319.
254
ÖLÜM ve
SONRASİ
Ne zaman
cennet ve onun vasıflarını öğrenmek istersen Kur'ân-ı Kerîm oku! Zira cennet
hakkında Allah ve Re-sûlü'nün beyanlarından başkası doğru olmaz.
Cennetin
mahiyeti ve vasıfları hakkında daha fazla bilgi edinmek istersen Rahman
sûresinin kırk altıncı âyeti olan, "Rabbinin huzurunda durmaktan korkan
kimselere iki cennet vardır" âyetinden başlayarak bu sûrenin sonuna kadar oku.
Ayrıca Vakıa sûresi de bu konuda açıklamalar verilmektedir.
Eğer bu
hususta hadis ve haber gibi kaynaklardan daha fazla tafsilât elde etmek
istersen, önce kısaca bahsettiklerimiz üzerinde iyice düşün sonra detayına gir.
CENNET
EHLİNİN VASIFLARINI ve HALLERİNİ ANLATAN DİĞER HABERLER
Üsâme b.
Zeyd'den rivayet edilen bir hadiste Resûl-i Ekrem (s.a.v) ashabına şöyle
buyrumuştur:
"Dikkat
edin, cennete ulaşmak için bütün gücüyle gayret edenler var mı? Cennet
kendisinden korkulacak, sakınılacak bir yer değildir. Kabe'nin rabbine yemin
olsun ki cennet, parlayan bir nur, sallanan bir reyhan, yüksek bir saray, akan
bir nehirdir. Orada bolca olgun meyveler, güzel, süslü ve etrafına neşe saçan
eşler, ebedî kalınacak olan bir makamdaki nimetler, yüksek, sağlam, güvenli ve
aydınlık yurtlar vardır."
Bunları
dinleyen sahabeler, "Öyleyse bizler cennete girmek için var gücümüzle çalışırız"
dediler. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v), "İnşallah deyin" buyurdular ve
akabinde cihattan söz edip ona teşvik ettiler.326
' ibn Mâce,
Zühd, 39; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 7381; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 4386;
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 388.
İMAM GAZALÎ
255
Adamın biri
Resûlullah'ın (s.a.v) yanına gelerek, "Yâ Resûlallah! Cennette at var mıdır?
Zira ben atları çok seven biriyim" dedi. Resûlullah (s.a.v),
"Eğer
atları gerçekten çok seviyorsan sana orada kırmızı yakuttan bir at verilir ve
onunla cennette dilediğin yere uçarsın" buyurdular.
Bunun
üzerine başka biri, "Yâ Resûlallah! Cennette deve var mıdır? Çünkü ben de
develerden çok hoşlanıyorum" dedi. Resûlullah (s.a.v) şöyle cevap verdi:
"Ey
Allah'ın kulu! Eğer cennete girersen canının çektiği ve gözünün aradığı her şeyi
bulabilirsin."327
Ebû Saîd-i
Hudrî (r.a) naklediyor: Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:
"Şayet
cennet ehlinden biri, çocuk sahibi olmak isterse, ona dilediği güzellikte ve
surette bir evlât verilir. Onun bu isteği üzerine eşi o anda hamile kalır,
doğurur ve dilerse o çocuk o saatte genç bile olur."328
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Artık
cennet halkı cennetteki yerlerine yerleştikleri zaman dostlar birbirlerini
görmeyi arzularlar. Bunun üzerine oturdukları tahtları (aradıkları dostlarını
bulmak üzere) onları gezdirmeye başlar. Bir müddet sonra birbirlerini bulurlar
ve dünyada aralarında geçenleri konuşmaya başlarlar. Sonra biri,
'Kardeşim,
hatırlasana! Hani o gün beraber oturup konuşmuştuk ve ardından Allah'a bizi
bağışlaması için dua etmiştik de O'da bizi bağışlamıştı' der."329
327
Tirmizî, Sıfatü Cennet, 11; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/352; Tayâlisî, Müsned,
nr. 843; Abdürrezzâk, el-Musannef, nr. 6700.
328
Tirmizî, Sıfatü Cennet, 23; ibn Mâce, Zühd, 39; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl,
nr. 39326.
329 ibn
Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, 21/170; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 8/52;
Ac-lûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1/71 (nr. 197).
256
ÖLÜM ve
SONRASI
İMAM
GAZALÎ
257
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Cennet
halkının bedenlerinde tüy ve bıyık yoktur. Sakalları da bulunmaz. Tenleri beyaz,
yapıları düzgün ve gözleri sürmelidir. Otuz üç yaşındadırlar ve Âdem'in (a.s)
sûretindedirler, yani boyları altmış zira (yaklaşık otuz metre), enleri ise yedi
zirâdır (üç buçuk metre)."330
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Cennet
ehlinden en düşük dereceye sahip olan kişinin seksen bin hizmetçisi ve yetmiş
iki hanımı olur. Onun için San'a (Yemen) ile Câbiye (Dımaşk) arası büyüklüğünde
yakut, mücevher ve incilerden müteşekkil bir kubbe dikilir. Bu hanım ve
hizmetçilerinin her birinin başında taçlar bulunur ve bu taçlardaki en ufak inci
tanesi doğu ile batı arasını aydınlatacak kadar güzeldir."331
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"(Mi'rac
gecesi) cennete baktığımda deve sırtı gibi büyük narlar gördüm. Kuşları da iri
ve gösterişli idi. O sırada bir câriye gözüme ilişti. Ona, 'Ey câriye! Sen kimin
içinsin?' diye sordum. 'Zeyd b. Harise için' dedi. O vakit cenneti
seyrettiğimde, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir
insanın aklına gelmeyecek güzellikler gördüm."332
Kâ'b Ahbâr
(rah) demiştir ki: "Allah Teâlâ Âdem'i (a.s) kendi eliyle yarattı. Tevrat'ı
kendi eliyle yazdı. Cenneti kendi eliyle donattı. Sonra ona konuş dediğinde
cennet, 'Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir' dedi." İşte bunlar cennetin
sıfatlarıdır.
530
Tirmizî, Sıfatu Cennet, 12; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/295; Taberânî,
el-Mu'ce-mü's-Sagir, nr. 809.
331
Tirmizî, Sıfatu Cennet, 23; Hatîb-i Tebrîzî, Mişkât, nr. 6548.
332 ibn
Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, 19/371, 372; ayrıca bk. Müttakî-i Hindî,
Kenzü'l-Ummâl, nr. 33299, 33302.
ON DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM
ALLAH
TEÂLÂ'NIN CEMÂLİNİ SEYİR
Allah Teâlâ
Kitâb-ı Mübîn'inde, "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, birde fazlası
vardır"333 buyurmaktadır.
Bu
fazlalıktan maksat Allah Teâlâ'nın cemâlini seyretmektir ki, bu da cennet ehline
cennetin bütün nimetlerini dahi unutturan büyük bir hazdır.
Biz bu
konunun ayrıntılarına "Muhabbet" kitabında değinmiştik. Bu hususta bid'atçıların
inandıklarının tam aksine kitap ve sünnetten birçok delil getirmek mümkündür.
Cerîr b.
Abdullah Bücelî (r.a) anlatıyor: Resûlullah'ın (s.a.v) bir dolunay gecesi, aya
baktı ve şöyle buyurdu:
"Siz şu ayı
gördüğünüz gibi, rabbinizi de böyle perdesiz göreceksiniz ve O'nu görmede bir
sıkışıklığa düşmeyeceksiniz (herkes rahatça görecek). Artık, güneşin doğma ve
batmasından önce hiçbir namazı kaçırmayın (namazları vaktinde kılın, vaktini
geçirmeyin)."33A
Cerîr der
ki: Resûlullah, sonra şu âyeti okudu:
"Rabbini
güneşin doğmasından ve batmasından önce hamd ile teşbih eti"335
333 Yûnus
10/26.
334
Buhârî, Mevâkîtü's-Salât, 6, 26, Tefsîr, Kaf 1, Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid,
211; Ebû Davud, Sünnet, 20; Tirmizî, Cennet, 16.
335 Tâhâ
20/130.
ÖLÜM ve
SONRASI
Müslim
Sahîrf'mde Suheyb b. Sinan'dan şu rivayeti aktarır:
Resûlullah
(s.a.v), "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, birde fazlası vardır"336
âyetini okuduktan sonra şöyle buyurmuştur:
"Cennet
halkı cennete, cehennem halkı da cehenneme
girdiği
zaman bir münadi,
'Ey cennet
ehli! Allah Teâlâ'nın size bir vaadi var. Onu yerine getirmek istiyor' diye
seslenir. Bunun üzerine cennet ehli, 'O vaadde nedir? Allah Teâlâ tartılarımızı
(rahme-tiyle) ağırlaştırmadı mı? Yüzlerimizi ak etmedi mi? Bizleri cehennemden
kurtarıp cennetine koymadı mı? (Bizlere daha ne gibi bir vaadi olabilir ki?)'
derler.
Derken
perde kaldırılır ve cennet halkı Allah'ın cemâlini seyrederler. Onlara yüce
rablerinin cemâlini seyretmekten daha büyük bir nimet verilmemiştir."337
Yüce
Allah'ın cemâlinin görülmesi hakkında sahabeden pek çok kişi hadis rivayet
etmiştir.
Allah
Teâlâ'nın görülmesi bir kula hediye edilen nimetlerin en yücesi ve en güzelidir.
Anlattığımız cennet ehline cennette verilecek bütün nimetler bu nimetin yanında
unutulur, iltifat edilmez. Cennet ehlinin Allah'ı görmeleriyle başlayan bu
nazlarının bir sonu yoktur, o hiç tükenmez. Hatta cennet nimetlerinin hiçbiri bu
nimete kıyas dahi edilemez. Bu konuyu İhyâ'mn "Muhabbet", "Şevk" ve "Rıza"
kitaplarında uzun uzadıya işlediğimizden sözü burada kesmek istiyoruz.
Sil. 297;
Tir.izî, Cenn* 16 (nr. ,552); Ibn Mâca, Zühd, 13; Tayâlis,, Müsned, nr. 1411;
Bezzâr, Müsned, nr. 2087.
İMAM GAZAL
259
ON BEŞİNCİ
BÖLÜM
ALLAH'IN
RAHMETİNİN GENİŞLİĞİ
Kitabımızın
{İhyâü Ulûmi'd-Dîn) bu son kısmını hayırlara vesile olması, bereket ve feyiz
getirmesi temennisiyle Allah'ın rahmetinin enginliğini anlatan bir konu ile
tamlamayı umut ediyoruz.
Resûlullah
(s.a.v) işittiği şeyleri hayra ve uğura yormayı severdi.
Bizi
kurtarmaya yetecek kadar amelimiz olmadığından hiç olmazsa bu hususta
Resûlullah'a tâbi olmalıyız. İşte bu sebeple, kitabımızı Allah'ın rahmetini
işleyen bir konu ile bitiriyoruz ve dünyada ve âhirette de akıbetimizin hayırla
son bulmasını ümit ediyoruz.
Nitekim
Allah Teâlâ âyet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur:
"Allah
kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları)
dilediği kimse için bağışlar."33S
"(Resulüm)
De ki: Ey nefislerine kötülük ederek haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden
ümit kesmeyin! Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok
bağışlayan, çok esirgeyendir."339
338 Nisa
4/48.
339 Zümer
39/53.
260
ÖLÜM ve
SONRASI
"Kim bir
kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse,
Allah'ı çok bağışlayıcı ve esirgeyici olarak bulur."340
Bu ve
yazdığımız diğer bütün kitaplarımızda, ayağımızın sürçtüğü, kalemimizin kaydığı
her şey için Allah'tan af ve mağfiret diliyoruz.
Sözlerimizin amellerimize uymadığı hususlardaki kusurlarımızdan ötürü Allah'tan
mağfiret diliyoruz.
İlim ve
basiret ile Allah'ın dini hususunda iddia ettiğimiz ve ortaya koyduğumuz
meselelerdeki kusurlarımızdan dolayı O'ndan mağfiret diliyoruz.
O'nun
rızâsını elde etmek uğruna, kazandığımız ilmin ve yaptığımız amelin içine,
rızâsının olmadığı bir şeyler karışmışsa, bu kusurumuzdan dolayı da af ve
mağfiret diliyoruz.
Allah için
yapmaya söz verdiğimiz, ancak daha sonraları nefsimiz sebebiyle ifa edemediğimiz
borçlardan ötürü bağışlanmayı istiyoruz.
Bize
kendisine şükretmemiz için verdiği, ancak ona isyan yolunda kullandığımız
nimetlerden ötürü bağışlanmayı ümit ediyoruz.
Esasen
sahip olduğumuz her türlü noksanlık, kusur, açık ve gizli hatalarımızdan
bağışlanmayı istiyoruz.
Bizi
tehlikeye götüren her türlü yapmacık davranıştan ve insanlara süslü göstermek
için kitaba yazdığımız her kelimeden, konuştuğumuz her sözden ve bu türden
faydalandığımız veya faydalandırdığımız her ilimden Allah'a sığınıyoruz.
Bu
istiğfarlarımızdan sonra; kendimize, bu kitabı ibret ve istifade üzerine
okuyanlara, onu yazanlara ve onda
340 Nisa
4/110.
İMAM GAZALİ
261
olanları
dinleyenlere, Allah'ın rahmet ve mağfiretini ihsan edeceğini, görünen ve
görünmeyen tüm günahlarımızı affedeceğini ümit ediyoruz. Çünkü O'nun engin ihsan
ve merhameti, geniş rahmeti ve cömertliği (mümin, müslü-man) mahlûkatınm her
sınıfının üzerine âdeta bir yağmur gibi akmaktadır. Zira bizler, Allah'ın (c.c)
mahlûklarından biriyiz ve O'na ancak O'nun fazi ve keremiyle ulaşabiliriz.
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:
"Allah
Teâlâ rahmetini yüz parçaya böldü ve ondan bir tanesini insanlar, cinler, kuşlar
ve hayvanlar arasında paylaştırdı. İşte bu tek parça sayesindedir ki mahlûkat
birbirlerine şefkatli ve merhametli davranır. Allah (c.c) geri kalan doksan
dokuz rahmetini ise kıyamet günü mümin kullarına ihsan edecektir."341
Rivayet
edildiğine göre Allah Teâlâ kıyamet günü arşın altında bir kitap çıkarır. O
kitapta şöyle yazılıdır: "Muhakkak ki rahmetim gazabımı geçmiştir. Ben merhamet
edenlerin en merhametlisiyimdir."
Sonra
cennete giren müminler kadar cehennemde azap görmeyi hak etmiş müminler de
çıkarılır.342 Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah
Teâlâ kıyamet günü mümin kullarına, gülerek tecelli eder ve onlara, 'Ey
müslümanlar topluluğu! Muhakkak ki sizlerden her birinizin ateşteki yerine
biryahudi ve hıris-tiyan koydum' buyurur."343
341
Müslim, Tevbe, 19, 20; ibn Mâce, Zühd, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/434;
ib-nü'l-Mübârek, Zühd, nr. 842; Begavî, Şerhu's-Sünne, nr. 4179.
342
Buhârî, Tevhîd. 55; Müslim, Tevbe, 14; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, nr. 7750; Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 2/242, 257, 358.
343 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 4/407; ayrıca bk. Müslim, Tevbe, 50; Ebû Ya'lâ, Müs-ned,
nr. 7281; ibn Hibbân, es-Sahîh, nr. 630.
ÖLÜM ve
SONRASI
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allah Teâlû kıyamet günü Âdem'e (a.s), zürriyetinden
bir katrilyondan çok daha fazla kişiye şefaat etme yetkisi verir."(tm)
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kıyamet günü Allah (c.c) müminlere, 'Bana kavuşmayı
istemiş miydiniz?' diye sorar. Müminler, 'Eyrabbimiz, evet istemiştik'diye cevap
verirler. Allah (c.c), 'Neden?' diye sorar. Müminler, 'Çünkü senin affını ve
mağfiretini umuyoruz' derler. Bunun üzerine Allah (c.c), 'O halde ben de sizlere
mağfiretimi gerekli kıldım' der ve onları bağışlar."345 Nebi (s.a.v) buyuruyor:
"Kıyamet
günün Allah azze ve celle, 'Beni bir gün olsun zikredeni veya benden korkanı
cehennemden çıkarın' buyurur."3*6
Resûlullah'ın (s.a.v) kıyamette müminlerin kurtuluşu hakkında anlattığı bir
hadiste şöyle buyrulmuştur:
"Cehennemde
devamlı azap çekmeye müstahak olmuş cehennem ehli insanlar bir araya
toplandıklarında; aralarında Allah'ın dilediği bazı kıble ehli (müslüman)
kimseleri gördükleri zaman,
'Cehennemde
ne işiniz var? Sizler müslüman değil miydiniz?' diye sorarlar. Onlar, 'Evet,
bizler müslümandık' diye cevap verirler. Kâfirler, 'O zaman müslüman olmanızın
size bir faydası olmamış; sizler de bizimle beraber ateştesiniz' derler.
Müminler,
344
Taberânî, el-Mu'cemü'l-Evsat, nr. 6836; Münzirî, et-Tergîb ve't-Terhîb, nr.
5333; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 10/381.
345 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 5/238; İbnü'l-Mübârek, Zühd, nr. 262; ibn Ebü'd-Dün-yâ,
Hüsnü'z-Zannı Billah, nr. 10.
346
Tirmizî, Sıfatü Cehennem, 9; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/276; Hâkim,
el-Müs-tedrek, 1/70; Müttakî-i Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 1843.
İMAM
GAZALÎ
263
'Bizim
günahlarımız vardı; onların cezasını çekiyoruz' diye cevap verirler. Cehennem
ehlinin bu konuşmalarını işiten Allah (c.c), orada bulunan bütün kıble ehli
(müslü-manlan) lutfu ve keremiyle bağışlayarak çıkarır. İşte o zaman kâfirler,
'Keşke bizler de müslüman olsaydık'347 derler."348
Resûlullah
(s.a.v) buyuruyor:
"Allah
(c.c) mümin bir kuluna, şefkatli bir annenin yavrusuna gösterdiğinden daha fazla
merhamet eder."349
Câbir b.
Abdullah (r.a) der ki: "Sevapları günahlarından fazla olan kimse hesapsız
cennete gider. Sevapları ve günahları eşit olan kolay bir hesabın ardından
cennete gider. İşte, Resûlullah'ın (s.a.v) şefaati nefsine zulmeden ve günah
yükünün altında kalan ümmetinedir."350
Rivayet
edildiğine Allah (c.c) Musa'ya (a.s) şöyle vah-yetmiştir:
"Kârûn
senden yardım istediğinde ona yardım etmedin. İzzetime ve celâlime yemin olsun
ki, şayet o benden yardım isteseydi ona yardım eder ve günahlarını bağışlardım."
Resûlullah
(s.a.v) buyuruyor:
"Kıyamet
günü arş tarafından şöyle bir ses gelir: Ben sizde olan haklarımı size hibe
ettim, bağışladım; geri kaldı sizin birbirinize olan haklarınız. Onu da
aranızda, birbirinize müsamaha göstererek helâl edin ve rahmetimle cennete
girin."3S1
347 Hicr
15/2.
348 Hâkim,
el-Müstedrek, 2/242; ibn Ebû Âsim, es-Sünne, nr. 869; ibn Hibbân, es-Sa-hîh, nr.
7432; Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 7/253.
349
Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 377; 18; Müslim, Tevbe, 22; Taberânî,
el-Mu'cemü's-Sa-gîr, nr. 273.
350
Rivayetin son son kısmını bir hadis olarak görmek için bk. Tirmizî, Sıfatü
Kıyâme, 11; Ebû Davud, Sünnet, 23; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/213.
351 Irâkî,
kendisinin bu hadisi, Ebü'l-Es'ad-ı Kuşeyrî'nin Subâiyyât adlı eserinde rivayet
ettiğini söyler. Ayrıca bk. Zebîdî, İthaf, 14/634-635.
264
ÖLÜM ve
SONRASI
Bedevinin
biri İbn Abbas'ın (r.a), "Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da
sizi O kurtarmıştı"352
âyetini
okuduğunu işitince, "Vallahi, eğer Allah sizi oraya düşürmek isteseydi kimse
sizleri kurtaramazdı" dedi. Bu sözleri işiten İbn Abbas (r.a), "Bunlar fakih
olmayan birinin ağzından çıkan hikmetli sözlerdir; bunları alın istifade
edin" dedi.
Sunâbihî
(rah)353 anlatıyor: Ölüm döşeğinde yatmakta olan Ubâde b. Sâmit'i ziyarete
gittim. Onu gürünce ağladım. Ubâde,
"Dur biraz!
Neden ağlıyorsun? Yeminle söylüyorum ki, biri hariç Resûlullah'tan (s.a.v)
işittiğim ne kadar hadis varsa hepsini size anlattım. Şimdi onu da anlatmak
istiyorum. Zira onu anlatmamak bana ağırlık vermeye başladı. Resûlullah'tan
(s.a.v) işittim, şöyle buyurdu:
'Kim
Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun peygamberi olduğunu
şahitlik ederse, Allah (c.c) cehennem ateşini ona haram kılar.'"354
Abdullah b.
Amr b. Âs (r.a) naklediyor: Resulullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Allah
Teâlâ kıyamet günü (mizanın önünde) ümmetimden bir adamı seçerek bütün
mahlûkatın önüne çıkarır. Ardından içinde yaptığı amellerin kayıtlı bulunduğu
doksan dokuz defter önüne serilir. Her birinin büyüklüğü ve uzunluğu gözünün
alabildiğine geniş ve uzundur. Allah (c.c) bu kuluna,
352 Âl-i
imrân 3/103.
353
Abdurrahman b. Useyle-i Sunâbihî. Yemen'de Sunâbih adlı bir kabileye mensuptur.
Resulullah (s.a.v) zamanında müslüman olmuştu. Resûlullah'ın beldesine hicret
etmek üzere yola çıkmış, fakat Cuhfe'ye ulaştığı sırada Resûlullah'ın vefat
ettiği haberini almıştı (bk. İbnü'l-Esîr, Üsdû'l-Gâbe, 3/137).
354
Müslim, imân, 47; Tirmizî, imân, 17; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/318; ibn
Hib-bân, es-Sahîh, nr. 202.
İMAM
GAZALİ
265
'Bu
defterlerde yazılı olan bir şeyi inkâr ediyor musun? İşlediklerini yazmakla
görevli meleklerim sana herhangi bir haksızlıkta bulunmuşlar mı?' diye sorar.
Adam,
'Hayır'
diye cevap verir. Allah Teâlâ,
'Peki, bir
özrün, mazeretin var mı?'der.
Adam yine,
'Hayır' cevabını verir. Allah Teâlâ,
'Bilakis,
katımızda senin bir iyiliğin bulunmaktadır. Bugün hiç kimseye zulüm ve haksızlık
edilmez' buyurur. Sonra küçük bir kâğıt parçası çıkarılır. İçinde, 'Eşhedü en lâ
ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah' yazılıdır. Adam,
'Ey rabbim,
günahlarla dolu bunca defterin yanında şu küçük kâğıt parçası ne fayda sağlar
kil' der. Allah (c.c) yine,
'Bugün hiç
kimseye haksızlık edilmez' buyurur. Sonra büyük büyük defterler bir kefeye o
küçük kâğıt parçası da bir kefeye konur. Küçük kâğıt büyük defterlerden ağır
gelir. Zira hiçbir şey Allah'ın isminden daha ağır basa-
"355
maz.
Yine
kıyameti ve sırat köprüsünü anlatan uzun bir ha-dis-i şerifin son kısmında
Resulullah (s.a.v) söyle buyurmuştur:
"Kıyamet
günü Allah Teâlâ meleklerine,
'Kalbinde
bir dinar kadar da olsa iman bulunan kimseyi cehennemden çıkarın' buyurur.
Melekler de cehenneme giderek birçok insanı oradan çıkarırlar ve,
'Ey
rabbimiz, emrettiğiniz gibi orada kalbinde dinar ağırlığı kadar imanı olan
kimseyi bırakmadık; hepsini çıkardık' derler. Allah Teâlâ,
'Şimdi
tekrar geri dönün ve kalbinde yarım dinar ağırlığınca iyilik bulduğunuz kişileri
de çıkarın' buyurur. Melek-
355
Tirmizî, imân, 17; ibn Mâce, Zühd, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/213; Hâkim,
el-Müstedrek, 1/6; Hatîb-i Tebrizî, Mişkât, nr. 5559.
266
ÖLÜM ve
SONRASI
ler Allah
Teâlâ'nın emrettiği gibi oradan birçok insanı çıkartırlar ve O'nun huzuruna
gelerek,
'Eyrabbimiz, senin dediğin gibi yaptık ve orada, kalbinde yarım dinar da olsa
iyilik (iman) bulunanları çıkardık' derler. Allah Teali,
'Tekrar
geri dönün ve bu sefer kalbinde zerre ağırlığı kadar da olsa iyilik (iman)
bulunanları oradan çıkarın' buyurur. Bunun üzerine melekler cehenneme geri
dönerler ve oradan Allah Teâlâ'nın emir buyurduğu vasıfta pek çok insanı
çıkarırlar. Sonra Allah'ın (c.c) huzuruna gelerek,
'Ey
rabbimiz, bize çıkarmamızı emrettiğin vasıfta olan hiçbir insanı orada
bırakmadık, hepsini çıkardık' derler."
Bu hadisi
rivayet eden Ebû Saîd-i Hudrî (r.a) der ki: Eğer bu hadise inanmıyorsanız şu
âyet-i kerimeyi okuyun:
"Şüphe yok
ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise,
onun cezasını adaletle verir) iyilik olursa onu katlar (kat kat artırır),
kendinden de büyük mükâfat verir."35e
Hadis-i
şerif şöyle devam eder:
"Allah
Teâlâ şöyle buyurur:
'Melekler
şefaat etti, peygamberler şefaat etti, müminler şefaat etti. Sadece
merhametlilerin en merhametlisi ise kaldı' der. Ardından hayatında hiç hayır
işlememiş ve cehennemde yanmaktan kömür gibi olmuş müminleri tutarak cennetin
kapıları önünde bulunan ve hayat suyu denilen bir suya batırır. Sonra onlar sel
suyunun etrafta bıraktığı tohumlar gibi çıkarlar. Dikkat etmez misiniz ki,
taşların ve ağaçların güneşe bakan kısımlarında biten otlar sarı ve yeşil
olurken, gölgede kalanlar beyaz olurlar.
356 Nisa
4/40.
İMAM GAZALÎ
267
Sahabeler
hayretle,
'Ey
Allah'ın Resulü! Sanki çölde hayvan otlatmış bir çoban gibi anlatıyorsunuz'
dediler. Resûlullah (s.a.v) anlatmaya devam etti:
İşte
onlarda inci gibi bembeyazdırlar. Fakat alınlarında (cehennemden geldiklerine
dair) bir mühür vardır. Cennetlikler bu mühür sayesinde onları tanırlar ve,
'Bunlar,
Allah Teâlâ'nın hiçbir amel ve hayırları olmamasına rağmen cennete soktuğu
kimselerdir' derler. Allah (c.c) sonra bu kimselere,
'Haydi,
cennete girin. Gördüğünüz her şey sizindir'der. Onlar,
'Ey
rabbimizl Âlemde hiçbir kimseye nasip etmediğini bize verdin' derler. Allah
Teâlâ,
'Sizin için
katımda bundan daha üstünü de var, der. Onlar,
'Ey
rabbimizl Bundan daha üstün şey ne olabilir ki?' diye hayretle sorarlar. Allah
Teâlâ,
'Sizlerden
razı olmam ve bundan sonra ebediyen size kızmamamdır' buyurur."357
HESAPSIZ,
SORGUSUZ SUALSİZ CENNETE GİRENLER
İbn Abbas
(r.a) anlatıyor: Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v) yanımıza çıkageldi ve,
"(Mahşer
meydanı gözümün önüne getirildi ve) bütün ümmetler bana gösterildi. Bazı
peygamberler vardı ki yanında bir adamla, bazısı iki, bazısı tek başına, bazısı
da arkasında ufak bir toplulukla geçiyordu. Sonra büyük bir
357 Hadisin
tamamı için bk. Müslim, imân, 302; ayrıca bk. Buhârî, imân, 15; Rikâk, 51;
Tirmizî, Sıfatü Cehennem, 10.
kalabalık
gördüm. Onların benim ümmetim olmasını temenni ettim, fakat, 'Onlar Musa (a.s)
ve ümmetidir' denildi. Sonra, 'Şu tarafa baki' denildi. O tarafa doğru
baktığımda âdeta ufku kaplamış bir kalabalık gördüm. Ardından, 'Şu taraflara, şu
taraflara da baki' denildi. O tarafa doğru baktığımda aynı onun kadar bir
kalabalık gördüm. Sonra bana, 'İşte onlar senin ümmetindir. Bunlarla birlikte
yetmiş bin kişi daha hesapsız cennete girecektir' denildi."
Bu hadisin
ardından insanlar dağıldı. Resûlullah (s.a.v) hesapsız cennete girecekler
hakkında bir açıklama yapmamıştı. Sahabeler aralarında onların kimler olduğunu
konuşmaya başladılar ve,
"Bizler
şirk ortamında (putlara tapılan bir zamanda) doğduk. Fakat Allah ve Resûlü'ne
iman ettik. Onlar olsa olsa bizim çocuklarımız ve torunlarımızdır" dediler.
Sahabelerin
bu şekilde konuşmaları Resûlullah'a ulaşınca,
"Onlar
vücutlarını dağlamayan (dövme yaptırmayan), sihir ve büyü ile uğraşmayan, olan
olaylardan uğursuzluk çıkarmayan ve yalnızca rablerine tevekkül eden kimseler-
dir"
buyurdular.
Bunun
üzerine Ukkâşe (b. Muhsin) (r.a) ayağa kalkarak,
"Ey
Allah'ın Resulü! Benim de o kimselerden olmam
için dua
et" dedi. Resûlullah (s.a.v),
"Sen
onlardansın" buyurdular. Bu sefer başka biri kalktı ve Ukkâşe'nin (r.a)
söylediklerini söyledi. Hz. Peygamber (s.a.v) ona,
"Bu hususta
Ukkâşe seni geçti" buyurdular.358
358 Buhârî,
Rikâk, 5; Müslim, imân, 374; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 16; Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 1/171; Beyhakî, Şuabül-imân, nr. 1163.
İMAM
GAZALİ'
269
Ebû Zer-i
Gıfârî (r.a) aktarıyor: Resûlullah (s.a.v) şöyle anlattılar:
"Cebrail
(a.s) (Medine'deki) Harre civarında bana gözüktü ve,
'Ümmetinden
Allah'a şirk koşmadan ölenlerin cennete gireceğini müjdele' dedi. Ben,
'Ey Cebrail
I Şayet zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?' diye sordum,
'Evet, zina
ve hırsızlık yapsa dal' diye karşılık verdi. Ben tekrar,
'Zina
yapsa, hırsızlık etse de mi? diye sordum.
'Zina etse
ve hırsızlık yapsa da' diye karşılık verdi. Tekrar,
'Zina etse
ve de hırsızlık yapsa da mı?' diye sorduğumda,
'Zina etse,
hırsızlık yapsa ve içki de içse de (iman üzere ölenler cennete girer)' diye
cevap verdi."359
Ebü'd-Derdâ
(r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v), "Rabbi-nin huzurunda durmaktan korkan
kimselere iki cennet vardır"360 âyetini okuduğunda,
"Ey
Allah'ın Resulü! Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum,
"Rabbinin
huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır" âyetini okudu. Ben
tekrar,
"Zina etse
ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sordum, yine,
"Rabbinin
huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır"âyetini okudu. Bir daha,
"Zina etse ve hırsızlık yapsa da mı?" diye sorduğumda,
359
Buhârî, Tevhîd, 33; Müslim, imân, 153; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5161; Bezzâr,
Müsned, nr. 3997.
360 Rahman
55/46.
İMAM
GAZALÎ
27 ı
"Her ne
kadar bu Ebü'd-Derdâ'nın tuhafına gitse de
(durum
böy/ed/'rj"buyurdular.361
Peygamber
(s.a.v) buyuruyor:
"Kıyamet
günü olunca, her mümine öteki milletlerin kâfirlerinden bir adam verilir ve
'İşte bu senin cehennemden kurtuluş fidyendir' denilir."362
Müslim
Sahîh adlı eserinde Ebû Bürde'den (b. Ebî Mu-sa-i Eş'arî) şöyle naklediyor:
Ömer b.
Abdülaziz babası kanalıyla Musa-i Eş'arî'den
gelen şu
rivayeti aktarır:
"Bir
müslüman öldüğünde Allah (c.c) mutlaka onun yerine biryahudiyi veya hıristiyanı
ateşe koyar."363
Bu hadisi
işiten Ömer b. Abdülaziz, hadisi rivayet eden kişiye üç defa, babasının
gerçekten böyle bir hadis rivayet ettiğine dair yemin ettirdi; o da üç defa
yemin etti.
Sahih
rivayetlerle gelen bir haberde şöyle anlatılmıştır: Yazın ortası ve çok sıcak
bir gündü. Savaşlardan esir düşenler bir pazaryerinde satılmakta, bunların
arasında küçük bir çocuk da bulunmaktaydı. O sırada topluluğun arasında bir
kadının gözü bu çocuğa ilişti. Kadın bir sıçrayışta çocuğunun yanına geldi.
Kadını esir alanlar da onun arkasına düştüler. Kadın yavrusunu kucağına alıp onu
bağrına bastı, sırtını taşlara doğru verip yavrusunu güneşten korumaya çalıştı
ve "Oğlum oğlum!" diye onu öpüp koklamaya başladı. Bunu gören bütün herkes
ağladı. Bu sırada Resûlullah (s.a.v) çıkageldi. Olanlar kendisine anlatılınca
insanların bu merhametine çok sevindi ve,
"Bir
annenin yavrusuna olan şefkati çok hoşunuza gitti, öyle değil mi?" diye sordu.
Oradakiler,
361 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 6/442, 447; Taberânî, Müsnedü'ş-Şâmiyyîn, nr. 2113;
el-Evsat,
nr. 2953.
3K Müslim,
Tevbe, 49; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/409. 363 Müslim, Tevbe, 50; Ahmed b.
Hanbel, el-Müsned, 4/391.
"Evet" diye
karşılık verdiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:
"Hiç
şüphesiz Allah Teâlâ hepinize, bu annenin yavrusuna gösterdiği şefkatten daha
şefkatli ve merhametlidir."364
Bu büyük
müjdeyi işiten müminler neşe ve sevinç içinde oradan dağıldılar.
Gerek bu
hadisler, gerekse //?yâ'nın "Recâ (Ümit)" kitabında aktardığımız hadis-i
şerifler, bizlere Allah Teâlâ'nm rahmet ve merhametinin ne denli engin olduğunu
göstermekte ve müjdelemektedir.
Yüce
Allah'tan bize, hak ettiklerimizle değil, lutfu, ihsanı ve merhametiyle muamele
etmesini temenni ediyoruz.
Hamdolsun
âlemlerin rabbi yüce Allah'a.
4 Ekim 2004
Samandıra/İstanbul
364 Buhârî,
Edebül-Müfred, nr. 377; 18; Müslim, Tevbe, 22; Taberânî, el-Mu'cemü's-Sa-gîr,
nr. 273.
|