YÖNETİCİLERE ALTIN ÖĞÜTLER
Mütercim: Hüseyin Okur
Semerkand Yayıncılık
İÇİNDEKİLER
Kitabın Tercümesi Hakkında..........11
İmam Gazali
(rah) Hakkında........15
Eser
Hakkında.......19
Mukaddime..........27
GİRİŞ
İTİKAD ESASLARI..............................................................31
Birinci Esas: Allah'ın Varlığı................................................31
İkinci Esas: Yaratıcıyı Tenzih..............................................32
Üçüncü Esas: Allah'ın Kudreti............................................34
Dördüncü Esas: Allah'ın İlmi..............................................34
Beşinci ve Altıncı Esas: Allah'ın İşitmesi ve Görmesi ........35
Yedinci Esas: Allah'ın Kelamı/Konuşması..........................36
Sekizinci Esas: Allah'ın Fiilleri............................................37
Dokuzuncu Esas: Ahirete İman..........................................38
Onuncu Esas: Hz. Resûlullah'a İtaat..................................40
İMAN AĞACININ DALLARI...............................................41
ADALETİN ESASLARI........................................................43
Birinci Esas: Saltanatın ve İdarenin Önemi........................43
İkinci Esas: Alimlerle Birlikte Hareket Etmek......................53
Üçüncü Esas: İdarecinin Adaleti ........................................61
Dördüncü Esas: İdarecinin Öfkelenmemesi........................65
Beşinci Esas: İdarecinin Merhameti....................................72
Altıncı Esas: Halkın İhtiyaçları ile İlgilenmek......................73
Yedinci Esas: İsraftan Sakınmak........................................74
Sekizinci Esas: Şefkat ve Lütuf ile Davranmak..................75
Dokuzuncu Esas: Övgülere Aldanmamak..........................76
Onuncu Esas: Allah Rızası İçin İş Yapmak........................77
İMAN AĞACININ SULANDIĞI İKİ KAYNAK......................79
Birinci Kaynak: Dünyayı Tanımak......................................79
Birinci Misal: Dünyanın Büyüsü..........................................81
İkinci Misal: Dünyanın Düşmanlığı......................................82
Üçüncü Misal: Dünyanın Aldatan Süsü..............................83
Dördüncü Misal: Dünyanın Oyalaması................................84
Beşinci Misal: Dünya Sevgisi..............................................85
Altıncı Misal: Dünyanın Meşgalesi......................................86
Yedinci Misal: Dünya Hırsı..................................................86
Sekizinci Misal: Dünya Gemisi............................................88
Dokuzuncu Misal:Dünyanın Sonu......................................90
Onuncu Misal: Dünyanın Hilesi..........................................91
İkinci Kaynak: Son Ânı İyi Tanımak....................................93
Son An ile İlgili Beş Hikaye................................................94
BİRİNCİ BÖLÜM
ADALET VE SİYASET......................................................107
Hayırla Anılmak... 112
Şehirlerin İmarı... 114
Hikaye: Halkın Hâli ile İlgilenmek......................................115
Hikaye: Zulmün Dünyadaki Cezası ..................................117
Hikaye: Yüce Allah'ın Gizli Adaleti....................................119
Din ve Sultan... 124
Güzel Örnekleri Takip Etmek............................................130
Hikaye: Önceki Sultanların Güzel Hâlleri..........................131
Hindistan
Sultanı
Hz. Ömer'in Adaleti .... 134
Halifeler İçin Ne Zaman Müminlerin Emiri Denmeye Başlandı?... 137
Hikaye: Halifenin Geçimi ..................................................137
İkinci Ömer: Ömer b. Abdülaziz........................................138
Hikaye: En Şerefli Derece................................................145
Mülk ve İktidarın Devamı Nasıl Sağlanır?........................147
Adalet, Cesaret, Siyaset ve Fazilet..................................149
Herkes Olduğu Hâl Üzerine Yönetilir................................153
DEVLETİN VE İKTİDARIN DEVAMI ................................159
Halktan Fazla Vergi Almamak..........................................160
Hikaye: Ölçülü Harca! ......................................................161
Hikaye: Dört Şeyi Yanından Ayırma ................................164
Hikaye: Niyete Göre Sonuç..............................................164
Hikaye: Niyet Bozulunca Bereket Kalkar..........................165
Sultanın Huzurunda Edep................................................169
Hikaye: Vakitsiz İş Yapmanın Sonucu..............................170
Netice.... 171
İktidarın Devamı... 175
Hikmet: Zamanın İyiliği ve Kötülüğü..................................177
Güvenilir yardımcı Nasıl Olmalıdır?..................................178
Liderlerin Akrabalarına Karşı Tutumları............................171
Devlet ve Tedbir.... 183
Hüküm Yüce Allah'ın Elindedir..........................................185
Devletin Çöküş Sebebi......................................................187
DEVLET VE HALK ARASINDAKİ SOSYAL İLİŞKİLER....191
Halktan Sıkıntıyı Gidermek ..............................................191
Davalarda Eşitliği Gözetmek............................................192
Zalimin Sonu... 193
Hikaye: Mahkemede Eşitlik..............................................194
İKİNCİ BÖLÜM
VEZİRLERDE BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER......196
Yöneticinin Yardımcısına Karşı Tutumu............................198
İyi Bir Vezirin/Yardımcının Sıfatları ..................................199
Yönetimde Yardımcıya Gerekenler..................................201
Savaş Siyaseti.... 204
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
YAZICILARIN GÖREV VE EDEPLERİ ............................209
Yazıcının bilmesi Gereken İlimler......................................211
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
DEVLET ADAMLARININ VE YÖNETİCİLERİN YÜKSEK AZMİ.. 217
Hikaye: Sultanların Bağışı................................................218
Hikaye: Verdiğin Bir İşe Yarasın ......................................219
Hikaye: Devlet Adamına Ticaret Yakışmaz......................220
Hikaye: Hürmetin Muhafazası ..........................................221
İzzet ve Gayret.... 221
Hikaye: Cömertlik Örneği..................................................222
Büyüklerin İhsanı... 223
Hikaye: Başkasının Derdiyle Dertlenmek..........................225
Hikaye: Fitneyi Faydaya Çevirmek....................................228
Hikaye: Gerçek Cömertlerin Ahlakı ..................................233
Hikaye: Herkes Fıtratına Göre Davranır ..........................234
BEŞİNCİ BÖLÜM
HİKMET EHLİNDEN İBRETLİ VE ÇARPICI SÖZLER......237
ALTINCI BÖLÜM
AKLIN ŞEREFİ VE FAZİLETİ............................................259
Hikaye: Sadece İlim Yetmez ............................................263
Büyük Zatları Ziyaret Edebi..............................................264
Akılsız Din Yaşanmaz ......................................................266
Akıl İnsanı Aziz Eder........................................................268
Hikaye: İlmin Kıymeti Ölçülemez......................................271
YEDİNCİ BÖLÜM
KADINLARIN SIFAT VE HALLERİ....................................273
Hikaye: Saadet Edeptedir ................................................274
Hikaye: Cömertliğin Hediyesi............................................277
Hikaye: Allah Rızasını Tercih Edenin Mükafatı................279
Tesettüre Riayet... 280
Hikaye: İffetin Muhafazası................................................280
Hikaye: Rabbimiz Böyle İstiyor!........................................283
Hikaye: Eden Bulur!..........................................................284
Kanaat..........285
Karı-Koca Hakları... 287
Evin Hanımına Düşen Görevler........................................287
Kocanın Yapması Gerekenler..........................................287
KİTABIN TERCÜMESİ HAKKINDA
Kıymetli
okuyucularımız!
Sizlere çok
kıymetli bir eseri sunuyoruz. Eser, büyük İslam alimi, kamil insan İmam Gazâlî
(rah) Hazretlerine aittir. İsminden de anlaşılacağı gibi eser; altın
değerindedir; hatta daha da yüksek kıymettedir; çünkü eser, dünyada başlayıp
ahirette devam eden ebedi saadetin yolunu göstermektedir.
Bu eser,
devrin Selçuklu Sultanı Melikşah'a yazılmıştır; fakat, eser bütün devlet
adamlarına, yöneticilere, yardımcılarına, amirlere, memurlara, herhangi bir
birimden sorumlu idarecilere, aile reislerine ve onların yardımcısı kadınlara,
kısaca bütün halka hitap etmektedir.
İmam Gazâlî
(rah), bu eserde huzurlu bir devletin ve mutlu bir ailenin nasıl kurulacağın!,
kurulan bu saadetin nasıl korunacağını, fertlerin ve cemiyetlerin başarıya nasıl
ulaşacağını örnekleri ile ortaya koymaktadır. İşin temelini güzel niyet,
merhamet, adalet, iffet ve doğruluğun oluşturduğunu gözler önüne sermektedir.
Eserde,
inanç esasları, ilim, ibret, hikmet, hikaye, öğüt, nasihat ve güzel prensipler
birlikte işlenmiştir. Eser, zevkli, sürükleyici, düşündürücü, ümit verici ve
bazen korkutan örneklerle doludur.
Bu eserin,
bir değil çok defa okunması tavsiye edilmektedir, imam Gazâlî (rah), Sultan
Melikşah'a bu eseri her hafta birisine okutmasını, kendisinin dikkatle
dinlemesini ve gereken dersleri alıp uygulamasını tavsiye etmiştir. Biz de,
başta nefsimiz olmak üzere bütün yönetici, eğitimci, idareci, müdür, amir,
memur, öğretmen, baba, anne ve diğer kardeşlerimize eseri tavsiye ediyoruz.
Kıymetli
kardeşlerim, bu kitabı okumaya başlamanız yeterlidir. Siz bir adım atınız, o
sizi içine çekecek ve sonuna kadar sürükleyecektir. Eser bittikten sonra,
vicdanınızda oluşan manayı biraz düşünün ve kalbinizin derinliklerinde
yankılanan sese kulak verin. İçinizde oluşan şey, bu kitabın feyzi ve
hediyesidir; o Allah sevgisi-dir. Bütün dertlerin ilacı işte bu feyizle o
sevgidedir. Saadetin anahtarı onlardır.
Hüseyin
kardeşimiz, müellifi ve eserini tanıtan iki yazısının yanında, eser üzerinde
ayrıca dip not çalışması yaptı. Kitapta geçen hadislerin kaynaklarını tespit
etti; önemli şahıslar hakkında güzel açıklamalarda bulundu, tamamlayıcı bilgiler
ekledi. Böylece eser daha istifadeli oldu. Tercümede kullanılan eserler, kitabın
sonunda verildi.
Eserde, çok
az da olsa, bazı tasarruflarımız oldu. Yanlış anlaşılmasından korktuğumuz bazı
misal, hikaye ve sözleri
tercümeye koymadık. Manayı tam ifade edebilmek için bazı kelime ve cümle
eklemelerimiz oldu.
Eserin,
herkesle alakalı olduğunu ifade etmek için ismini "Yöneticilere Altın Öğütler"
şeklinde belirledik.
Muhtemel
hatalarımız kasıttan değil, kulluk vasfımız-dandır. Allah için bizi uyaran,
hatalarımızı gösteren ve bizlere hayır dua desteği veren kardeşlerimizden Allah
razı olsun.
Eserin,
bütün insanlığa hayırlı olması dileği ile Hamd olsun alemlerin sahibi Yüce
Allah'a.
Dr. Dilaver
Selvi
İMAM GAZÂLÎ
HAKKINDA
"Huccetü'l-İslâm", yani "İslâm'ın delili" lakabıyla ünlü Ebû Hâmid Muhammed b.
Muhammed b. Ahmed el-Gazâlî, hicri 450 yılında (M. 1058) Horasan Eyaletinin Tûs
şehrinde doğdu.
Esnaflıkla
uğraşan babası, ölüm döşeğindeyken iki oğlu Ebû Hâmid Muhammed Gazâlî ve kardeşi
Ebu'l-Futuh Ahmed Gazâlî'yi çağırarak, okuma-yazma bilme-mesindeki üzüntüsünü
dile getirdi. Sonra onları, okumaya teşvik etti ve mirasından bir miktar
ayırarak onları okutması için sûfî dostlarından birisine teslim etti.
Kıt bir
parayla bu iki kardeşin terbiyesini ve öğretimini üstlenen bu sûfî, kendisine
bırakılan paranın kısa bir sürede bitmesi üzerine onlara medreseye gitmelerini
ve orada kalmalarını tavsiye etti. İşte İmam Gazâlî'nin ilim hayatı gerçek
manada bundan sonra başlamaktadır.
Sûfînin
dediği gibi hareket eden Gazâlî, memleketi olan Tûs şehrinde Ahmed Razkâni'den
bir müddet fıkıh okuduktan sonra zamanın meşhur alimlerinden olan Ebu Nasr
İsmailî'den ders almak amacıyla Cürcan'a gitti. Bir süre bu alimin yanında ders
dinleyip bunları defterlerine
kayda geçtikten sonra tekrar Tûs şehrine döndü. Üç yıl burada kalıp
öğrendiklerini tekrar etti.
İmam Gazâlî
(rh.a), daha sonra Nişabufa giderek İmâmu'l-Harameyn Ebu'l-Meâli el-Cüveynî'den
dersler almaya başladı. Yaklaşık olarak on sene bu medresede tahsile devam etti.
Bu dönem içerisinde fıkıh, hilaf, ce-del, usûlu'l-fıkıh, usûlu'd-dîn, mantık ve
edebiyat gibi bir çok ilim dallarında mütehassıs oldu.
Gazâlî'nin
Nişabur'daki tedrisat döneminde ders aldığı hocalardan birisi de İmam Kuşeyrî'ye
talebelik yapmış olan el-Farmadî'dir. İmamu'l-Harameyn'in vefatı üzerine
Nişabur'da fazla kalmayan Gazâlî, Nizamiye medreselerinin kurucusu ve Sultan Alp
Arşları ile Sultan Melik Şah'ın veziri olan Nizamü'l-Mülk ile görüşmek amacıyla
Bağdat'a gitti.
Nizamü'l-Mülk'ün etrafında bulunan ilim ve bilim adamlarının arasında kısa
zamanda aklı ve zekasıyla öne geçen Gazâlî, tüm alimler tarafından takdirle
karşılandı; ilim meclislerinde yaptığı münazaralarla karşısına geçen herkesi
susturdu. Bu şekilde Nizamü'l-Mülk'ün saygısını kazandı. Bir süre
Nizamü'l-Mülk'ün ilmî ve hukukî danışmanlığını yaptı. 1092 yılında Nizamü'l-Mülk
tarafından ünlü Bağdat Nizamiye Medresesine baş müderris olarak tayin edildi.
Daha
önceleri de kelam, mantık, felsefe ve hikmet üzerine ciddi çalışmalarda bulunmuş
olan Gazâlî, Nizamiye medresesindeki görevi esnasında bu ilimler üzerinde daha
fazla durma imkanı buldu. Gazâlî'de bulunan bu fıtrî merak, kendi ifadesiyle
'hâdiselerin hakika-
tini
anlamaya olan susamışlığı' onu, her türlü dinî, ilmî ve fikri akımları derinden
incelemeye götürdü.
Gazâlî,
gerçeği bulmak isteyenlerin dört gruba ayrıldığını ve her birisinin o yolda
hakikati aradığını gördü. Bu dört grubu şu şekilde sıralamak mümkün;
1-
Kelamcılar,
2-
Bâtınîler,
3-
Felsefeciler,
4- Sûfîler
idi.
Her
birisinin görüşlerini ve iddialarını inceledi; bu fırkalardan ilk üç grubun
zararlarını ve tutarsızlıkların görüp onları terk etti. Sonra, sûfîlerin yolu
olan tasavvufu seçti ve tüm gücü ile tasavvuf yolunu incelemeye koyuldu.
İmam
Gazâlî, öncelikle bu yolun büyükleri olan Ebu Tâlib el-Mekkî'nin Kûtu'l
Kulûb'unu, Sühreverdî'nin Avâ-rifu'l-Meârif'ini, Haris b. Muhasibi'nin
eserlerini ve Cü-neyd-i Bağdadi, Şiblî, Ebu Yezîd Bistamî gibi daha birçok sûfî
büyüklerinin sözlerini okudu, inceledi. Tasavvufun bereketine sadece ilimle
ulaşılamayacağını anlayan Gazâlî, makam, mevki ve şöhretini terk edip bütün
servetini dağıtarak 1095 yılında Bağdat'tan ayrıldı.
İlk olarak
Şam'a gitti. Alimlerin belirttiği gibi Şam, gerçekten tasavvufu yaşamaya
elverişli bir şehir olduğundan burayı tercih etmişti. Burada iki sene kadar
kaldıktan sonra Kudüs'e, oradan da hac farizasını eda etmek amacıyla Hicaz'a
gitti.
Yaklaşık
olarak on-on iki sene süren uzlet, manevî terbiye, nefsini ve kalbini temizleme,
zikir, ibadet ve tefekkür hayatından sonra Hemedan'a, oradan da doğduğu yer olan
Tûs şehrine geldi. Burada; evinin yanında bir camii ve tekke yaptırarak
etrafında toplanan öğrencilere ders vermekle meşgul oldu. Bu zaman içerisinde
telif faaliyetlerine de devam etti.
"Zamanın
Sultanı" olarak bilinen Fahru'l-Mülk'ten kendisine Nizamiye medresesinde tekrar
ders vermesi için ısrarlı davetler gelince yeniden Bağdat'a gitti. Üç-dört yıl
kadar devam eden bu tedrisat dönemine bir daha son vererek tekrar Tûs şehrine
döndü. Evinde İki yıl kadar telif ve tedris faaliyetlerine devam eden Gazâlî,
geride insanın okumaya bile zor güç yetireceği sayıda eser bırakarak, memleketi
Tûs'ta, hicri 505, miladi 1111, tarihinde vefat etti.
Allahu
Teala derecesini âli eylesin, ruhunu İlliyyun makamlarında taltif buyursun.
Bizleri de şefaatine kavuştursun.
ESER
HAKKINDA
İmam
Gazâlî'nin çok sayıda eseri bulunmaktadır. Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye'de ve
Murtezâ Zebîdî İhya u Ulûmi'd-Dîn üzerine yazdığı şerhinde, Gazâlî'nin bilinen
kitaplarının sayısının altmış ile seksen arasında olduğunu belirtmiştir. Gazâlî
ve eserleri üzerinde yapılan araştırmalarda ise Gazâlî'nin günümüze kadar
ulaşamamış risale ve kitap niteliğindeki eserlerinin toplamının üç yüz ile dört
yüz civarında olduğu kaydedilmektedir.
Asıl adı
"Et-Tibru'l-Mesbûk fî Nasîhati'l-Mülûk", Tür-çe'ye çevirisiyle "Devlet
Adamlarına Altın Nasihatler"
olan ve
müellifin eserleri arasında ele aldığı konu itibariyle farklı bir yere sahip
olan elinizdeki bu eser, zamanın Selçuklu sultanına yazılmıştır.
İmam
Gazâlî'nin ilim ve tedrisat gördüğü ve hatta hayatının büyük bir bölümünü
geçirdiği Bağdat'ı yani Abbasî devleti ile Selçuklu devletini1 ve bu iki devlet
arasındaki ilişkileri anlatmadan, kitabın neden bir Abbasî halifesine değil de,
Selçuklu sultanına yazıldığını izah etmek mümkün olmaz. Bu açıdan, öncelikle
Selçuklu Devletinin Gazâlî'ye kadar olan dönemini, ardından da
Gazâlî'nin
yaşadığı dönemlerde Bağdat, din işlerinin Abbasî halifeleri, devlet işlerinin
ise Selçuklu sultanları tarafından takip edildiği bir başkent konumundaydı. Kitabın
asıl telif sebebi olan dönemi ve Gazâlî'nin muasırı olan sultanları kısaca
anlatmakta fayda görüyoruz.
Türk tarihi
içerisinde mühim bir devri temsil eden Selçuklu devletinin kurulması, Tuğrul
Bey'in 1040 yılında istiklalini ilan etmesiyle başlar. Güçlenip küçük bir boy
olmaktan çıkan Oğuz'ların bu boyu, etrafındaki diğer kavimleri ve batının büyük
tehlikesi Bizans'ı yendikten sonra Horasan Selçukluları ve Büyük Selçuklular
adıyla bir hükümdarlık hâline geldi. Tuğrul Bey, devletinin sınırlarını
Musul'dan İsfahan'a kadar genişletti. Azerbaycan'ı sulh yoluyla aldı. Anadolu'ya
seferler düzenledi ve buralardaki sınır kasabalarını ele geçirdi.
Bu dönemde
Selçuklu hakimiyetine giren devletlerden birisi de İslam tarihinde önemli bir
yeri olan Abbasî devleti idi. Abbasî devleti 750-847 arası yani Mansûr, Mehdi,
Harun Reşîd, Me'mûn, Mu'tasım gibi güçlü halifeler döneminde altın çağlarını
yaşadı. Fakat daha sonraları durum değişti. IX. ve X. asırlara doğru İslam
aleminde, halifelerin yanlış politikaları sebebiyle, otoritesi iyiden iyiye
zayıflayan Abbasî devletine temsil ettiği halifeliğe hürmet dışında pek fazla
itibar kalmamıştı. Bunun neticesinde Abbasî devleti, dinî ve siyasî ihtilaflar
yüzünden kendi başına hareket eden küçük devletlere ayrılmıştı.
Bunlar
içinde en meşhurları: Horasan'da Tâhiriler, Fars bölgesinde Safariler,
Mâverâhünnehir'de Sâmânî-ler, Güney İran ve Irak'ta Büveyhiler'di.2
2 Gazalî
kitabında bu devletlerin bir kısmı hakkında bilgi mahiyetinde olan kıssalar
anlatmaktadır.
İMAM GAZALİ
21
I
Abbasî
halifesi Kâim Biemrillah'ın, Büveyhî zulmü iyice artmasından sonra yardım için
Tuğrul Bey'i çağırması üzerine Tuğrul Bey, veziri Adîmülmülk ile birlikte
ordusuyla Bağdat'a girdi. Ertesi gün Şii Büveyhî'lerin hakimiyetine son verdi.
Halife, Bağdat'ta ve bütün Sünnî İslam dünyasında hutbelerin bundan sonra Tuğrul
Bey adına okunmasını emretti. Tuğrul Bey böylece Bağdat'ı ve Oğuzların yayıldığı
Acem bölgelerini devletine bağlamış, aynı zamanda Abbasi halifesini himaye
etmesiyle Sünnî İslam dünyasının müdafaasını da üzerine almış bulunuyordu.
Tuğrul Bey,
daha sona kuzey Irak tarafından yeniden toparlanıp Selçuklu ordusunu geri
püskürtmek isteyen Şiilerin üzerine yürüdü ve onları dağıttı. Bağdat'a dönüşünde
halife ona merasimle taç giydirdi ve altın kılıç kuşattı. Ayrıca ona Cihan
Sultanı unvanını verdi.
İşte,
Selçuklu-Abbâsî münasebetleri, bir başka deyişle Sultan-Halife ilişkileri, bu
devrede başladı ve İslam tarihinde benzerine rastlanmayacak bir konuma geldi.
Selçuklu
sultanları, dinî lider olarak halifeye saygıda kusur etmemişler; onların
kaybettikleri itibarı ve Bağdat dışına çıkamayan nüfuzlarını iade etmişlerdir.
Buna karşılık, halifeler de onlara dünya saltanatını ve iktidarını bırakmışlar,
İslam diyarlarında adlarına hutbe okutmuşlardır. Böylece bütün Ön Asya'da
sultan-halife ikilisi müslümanların dini ve dünyevi işlerini idare etmiştir.
Din işleri
halifeye, devlet işleri de sultanlara bırakılmıştı. Abbasî devleti İslam
devletinin muhafazasını adeta Selçukluların eline devretmiş bulunuyordu.
22
Büyük
Selçuklu Devletinde yükseliş devrinin ikinci hükümdarı Sultan Alp Arslan'dır
(1063-1072).
Bu dönemin
önemli gelişmeleri, Sultan Alp Arslan'ın Azerbaycan, Kafkasya ve Türkistan
seferlerine çıkması, Maveraünnehr'e komşu olan devletleri topraklarına bağlaması
ve İslam'a girmek için akın akın memleketine gelen Türkler'e vatan bulmak için
yaptığı Anadolu seferleridir.
Alp
Arslan'ın Anadolu kapılarını açmak için yaptığı seferlerin en büyüğü Bizans
kralı Romanos Diogenes (Romen Diyojen) ile Malazgirt ovasında yaptığı ve Alp
Arslan'ın kazanmasıyla sonuçlanan büyük Malazgirt muharebesidir.
Bu dönemde
gelişen önemli olaylardan birisi de Eşa-riler aleyhinde büyük fitneye sebep olan
vezir Adîmül-mülk'ün idam edilerek yerine, tarihin ilk sistemli üniversitesi
olarak bilinen Nizamiye medreselerinin kurucusu vezir Nizamü'l-Mülk'ün
atanmasıydı. Sultan Alp Arslan döneminde Gazâlî 13-14 yaşlarında olduğu için bu
dönemi bu kadar anlatmakla yetiniyoruz.
Sultan Alp
Arslan'dan sonra Büyük Selçuklu Devle-ti'nin ihtişamlı devrinin hükümdarı ve
aynı zamanda Gazâlî'nin muasırı olan Sultan Melikşah gelmektedir (1072-1092).
Sultan Melikşah kendisine açılan fütuhat kapısıyla imparatorluk sınırlarını
Kaşgar'dan Kudüs'e, Hazar denizi, Aral Gölü ve Hint Okyanusu'ndan Ye-men'e kadar
bütün Mâverâünnehr, Horasan, Irak, Şam ve Hicazı içine alan bir bölgede
genişletti. Halife el-Muk-tedî Billah Bağdat'ta düzenlediği bir tören ile Sultan
Me-
İMAM GAZALÎ
23
likşah'a
"Doğunun ve Batının Hükümdarı"unvanını verdi ve kendisine iki kılıç kuşattı.
Bu
sıralarda İmam Gazâlî, Melikşah'ın veziri Nizamü'l-Mülk'ün kurmuş olduğu
Nizamiye medreselerinin bir zinciri olan Nişabur Nizamiye medresesinde
öğrenimini devam ettirmekteydi. Uzun bir tedrisat döneminden ve hocası
İmam'ul-Harameyn'in vefatından sonra Nişa-bur'dan ayrılan Gazâlî, alimlere ve
bilginlere son derece kıymet veren vezir Nizamü'l-Mülk'ün yanına gitti. Mükemmel
zekası ve aklî ilimlerdeki üstünlüğü ile kısa zamanda Nizamü'l-Mülk'ün takdirini
kazandı ve altı-yedi yıl kadar onun yanında ilmî müşaviri ve hukuk danışmanı
olarak kaldı.
M.1091
yılında, otuz üç yaşında henüz genç denilebilecek bir dönemde Nizamü'l-Mülk
tarafından Bağdat Nizamiye medresesine baş müderris olarak atandı. Ancak bu
atamanın üzerinden henüz bir sene geçmeden, Nizamü'l-Mülk bir Bâtınî fedaisi
tarafından hançerlenerek öldürüldü. Aradan bir ay geçmeden Sultan Melikşah,
karısı Terken (Türkan) hatunun halife el-Muktedi Billah'la yaptığı işbirliği ile
zehirlenerek öldürüldü (1092).
İşte,
Gazâlî'nin kitabını bu tarihten önce yazdığı kanaatine varılmıştır. Çünkü'bu
tarihten önce imam Gazâlî uzun yıllar Nizamü'l-Mülk'ün yanında devlet idaresi
hakkında yakından ilgilenme imkanı bulmuştur. Ayrıca, Selçuklu ve Abbasî
devletlerinin üzerinde kurulu olduğu toprakların eski sahipleri olan Sâsânî
imparatorluğu ve hükümdarlarının hayatları hakkında geniş bilgi
24
edinmiştir.
İşte bütün bu bilgileri Sultan Melikşah'a bir risale hâlinde yazıp göndermiştir.
Kitabın
Melikşah için yazılmasının bir işareti de kitabın mukaddimesindeki ilk mektubun:
"Ey doğunun ve batının sultanı" şeklinde başlamasıdır. Çünkü o devirde her
hükümdar isminden başka bir unvan ile anılır ve hutbelerde bu unvanı ile
zikredilirdi. "Doğunun ve batının sultanı" unvanının, halife el-Muktedi Billah
tarafından sadece Sultan Melikşah'a verildiği düşünülürse, bu kitabın Sultan
Melikşah'a gönderildiği anlaşılmaktadır.
Bundan
başka bir görüş de Gazâlî'nin bu kitabı yine Selçuklu sultanlarından Sultan
Sancar'a yazmasıdir.3 Buna delil olarak da Horasan Selçuklu Sultanı olan
Sancar'm Gazâlî'yi karargahına kadar çağırması, ondan nasihatler istemesi ve bu
mülakattan sonra Gazâlî'nin ifade ve takrirlerini bir kitap hâline getirerek
Sancar'a takdim ettiğini anlatan rivayetlerdir. Bu duruma, kitabın Esad Efendi
kütüphanesinin 2921 numaralı nüshasında değinilmektedir. Ondan başka hiçbir
matbu ve el yazma nüshada kitabın Sultan Sancar'a yazıldığına dair bir bilgi
bulunmamaktadır.
3 İstifade
edilen kaynaklar: Abdü'l-Kâfî es-Sübkî, Tabakâtü'ş-Şâfiiyye, bak. mad. Muhammed
b. Muhammed et-Tûsî el-Gazalî/Dâru'l-Hicr/Beyrut 1992, el-Munkizu Mine'd-Dalâl,
İmam-ı Gazalî/Dâru'l-Kü-tübü'l-ilmiyye/Beyrut, TEKDAV Gazalî Özel Sayısı 2000,
Dr. Nuri To-paloğlu, Selçuklu Devri Muhaddisleri, Diyanet İ.B.Y. 1998. Murtezâ
Zebîdî, İthafu's-Sâdeti'l-Müttakîn/Dâru'l-Kütübü'l-İlmiyye/Beyrut. Gazâlî'nin
Sancar ile görüşmesi ve ona yazdığı belirtilen mektup için bkz: M. Şerefeddin,
Sancar ve Gazali Dâru'l-Funûn ilahiyat Fak. Mec. Sene:1, Sayı:1, 42-51.
İMAM GAZALÎ
25
Gazâlî,
kitabın içinde "Dördüncü Esas (Asıl)" adlı bölümü işlerken, sultanın gazap
hâlinde ne yapması gerektiğini özetle ifade ederek: "Biz bu konuyu
Rub'ul-Muhli-kâtı'n Gazap Kitabında açıkladık" demesi, bu eserin İh-ya'dan sonra
kaleme alındığını göstermektedir. Çünkü bahsettiği bölümler İhya'dadır. Gazâlî,
İhya isimli kitabını Nizamiye medresesinden ayrılış döneminde yazmıştır. Bu
dönemde ise Sultan Melikşah öldürülmüş, yerine Sultan Sancar geçmişti. Bu açıdan
bakıldığında da kitabın Sultan Sancar'a yazıldığı kanaatine varılabilir.
Burada
önemli olan, kitabın veya risalenin kime yazıldığı değil, bu kitapta ve risalede
ne yazıldığıdır. Bu kitap, her iki sultana yazılan mektup ve nasihatlerin bir
araya getirilmesi ile de oluşmuş olabilir.
Keşfu'z-Zunûn'da da anlatıldığı gibi Eserin aslı Farsça dır.4 Elde mevcut
olmayan bu Farsça eserin Arapça'ya tercümeleri, matbu ve el yazma olarak
mevcuttur.5 Eserin Farsça olarak yazılmasının sebebi; Selçuk-
Keşfu'z-Zunûn'un et-Tibru'l-Mesbûk fîNasîhati'l-MülûkKUabt hakkındaki bilgileri
aynen nakletmek istiyoruz: "Kitab, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazalî (ö.
H.505-M.1111) tarafından Farsça olarak Selçuklu Sultanı Muhammed b. Melikşah'a
yazılmıştır. Daha sonraları bazıları onu Arapça'ya tercüme etmiştir. Türkçe'ye
çevirisi ise Aşık Çelebi diye meşhur olmuş Muhammed b. Ali tarafından
yapılmıştır. Yine aynı eserin Türkçe'ye çevirisi Sultan Süleyman Han'ın oğlu
Beyazıt Han'ın tabilerinden Alâi b. Muhib eş-Şerif eş-Şîrâzî tarafından yapılmış
ve "Netîcetü's-Sülûk" olarak adlandırılmıştır. Bu kitab, Gazâlî'nin Muhammed b.
Melikşah'a nasihatlerini içeren bir mukaddimeden, iki makale ve yedi babtan
oluşmaktadır. Yapılan bu çeviride eserin aslında olmayan bir çok ekler de
mevcuttur." Kitabın elimizde ki nüshası Dâru'l-Kütübü'l-İlmiyye/Beyrut, 1988
baskısıdır.
26
luların
samimiyetle bağlandıkları İslam dinini kendi örf ve adetleriyle kaynaştırıp
bağdaştırmalarıdır. Bunun neticesinde Selçuklular Uygur alfabesini terk ederek
Arap harflerini kullanmaya başlamışlar, Arapça'yı ilim ve din, Farsça'yı
edebiyat, Türkçe'yi de devlet dili olarak kullanmışlardır. Selçuklu
sultanlarının kültür hayatında Farsça'yı kullandıkları bir dönemde Gazâlî'nin
onlara takdim edeceği bir kitabı Farsça olarak yazmış olmasının daha uygun
olduğu kanaatindeyiz...
Hüseyin
Okur
MUKADDİME
Rahman ve
Rahîm olan Allah'ın adıyla; Huccetü'l-İslam İmam-ı Gazâlî'den Sultan Melikşah'a:
Ey doğunun
ve batının sultanı! Şunu bil ki: Allah (c.c) sizlere zahirî ve bâtınî bir çok
nimetler vermiştir. Size gereken, Allah'a (c.c) şükretmek ve bunu yaymaktır. Kim
Allah'ın nimetlerine şükretmezse, elinden alınır; kıyamet gününde de şükür ve
kulluktaki kusurundan dolayı rezil rüsva olur.
Akıllı
insanların nazarında, ölüm ile yok olan hiçbir nimetin değeri ve kıymeti yoktur.
Ömür çok uzun olsa bile, tükendiği zaman, insana bir faydası olmaz. Zira Hz. Nuh
(a.s) bin küsur sene yaşadı, ölümünden bu zamana kadar yaklaşık beş bin sene
geçti ama sanki o, hiç yaşamamış gibidir.
Kıymetli
nimet, dünyada insandan gece gündüz ay-rılmayıp ahirette de devam eden nimettir.
Bu nimet, ebedi saadetin tohumu olan iman nimetidir. Allah (c.c) bu nimeti
sizlere bahsetmiştir. Temiz olan kalbinize iman tohumunu ekmiş, o tohumu
geliştirip büyütmeniz için size imkan vermiştir. O tohumu, kökleri yerin en
derinliklerine, dalları ise gökyüzünün en yüksek tabakala-
28
İMAM GAZALİ
29
rina
ulaşacak bir ağaç olana kadar itaat suyu ile sulamanızı size emretmiştir. Yüce
Allah'ın şu ayeti, bu anlattıklarımıza bir şahittir:
"Görmedin
mi Allah nasıl bir temsil yaptı? Temiz kelimeyi/tevhidi, hoş bir ağaca benzetti.
O ağacın, kökü yerde sabit, dalı budağı gökyüzündedir.m
İman
ağacının kökleri kalpte sabitleşmez, dalları da itaat ile kuvvetlendirilip
sağlam hâle getirilmezse, üzerine ölüm rüzgarları estiğinde, yıkılma
tehlikesinden korkulur. Zayıf bir iman son nefeste kökünden kopar. Bu durumda,
Allah muhafaza etsin, kul imansız kalır ve elinde hiçbir iyilik olmaksızın
Rabbinin huzuruna çıkar.
Ey sultan!
Şunu bil ki, bahsettiğimiz bu ağacın on kökü ve on dalı vardır. Kökü kalp ile
imandır, dalları ise azalarla amel etmektir. Ne zaman ki, yüksek meclisiniz
tarafından kabul edilir veya zat-ı âliniz ile karşılaşırsak, bu iman ağacını
geliştirip büyütmeniz için gerekli olan bu on esası ve on dalı size açıklarım.
Ey sultan!
Bu ağacın gelişip büyümesi, haftanın bir gününü sırf Allah'a ibadet için ayırman
ve ahiret ameli ile meşgul olman ile mümkün olur. Ayıracağın bu gün Cuma
günüdür. Çünkü Cuma, müminlerin bayramıdır. O günde öyle bir saat vardır ki, iyi
bir niyet ve temiz bir kalp ile dua yapıldığında, Allah (c.c) kulun istediğini
verir, onun hacetini giderir, duasını boşa çıkarmaz.
Haftanın
bir gününü Rabbine ayırsan ne olur!
6
İbrahim 14/24
Bu
söylediğimi şu örnek üzerinde düşün: Sen bir hizmetçine haftanın diğer
günlerindeki kusurlarını affedeceğini söyleyerek, bir gününü tamamen sana
ayırmasını istesen; hizmetçin de bugünde yapacağı hizmette kusur etse, sen ona
nasıl davranırsın? Bununla beraber sen onu yaratmadın; o senin sadece bir
hizmetçindir.
Ey sultan!
Unutma ki, sen Yüce Yaratıcıya ait bir mahluksun. Hizmetçin senin mecazen kölen
iken, sen Rabbinin gerçek manada kölesisin. Sen hizmetçinden nefsin için ne
bekliyorsan; Rabbine karşı öyle davranman gerektiğini kabul et!
Cuma
gecesinden oruca niyet et! Buna perşembeyi de katarsan güzel olur. Cuma günü
sabah erken kalk, guslünü al! İbadet elbiseni giy; giydiğin elbise şu üç sıfatı
taşısın:
1- Helal
maldan olsun,
2- Saf ipek
olmasın,
3-
Kendisiyle namazın caiz olacağı şekilde temiz olsun.
Yazın ve
kışın, mevsime göre ve tavazuya uygun elbiseler giyin. Yukarıdaki üç şartı
taşımayan elbiselerden Allahu Teala razı değildir.
Sabah
namazını cemaatle kıl! Güneş doğana kadar konuşma, yüzünü kıbleden çevirme!
Tespihini
eline al, bin defa kelime-i tevhid zikri çek!
Güneş
doğunca birisine emret, bu kitabı sana okusun. Hatırında kalması için her Cuma
buna devam et-
m
'^P
İMAM GA2ALÎ
29
rina
ulaşacak bir ağaç olana kadar itaat suyu ile sulamanızı size emretmiştir. Yüce
Allah'ın şu ayeti, bu anlattıklarımıza bir şahittir:
"Görmedin
mi Allah nasıl bir temsil yaptı? Temiz kelimeyi/tevhidi, hoş bir ağaca benzetti.
O ağacın, kökü yerde sabit, dalı budağı gökyüzündedir.^
İman
ağacının kökleri kalpte sabitleşmez, dalları da itaat ile kuvvetlendirilip
sağlam hâle getirilmezse, üzerine ölüm rüzgarları estiğinde, yıkılma
tehlikesinden korkulur. Zayıf bir iman son nefeste kökünden kopar. Bu durumda,
Allah muhafaza etsin, kul imansız kalır ve elinde hiçbir iyilik olmaksızın
Rabbinin huzuruna çıkar. Ey sultan! Şunu bil ki, bahsettiğimiz bu ağacın on kökü
ve on dalı vardır. Kökü kalp ile imandır, dalları ise azalarla amel etmektir. Ne
zaman ki, yüksek meclisiniz tarafından kabul edilir veya zat-ı âliniz ile
karşılaşırsak, bu iman ağacını geliştirip büyütmeniz için gerekli olan bu on
esası ve on dalı size açıklarım.
Ey sultan!
Bu ağacın gelişip büyümesi, haftanın bir gününü sırf Allah'a ibadet için ayırman
ve ahiret ameli ile meşgul olman ile mümkün olur. Ayıracağın bu gün Cuma
günüdür. Çünkü Cuma, müminlerin bayramıdır. O günde öyle bir saat vardır ki, iyi
bir niyet ve temiz bir kalp ile dua yapıldığında, Allah (c.c) kulun istediğini
verir, onun hacetini giderir, duasını boşa çıkarmaz.
Haftanın
bir gününü Rabbine ayırsan ne olur!
6 İbrahim
14/24
Bu
söylediğimi şu örnek üzerinde düşün: Sen bir hizmetçine haftanın diğer
günlerindeki kusurlarını affedeceğini söyleyerek, bir gününü tamamen sana
ayırmasını istesen; hizmetçin de bugünde yapacağı hizmette kusur etse, sen ona
nasıl davranırsın? Bununla beraber sen onu yaratmadın; o senin sadece bir
hizmetçindir.
Ey sultan!
Unutma ki, sen Yüce Yaratıcıya ait bir mahluksun. Hizmetçin senin mecazen kölen
iken, sen Rabbinin gerçek manada kölesisin. Sen hizmetçinden nefsin için ne
bekliyorsan; Rabbine karşı öyle davranman gerektiğini kabul et!
Cuma
gecesinden oruca niyet et! Buna perşembeyi de katarsan güzel olur. Cuma günü
sabah erken kalk, guslünü al! İbadet elbiseni giy; giydiğin elbise şu üç sıfatı
taşısın:
1- Helal
maldan olsun,
2- Saf ipek
olmasın,
3-
Kendisiyle namazın caiz olacağı şekilde temiz olsun.
Yazın ve
kışın, mevsime göre ve tavazuya uygun elbiseler giyin. Yukarıdaki üç şartı
taşımayan elbiselerden Allahu Teala razı değildir.
Sabah
namazını cemaatle kıl!
Güneş
doğana kadar konuşma, yüzünü kıbleden çevirme!
Tespihini
eline al, bin defa kelime-i tevhid zikri çek!
Güneş
doğunca birisine emret, bu kitabı sana okusun. Hatırında kalması için her Cuma
buna devam et-
30
sin.
Okuyucu okumasını bitirince dört rekat namaz kıl! Cuma günü bu namazın sevabı
çok büyüktür.
Kuşluk
vaktine kadar teşbih çek.
Bundan
sonra tahtında iken veya yalnız kaldığında çokça salavat getir.
O günde
mümkün olduğu kadar sadaka ver!
Haftanın
Cuma gününü Yüce Allah'a tahsis et ki bu amelin, diğer günlerdeki günahlarını
temizlesin.
Giriş
İTİKADÎ ESASLAR
Birinci
Esas Allah'ın (c.c) Varlığı
Ey sultan!
Şunu biliniz ki; sizler yoktan yaratılmış bir varlıksınız. Sizin bir yaratanınız
var. O, bütün alemin ve içindeki varlıkların yaratıcısıdır.
O, tekdir,
ortağı ve dengi yoktur. Varlığı ezelidir; zamanla yok olmaz. O, ebedidir; bu
ebediliğinin bir sonu yoktur. O'nun ezelde ve ebedde varlığı vaciptir. Varlığı
için yokluk düşünülemez. O, kendi zâtı ile kâimdir; O'nun kimseye ihtiyacı
yoktur. Fakat her şey O'na muhtaçtır.
Yüce
Allah'ın varlığı kendindendir. Mevcut olan her şey O'nunla var olmuş ve hayat
bulmuştur.
â
32
_
İMAM GAZALÎ
İkinci Esas
Yaratıcıyı Tenzih
Allah'ın
(c.c) bir sureti ve benzeri yoktur. O, bir yere inmez, bir kalıba girmez. O,
nasıl, ne kadar, niçin, neden? gibi sorularla bilinecek hâllerden uzak ve
yücedir.
O, hiçbir
şeye benzemez, hiçbir şey de O'na benzemez. Akla, hayale ve fikre gelecek bütün
hayallendirme, şekillendirme ve sıfatların tümünden uzaktır, yücedir. Çünkü bu
gibi sıfatlar yaratılmışlar içindir. Allah (c.c) her şeyin yaratıcısıdır; bu
sıfatlarla vasıflanamaz.
Allah (c.c)
bir mekanın içinde veya üstünde değildir; mekan O'nu kuşatamaz.
Alemde olan
her şey Arş'ının, Arş'ı da kudretinin altındadır. O, Arşı yaratmadan önce de
mekandan münezzehti. Arş, Allah'ın (c.c) taşıyıcısı değildir. Bilakis Arş ve
üzerindeki her şeyi Allah'ın (c.c) lütfü ve kudreti taşımaktadır.
Yüce Allah
Arş'a istiva etmiştir; bu istiva, bir yere yerleşmek, bir şeye dokunmak, bir
yerde karar kılmak, bir şeyin içine girmek ve bir yerden diğerine intikal etmek
gibi bir durum değildir; istiva, bütün bunlardan uzak bir şekilde olmuştur.7
Bununla
birlikte Yüce Allah, Arş'ın ve yerin derinliklerine kadar her şeyin üzerindedir.
O aynı zamanda her varlığa o varlıktan daha yakındır; O, uzak ve yakın her
İmam-ı
Gazalî, "Rahman, Arş'ı istiva etmiştir" Tâ-Hâ 20/5 ayetinin izahını yapmaktadır.
Ayetin izahı için bkz: Araf 7154
O'nun,
dünyada (akıl ve kalp ile) varlığı bilinir;
ahirette
ise cemali
görülür. Bu
görülme,
bizim O'nu
dünyada
bildiğimiz
gibidir;
bunun bir
benzeri ve
misli
yoktur; çünkü bu
görme,
dünyadaki ~ görmeye benzemez.
şeye ve
insana can da-marından daha yakındır.
O'nun her
şeye gücü yeter. O, her şeye şahittir. O, her istediğini yapar. O'nun Cemal ve
Celal sıfatları zatından ayrılmaz, ezelidir.
O, zatı
itibariyle zamanla yok olmaktan ve bir yerden bir yere, bir halden diğerine
intikal etmekten uzaktır.
O, daha
fazla kemal hâli elde etmekten de uzaktır; Yüce Allah, bütün kemal sıfatlara
sahiptir; bir noksanı ve kusuru yoktur ki, zamanla onu tamamlayıp olduğundan
daha kamil olsun.
O'nun,
Arş'ı yaratmadan önce de, yarattıktan sonra da bir mekana ihtiyacı yoktur. O, şu
anda, ezelde sahip olduğu sıfatlara sahiptir; O'nun sıfatlarında bir değişme,
gelişme, artma veya başkalaşma gibi şeyler düşünülemez. O, yaratıklara ait bütün
sıfatlardan yüce ve uzaktır.
O'nun,
dünyada (akıl ve kalp ile) varlığı bilinir; ahirette ise cemali görülür. Bu
görülme, bizim O'nu dünyada bildiğimiz gibidir; bunun bir benzeri ve misli
yoktur; çünkü bu görme, dünyadaki görmeye benzemez.
O'nun
benzeri ve dengi olan hiçbir şey yoktur.
O, her şeyi
işiten ve görendir.
34
Üçüncü Esas Allah'ın
Kudreti
Allah (c.c)
her şeye kadirdir; her ne isterse yapmaya gücü yeter. O'nun mülkü sonsuzdur.
O'nun için herhangi bir acizlik ve noksanlık düşünülemez. O, dilediğini
yapmıştır ve bundan sonra da dilediğini yapar.
Yedi kat
gök ve yer, Kürsü ve Arş O'nun kudret elinde, kahrı, hükmü ve dilemesi
altındadır.
Mülkün
gerçek sahibi O'dur; O'nun mülkünden başka bir mülk; O'nun saltanatından başka
bir saltanat yoktur.
O,
zalimlerin ve kafirlerin hakkında söylediği bütün şeylerden yüce ve uzaktır.
Dördüncü
Esas Allah'ın İlmi
Allah (c.c)
bütün mevcut oları ve bilinen şeyleri bilir. O'nun ilmi, her şeyi kuşatmıştır.
Yerin derinliklerinden göklerin nihayetine kadar olan her şeyi, O'nun ilmi
kuşatmıştır. Çünkü eşya, O'nun ilmi ile ortaya çıkmıştır. Yüce Allah, hepsini
iradesiyle yaratmış, kudretiyle var etmiştir.
Yüce Allah,
çöldeki kum tanelerinin, yağan yağmur damlalarının ve ağaç yapraklarının
sayılarını bilir. Kalplerdeki gizli düşünceleri de...
İMAM GAZALÎ
35
Rüzgarın ve
havanın bütün hareketleri O'nun ilmi dahilinde olmaktadır. O, gökte ne kadar
yıldız olduğunu bilir.
Bu alemde
olan her şey, O'nun iradesiyle ve dilemesiyle olmuştur. Az veya çok, küçük veya
büyük, hayır veya şer, faydalı veya zararlı, fazla veya noksan, rahatlık veya
sıkıntı, sıhhat veya hastalık ne varsa her şey O'nun hükmü, tedbiri, dilemesi ve
takdiri ile meydana gelmektedir.
İnsanlar,
cinler, melekler ve şeytanlar; hepsi, ufacık bir şeyi yerinden oynatmak, onu bir
yerde tutmak, onda noksanlık veya fazlalık meydana getirmek isteseler, Allah
(c.c) istemedikçe buna güç yetiremezler.
Allah'ın
(c.c) dilediği olur, dilemediği olmaz. Olmuş, olan ve olacak her şey O'nun emri,
tedbiri ve hükmü iledir.
Beşinci ve
Altıncı Esas
Allah'ın
İşitmesi ve Görmesi
Yüce Allah,
mevcut olan her şeyi bilir; işitilebilecek her şeyi işitir; görülebilecek her
şeyi görür. O, her şeyi aynı anda tek bir işitme ile işitir ve tek bir görme ile
görür. O, karanlık gecede karıncanın yürüyüşünü görür; ayağının sesini işitir.
Toprak altında gezinen bir kurtçuğun ayak sesleri, O'nun işitmesinden gizli
kalmaz.
36
O'nun
işitmesi kulak, görmesi de göz ile değildir. O'nun bilmesi de düşünme ile olmaz.
O'nun işleri herhangi bir alet, aracı ve destek olmadan meydana gelir. O, bir
şeye: "Ol!" der; o da ilahi iradenin istediği gibi oluverir.
Yedinci
Esas Allah'ın Kelamı/Konuşması
Allah'ın
(c.c) emri bütün mahlukat üzerinde geçerli ve bağlayıcıdır. Müjde ve azaplarının
hepsi haktır. Emri, kelamıdır. O, bilen (Alim), irade eden (Mürîd), her şeye
gücü yeten (Kadir), işiten (Semi1), gören (Basîr) olduğu gibi; konuşur ve söz
söyler (Mütekellimdir).
O'nun
konuşması; boğaz, dil, ağız ve dişlerle değildir.
Kur'an,
Tevrat, İncil, Zebur ve diğer peygamberler (a.s) üzerine inen bütün kitapların
hepsi Allah'ın (c.c) kelamıdır.
Kelam O'nun
sıfatıdır. Bütün sıfatları ezelidir, başlangıcı yoktur.
İnsan, bir
harf ve sesle konuşur; Allah'ın konuşması ise ses ve harflerle olmaz; O bu tür
konuşmadan yüce ve uzaktır.
İMAM GAZALÎ
37
Sekizinci
Esas Allah'ın
Fiilleri
Alemde olan
her şey Allah'ın (c.c) mahlukudur. Yüce Allah'ın bir yaratanı ve ortağı yoktur.
O, tek yaratıcıdır. Sıkıntı, hastalık, fakirlik, acizlik ve cehalet nevilerinden
her ne yarattıysa bu O'nun adaletindendir.
O'nun
yaptıklarında zulüm yoktur. Zalim; başkasının mülkünde tasarruf edendir. Halbuki
Allah (c.c) sadece kendi mülkünde tasarruf etmektedir. Bu mülk içinde O'nun ile
beraber hiçbir mâlik/sahip yoktur. Var olan her şeyin mülkü O'na aittir. O,
benzersiz ve ortaksız bir Mâliktir/sahiptir.
Allah'ın
(c.c) fiillerine, yaptıklarına, tecelli ve hükümlerine hiç kimsenin "niçin ve
nasıl"şeklinde bir itiraz hakkı yoktur. Fiillerinde hüküm ve emir O'na aittir.
Bütün kulların, O'nun yaptıklarına ibret ve teslim nazarıyla bakıp hükmüne karşı
rıza göstermekten başka çaresi yoktur.
O'nun
yaptıklarında zulüm yoktur. Zalim;
başkasının
mülkünde tasarruf edendir. Halbuki
Allah (c.c)
sadece kendi mülkünde tasarruf
etmektedir.
Var olan her şeyin mülkü O'na aittir.
38
Dokuzuncu
Esas Ahirete
İman
Allahu
Teala alemi iki şeyden yarattı; ceset ve ruh. Cesedi de bu alemden ahireti için
azık toplaması amacıyla ruhun mekânı yaptı. Her ruha ceset içerisinde
belirlenmiş bir süre biçti. Bu sürenin sonu eksiksiz, noksansız ruhun ecelidir.
Ecel ânı
geldiğinde ruh ile ceset birbirinden ayrılır. Ceset, kabre konulduğu zaman
Münker ve Nekîr'in suallerine cevap verebilmesi için, ruh cesede iade edilir. Bu
iki melek korku veren iki büyük melektir. "Rabbin kim?", "Peygamberin kim?"diye
sorarlar. Kul cevap veremezse onu cezalandırır, kabrini akrep ve yılanlarla
doldurur.
Kıyamet,
büyük hesap günüdür. Sur'a ikinci defa üfü-rülmesinin ardından ruh, tekrar
cesede iade edilir.8 Amel defterleri açılır, her insan kendi amel defterine
bakar, yaptıklarını görür.
İMAM GAZALİ
39
Kişinin
ölümü ile beraber ruh, cesetten ayrılır. Bu ayrılış kabre kadardır. Yukarıda da
anlatıldığı gibi ölü, kabre konulduktan sonra ruh, sual meleklerinin sorularına
cevap verebilmesi için tekrar cesede iade edilir. Neticede kişinin kabri, ya
cennet bahçesi ya da cehennem çukuru olur. Bu durum kıyametin kopuşuna kadar
devam eder. Sur'un birinci defa üfürüimesiyle her şey yok olur. Böylelikle ruh,
gerçek manada cesetten ayrılır. İnsanların mahşerde toplanması, yani amellerin
hesabının sorulacağı günün gelmesiyle, birinci sur'un tesiriyle yok olan ceset,
takdiri ilâhiyle tekrar diriltilir. Bu, insanın Adem (a.s)'ın yaratılışından
sonraki ikinci dirilişidir. İşte ruhun, gerçek manada ikinci defa cesede iade
edilmesi o zaman olur.
L
Peygamberlerin, alimlerin ve salihlerin
şefaatına
nail olanlar, affedilir; şefaatçisi
olmayanların zerre kadar da olsa imanları
varsa,
günahları kadar ceza görüp sonra
cennete
giderler.
J\_
Kişinin
amelleri terazide tartılır; herkes ne kadar sevap ve günah işlediğini görür.
Sırat köprüsünden geçmek bundan sonradır.
Sırat,
kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüdür. Bu dünyada doğru yolda olup, salih
amel işleyenlere sırattan geçmek kolaydır. Eğer gidişatı güzel değil, salih
amellerden yoksun, Mevlâ Teala'ya âsi olmuş bir şekilde gelirse, sırattan
geçemez ve cehenneme düşer.
Herkes
sıratta durdurulur ve yaptıklarından sorulur. Doğrulara doğruluklarından
sorulur. Riyakarlar ve münafıklar imtihandan geçirilir; halkın önünde rezil
olurlar.
İnsanlardan
bir topluluk hesapsız cennete girer. Bir kısmı kolay ve müsamahalı, bir kısmı
da, zorlu bir hesaba tâbi tutulurlar. Daha sonra kafirler kurtuluş
bulamayacakları bir şekilde cehenneme sevk edilirler.
İtaatkar
müslümanlar cennete, âsiler ise cehenneme girerler.
Peygamberlerin, alimlerin ve salihlerin şefaatına nail olanlar, affedilir;
şefaatçisi olmayanların zerre kadar da olsa imanları varsa, günahları kadar ceza
görüp sonra cennete giderler.
40
Onuncu Esas Hz.
ResûJullah'a (s.a.v) İtaat
Allah
(c.c), insanın saadetine veya asiliğine sebep olacak olan fiil, hâl, kazanç ve
amelleri, kulun aklının ve idrakinin anlamakta yetişemeyeceği ilâhi bir takdir
üzerine yaratmıştır. Bunun için Allah (c.c) kendi fazlı ve kereminden bir
hikmetle melekleri yarattı. Onları, kendi katında seçkin olan insanlara
gönderdi; bu seçkin kullar peygamberlerdir.
Allah
(c.c), insanlara ebedi saadetin yollarını öğretmek amacıyla peygamberlerini
gönderdi; bunu hesap günü insanların: "Bize doğru yolu gösterecek kimse gelmedi"
şeklinde bir itiraz ve bahaneleri kalmasın diye yaptı.
Yüce Allah
son peygamber olarak da peygamberimiz Muhammed Mustafa'yı (s.a.v) gönderdi. Onu
müjdeleyi-ci ve uyarıcı yaptı. Onun peygamberliğini en yüksek dereceye
ulaştırdı. Onu peygamberler halkasının en sonuncusu (Hâtemu'l-Enbiya) yaptı.
Ondan sonra peygamber yoktur.
Allah
(c.c), insanların ve cinlerin tümüne Hz. Muham-med'e (s.a.v) itaat ile tabi
olmasını emretti. Onu, öncekilerin ve sonrakilerin efendisi yaptı. Onun ashabını
diğer peygamberlerin ashaplarından daha hayırlı yaptı.
Allah'ın
selamı ve rahmeti hepsinin üzerine olsun.
İman Ağacının Dalları
Ey sultan!
Şunu biliniz ki, insanın kalbinde marifet ve itikattan her ne varsa imanın
aslından elde edilmektedir. İnsanın yedi azasında itaat ve adalet çeşidinden
meydana gelen her şey, imanın dalları yani meyveleridir. Soluk ve cansız olan
dallar imanın zayıflığına işarettir. Böyle zayıf bir iman, ölüm anında kalpte
sabit kalmaz. Unutmayınız ki, bedenin ameli kalpteki imanın belirtisidir.
Haramlardan sakınmak, farzları eda etmek iman ağacının dallarıdır. Bunlar da iki
kısımdır:
1- Namaz
kılmak, oruç tutmak, haccetmek, zekat vermek; içki içmekten, haram yemekten
sakınmak gibi, kişi ile Rabbi arasında olan işler.
2- Adalete
riâyet etmek, zulmü önlemek gibi, kişi ile diğer insanlar arasında olan işler.
İnsanlarla
muameleJerinizde daima kendinizi bir vatandaş, diğerinin de sultan olduğunu
düşünerek hareket
etmelisiniz.
42
Allah (c.c)
ile sizin aranızda yapmaya mecbur olduğunuz asıl şey; emirlerine itaat ve
yasaklarından sakın-manızdır.
Siz
güvendiğiniz bir hizmetçinizde neleri ararsınız? O zaman Rabbinize karşı
görevlerinizi unutmayınız.
İnsanlarla
muamelelerinizde daima kendinizi bir vatandaş, diğerinin de sultan olduğunu
düşünerek hareket ediniz.
Şunu
biliniz ki, sizinle Allah (c.c) arasında olan şeylerin affedilmesi mümkündür.
İnsanlara zulüm olan işlere gelince, Allah (c.c) onun hakkını kıyamete kadar
sizden kaldırmaz. Bunun tehlikesi çok büyüktür. Adaletli ve insaflı sultanlardan
başkası bu büyük tehlikeden emin olamaz. Adaletin ve insafın kıymeti o zaman
bilinir.
Unutma!
Adalet ve insaf, iman ağacının dalları ve meyveleridir.
ADALETİN ESASLARI
Birinci Esas
Saltanat ve
İdarenin Önemi
Ey sultan!
Önce, insanları idare etmenin kıymetini biliniz; onun tehlikelerini de
öğreniniz. Çünkü liderlik büyük bir nimettir. Eğer onu hakkıyla yerine
getirirseniz, kendisinden sonra başka mutluluk düşünülemeyen bir saadete
ulaşırsınız. Şayet onun hakkını yerine getirmeyip zulümden geri durmazsanız,
kendisinden sonra ancak kafirliğin olabileceği bir bedbahtlığa düşersiniz.
Devlet
idaresinin kıymet ve büyüklüğü hakkında peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Sultanın
bir günlük adaleti, Allah'a (c.c) karşı yapacağı yetmiş yıllık nafile
ibadetinden daha üstündür.^
İbnu
Abbas'dan (r.a) rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
9 Taberâni,
Mucemu'l-Kebîr, No: 11932; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 5/198 el-Müttakî,
Kenzu'l-Ummâl, 6/14624; Münzirî, et-Terğib ve't-Terhib, 3/3228.
44
"Allah'ın
(c.c) gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde, Yüce Allah
şu yedi sınıf insanı kendi gölgesinde gölgelendirilir:
1- Emri
altındakilere adil davranan lider.
2- Rabbine
ibadet ile yetişen genç.
3- Kendi
çarşıda iken, kalbi mescitlere bağlı olan adam.
4-
Birbirlerini Allah (c.c) için seven iki kişi.
5- Yalnız
basınayken Allah'ı (c.c) zikredip ağlayan kimse.
6-
Hoşlandığı, güzellik sahibi bir kadının kendisini zina için çağırmasına
karşılık: "Hayır yapamam; Ben Allah'tan korkuyorum" diyen adam.
7- Sağ eli
ile verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek kadar gizli veren kişi."" °
Resûlullah
(s.a.v) bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:
"İnsanların
Yüce Allah'a en sevimlisi ve en yakın olanı, adaletli liderdir. O'nun en çok
buğzettiği ve (dergah-ı izzetinden) uzak tuttuğu kişi de, zalim liderdir."*^
10 Buhârî,
Ezan, 36 (No: 660); Müslim, Zekat, 91 (No: 1031); Âhmed b.
Hanbel,
el-Müsned, 2/439; Tirmizî, Zühd, 53 (No: 2391); İbnu Hıb-
ban,
es-Sahih, No: 4469. Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, Kitâbu'l-Ka-
dâyâ
ve'l-İmâret, No: 3223. " Tirmizî, Ahkâm, 4 (No: 1329); Ahmed b. Hanbel,
el-Müsned, 3/22, 55;
Ebu Ya'la,
el-Müsned, No: 1003; el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No:
14608.
İMAM GAZALÎ
45
Bir diğer
hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
"Nefsimi
kudret elinde bulunduran Allah'a yemin olsun ki; Allah, adaletli sultanın
amelini halkının ameli derecesine yükseltir. Adaleti müddetince kıldığı her
namazın sevabı yetmiş bin rekat namaza denktir."12
Durum böyle
olduğuna göre; kişi için liderlik nimetinden daha büyük nimet yoktur. Onun
ömrünün bir saati, başkasının ömrünün tamamı gibi kıymetlidir. Kim ki, bu
nimetin kıymetini bilmez, zulüm ve nefsinin nevası ile meşgul olursa; onun
Allah'ın (c.c) düşmanları arasında olmasından korkulur.
İbnu
Abbas'ın (r.a) anlattığına göre; Resûlullah (s.a.v) bazı günler Kabe'nin
kapısındaki halkayı tutar ve etrafındaki Kureyş topluluğuna şöyle seslenirdi:
"Ey Kureyş
büyükleri! Emriniz altındakilere üç şeyle muamele ediniz:
1- Sizden
merhamet istedikleri zaman merhamet ediniz,
2- Hüküm
verdiğiniz zaman adaletli olunuz,
3-
Söylediklerinizi yapınız.
12 Bu
manadaki bir haber için bkz: Ebu Tâlib el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, İman ve İslam
böl. (Dâru's-Sadır-Beyrut, 2001.) Âdil liderin faziletleri hakkındaki hadisler
için bkz: Taberânî, Mucemu'l-Kebîi', No: 11220; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
5/42, 49; Heysemî Mecmau'z-Zevâid, No: 9083, 9085, 9086.
46
Kim bunları
yapmazsa, Allah'ın (c.c) ve meleklerinin laneti onun üzerinedir. Onun, farz ve
nafile ibadetleri de makbul olmaz."13
Resûlullah
(s.a.v): "Allah'ın laneti iki kişi arasında haksız olarak hüküm verenin üzerine
olsun" buyurmuşlardır."14
Bir başka
hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah (c.c) şu üç kişiye bakmaz:
1- Yalancı
ve zalim başkana,
2- Zina
eden ihtiyara, 3-Kibirli fakire*5
Bir gün
Resûlullah Efendimiz (s.a.v) sahabelerine şöyle buyurmuştur:
"Sizden
sonra öyle günler gelecek ki doğunun ve batının kapıları önünüze açılacak ve
oranın nimetleri sizin elinize kadar ulaşacak; takvaya devam eden ve emaneti
koruyanların dışında, oralarda çalışan (vali, memur, işçi vs.) herkes cehenneme
girecektir."w
13
Lafızları biraz farklı olarak bkz: Ahmed b. Hanbel, 3/129; Münzirî, et Terğîb
ve't-Terhîb, No: 3237-3239; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 5/192.
14 Bkz:
Ebu Dâvûd, Akdiye, No: 3573. İbni Mâce, Kitâbu'l-Ahkâm, No: 2315. Îcâz'ul-Vuûd
bi-Zevâidi Ebi Davûd, No: 1188. Aynı manadaki bir hadis için bkz. Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, Kitâbu'l Ahkâm, No: 7031, Ebu Ya'lâ, el-Müsned, No: 5299.
15 Nesaî,
Zekat, 77 (2574-2575); Müslim, İman, 172; ibnu Hıbban es-Sahih, No: 5532;
Münzirî, et-Terğîb ve't-Terhîb, No: 3233; Heysemi, Mecma'uz-Zevâid, No: 9269.
16 Ahmed
b. Hanbel, el-Müsned, 5/366-367; Heysemî, Mecma'uz-Zevâid, No: 9179.
İMAM GAZALÎ
47
"Allah'ın
(c.c), kullarının işlerini görmek için başkan yaptığı bir kul; hizmet etmez,
onlara nasihatte bulunmaz ve kendilerine şefkatli davranmazsa Allah (c.c) ona
cenneti haram kılar. Müslümanların işlerini üstlenen kişi, onları kendi ailesi
gibi korumazsa; cehennemdeki yerine hazırlansın.*7
'İki kişi
benim şefaatimden mahrumdur; zalim başkan ile, dine bidat sokan müslüman.*8
"Kıyamet
gününde en şiddetli azaba uğrayacak olanlar, halkın işlerini üstlenen (ve onlara
zulüm eden) başkanlardır.*9
Efendimiz
(s.a.v) bir başka hadisinde şöyle buyurmuştur;
"Allah
(c.c) şu beş kişiye gazap eder:
1-
Halkının kendisine itaat etmesine rağmen onlara zulmeden insafsız başkan,
2-
Kendisine itaat edilmesine rağmen kuvvetli ve zayıfı bir tutmayan adaletsiz
başkan,
3-
Ailesine, Allah'a (c.c) itaati emretmeyen, din işlerini öğretmeyen, nereden
karınlarını doyurduğunu önemsemeyen aile reisi,
4-
Çalıştırdığı işçinin ücretini ödemeyen işveren.
17
Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, 20/208; es-Sağîr, No: 465; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid,
No: 9075, 9076.
18
Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, 20/214. JHeysemî, Mecma'uz-Zevâid, No: 9196;
El-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, imaret, No: 14661.
19 Ebu
Ya'lâ, el-Müsned, No: 1088; Heysemî Mecma'uz-Zevâid, No: 9004, Suyutî,
Câmiu's-Sağîr, No: 663; Taberânî, Evsat, No :1618
1
48
İMAM GAZALİ
49
5-
Hanımının mehrini ödemeyen koca."20
Hikâye:
Ömer b. Hattab (r.a) bir cenazeye katılmıştı. Tanınmayan bir adam da cenazede
bulunuyordu. Cenaze namazı kılınıp ölü defnedildiği zaman, bu adam elini kabrin
üzerine koydu ve şöyle dedi:
"Ey
Allahım! Eğer sen bu adama azap edersen, bu senin hakkındır; çünkü sana isyan
etti. Eğer merhamet edersen o senin affına muhtaçtır."
Daha sonra
ölüye hitaben:
"Ey ölü!
Eğer başkan, bakan ve yardımcısı, yazıcı, nazır, vergi toplayıcısı değil isen
sana müjdeler olsun!"
Bunları
söyledikten sonra gözlerden kayboldu. Hz. Ömer (r.a) onu çağırttı fakat, adam
bulunamadı. Hz. Ömer (r.a): "Bu gelen Hızır'dı (a.s) bize uyarı için gelmişti."
dedi.
Peygamber
Efendimiz (s.a.v):"Görevinin hakkını yerine getirmeyen amirlere, başkanlara ve
yardımcılarına yazıklar olsun. Onlar kıyamet günü saçlarının perçeminden tavana
asılırlar, daha sonra cehenneme sürülürler. Bu azabı görünce: 'Keşke hiç
başkanlık yapmasaydık' derlet demiştir.
20
Hadisin ilk kısmı için bkz: Bezzâr, el-Bahru'z-Zehhar, No: 1352; Ebu Ya'iâ,
Müsned, No: 1091; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, No: 7011-7014. Son kısımları için
bkz: Ebu Ya'lâ, Müsned, No: 6682; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/350; Bezzâr,
el-Bahru'z-Zehhar, No: 1429; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, No: 6456, 6457, 6458.
21 Biraz
farklı rivayetlerle bkz: ibnu Hıbbân, es-Sahih, No: 4466; Hakim, Müstedrek,
4/91; Münzirî, et-Terhîb ve't-Terhîb, Kitâbui-Kazâ, No: 3209-3220.
"Öşür
(Topraktan elde edilen mahsulün belirli bir kısmının zekat olarak verilmesi)
işlerine memur edilen kişi, kıyamet günü elleri boynuna bağlı olarak getirilir;
görevinde dürüst ve adil davranmış ise elleri çözülür, yoksa daha sıkı bağlanır
ve hesaba çekilir.™
Hz. Ali
(r.a) şöyle demiştir: "Yerdeki hâkim, gökteki hâkimle (Yüce Allah ile)
karşılaştığında vay hâline! Yalnız; halkına adil davranan, hak ile hükmeden,
nefsine uymayan, akrabalarına meyletmeyen, korkudan veya (dünya servetine olan)
aç gözlülüğünden dolayı hüküm değiştirmeyen, Allah'ın (c.c) kitabını ayna kabul
edip, gözünü ondan ayırmayan ve onda olan ile amel eden hâkim bunun dışındadır."
Liderlerin
Yüce Allah'ın huzurundaki durumu hakkında Resûlulluh Efendimiz {s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Başkanlar
kıyamet günü Allah'ın (c.c) huzuruna getirilir. Allah (c.c):
- Sizler
benim yeryüzünde yarattıklarımın çobanları, mülkümün emanetçileri idiniz,
buyurur ve sultanlardan birisine:
- Niçin
kullarıma emrettiğim cezadan daha fazla ceza verdin? diye sorar; sultan:
- Ey
Rabbim! Onlar sana âsi oldular, der. Cenab-ı Hakk:
- Senin
kızgınlığının benimkinden daha fazla olması gerekmezi der. Daha sonra bir
diğerine:
22
Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, Kitâbu'l-Hılâfet, No: 9045. Yakın lafızlarla bir
rivayet için bkz: Bezzâr, el-Bahru'z-Zehhar, No: 1641.
50
- Niçin
kullarıma benim emrettiğim cezadan daha azını uyguladın? diye sorar; o:
- Ey Rabbim
onlara merhamet ettim, diye karşılık verir. Cenab-ı Hakk:
- Sen
nasıl benden daha merhametli olabilirsin? der ve meleklerine:
- Benim
hükmümü fazlalaştıran ve noksanlaştıran bu kimseleri alın cehennemin
derinliklerine atın, buyurur.™
Sahabelerden Huzeyfe b. Yeman (r.a) der ki: "Salih olsun, olmasın, idarecilerden
hiçbirine övgülerde bulunmam. Çünkü ben Resûlullah'ı (s.a.v) şöyle derken
işittim:
'Kıyamet
günü adil ve zalim liderler getirilir; Sırat köprüsünün üzerinde durdurulur.
Hüküm vermede zulüm edenleri, rüşvet alanları, hasımlardan birisinin ifâdesine
kulak verip diğerini dinlemeyenleri sallandırıp düşürmesi için Sırat'a
emredilir. Bu emri alan Sırat da onları düşürür. Bunlar, cehennemin dibine
varıncaya kadar yetmiş sene aşağıya düşerler.™
Şöyle
anlatılır: Davud (a.s) geceleri kimsenin kendisini tanıyamayacağı bir kıyafetle
dışarı çıkar; karşılaştığı insanlardan Davud'un durumunu sorardı. Bir gece
Cebrail (a.s) insan şekline bürünerek ona yaklaştı, Davud (a.s):
23
El-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, Kitâbu'l-İmâret, No: 14769-14771.
24
Heyşemî, Mecma'uz-Zevâid, No: 9040, Taberâni, Mucemu'l-Kebîr. No: 1219,
el-Evsât, No: 288.
İMAM GAZALÎ
51
- Davud
hakkında ne düşünüyorsun? diye sordu. Cebrail (a.s):
- Davud
güzel bir kuldur fakat, kendi çalışmasından ve elinin emeğinden yemeyip devlet
hazinesinden yiyor" dedi. Davud (a.s) ağlayarak geri döndü ve Rabbine şöyle
yalvardı:
- Ey
Rabbim! Bana, kendi el emeğimle karnımı doyuracağım bir şey öğret. Bunun üzerine
Allah (c.c) ona zırh yapma sanatını öğretti.
Hz. Ömer
(r.a), geceleri bekçilerle beraber dolaşırdı ve şöyle derdi: "Su kenarının
yanında unutulan zayıf, çelimsiz bir keçinin hesabının benden sorulacağından
korkarım."
Ey sultan,
iyi bak! Hz. Ömer (r.a) nasıl adil ve ihtiyatlı davranıyor? Hiç kimsenin takvada
kendisine yetişe-meyeceği bu insan nasıl düşünüyor? Nasıl kıyamet gününden
korkuyor? Siz ise halktan ve emriniz altındaki amirlerden gafil bir haldesiniz.
Abdullah b.
Ömer (r.a) ve ailesinden bir gurup insan şöyle demişdir:
"Bizler,
Hz. Ömer'i (r.a) rüyada görebilmek için hep Allah'a (c.c) dua ederdik. Ben onu
ancak on iki sene sonra görebildim. Gördüğümde sanki gusül almış ve örtüye
bürünmüş gibiydi. Ben:
"Ey Ömer!
Rabbin yaptığın iyiliklere mükafat verdi mi?" diye sordum. O da bana:
"Abdullah!
Sizden ayrılalı kaç sene oldu?" diye sordu. Ben de:
52
"On iki
sene" dedim. Bana şöyle dedi:
"Sizden
ayrıldığım günden beri hesap vermekteyim. Korkuyorum ki helak olacağım. Ancak,
Allah'ın (c.c) bağışlayıcı, merhametli, cömert ve ikram sahibi olduğuna
inanıyorum."
İşte bu,
Hz. Ömer'in (r.a) hâlidir. Onun dünyada başkanlıktan geriye bıraktığı
kamçısından başka bir şeyi de yoktu.
Hikâye: Rum
Meliki Kayser25, Hz Ömer'in (r.a) hâlini görmesi ve onun yaptıklarını
araştırması için bir elçi gönderdi. Elçi Medine'ye girince halka: "Padişahınız
nerededir?" diye sordu. Halk: "Bizim padişahımız yoktur, emirimiz vardır; fakat
şimdi Medine'nin dışındadır" dedi. Elçi Hz. Ömer'i aramaya çıktı; onu, güneşin
altında, sıcak kumların üzerinde, kamçısını yastık yaparak başının altına
koymuş, başından akan terler, kumları ıslatır bir halde buldu. Onu bu halde
görür görmez kalbine bir titreme girdi ve kendi kendine:
"Yeryüzündeki bütün padişahların kendisinden korktuğu birisi nasıl böyle tek
başına olabilir? Ey Ömer! Sen adilsin, onun için bütün korkulardan eminsin. Bu
sebeple rahat rahat uyuyabiliyorsun. Bizim padişahlarımız ise zulüm ediyorlar.
Onlar devamlı korku içerisindedirler. Ben şehadet ederim ki. sizin dininiz
haktır. Şayet elçi olarak gönderilmeseydim, elbette müslüman olurdum.
26 Kayser:
Roma, Germen ve Bizans imparatorlarına verilen bir isim ve lakaptır. Hz. Ömer
(r.a) devrinde islam topraklan Bizans sınırlarına kadar genişlemişti. Bugünkü
Anadolu olarak bilinen toprakların batı kısımları Rum diyarı olarak biliniyordu.
İMAM GAZALİ
53
Fakat
ileride geri döneceğim ve müslüman olacağım" dedi.
Ey sultan!
Liderliğin tehlikesi büyük, fitneleri ise çoktur. Bu hususta açıklama uzundur.
Unutma! Lider kişinin dünya ve ahiretteki emniyeti, gerçek din alimleriyle
beraber hareket etmesine bağlıdır.
Ey sultan!
Unutma!
Lider
kişinin
dünya ve
ahiretteki
emniyeti,
gerçek
din
alimleriyle
hareket
etmesine
bağlıdır.
İkinci Esas
Alimlerle
Birlikte Hareket Etmek
Adaletli ve
insaflı olmanın ikinci yolu, başkanın devamlı alimlerin görüşlerine başvurması,
onların nasihatlerini dinlemeye iştiyaklı olması ve dünyaya aldanmış kötü
alimlerden sakınmasıdır. Çünkü bu kötü alimler, liderlere övgü yağdırıp onları
boş övgü ve vaatlerle aldatırlar. Liderlerin ellerinde bulunan dünya malına
kavuşmak için, onları kendilerinden memnun etmek isterler. Bunu elde edebilmek
için de hile ve aldatmalara başvururlar.
Gerçek alim
o dur ki, başkanın elinde olan maddî imkanlara göz dikmez, vaaz ve uyarmalarında
nasihat ve insafı elden bırakmaz.
54
Hikâye:
Şakîk'i-Belhî, bir gün Hârûn Reşîd'i26 ziyarete gitti. Hârûn Reşîd ona: "Sen
zahid Olan Şakîk değil misin?" diye sordu. Şakîk-i Belhî: "Ben Şakîk'im ama
zahid değilim" dedi. Harun Reşîd:
"Bana
tavsiyelerde bulun" deyince; Şakîk-i Belhî:
"Allah seni
Müslümanların başına halife yaparak Ebu Bekr-i Sıddık'm (r.a) makamına
oturtmuştur. Bunun için senden, onun doğruluğu gibi doğruluk ister. Sana Ömer
Faruk'un (r.a) makamını vermiştir; senden, onun gibi hak ile bâtıl arasını
ayırmanı ister. Sana Hz. Osman Zinnureyn'in (r.a) makamını vermiştir; senden,
onda olduğu gibi haya ve cömertlik bekler. Sana Hz. Ali'nin (r.a) konumunu
vermiştir; senden, onda olduğu gibi ilim ve adalet bekler."
Hârûn Reşîd
biraz daha tavsiyede bulunmasını istedi; Şakîk şunları söyledi:
"Bil ki!
Allah'ın (c.c) Cehennem diye bilinen bir yurdu vardır. Seni oraya kapıcı yapmış
ve sana üç şey vermiştir.
Harun
Reşîd: Ebu Ça'fer Hârûn er-Reşîd b. Muhammed el-Mehdi Bil-lah b. Abdullah
el-Mansur (ö: 193/809. Tus). Abbasî devletinin dördüncü hükümdarı olan Muhammed
el-Mehdî'nin oğludur. Babasının vefatından sonra halifeliği devralmıştır. Abbasî
halifelerinin içinde en çok kendisinden bahsettiren Reşîd, adaleti ve sağlam
devlet politikası ile Bizans'a karşı bir çok başarılar göstermiş, ilim ve kültür
onun zamanında ilerlemiştir, İlk defa Reşîd döneminde Türklerin Abbasî
saraylarında muhafızlık ve devlet memurluğu gibi işlerde görev aldıkları göz
önünde bulundurulursa, Türk-Abbasî ilişkilerinin onun zamanında faal hâle
geldiği ortaya çıkmış olur.
İMAM GAZALİ
55
1-
Beytülmal (Devlet hazinesi),
2- Kırbaç,
3- Kılıç.
Sana bu üç
şeyle insanların cehenneme girmelerine engel olman için emretmiştir. Muhtaç
birisi geldiği zaman onun ihtiyacını hazineden gider. Allah'ın emrine muhalefet
edeni kırbacınla edeblendir. Biri haksız yere başkasını öldürürse, velisinin
izni ile sen de onu kılıçla öldür. Allah'ın (c.c) emrettiklerini yapmazsan,
Cehen-nem'e gidenlerin öncüsü sen olursun." Harun:
"Biraz daha
tavsiyede bulun" dedi; Şakîk, şöyle devam etti:
"Sizin
durumunuz, kaynaktan akan pınara, alimler ise suculara benzer. Suyun kaynağı
temiz olursa, sucuların pisliği ona zarar vermez. Suyun kaynağı pis olursa
sucuların temizliği de ona fayda vermez."
Hikâye:
Hârûn Reşîd ile veziri, Fudayl b. İyâd'ın ziyaretine gittiler. Kapıya
vardıklarında onun; "Yoksa o kötülükleri işleyip duranlar, kendilerini iman edip
yararlı işler göreniergibi mi yapacağımızı, hayat ve ölümlerini bir tutacağımızı
mı sandılar? Ne fena hüküm veriyorlar?"27 ayetini okuduğunu işittiler. Hârûn:
"Biz öğüt
almaya gelmiştik, öğüt olarak bu yeter; hadi şimdi kapıyı çal" diye vezirine
emretti. Abbas 28 kapıyı çaldı ve:
27
Casiye, 45/21. Kıssayı anlatan rivayet için bkz: Beyhaki, Şuabu'l-İmân, 6/7426.
28 Abbas,
Harun Reşîd'in vezirinin ismidir.
56
İMAM GAZALÎ
"Müminlerin
Emiri geldi, kapıyı aç!" dedi. Fudayl:
"Müminlerin
Emîri burada ne yapacakmış?" diye seslendi; Abbas:
"Emre uy ve
kapıyı aç" diye tekrar seslendi. Vakit gece idi, lamba da yanmaktaydı. Fudayl
lambayı söndürdü ve kapıyı açtı. Halife Reşîd içeri girdi, Fudayl ile mu-safaha
yapmak için elini sağa sola gezdirmeye başladı. Nihayet eli ona değince Fudayl:
"Eğer azaptan kurtulmazsa yazıklar olsun nimet içindeki bu ele!" dedi. Sonra
devamla:
"Ey
Müminlerin Emîri! Kıyamet gününde Allah'a (c.c) vereceğin cevaplar için
hazırlan! Çünkü O, sizi her müs-lümanla beraber aynı seviyede tutup hesap
soracak ve sizden ona karşı insaflı olmanızı isteyecek."
Halife
Hârûn bunları duyunca çokça ağlamaya başladı ve onu kucaklayıp bağrına bastı.
Abbas: "Yeter ey Fudayl! Halifeyi ağlamaktan mahvettin! Fudayl, vezire:
"Ey
Hâmân!29 Sen ve arkadaşların onu helak ettiniz, bir de bana: "Dur!" diyorsun;
asıl sen onu öldürdün" dedi. Halife Reşîd, Abbas'a:
57
29 Hâmân
adı, Kur'ân-ı Kerim'de altı ayette geçmekte ve Firavun'la beraber
zikredilmektedir. Allah (c.c) Hz. Musa'yı, zamanın deccalları olan; Firavun,
Karun, ve Hâmân'a göndermiştir. Hâmân'ın kimliği ve görevleri hakkında çeşitli
görüşler ileri sürülmüştür. Kur'an-ı Kerim'in ilgili bölümlerinde Hz. Musa'nın,
Firavun, Hâmân ve Kârûn üçlüsüne gönderildiğinden bahsedildiği için Hâmân'ın,
Firavunun ya baş veziri, ya da devlet ricallerinden önemli birisi olduğu
belirtilmiştir. Bu nedenle Harun Reşîd, kendisi ile veziri arasında böyle bir
benzetme yapmıştır.
"Fudayl,
seni Hâmân, beni de Firavun yaptı" dedi.
Daha sonra
halife Reşîd, Fudayl'ın önüne bin dinar koydu ve:
"Bu annemin
helal olan sadakası ve mirasıdır" dedi. Fudayl:
"Ben
senden, içinde bulunduğun nimetlerden el çekmeni ve Allah'a (c.c) dönmeni
istiyorum, sen ise onları bana veriyorsun" dedi, onu kabul etmedi ve halifenin
yanından çıkıp gitti.
Nükte: Ömer
b. Abdulaziz30, Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'ye: "Bana adaleti tarif et" deyince;
o şunları söylemiştir:
"Sizden
yaşça büyük olanların çocuğu, yaşça küçük olanların babası, denginiz olanların
ise kardeşi olunuz. Her suçluya suçu miktarınca ceza veriniz. Sakın bir suçu
yokken, şahsî kininiz ile hiçbir müslümana tek bir kamçı olsun vurmayınız; çünkü
bu sizi ateşe götürür."
Nükte:
Zahidlerden birisi bir gün zamanın halifesinin huzuruna geldi. Halife, ona:
"Bana öğüt ver!" dedi. O da: "Ey müminlerin emiri! Ben Çin'e gittim; Çin devlet
baş-
30 Ömer b.
Abdülazîz (d. 60/679-Ö. 101/720): Emevî devletinin Mervân kolundan gelen beşinci
halifesidir. Annesi, Ömer b. Hattâb'ın soyun-dandır. Halifeliğe istemeyerek de
olsa geçen, Emevî halifeleri arasında zühd, takva ve dindarlığı ile bilinen Ömer
b. Abdülazîz, halifeliği müddetince Hulefâ-i Râşidîn devrini tekrar
canlandırmaya çalışmıştır. Adaleti ve insafı ile ikinci Ömer olarak bilinen Ömer
b. Abdülazîz, hızla büyüyen topraklarıyla Anadolu'ya yayılan Türklerin, müslüman
olmasında etkin rol oynamıştır. Onun Halifeliği ile bütün Berberi kabileleri
islam'ı kabul etmişlerdir.
58
kanı sağır
olmuş, artık duyamıyordu. Onun ağlayarak şöyle dediğini duydum: "Duyamadığım
için ağlamıyorum; ancak kapımda bekleşip de yardım bekleyen mazlumları
işitemediğim için ağlıyorum. Fakat şükürler olsun ki, gözlerim sağlam." Sonra
birisini görevlendirip şöyle ilan ettirdi: "Kim zulme uğramış ise kırmızı elbise
giysin."
Bu başkan,
her gün filine biner ve kırmızı elbiseli kimi gördüyse yardımcıları vasıtasıyla
onu dinler, şikayetini giderirdi.
Ey
müminlerin başkanı! Kâfir olmasına rağmen Çin devlet başkanının Allah'ın (c.c)
kullarına karşı gösterdiği şefkate bakınız. Siz ise Ehl-i Beyt'ten gelen bir
müminsiniz. Bunun için halkınıza karşı şefkatinizin nasıl olması gerektiğini
iyice düşününüz."
Hikâye: Ebu
Kilâbe, Ömer b. Abdülaziz'in meclisinde bulunmuştu. Halife Ömer, kendisinden
öğüt istedi, o da şöyle dedi:
ir\)------t--------------------t~"~ ii w rT
"Sizden
yaşça büyük olanların çocuğu, yaşça
küçük
olanların babası, denginiz olanların ise
kardeşi
olunuz. Her suçluya suçu miktarınca
ceza
veriniz. Sakın bir suçu yokken, şahsî
kininiz ile
hiçbir müslümana tek bir kamçı
olsun
vurmayınız; çünkü bu sizi ateşe
götürür."
İMAM GAZALİ
59
"Hazreti
Adem (a.s) zamanından bu zamana kadar sizden başka hiçbir halife kalmamıştır.
Siz, ölecek ilk halife de değilsiniz." Halife:
"Biraz daha
öğüt ver!" dedi; o şöyle devam etti:
"Şayet
Allah (c.c) sizinle beraberse, daha kimden korkuyorsunuz? Eğer O sizinle beraber
değilse, kime sığınacaksınız?" Ömer b. Abdülaziz:
"Bu kadar
öğüt bana yeter" dedi.
Hikmet: Bir
gün Halife Süleyman b. Abdülmelik31 tefekküre dalarak kendi kendine: "Dünyada
bolca nimetlere kavuştum; ahirette hâlim nasıl olur acaba!" diye düşündü. Daha
sonra zamanın alimi ve zahidi olan Ebu Hâzım'ın yanına gitti. Ona:
"Bana
yemeğinden bir şey getir de iftar edeyim" dedi. O da ateşte kuruttuğu birkaç
çürük hurmayı önüne koyarak:
"Bu benim
iftarımdır" dedi. Halife Süleyman bunu görünce ağlamaya başladı. Bu, onda büyük
bir tesir bıraktı. Üç gün hiç bozmadan oruç tuttu. Üçüncü gece çürümüş
hurmalarla iftar etti. Denilir ki: "O, bu gecede ailesine yaklaştı, niyetinin
samimiliği ve orucunu bu yemekle açtığından dolayı ondan Abdülaziz, ondan da
Ömer bin Abdülaziz dünyaya geldi."
31 Süleyman
b. Abdülmelik (ö. Miladi, 717, Merci Dabık): Emevî hanedanının Mervân kolundan
gelen dördüncü halifesidir. Zamanında istanbul kuşatılmış ama başarılı
olunamamıştır. Kuşatma dönüşünde vefat etmiştir.
60
Yöneticiyi
aldatan
kimse,
onun
zulmüne
ortaktır.
Ömer bin
Abdülaziz, ihsan, zühd, insaf ve adalet bakımından zamanın en önde geleniydi;
yolu, Ömer bin Hattab'ın (r.a) yoluydu.
Nükte: Ömer
bin Abdüla-ziz'e: Tövbe etmenizin sebebi nedir? diye sorulunca; şöyle demiştir:
"Bir gün hizmetçimi dövüyordum, bana: "Sabahı kıyamet olacak geceyi unutma!"
dedi. Bu söz kalbime işledi, ben de samimi olarak tövbe ettim."
Nükte:
Büyük zatlardan birisi Halife Reşîd'i Arafat dağında, ayakları çıplak, yorgun,
sıcak taşlar üzerinde dururken gördü. Halife ellerini kaldırmış şöyle diyordu:
"Ey Rabbim!
Sen sensin ben ise âdeti her gün sana isyan olan Reşîd'im. Senin âdetin ise her
gün bana merhametle muamele etmendir. Günahlarımı bağışla, bana acı!" Bunu duyan
o büyük zat:
"Yeryüzünün
sultanının, göklerin sultanı huzurundaki şu yalvarışına bakın! dedi.
Ömer bir
Abdülaziz, Ebu Hâzım'dan bir öğüt isteyince; o şöyle demiştir:
"Uyuduğun
zaman ölümü başının altına koy. Hangi işi yaparken ölmek hoşuna gederse onu
yapmaya koyul! İçinde iken ölümün sana gelmesini istemediğin şeyleri terk et.
Şunu bil ki, çok kez, ölüm sana yapmak istediklerinden daha yakındır; onlara
ulaşamadan ölürsün."
İMAM GAZALİ
61
Bir devlet
başkanı, bu hikayeleri devamlı göz önünde tutmalı, kendisine birisi öğüt verince
onun öğütlerini dinlemeli, bir alim gördüğünde ondan nasihat istemelidir.
Âlimlerin de bu tür öğütlerle onlara nasihat etmesi, fakat onları boş vaad ve
övgülerle aldatmaması ve hak sözü onlardan esirgememesi gerekir. Yöneticiyi
aldatan kimse, onun zulmüne ortaktır. Yüce Allah en iyisini bilir.
Üçüncü Esas
İdarecinin
Adaleti
Ey sultan!
Sen, sadece kendi elini zulümden çekmekle yetinme! Kendini zulümden uzak
tuttuğun gibi; hizmetçilerini, yakınlarını, görevlilerini ve kapınızı
bekleyenleri de terbiye edip güzelleştirmen gerekir. Onların zulmüne razı olma,
çünkü sen, kendi zulmünden sorgulanacağın gibi; onların işlediği zulümlerden de
hesaba çekileceksin.
Nükte: Hz.
Ömer, valisi olan Ebu Mûsâ el-Eşari'ye şöyle bir mektup göndermiştir:
"En mutlu
liderlik, halkına iyilikle; en kötü liderlik ise halkına zulüm ile davrandığında
olur. Gevşek ve laubali davranışlardan sakın; çünkü görevli memurların sana
uyarlar. Senin durumun, yeşil bir otlak görüp ondan çokça yiyen, hatta onunla
iyice beslenen, fakat bunun, kendisinin helakine sebep olacağını bilmeyen bir
hayvanın durumuna benzer. Zira hayvan iyi beslendiğinde kesilir ve eti yenilir."
62
İMAM GAZALÎ
63
Tevrat'ta
şöyle yazılıdır: "Sultan, memurlarının yapmış olduğu zulmü bildiği halde
susarsa, bu zulüm sonuçta ondan bilinir; kendisinden hesap sorulur ve
cezalandırılır."
Bir idareci
şunu bilmeli: Başkasının dünyası için, dinini ve ahiretini satan kimseden daha
fazla aldanan yoktur. İnsanların çoğu, şehvetlerine hizmet ederler. Gerçekten
insanlar, şehvetlerine ve nefislerinin kötü arzularına ulaşmak için gizli yoldan
bir çok hilelere başvururlar. Devlet işlerinde görevli memurlar da böyledir.
Onlar bir takım dünyevî nazlarına ulaşmak için, vali ve idareciyi aldatırlar,
zulüm ve haksızlık olan işleri ona güzel gösterirler, böylece hedeflerine
ulaşmak için onları ateşe atarlar. Elde edeceği birkaç kuruş için seni ve
kendisini ateşe atan kimseden daha kötü hangi düşman olabilir?
Özetle,
halkına karşı adaleti korumak isteyen bir idarecinin, hizmetçilerini ve görev
yapan memurlarını adalet üzere tutması, amirlerinin hallerini gözetmesi,
ailesinin, çocuklarının ve evinin durumunu görüp gözettiği gibi; onların da
geçimlerini görüp gözetmesi gerekir.
Bunu tam
olarak sağlamak için idarecinin önce kendi içinde adaleti koruması gerekir. Bu
da, şehvetini ve kızgınlığını aklına ve dinine hâkim etmemesi, aklını ve dinini
şehvet ve gazabın esiri yapmaması, hatta bunları aklın ve dinin emrine
bağlamasıyla mümkün olur.
Şunu bilmek
gerekir ki akıl, meleklerin cevherinden yani nurdan yaratılmış olup Yüce
Allah'ın (c.c) (hüküm-
lerini
yerine getirmekle görevli) bir askeridir. Şehvet ve gazap ise şeytanın
(dediklerini yapmaya hazır bir) askeridir. Allah'ın (c.c) ve meleklerin askerini
şeytana yenik düşüren kimse, nasıl başkaları hakkında adil olabilir?
Adalet
güneşinin, ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin kalbidir. Daha sonra bu güneşin
ışığı onun ailesi ve özel çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışıkları
bütün halka ulaşır. Bu ışığı güneşten başka bir yerde arayan kimse, imkansız bir
şeyin peşine düşmüş ve ulaşılmayacak bir şeye heves etmiş olur.
Ey sultan!
Şunu bil ki, adil olman aklının kemalini gösterir. Aklın kemali; her şeyi asıl
haliyle olduğu gibi görmen, işin içindeki gizli hakikati bilmen ve onun dış
görüntüsü ile aldanmamandır.
~n
Adalet
güneşinin, ortaya çıkacağı ilk yer idarecinin
kalbidir.
Daha sonra bu güneşin ışığı onun ailesi ve
özel
çevresi içinde yayılır, sonra bu güneşin ışınları
bütün halka
ulaşır. Bu ışığı güneşten başka bir
yerde
arayan kimse, imkansız bir şeyin peşine
düşmüş ve
ulaşılmayacak bir şeye heves etmiş olur. i
Ey sultan!
Şunu bil ki, adil olman aklının kemalini ı
gösterir.
Akim kemali; her şeyi asıl haliyle olduğu
gibi
görmen, işin içindeki gizli hakikati bilmen ve
onun dış
görüntüsü ile aldanmamandır.
64
İMAM GAZALİ
65
Sen dünya
hırsı ile insanlara zulmediyorsan, önce durup, dünyadaki maksadının ne olduğuna
bir bakman gerekir.
Eğer
dünyadaki gayen güzel yemekler yemekse, bil ki bu, insan suretinde ortaya çıkan
hayvanî bir arzudur. Çünkü yemeye aşırı düşkünlük hayvanların tabiatıdır.
Eğer
idaredeki amacın başına süslü taçlar takmak ise, bu durumda sen, kadın tabiatlı
birisin demektir. Çünkü süslenmek ve güzel elbiseler içinde zevk almak
kadınların işidir.
Eğer
amacın, düşmanlarına olan öfkeni tatmin etmek ise, bu durumda sen, insan şekline
bürünmüş bir aslan veya yırtıcı bir hayvan olursun. Çünkü kalpte öfke ve
kızgınlık bulundurmak, yırtıcı hayvanların tabiatıdır.
Eğer
amacın, insanların sana hizmet etmesini iste-mekse, bu durumda sen, akıllı
görüntüsünde bir cahil sayılırsın. Çünkü akıllı olsaydın, sana hizmet edenlerin
bunu ancak karınlarını doyurmak, keyiflerini yerine getirmek ve arzularına
ulaşmak için yaptıklarını anlardın. Onların hizmet ve hürmetleri sana değil,
aslında kendi-lerinedir.
Bunun
ispatı şudur: Eğer onlar, idarenin senden alınıp başkasına verildiği işitseler,
hepsi senden yüz çevirip ona giderler; para nerede ve kimdeyse ona hizmet eder,
hürmet gösterirler. Gerçekte bu, bir hizmet değildir, ancak gülünç bir olaydır.
Akıllı
kişi, her şeyin içine ve hakikatine bakar, dışı ile aldanmaz. Bu işlerin
hakikati, söylediğimiz ve açıkladığımız gibidir.
Bunlara
yakinen inanmayan kimse, akıllı değildir. Akıllı olmayan kimse, adaletli olamaz.
Adaletli
olmayan kimsenin varacağı yer cehennemdir.
Bu
sebepten, saadetin ve huzurun kaynağı akıllı olmaktır.
Dördüncü
Esas
İdarecinin
Öfkelenmemesi
Sultan ve
idareciler çoğunlukla kibirli olurlar. Kibirlerinden dolayı kendilerinde hemen
bir kızgınlık oluşur; bu onları karşı taraftan intikam almaya sevk eder. Halbuki
kızmak, akıl için bir tehlikedir; o, aklın düşmanı ve afetidir. Biz bunu
İhya'da, Rub'ul-Muhlikât kısmının Gazap Kitabı'nöa genişçe anlattık.
İdarecinin
gazabı kabardığında, işlerinde af tarafını tercih etmeli, kendisini iyilikve
affa alıştırmalıdır. Bu ahlak sende bir âdet hâlini alırsa sen, peygamberlere ve
velilere benzemiş olursun. Kızgınlığını hemen yerine getirmeyi bir huy
edindiğinde ise, yırtıcı hayvanlara ve canavarlara benzemiş olursun.
i
66
Hikâye:
Abbasî halifesi Mansur,32 birisinin öldürülmesini emrettiği sırada yanında
Mübarek b. FazI da bulunuyordu. Mübarek:
"Ey Emir!
Onu öldürmeden önce ondan bir şeyler dinle! Belki sana yararı dokunur" dedi.
Adam, Hasan-ı Basri'nin naklettiği bir hadiste, Hz. Peygamber'in şöyle
buyurduğunu söyledi:
"Kıyamet
gününde bütün insanlar bir meydanda toplanınca bir melek şöyle seslenir:
'Allah'ın
(c.c) yanında bir hakkı ve iyiliği bulunan varsa gelsin alsın'. Ancak hiç kimse
ayağa kalkmaz; sadece birisine hatasından dolayı öfkelenip intikam almaya gücü
yettiği halde, onu bağışlayan kimse ayağa kalkar.™
Bunu işiten
halife: "Onu serbest bırakın; ben de onu affettim" dedi.
Liderlerin
öfkelenmesi, genelde isimlerinin kötü anılmasından ve kendilerine dil
uzatılmasından ileri gelir. Onlar bunu yapanın kanını akıtmanın peşine düşerler.
Hz. İsa
(a.s), Hz. Yahya'ya (a.s): "Birisi senin hakkında konuşur da doğruları söylerse,
Allah'a şükret. Eğer
32 Ebu
Ca'fer el-Mansûr: Abbasî hanedanının ikinci halifesidir. Ebu'l Ab-bas
es-Seffah'ın ölümü üzerine halife oldu (Miladi: 754). Mal-mülk devlet anlayışına
sahip Emevî devletinin yıkılmasından sonra din-devlet anlayışıyla hareket eden
Abbasî halifelerinin öncülerinden oldu. Miladi 775 yılında Hac için gittiği
Mekke yakınlarında vefat etmiştir.
33
Beyhakî, Şuabu'l-iman, 6/7451; Hatîb el-Bağdadî, Târîhu Bağdat, 13/212.
İMAM GAZALİ
67
senin
hakkında yalan konuşursa, daha fazla şükret; çünkü onun iyilikleri sana
yazılacaktır" demiştir.
Resûlullah'ın (s.a.v) yanında bir adamın çok güçlü ve cesaretli olduğundan
bahsedildi. Hz. Peygamber (s.a.v): "Bu nasıl oluyor?" diye sordu. Ashab: "O,
herkesten kuvvetli ve güreştiği herkesi yenen birisidir" dediler. Bunun üzerine
Hz. Peygamber (s.a.v):
"Asıl güçlü
ve cesaretli kişi, güreşte rakibini yenen değil; (kızdığında veya bir günah
karşısında) nefsini yenebilendir^* buyurdu.
Hz.
Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
"Üç şey
vardır ki, onlar kimde bulunursa onun imanı olgunlaşmış demektir: Kızgınlık
anında öfkesini yenmek, hoşnutluk hâlinde ve kızgınlık hâlinde adaletli olmak,
gücü yettiği hâlde affetmek.™
Hz. Ömer
(r.a): "Kızgınlık anında davranışını tecrübe etmediğin kişinin ahlakına
güvenme!" demiştir.
Hikâye: Hz.
Hüseyin (r.a) bir adamın kendisi hakkında hoşlanmadığı şeyler konuştuğunu
öğrendi. Bunun üzerine içi taze hurmalarla dolu bir tepsi hazırlayıp, bizzat
kendisi adama getirdi. Adam kapıyı açınca Hz. Hüseyin'i (r.a) elinde hurma
tepsisiyle görünce, hayret edip: "Ey peygamber torunu! Bu nedir?" diye sordu.
Hz. Hüseyin de (r.a):
34
Buhârî, Edep, 102; Müslim, Birr, 106-107; Ahmed b. Hanbel, el-Müs-ned, 1/382;
2/236, 267, 517.
35 Ebu
Ya'la, el-Müsned, No: 1853; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1/197.
68
"Bunu al!
Çünkü senin, hakkımda kötü konuşarak iyiliklerini bana hediye ettiğini öğrendim;
ben de ona karşılık sana bunları getirdim!" dedi.
Hikâye: Hz.
Hüseyin'in oğlu Ali Zeynülabidîn (rah) bir gün mescide giderken sebepsiz yere
birisi ona kötü ve küçültücü sözler söyledi. Yanında hizmetini gören gençler
adamı dövmek ve canını yakmak için harekete geçtiler, fakat Zeynülabidîn onlara
engel oldu. Daha sonra adama yönelip:
"Ey
falanca! Senin benim hakkımda bilmediğin kötü hallerim, bildiklerinden ve şimdi
dile getirdiklerinden daha fazladır. Eğer bunları anlatmaya senin bir ihtiyacın
varsa, diğerlerini de sana söylerim!" dedi. Adam yaptığından utandı ve üzüldü.
Zeynülabidîn üzerindeki gömleği çıkardı adama verdi. Ayrıca bin dirhem de sadaka
verilmesini emretti. Adam arkasını dönüp giderken şöyle söylüyordu:
"Ben
şehadet ederim ki bu genç, Hz. Resûlullah'ın (s.a.v.) torunudur."
Yine bir
defasında Zeynülabidîn (rah), hizmetçisini çağırdı, fakat hizmetçi gelmedi; iki
defa daha seslendi ama yine cevap vermedi. Zeynülabidîn:
"Çağırdığımı duymadın mı?" deyince; hizmetçisi: "Evet duydum" dedi.
Zeynülabidîn:
"O zaman
niçin cevap vermedin?" diye sorunca, hizmetçi:
"Sizden
bana bir zarar gelmeyeceğinden eminim; sizin ne kadar temiz ve güzel bir ahlaka
sahip olduğunu-
İMAM GAZALİ
69
zu da
biliyorum, onun için tembellik yaptım!" deyince, Zeynülabidîn:
"Elhamdülillah! Hizmetçim benden emindir" diyerek Allah'a şükretti.
Yine
rivayet edildiğine göre; bir gün Zeynülabidîn'in (rah) hizmetçisi, bilerek bir
koyunun ayağını kırdı. Ona neden bunu yaptığını sorduğunda, hizmetçi:
"Seni
kızdırmak için yaptım" dedi; Zeynülabidîn de:
"Ben de
sana bu işi öğreten İblis'i kızdıracağım; git, Allah rızası için seni azat
ettim, hürsün, özgürsün" dedi.
Rivayet
edilir ki, adamın birisi Zeynülabidîn'e (rah) kötü söz söyledi; Hazret adama
dönüp:
"Ey
falanca! Benimle cehennem arasında bir geçit vardır; eğer ben o geçidi geçersem,
senin söylediklerinin benim için hiçbir önemi yok! Eğer o geçidi geçeme-yip
cehenneme düşersem, senin söylediğinden daha kötü bir haldeyim demektir" dedi.
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
'Kişi,
yumuşak huyluluğu ve kusurları affetmesiyle; çokça oruç tutan ve namaz
kılanların derecesine ulaşır. Ailesine karşı baskı ile davrananlar ise zalimler
listesine yazılır.™
Rivayet
edildiğine göre; bir gün iblis, Hz. Musa'yı (a.s) gördü ve ona şöyle dedi: "Ey
Mûsâ! Sana üç şey öğreteyim, buna karşılık benim için Allah'tan (c.c) bir ih-
36
Taberânî, el-Evsat, No: 6269; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, No: 12687,
el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 5809.
tiyacımın
giderilmesini iste. Hz. Musa: "Nedir o üç şey?" diye sordu; İblis şöyle dedi:
"Ey Mûsâ, öfkelenmekten sakın; çünkü öfkelenen kimsenin aklı hafif olur; ben
onunla çocukların topla oynadıkları gibi oynarım. Cimrilikten sakın; çünkü ben
cimrinin dünyasını ve ahiretini bozarım. Yabancı kadınlarla bir arada olmaktan
sakın; çünkü insanları içine düşürdüğüm şirkin ve günahın çoğunu kadınları
kullanarak yaptırırım."
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Kim gücü
yettiği hâlde öfkesini yenerse, Allah (c.c), onun kalbine iman doldurur. Kim ki,
kibirden sakınarak uzun elbise giymezse, Allah (c.c) ona şeref elbisesi
giydirir.™
İMAM GAZALİ
71
Diğer
hadislerinde Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah'ın
gazabını unutup da haksız yere öfkelenen kimseye yazıklar olsun. *a
Bir adam
Resûlullah'ın (s.a.v) yanına gelerek:
- Bana
öyle bir amel öğret ki, onu yaparak cennete gireyim, dedi. Peygamber (s.a.v):
- Kızma!
buyurdu. Adam tekrar:
37 Ebu
Davud, Edeb, 3 (No: 4777-4778); Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyamet, 47 (No: 2493); ibnu
Mace, Zühd, 18 (No: 4186); el-Müttakî, Kenzu'l-Um-mal, No: 5823. Ebu Davud
rivayet tamamını iki ayrı hadiste zikretmiştir. Diğer rivayetlerde ise hadisin
son kısmı yoktur.
38
Konuyla ilgili hadisler için bkz: Beyhaki, Şuabu'l-iman, No: 8290-8330;
el-Müttakî Kenzu'i-Ummal, No: 7690-7727.
- Daha ne
yapmam gerekir?, diye sordu; Efendimiz (s.a.v):
- İkindi
namazından önce yetmiş defa 'Estağfirullah' de ki, senin yetmiş yıllık günahına
kefaret olsun, buyurdu; adam:
- Benim
yetmiş yıllık günahım yok ki! dedi. Resûlullah (s.a.v):
-Annenin
günahları affedilir, buyurdu, Adam:
- Annemin
de yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):
- Babanın
günahları affedilir, buyurdu. Adam:
- Babamın
da yoksa, deyince, Efendimiz (s.a.v):
-
Kardeşinin günahları affedilir, buyurdu, o zaman adam:
- Peki,
tamam, dedi.39
Resûlullah
(s.a.v), savaştan elde edilen ganimetleri taksim ederken adamın biri: "Bu ne
biçim taksimat böyle, bunda adalet yok!" diye söylenmeye başladı. Hz. Peygamber
(s.a.v), bu sözleri işitince kızdı, yüzü kıpkırmızı oldu; buna karşılık sadece
şunları söyledi:
"Kardeşim
Musa'ya (a.s) Allah rahmet etsin! Ona da eziyet edildi fakat, o hep sabretti.'*0
39 Son
kısmı hariç bkz: Ebu Ya'la, Müsned, No; 5685. Heysemî, Mec-mau'z-Zevâid,
8/12986-12988.
40
Buhari, Ehadisu'l-Enbiya, 28 (No: 3405); Müslim, Zekât, 140 (No: 1062).
72
1
İMAM GAZALÎ
73
Anlatmış
olduğumuz bu haber ve hikayeler, nasihat olarak bir idareciye yeter. Kalbinde
iman nuru yerleşmişse, bunlar ona tesir eder. Eğer tesir etmezse, kalplerinde
iman nuru kalmamış demektir; onların imanı sadece dillerindedir.
Her sene
müslümanların malından binlerce para toplayan ve zimmetine geçiren bir
idareciye, kıyamet günü bunların hesabı sorulur ve sonuçta azaba çarptırılır.
Böyle bir kimseye bu anlatılanlar nasıl tesir eder? Bu hâl, ileri seviyede bir
gaflet, din ve inanç zayıflığıdır.
Beşinci
Esas
İdarecinin
Merhameti
Ey sultan!
İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri,
başkasının da bir lider olduğunu düşün! Kendin için razı olmadığın şeylere, her
hangi bir müslüman için de razı olma! Kendin için razı olmadığın şeyleri, onlar
için hoş görürsen, halkına ihanet etmiş ve emrin altındakileri aldatmış olursun.
Hz.
Peygamber (s.a.v) Bedir günü, sahabelerin yapmış oldukları bir gölgelikte
oturuyordu. O sırada Cibril-i Emin geldi ve:
"Ey
Muhammed! Ashabın güneşin altındayken senin gölgede oturman uygun mudur?" dedi.
Peygamber
(s.a.v) böyle ufak bir şey için bile uyarılmıştır.
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
L
Ey sultan!
İçine düştüğün her işte ve başına gelen her durumda kendinin halktan biri,
başkasının da bir lider olduğunu düşün!
Kendin için
razı olmadığın şeylere, her hangi bir müslüman için de razı olma!
"Kim,
ateşten kurtulmayı ve cennete girmeyi isterse, ölüm anında dilinde kelime-i
şehadet olsun. Bir de kendisinin hoşlanmadığı bir şeyi mûsiümanlar için de hoş
görmesin.™
Bir başka
hadiste şöyle buyurmuştur:
"Kim,
kalbinde Allah'tan başka bir dert ve düşünceyle sabahlarsa, onun Allah katında
hiçbir değeri yoktur. Kim müslümanlara şefkat göstermezse, onlardan değildir.*2
Altıncı
Esas
Halkın
İhtiyaçlarıyla İlgilenmek
Ey sultan!
İhtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını arzetmek için kapınıza gelip sizi beklemesini
küçük görmeyiniz. Bu tehlikeli işten sakının. Müslümanların ihtiyaçları ile
meşgul iken nafile ibadetleri bir tarafa bırakıp bir an ön-
41 Aynı
manadaki bir hadis için bkz: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/192; el-Muttaki,
Kenzu'l-Ummâl, No: 188; Heysemi, Mecmau'z-Zevâid, VIII, 186.
42
Taberânî, Mu'cemu'l-Evsât, No: 474; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 248.
74
İMAM GAZAL
75
ce onların
sorunlarını gidermeye çalışınız. Çünkü müs-lümanların ihtiyaçlarını gidermeniz,
nafile ibadetten daha üstündür.
Nükte: Ömer
b. Abdülaziz, her gün öğleye kadar müslümanların sıkıntıları ile ilgilenirdi.
Yine bir gün öğleye doğru yorgunluktan dolayı istirahata çekildiği bir sırada
küçük oğlu içeri girdi ve:
"Babacığım!
İnsanlar ihtiyaçlarının giderilmesi için kapında beklerken, onların haklarını
yerine getirmede böyle gevşek davrandığın bir anda, başına ölümün gelmesinden
seni emin eden nedir?" dedi. Ömer b. Abdülaziz:
"Doğru
söyledin" dedi ve tekrar halkın ihtiyaçlarını dinlediği meclise geri döndü.
Yedinci
Esas İsraftan Sakınmak
Ey sultan!
Nefsini, övünülecek giysiler giymek ve hoş yiyecek yemek gibi şehevî arzularına
alıştırma. Her şeyde kanaatkar ol; çünkü kanaatsiz adalet olmaz.
Nükte: Hz.
Ömer (r.a), tanıdığı salihlerden birisine:
- Davranış
ve tutumumda hoşlanmadığın bir şey var mı? diye sordu; o da:
-
Duyduğuma göre sen sofranda iki somun ekmeği bulunduruyor, bir de gece ayrı
gündüz ayrı elbise giyi-yormuşsun? dedi. Hz. Ömer:
- Başka
kusurumu gördün mü? diye sordu, o:
- Hayır;
görmedim, dedi. O zaman Hz. Ömer (r.a):
- Allah'a
yemin olsun ki, bu ikisi bir daha olmayacak, dedi.
Sekizinci
Esas Şefkat ve Lütufla Davranmak
Ey sultan!
Mümkün mertebe muamelelerinizde şefkatli ve lütufkar olunuz; şiddet ve
sertlikten sakınınız. Hz. peygamber (s.a.v): "Halkına şefkat göstermeyene
(lidere) Allah da şefkat göstermez" buyurarak şöyle dua etmiştir:
"Allahım!
Halkına lütufta bulunan lidere sen de lütuf-ta bulun. Şiddet gösterene sen de
şiddetli ol.*3
Peygamber
Efendimiz (s.a.v):
"Liderlik
ve valiliğin hakkını verene iki sevap, vermeyene de iki günah vardır**
buyurmuşlardır.
Nükte:
Emevî halifelerirden Hişam b. Abdülmelik,45 zamanın alimlerinden Ebu Hâzım'a
giderek: "Halifelik
43
Beyhakî, es-Sünenü'l-Kübrâ, Âdâbu'l-Kâdî, No: 21052; el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl,
İmaret, No: 14659-14663.
44 ibnu
Arâbî, Câmiu't-Tirmizî üzerine yaptığı Ârizetü'l-Ahveziyye adlı eserinde, "Hüküm
vermede yetkili olan kişi, isabet de edebilir, hata da yapabilir" hadisini
zikrettikten sonra, "Hâkim, hükmünde isabet ederse iki sevap; hata ederse bir
sevap alır" hadisini getirmiş ve delil olarak da En'am suresi 16. ayetini
zikretmiştir.
45 Hişam
b. Abdülmelik (ö. Miladi: 743 Rusâfe): Emevî hanedanının onuncu halifesi ve
hükümdarıdır. Babası, halife Abdülmelik b. Mervân dır. Onun zamanında devletin
maliyesi en parlak noktaya ulaştı. Bi-
76
İMAM GAZALÎ
77
işlerinde
kurtuluşun yolu nedir?" diye sordu; Ebu Hazım: "Aldığın her dirhemi helaliyle
alman ve hak sahibine vermendir" dedi Hişam: "Ey Hazım, sen ne diyorsun? Buna
kimin gücü yeter?" deyince; Ebu Hazım:
"Cennetin
nimetlerini isteyen ve cehennemden de korkan kişinin gücü yeter" diye cevap
verdi.
Dokuzuncu
Esas Övgülere Aldanmamak
Ey sultan!
İslam'ın kuralları çerçevesinde halkının senden hoşnut olmasına gayret et. Bu
konuda Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Ümmetimin
en hayırlı idarecileri; sizlerin onları, onların da sizi sevdiği idarecilerdir.
İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara, onların da sizlere kızdığı ve
lanet ettiği kimselerdir. ^
Lider olan
kişinin, kendisine gelerek övgüler yağdıranlara aldanmaması, bütün halkın da
onun gibi kendisinden razı olduğunu düşünmemesi gerekir. Çünkü
zans'lılarla ve Hazar kıyılarındaki Türklerle savaştı. Bu savaşta Türklere
yenilerek geri çekilmek zorunda kaldı. Hayatının son zamanlarında Berberilerle
yaptığı savaşlar neticesinde bozguna uğrayan Hişam, Rusafe'ye çekildi ve orada
yaşadı. Bir müddet sonra burada vefat etti. Anlatılan kıssa için bkz: Beyhakî,
Şuabu'l-iman, 6/7406. 46 Ahmed, el-Müsned, 4/24, 28; ibnu Hıbban, Sahih, No:
4589; Darimi, 2/324; Beyhaki, Süne-i Kübra, 8/158; İbnu Ebi Âsim, Sünnet, No:
1071, 1072; el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 14691.
kendisini
öven kimse, bunu ondan korktuğu için yapmaktadır. İdarecinin, halkın dilinde
dolaşan kusurlarını ve asıl hâlini öğrenmesi için, itimat ettiği kimseleri
görevlendirip halkın içine göndermesi ve hakkında ne düşündüklerini sordurması
gerekir.
Onuncu Esas
Allah Rızası İçin İş Yapmak
Halkın
idaresini üstlenen kimse, dine aykırı hareket ederek insanlardan hiç birinin
hoşnutluğunu aramamalıdır. Zira dine aykırı hareket eden kişiye kızılmasında bir
sakınca yoktur. Çünkü sana nefsi için kızan kimsenin, bu kızmasının bir zararı
olmaz.
Hz. Ömer
(r.a): "Ben, her sabah, insanların yarısının bana öfkeli olduğu halde
sabahlarım" derdi.
Hakkı olan
herkesin kızması doğrudur. İdarecinin, kendisine gelen iki hasmı (davacı ve
davalıyı) razı etmesi mümkün değildir. İnsanların çoğu cahil olduklarından,
halkın hoşnutluğu için Cenab-ı Hakk'ın razı olduğu şeyi terk ederler.
Allah her
ikisinden de razı olsun, Hz. Muaviye, Hz. Aişe'ye bir mektup yazarak, kendisine
kısa bir nasihat yazmasını istedi. O da mektubunda Hz. Peygamberden (s.a.v)
işittiği şu hadisi yazdı:
78
Ümmetimin
en hayırlı idarecileri; sizlerin
onları,
onların da sizi sevdiği idarecilerdir.
İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara,
onların da
sizlere kızdığı ve lanet ettiği
kimselerdir
"Halkı
kızdırma pahasına da olsa Allah'ın (c.c) rızasını arayan kimseden Allah da,
insanlar da razı olur. Hakk'ın gazabını çeken işlerle halkın hoşnutluğunu arayan
kimseden, Allah da (c.c) insanlarda razı olmaz.*7
Mesela,
Allah'a itaati emretmemek, din işlerini öğretmemek, onlara haram yedirmek,
çalışanın ücretini vermemek, kadının mehrini vermemek gibi işleri yapanlara, hem
Hak hem de halk kızar.
47 Beğavi,
Şerhu's-Sünne, No: 4213; Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, No: 11696, Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, 10/224. Aynı konuda bir hadis için bkz: Tirmizi, Fiten, 65;
İbnu Hıbban, Sahih, No: 276, 267; İbnu Mübarek, K. Zühd, No: 199.
İMAN
AĞACININ SULANDIĞI İKİ KAYNAK
Ey Sultan!
Buraya kadar size iman ağacının köklerini ve dallarını anlattım. Bundan sonra bu
ağacın sulandığı, onu besleyen, destekleyen ve kuvvetlendiren iki kaynaktan
bahsedeceğim.
Birinci
Kaynak
Dünyayı
Tanımak
Ey Cihan
Sultanı! Şunu bil ki: Dünya bir konaklama yeridir; ebediyet yurdu değildir!
Bizler birer misafiriz. İnsanın ilk durağı anne karnı, ikincisi ise kabir
çukurudur. Gerçek vatanı bundan sonradır. İnsanın ömründen eksilen her sene,
yolcunun bir sonraki ulaştığı han gibidir.
Ömürden
harcanan her ay, yolcunun yoldaki istirahatı, her hafta karşılaştığı bir kasaba,
her gün rastladığı bir köy, her nefesi attığı bir adım gibidir. Aldığı her nefes
ile eceline yaklaşır. Bu dünya ebediyete ulaştırıcı bir köprü gibidir.
F
Hekimhan 2
tarama
L
Ümmetimin
en hayırlı idarecileri; sizlerin
onları,
onların da sizi sevdiği idarecilerdir.
İdarecilerin en kötüleri ise sizlerin onlara,
onların da
sizlere kızdığı ve lanet ettiği
kimselerdir
"Halkı
kızdırma pahasına da olsa Allah'ın (c.c) rızasını arayan kimseden Allah da,
insanlar da razı olur. Hakk'ın gazabını çeken işlerle halkın hoşnutluğunu arayan
kimseden, Allah da (c.c) insanlar da razı olmaz.*7
Mesela,
Allah'a itaati emretmemek, din işlerini öğretmemek, onlara haram yedirmek,
çalışanın ücretini vermemek, kadının mehrini vermemek gibi işleri yapanlara, hem
Hak hem de halk kızar.
47 Beğavi,
Şerhu's-Sünne, No: 4213; Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, No: 11696, Heysemî,
Mecmau'z-Zevâid, 10/224. Aynı konuda bir hadis için bkz: Tirmizi, Fiten, 65;
İbnu Hıbban, Sahih, No: 276, 267; İbnu Mübarek, K. Zühd, No: 199.
İMAN
AĞACININ SULANDIĞI İKİ KAYNAK
Ey Sultan!
Buraya kadar size iman ağacının köklerini ve dallarını anlattım. Bundan sonra bu
ağacın sulandığı, onu besleyen, destekleyen ve kuvvetlendiren iki kaynaktan
bahsedeceğim.
81
Dünya bir
konaklama yeridir; ebediyet yurdu değildir! Bizler birer misafiriz. İnsanın ilk
durağı anne karnı, ikincisi ise kabir çukurudur.
Akıllı
insan, ihtiyacı kadar dünyalık ile yetinip ahiretteki saadeti için çabalayandır.
İhtiyacından fazlası onun için öldürücü bir zehirdir. Bu gerçeği gören kimse,
biriktirdiği bütün hazinelerin altın ve gümüş değil, toprak ve kül olmasını
temenni eder.
İnsan ne
kadar mal toplarsa toplasın, onun nasibi ancak yedikleri ve giydikleridir;
başkası değil! Onun geride bıraktığı bütün malları, kendisi için bir pişmanlık
ve hasret sebebi olur; ölüm anında ölümünü zorlaştırır.
Helal malın
hesabı, haramın ise azabı vardır. Eğer topladığı bütün mal helal ise, kendisine
hesap sorulur; eğer haram ise kendisine azap gerekli olur. Onun en şiddetli
pişmanlığı ve hasreti, kabir çukurunda başına azap gelince olur. Bütün bunlarla
birlikte, onun Yüce Rabbinin huzurunda hesap vereceğine sahih bir imanı varsa,
Allah'ın rahmetinden ve hoşnutluğundan tamamen ümit kesmemelidir; çünkü Allah,
kullarına bolca ikram ve ihsan eden, onların günahlarını bağışlayıp acıyandır.
Ey Sultan!
Dünyanın rahatlık veren günleri pek azdır. Çoğu yorgunluk ve meşakkat ile geçer.
Bu yüzünden mi ebedi ahiret rahatlığını ve bitmek tükenmek bilmeyen mülkü elden
kaçırıyorsun? Akıllı kimseye, ahiretteki
ebedi
rahatlığı elde etmek için, şu sayılı birkaç güne sabretmesi kolay olur.
Nükte: Bir
insanın çok sevdiği birisi olsa; ona: "Eğer bu gece sabredip sevdiğinin yanına
gitmezsen, hiçbir zorluk ve sıkıntı çekmeden onunla bin gece geçireceksin. Eğer
onu bu gece ziyaret edersen, bir daha kendisini hiç göremeyeceksin" denilse,
onun sevdiğine aşkı çok fazla ve ondan ayrı kalması kendisine büyük acı verecek
bir şey iken, ona ahirette kavuşmak için o bir geceye sabretmesi kolay olur.
Dünya,
ahiretin yanında hiçbir değer ifade etmez. Aralarında hiçbir benzerlik yoktur.
Çünkü âhıret sonsuzdur; onun ebediliği akıl ile idrak edilemez. Biz bu konuda
müstakil bir kitap yazdık; ancak burada, dünyanın hâli ile ilgili
anlattıklarımızla yetineceğiz.
Dünyanın
hâlini şu on misalle açıklayacağız:
Birinci
Misal
Dünyanın
Büyüsü
Bu konuda
Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Dünyadan
sakınınız; çünkü onun sihri Hârut ve Mâruftan daha etkilidir.*8
48 İbnu
Ebi'-Dünya, Zemmü'd-Dünya, No: 132; Beyhakî, Şuabu'l-İmân, No: 10504;
el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 6065; Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, No: 245.
82
İMAM GAZALİ
83
İlk sihri
ve aldatması şöyle olur: O, sana kendisinin seninle birlikte olduğunu gösterir,
hep senin yanında durduğunu zannettirir; halbuki biraz düşünsen onun devamlı
senden kaçtığını ve nefret ettiğini, bunu sessiz bir şekilde her an yavaş yavaş
yaptığını anlarsın.
Dünyanın
misali, gölgeye benzer. Gölgeye baktığın zaman onun sakince durduğunu
zannedersin; halbuki o devamlı hareket etmektedir. İnsan ömrü de böyledir;
devamlı, yavaş yavaş akar gider, her an noksanlaşır. Dünya da aynı şekilde senin
hiç haberin olmadan seni terk eder, senden uzaklaşır; hiç fark etmezsin çeker
gider. Bu manada şairlerden birisi şöyle der:
Çok olsa da
dünyanın tadı lezzeti; Elde bir şey kalmaz, kaybolur serap gibi.
Tadınca
nimetini çeker gider; Gelişi gidişi buluta benzer.
İkinci
Misal
Dünyanın
Düşmanlığı
Bu misal de
dünyanın sihri ve aldatmasıyla ilgilidir.
Dünya seni
kendisine aşık etmek için sana muhabbet gösterir, kendisini bir yardımcı ve
rahatiık sebebi olarak takdim eder; halbuki o seni terk edip başkasına gider.
Sonra seni bir gaflet anında yakalayıp yapacağı düşmanlığı yapar. Bu haliyle
dünya, erkekleri aldatan kötü bir kadına benzer; erkekler onu görünce kendisine
aşık
olurlar; kadın onları evine çağırır, kendilerini aldatır ve helak eder.
Nükte: İsa
(a.s) keşfiyat alemini seyri sırasında dünyayı yaşlı bir kadın suretinde gördü;
ona: "Kaç kocan var?" diye sordu, dünya: "Çok, sayıları belli değil" dedi. Hz.
İsa: "Ölüp gittiler mi yoksa seni boşadılar mı?" diye sordu; dünya: "Hayır beni
boşamadılar, onları ben öldürüp yok ettim" dedi. O zaman Hz. İsa (a.s):
"Senin
hâlin ve insanların başına getirdiğin bu felaket ne tuhaf I Onlar sana rağbet
ediyorlar, senin için savaşıyorlar, gelip gidenlerden ibret almıyorlar; sen de
seni sevenlere böyle yapıyorsun!"
Üçüncü
Misal
Dünyanın
Aldatan süsü
Bu misal de
dünyanın sihri ve aldatmasıyla ilgilidir.
Dünya,
cahil kimseyi aldatmak için dışını süsler; fakat kötülük ve çirkinliklerini
gizler. Bu durumuyla o, halkı aldatmak için güzel elbiseler giyip yüzünü örten
yaşlı bir kadın gibidir. Kendisine aşık olanlar, onun yüzündeki örtüsünü
kaldırıp elbisesini çıkardıklarında, gördükleri çirkinlik ve kötü manzaradan
dolayı onu sevdiklerine pişman olurlar.
Bir haberde
şöyle anlatılır:
"Dünya,
kıyamet günü elleri ve ayakları çirkin, dişlerini sırıtır bir vaziyette, gözleri
çakır mavi bir ihtiyar ka-
T
84
din
suretinde gelir. Onu gören insanlar: "Bu çirkin yüzden Allah'a sığınırız!"
derler. Onlara:
"İşte
kendisi için birbirinize kin ve haset beslediğiniz, haksız yere kan döktüğünüz,
akrabalarınızla ilişkilerinizi kestiğiniz, süsleriyle aldandığınız dünya budur"
denilir. Sonra onun ateşe atılması emredilir; dünya:
"Ey
Allahım! Benim dostlarım nerede?" diye sorar. Bunun üzerine onu sevenlerin
kendisiyle birlikte ateşe atılması emredilir."
İMAM GAZALÎ
85
Dördüncü
Misal
Dünyanın
Oyalaması
İnsanoğlu,
dünyada bulunmadan önce ezelde ne kadar süre kaldığını, ölümden sonra ne kadar
süre var olacağını ve ezel ile ebed arasındaki dünya hayatında ne kadar
yaşayacağını hesap eder, bilmek ister.
İnsan şunu
bilsin ki, dünya, bir yolcunun yol hâline benzer. Bu dünya hayatının evveli
beşik, sonu mezardır. İkisi arasında sayılı menzil ve duraklar vardır. Her sene
bir menzile, her ay bir fersahlık mesafeye, her gün bir mile ve her nefes bir
adıma benzer. O ise bu yolda devamlı seyir halindedir.
Birisinin
son menzile bir fersahı kalmıştır, diğerinin ise daha fazladır. Halbuki insan
gaflet içinde oturmakta, sonundan habersiz sakin durmakta; sanki hiç yerinden
ayrılmayacakmış gibi yaşamına devam etmektedir. Bu
arada
insan, kendisine hiç ihtiyacı olmayacağı on sene sonraki işlerle uğraşmaktadır.
Halbuki böyle olanların çoğu, on gün sonra toprak altında olur.
Beşinci
Misal
Dünya
Sevgisi
Şunu bil
ki, dünyanın ve onun sonucu ahirette görülecek bir sürü kötü işlerden oluşan
lezzet ve şehvetlerle insanı çepe çevre sarması, ihtiyacının dışında tatlı yağlı
yiyecekler yiyerek midesini bozan kimseye benzer. Bu kimse, bozulan midesi ve
içindeki pis koku yüzünden perişan olacağını anlar; onları dışarı atarken
gördüğü manzaradan ve pis kokudan rahatsız olur. Yediği şeylerin lezzetinin
gidip bozulan midesi yüzünden geride kalan bu kötü hâline pişman olur.
Aynı
şekilde, her ne zaman insan, bu dünyanın lezzetlerine dalar ve sonra onların
aslı kendisine gözükünce, sonu çok zor olur. Bu kimse, ruhu bedenden ayrılırken,
bir çok malı, altını, gümüşü, cevheri, hizmetçileri, bağları ve bostanları olup
onları terk eden kimse gibi sıkıntı çeker. Böyle bir kimsenin ruhu çıkarken
çektiği acı, çok az bir malı olan kimseden daha zor olur. Şu bir gerçek ki onun
çektiği acı ve ızdırap, ölümle bitmeyip daha da çoğalır. Çünkü, kalbi saran
dünya sevgisi kalbin sıfatı olmuştur; kalp ise ölmez ve o sıfat üzere kalır.
86
Altıncı
Misal
Dünyanın
Meşgalesi
Ey Sultan!
Bil ki, dünyanın işleri ilk göründüğünde, insan onların hemen biteceğini ve
fazla devam etmeyeceğini zanneder; halbuki onun işleri ve halleri birbiri peşi
sıra gelir, hiç bitmez; bu uğurda bir ömür sermayesi harcanır.
Hz. İsa
(a.s), şöyle demiştir: "Dünyanın peşinden koşanın durumu, denizden su içen
kimseye benzer; o ne kadar çok içse o kadar susar ve harareti artar. Bu kişi
ölene kadar içer, fakat susuzluğu gitmeden kendisi helak olur gider."
Bu konuda
Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Denize
düşenin ıslanmaması mümkün olmadığı gibi; dünyaya dalanın da kirlenmemesi mümkün
değildir.™
Yedinci
Misal Dünya Hırsı
Dünyada
elde edilen şeyler, bir sofraya davet edilen kimsenin durumuna benzer. Ziyafet
verenlerin âdeti gereği ev sahibi misafirler için evini süsler ve sonra insan-
49 Aynı
konuda benzer bir hadis için bkz: Ibnu Ebi'd-Dünya, Zemmü'd-Dünya, No: 89;
Beyhaki, Şuabu'l-iman, No: 10583; Zebidî, ithaf, 9/599; Ğazalî, İhyau
Ulûmi'd-Dîn, 3/266. (Beyrut, 2000)
İMAM GAZALİ
87
lan grup
grup ziyafete avdet eder. Misafirlerinin önüne, yemekten hariç olarak cevherle
dolu altından bir tabak ve gümüşten yapılmış buhurdanlık, tütsü yapılan bir alet
koyar; bu şekilde ondan tütsülenmelerini ve kokudan istifade etmelerini temin
eder.
Misafirlerin işleri bitince, kendilerine ikram ettiği gibi, başkalarına da ikram
etmesi için tabak ve buhurdanlığı olduğu gibi bırakıp giderler.
Davetin
usul ve adabını iyi bilen bir kimse, misafirliği esnasında o kokuyu ateşe kor,
ondan istifade eder ve sonra yerine bırakıp ayrılır gider. Giderken o tabağı ve
buhurdanlığı alıp götürmeye tamah etmeyip gönül hoşluğu ile onları yerine
bırakır, ayrıca ev sahibine teşekkür eder.
Misafirler
içinde ahmak ve akılsız olan kimse ise, bu tabak ve buhurdanlığın kendisi için
hazırlandığını zanneder; onların kendisine hediye edilmesini ister. Evden
çıkmaya niyetlendiğinde, altın tabak ve buhurdanlığı alıp götürmek ister fakat,
kendisine bu imkan verilmez, görevliler onları geri bırakması isterler. O zaman
adamın göğsü daralır, sıkıntıdan kalbi yorulur; kusuru ortaya çıkınca,
affedilmesini ister.
İşte dünya,
yolcunun gitmekte olduğu bir yola ve misafirin davet edildiği ziyafet evine
benzer.Yolcudan istenen, yolda lazım olacak kadar azık edinmeleri ve misafirden
beklenen ise, ziyafete gittiği evde kalmaya hırs göstermemesidir.
88
Sekizinci
Misal
Dünya
Gemisi
Dünya
ehlinin dünyanın işleriyle meşgul olması, onun hallerine önem vermesi ve ahireti
unutup ihmal etmesi, denizde gemi ile yolculuk yapan kimselerin hâline benzer.
Denize
açılmış bir yolcu grubu, temizlik ve tuvalet ihtiyaçlarını görmek için bir adaya
saparlar ve oraya inerler. Kaptan, yolculara:
"Fazla
beklemeyin, yoksa mola süresi biter, gemiyi kaçırırsınız; abdest ve namazdan
başka bir şeyle meşgul olmayın; gemi hareket halindedir" diye seslenir.
Yolcular
gemiden inerler, adada dağılarak her tarafına yayılırlar.
Yolucular
içinde akıllı olan kimseler, fazla beklemeden hemen temizlik işlerine başlar ve
işlerini bitirir bitirmez gemiye dönerler; geminin içini boş bulup en temiz, en
uygun ve en yüksek yerlerine otururlar.
Onlardan
bir grup, bu adanın acayip güzelliklerine bakarlar; durup onun çiçeklerini,
meyvelerini, bahçe ve ağaçlarını seyredip zevk almaya çalışırlar. Oradaki
kuşların tatlı ötüşlerine kulak verir; güzel, renkli taş ve çakıllara hayran
kalıp takılırlar. Bir zaman sonra gemiye döndüklerinde oturacak rahat bir yer
bulamazlar, geniş bir yer göremezler; mecburen geminin en dar ve karanlık
yerlerine otururlar.
Onlardan
bir grup da, adanın güzelliklerini seyretmekle ve bakıp dinlenmekle yetinmeyip
oradaki değerli ve renkli taşlardan toplar ve yanlarına alarak gemiye taşırlar.
Gemide oturacak bir yer ve boşluk bulamazlar; mecburen geminin en dar yerlerinde
otururlar, yanlarında getirdikleri taşları ise boyunlarında taşımak zorunda
kalırlar. Çok geçmeden, bir veya iki gün sonra, bu taşların rengi değişir,
siyahlaşır ve taşlar kötü bir koku yaymaya başlar. Adamlar, kalabalıktan dolayı
boyunların-daki bu ağırlıkları atıp kurtulmaya imkan bulamazlar. Yaptıklarına
pişman oldular. Boyunlarındaki taşların ağırlığını da taşımak zorunda
kalırlar; çünkü onları elde etmek için kendileri uğraşmıştı.
Bu
yolculardan bir kısmı da bu adanın güzelliklerine takılıp kalır ve orada
oyalanırlar. Gemiye dönmeyi dü-düşünmezler. Sonunda gemi hareket eder, onlar
uzakta ve geride kalırlar. Bu kimseler, kaptanın sesine kulak verip sözünü
dinlemezler. Onların bir kısmını yırtıcı hayvanlar yer, bir kısmını sırtlanlar
parçalar, bir kısmı da kendi hâlinde helak olup gider.
İşte gemiye
önceden gidenler, takva sahibi müminlerdir; geride kalıp helak olanlar ise,
Allah'ı ve ahireti unutan, bütün varlıklarını dünyaya feda eden ve ona bağlanan
kafir ve müşriklerdir. Bu helak olanlar hakkında Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Bunun
sebebi, onların dünya hayatını ahirete tercih edip ona tamamen bağlanmalarıdır.™
50 Nahl
14/107.
90
Ortada
giden grup ise, imanlarının aslını muhafaza eden fakat dünyadan ellerini
çekmeyen günahkar kimselerdir. Onların bir kısmı, dünyanın zenginlik ve
nimetleriyle keyif sürmüş; bir kısmı fakirlik ve ihtiyaç halleri içinde
günahları iyiliklerine galip gelecek, vebal ve zararları çok fazla olacak
derecede dünya ile meşgul olup ondan faydalanmaya çalışmışlardır.
Dokuzuncu
Misal Dünyanın Sonu
Ebu Hureyre
(r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) bana: "Ey Ebu Hüreyrel Sana dünyayı
göstermemi ister misin?" diye sordu; ben de: "Evet" dedim. Efendimiz (s.a.v)
elimden tuttu; beni, içinde insan kafatasları bulunan, insan pislikleri ile dolu
ve çürümüş deve kemiklerinin atıldığı bir çöplüğe götürdü. Bana:
"Ey Ebu
Hüreyre! Bu gördüğün kafatasları ile sizin kafalarınızın farkı yok! Bunlar dünya
malı toplamak için hırs ve gayretle dolu idi. Onlar uzun zannettikleri ömürleri
içinde sizin gibi çeşitli beklenti içindeydiler. Sizin çabaladığınız gibi, mal
biriktirmek ve dünyayı imar etmekle uğraştılar. Bugün ise gördüğün gibi,
kemiklerinin rengi değişmiş, cesetleri çürüyüp yok olmuştur.
Bu küller,
onların, kibirli, süslü ve şaşaalı zamanlarında giydikleri elbiseleridir; şimdi
rüzgâr onları pisliklerin arasına atmıştır.
İMAM GAZALÎ
Bu
kemikler, onların sırtlarına binip gururla diyar diyar dolaştıkları
hayvanlarının kemikleridir.
Bu
pislikler, onların elde etmek için birbirlerine hile yaptıkları, birbirleriyle
yarıştıkları ve sonunda vücutlarından atıp kokusundan yanına yaklaşmadıkları
lezzetli yiyeceklerdir.
Ey Ebu
Hüreyrel İşte, gördüğün gibi dünyanın hâli budur. Kim dünyanın şu hâline ağlamak
isterse, ağlasın; çünkü bu, ağlanacak bir durumdur. ™
Ebu Hureyre
(r.a) bu rivayeti anlatırken demiştir ki: "Yanımda bulunup bu sözü işitenlerin
hepsi ağladılar."
Onuncu
Misal Dünyanın Hilesi
İsa (a.s)
zamanında üç kimse yolculuk yapıyorlardı, yolda bir hazine buldular; hazineyi
paylaşmadan önce: "Acıktık, aramızdan birisi gitsin de bize yiyecek alsın!"
dediler. İçlerinden birisi yiyecek bir şeyler almak için şehre gitti. Yolda
giderken, kendi kendine:
"Ben en
iyisi getireceğim yemeğin içine zehir koyup arkadaşlarımı zehirleyeyim; altınlar
da bana kalsın" diye düşündü. Aynen düşündüğü gibi de yaptı, yemeği zehirledi.
Diğer ikisi de kendi aralarında: "Arkadaşımız gelin-
51 Irâkî,
hadisin aslını bulamadığı söylemektedir; Fakat Zebîdî, Ebu Tâ-lib el-Mekki'nin
hadisi, Hasan el-Basrî'den biraz farklı lafızlarla mür-sel olarak rivayet
ettiğini söyler. Bkz: Zebidi, İthaf, 9/546.
92
ce onu
öldürelim; hazineyi de aramızda paylaşırız" diye kararlaştırdılar. Yemeği
getiren adam arkadaşları tarafından öldürüldü. Diğer ikisi de yemeği yiyip
öldüler. Oradan geçmekte olan İsa (a.s) havarilerine:
"İşte bu
dünyadır! Bakın nasıl peşine düşenleri öldürdü ve kendisi geride kaldı. Vay,
dünyalık için, dünyanın peşine düşenlerin haline!" dedi.
İKİNCİ
KAYNAK
SON ÂNI İYİ
TANIMAK
Ey cihan
sultanı!
Şunu bil
ki, insanlar iki gruptur: Bir grup dünyanın hâline bakıp uzun ömürlü olmayı
temenni ederek ona sımsıkı sarılır.
Diğer grup
ise akıllıdır; onlar devamlı son nefesi göz önüne getirip sonuçta nereye
gideceklerini, dünyadan sağlam bir iman ile nasıl ayrılacaklarını, dünyadan
yanlarında kabre neler götürebileceklerini, ölümlerinden sonra düşmanlarına
neler bırakacaklarını ve bunların kendilerine yükleyeceği vebali düşünürler.
Bu düşünce
herkese gereklidir; sultanlara ve dünya ehline ise daha fazla gereklidir. Çünkü
onlar çoğu kez insanların canını yakarlar, hizmetçileri ile insanlara kötülük
yaparlar, halkı korkuturlar, onların kalbine korku salarlar.
Şunu
unutma! Cenab-ı Hakk'ın yanında daha korkutucu bir memur olan Azrail var ki;
kimse ondan bir kaçış yolu bulamaz.
94
Sultanın
bütün görevlileri, ücretlerini altın, gümüş ve yiyecek olarak alırlar, Yüce
Allah'ın görevli memuru olan Azrail ise, ücret olarak ancak insanın ruhunu alır.
Sultanın
görevlilerinin yanında birisinin aracı ve yardımcı olması fayda verir; fakat
Allah'ın görevlisi olan Azrail'in yanında, hiç kimsenin yardımı ve aracı olması
fayda vermez.
Sultanın
bütün görevlileri, görev yaptıkları kimselere bir gün, bir gece, bir saat mühlet
verirler; fakat Allah'ın görevlisi olan Azrail (a.s), bir nefes olsun mühlet
vermez; emredilen vakitte işini bitirir.
Azrail'in
hayret verici hâlleri çoktur. Ancak biz onun hakkında beş hikaye anlatmakla
yetineceğiz.
Son An ile
İlgili Beş Hikâye Birinci Hikaye:
Vehb
b.Münebbih52 anlatıyor:
Büyük bir
padişah kendisinin görkemli ve hayret verici hâlini halkına göstermek istedi.
Bütün valilerine, muhafızlarına ve devlet erkanının büyüklerine saltanatının
52 Vehb b.
Münebbih b. Kâmil, Ebu Abdullah el-Enbâvî, el-Yemânî: Hz. Osman zamanında, hicri
34 senesinde Yemen'de doğmuştur. Önceleri Yahudi bir aiim iken sonraları
müslüman olmuş, sahabelerden Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr, Cabir b.
Abdullah, Ebu Hüreyre, Abdullah b. Zübeyr, Enes b. Malik, Nu'man b. Beşir ve Ebu
Said el-Hudrî ile karşılaşmış, onlardan hadis rivayet etmiştir. Tabiun içinde
hikmet sahibi zatlarından birisidir. Bkz: İbnu Asâkir, Târîhu Dımeşk, 63/366-403
(Beyrut-1997), Zehebî Siyeru Alâmi'n-Nübelâ, 4/544 (219).
İMAM GAZALÎ
95
büyüklüğünü
göstermek için atlarına binmelerini emretti. Kendisi için en güzel elbiselerin
hazırlanmasını, en heybetli ve hızlı atlarının getirilmesini istedi. Aralarında
en hoşuna giden "Sebk" isimli atını seçti. Onu mücevherlerle kaplı koşum takımı
ile süslediler. Seyisleri onu atına bindirdiler. Arkasındaki vezirleri ve
ordusuyla halkının arasında giderken, padişah heybeti ve büyüklüğü ile övünmeye
başladı. Gurur ve kibir onu büsbütün sarmıştı. Şeytan, ağzını onun burun
deliklerine dayayıp aldığı her nefeste onu biraz daha şişirmekte ve kendini
beğendirmekteydi. Padişah kendi kendine:
"Bu alemde
benim gibisi var mı!" diye düşündü. Arkasındaki büyük ordusu, ihtişamlı
atlarıyla hiç kimseye bakmadan kibirli ve gururlu bir hâlde ilerlemekte iken;
hâli perişan, pejmürde kıyafetli birisi önüne çıktı. Padişaha selam verdi; fakat
o selamı almadı. Adam atının geminden tuttu; padişah:
- Çek elini
oradan! Sen, kimin atının gemine dokunduğunu bilmiyorsun herhalde?!" dedi. Adam:
- Benim bir
ihtiyacım var, dedi. Padişah:
- Sabret!
İneyim öylece söylersin, dedi. Adam:
- İhtiyacım
şimdi! İndikten sonra değil, dedi. Padişah:
- Pekala
derdini anlat! deyince, adam:
- Bu
sırdır, ancak kulağına söyleyebilirim, dedi. Padişah onu dinlemek için kulağını
uzatınca, adam:
- Ben ölüm
meleğiyim, canını almaya geldim, dedi. Padişah:
96
İMAM GAZALÎ
97
,,'
- Bana
biraz mühlet ver de, evime gidip çoluk-çocu-ğuma veda edeyim, dedi. Melek:
- Hayır!
Onları görmek için dönemezsin; çünkü ömrünü tükettin" dedi ve atın sırtındayken
padişahın canını aldı. Padişah birden yere yığıldı.
Ölüm meleği
oradan, Allah'ın kendisinden hoşnut olduğu salih bir zatın yanına vardı. Ona
selam verdi, o da selamını aldı. Ölüm meleği adama:
- Benim
senden bir arzum var; fakat çok gizli! dedi. Salih adam:
- O zaman
kulağıma söyle, dedi. Melek:
- Ben ölüm
meleğiyim! dedi. Salih adam:
- Hoş
geldin! Allah'ıma hamdolsun! Nice zamandır senin gelmeni gözledim, yollarına
müştak oldum; bana gelmen çok uzun sürdü, dedi. Ölüm meleği:
- İşin
varsa yap! Çünkü birazdan görevimi yapacağım, dedi. Salih adam:
- Rabbime
kavuşmaktan başka işim yok! dedi. Ölüm
meleği:
ı
- Ruhunu
nasıl almamı istersin? Çünkü ben, sen nasıl istersen o şekilde canını almakla
emrolundum, dedi. Salih adam:
- Müsaade
et; bir abdest alayım, ardından da namaz kılayım, tam secdede iken canımı
alırsın, dedi. Azrail salih adamın dediği gibi yaptı ve secde hâlinde ruhunu
alıp Rabbinin rahmetine kavuşturdu.
İkinci
Hikâye
Malı çok
olan bir hükümdar vardı. Onun bütün derdi, refah içinde bir hayat sürmek ve
yiyip içmekti. Bunun için, Allahu Teala'nın yarattığı her çeşit dünya malından
çok miktarda toplamıştı. Bu kimse, sultanlara yakışır büyüklükte ve yükseklikte
bir saray yaptırmış, ona sağlam iki tane kapı inşa ettirmiş ve oraya dilediği
şekilde cellatlar, gardiyanlar ve nöbetçiler yerleştirmişti.
Bir gün
kendisine en güzel yemeklerin yapılmasını emretti; memleketindeki akraba,
arkadaş, eş dost herkesi yanında yemek yemeleri ve ihsanlarından pay almaları
için çağırırdı. Daha sonra tahtına çıktı, yastığına yaslandı ve:
"Ey nefsim!
Bütün dünya nimetlerini topladın; şimdi aklındaki bütün düşünceleri bir kenara
at; uzun bir ömürde kazanılmış ve büyük zevkler ile hazırlanmış şu yiyeceklerden
ye!" dedi.
O böyle
düşünürken sarayın dışında, boynunda azık torbası asılı, kılık kıyafeti
pejmürde, insanlardan yiyecek isteyen dilenci şeklinde birisi belirdi. Bu kimse
sarayın kapısına geldi; kapıya öyle bir vurdu ki, âdeta saray sallandı. Bütün
nöbetçiler ve hizmetçiler kapıya koşuştular. Adama:
- Ey zayıf
ve çeiimsiz dilenci! Nedir bu hırs ve edepsizlik? Sabret, önce biz yiyelim, arta
kalandan sana da getiririz, dediler. Gelen zat onlara:
-
Efendinize buraya gelmesini ve kendisiyle çok önemli bir işim olduğunu söyleyin,
dedi. Nöbetçiler:
98
İMAM GAZALİ
99
- Ey zayıf
ve çelimsiz dilenci! Defol git! Sen kim oluyorsun da padişahımızı ayağına
çağırıyorsun? dediler. Dilenci:
- Siz benim
söylediklerimi ona iletin, dedi. Nöbetçiler olan biteni padişaha anlattılar.
Padişah:
- Onu
azarlayarak buradan kovmasını beceremedi-niz mi? diye nöbetçilerine çıkıştı. Bu
sırada kapı birincisinden daha şiddetli ve korkutucu bir şekilde tekrar çalmaya
başladı. Bütün nöbetçiler ellerine aldıkları sopa ve silahlarla sarayın kapısına
koştular. Dilenci onlara bir haykırışla:
- Yerinizde
durun! Çünkü ben ölüm meleğiyim, dedi. Herkesin vücudunu bir titreme aldı;
ellerini ve ayaklarını hareket ettiremez oldular. Korkularından neredeyse
akıllarını yitireceklerdi. Padişah:
- Söyleyin
ona; canıma bedel başka bir şey vereyim, dedi. Azrail:
- Ben ancak
seni istiyorum, sadece senin canını almak için geldim; yoksa seninle şu
topladığın mülkün arasında hiçbir fark yok, dedi. Padişah:
- Allah,
bana zarar verip beni aldatan şu nimetlere lanet etsin. Bana fayda verecek
zannettiğim bu şeyler, beni Rabbirne ibadetten alıkoydu. Bugün benim için hüsran
ve beladan başka bir şey olmadılar. Onlar sebebiyle ellerim bomboş, her şeyim
düşmanlarıma kaldı, dedi. Bunları söylerken Allah (c.c) sultanın malına dil
verdi; malı ona şöyle dedi:
- Neden
bize lanet edersin? Sen kendi nefsine lanet et! Zira Allah (c.c) her ikimizi de
topraktan yarattı. Bizi, ahiretin için bir azık olsun, sana faydamız dokunsun
diye, fakirlere ve miskinlere sadaka ve zekat vermen, insanların faydası için
mescit, okul, köprü gibi hayırlar yapman için senin eline verdi. Sen ise bizi,
servetinin çoğalması için topladın, nefsinin şehevî arzuları doğrultusunda
harcadın, bir kere olsun şükretmedin, aksine hep nankörlük ettin. Şimdi ise,
hasret ve zarar içerisinde bizi düşmanlarına terk ediyorsun. Hangi günahımız var
ki bize lanet ediyorsun?
Bu
konuşmadan sonra ölüm meleği hemen padişahın canını aldı; padişahın ölü cesedi
tahtından aşağıya yuvarlandı.
Üçüncü
Hikâye
Yezîd
er-Rakkaşî anlatıyor:
İsrailoğulları zamanında zalim bir hükümdar vardı. Bir gün makamında otururken
kapıdan içeri sevimsiz görünüşlü ve korkunç halli birisinin girdiğini gördü.
Hükümdar onun aniden içeri dalışının heybetli bir şekilde girişinin verdiği
şiddetli korku ile hemen adamın karşısına dikilerek:
- Ey adam,
sen kimsin! Evime bu şekilde girmene kim izin verdi? diye sordu. Gelen adam:
- Bu evin
asıl sahibi izin verdi! Ben ise hiçbir kapıcı ve muhafızın engel olamayacağı,
hiçbir padişahın yanına girerken izin almaya ihtiyaç duymayan, hiçbir sultan-
100
İMAM GAZALÎ
101
dan
korkmayan, hiçbir zalimin korkutamadığı ve aynı zamanda hiçbir kimsenin elimden
kaçamadığı birisiyim, dedi. Bunları duyan hükümdar yüz üstü yere düştü, vücudu
titremeye başladı; ona:
- Yoksa sen
ölüm meleği misin? diye sordu; o da:
- Evet, ben
ölüm meleğiyim, dedi. Hükümdar:
- Allah'a
yemin ederek söylüyorum; bana bir gün zaman tanışan da, yapmış olduğum bütün
günahlardan tövbe etsem, Allah'tan benim kusurlarımı bağışlamasını istesem ve
hazinemde biriktirmiş olduğum bütün malları dağıtsam! Yoksa ben, ahirette O'nun
azabına tahammül edecek güçte değilim, dedi. Melek:
- Sana
nasıl zaman tanıyabilirim ki! Ömrünün günleri sayılı ve vakitleri değişmeyecek
şekilde yazılıdır, dedi. Hükümdar:
- O zaman
bir saat mühlet versen olmaz mı? diye sordu; melek:
- Sana
tanınan bütün saatler bu hesabın içindededir. Onlar geçip gitti, senin hiç
haberin olmadı. Sen bütün nefeslerini tükettin, senin için bir nefeslik süre
kalmadı, dedi. Hükümdar:
- Peki,
sen beni mezara koyunca yanımda kim olacak? diye sordu. Melek:
- Salih
amelinden başka hiçbir şey olmayacak, dedi. Hükümdar:
- Benim
hiçbir salih amelim yok ki! deyince, melek:
- Hiç
şüphesiz senin gidişin ateşe ve varacağın yer Cabbar olan Allah'ın gazabı
olacaktır, dedi ve onun ruhunu aldı.
Ruhu alınan
hükümdar tahtından aşağı yüz üstü düştü. Memleketindeki insanlar ise ardından
feryat ediyorlardı. Şayet onlar Allah'ın ona gazap etmesi sebebiyle gideceği
yeri bilselerdi; daha çok ağlarlar ve daha fazla feryat ederlerdi.
Dördüncü
Hikâye
Anlatıldığına göre; Süleyman b. Davud (a.s) dostlarından birisiyle sohbet ettiği
sırada ölüm meleği bir insan suretinde içeriye girdi. Gelen adam Hz. Süleyman'ın
(a.s) sohbet ettiği kişiye sert bakışlarla uzun bir müddet baktı; sonra çıkıp
gitti. Hz. Süleyman'ın (a.s) dostu:
- Ey
Allah'ın peygamberi! Bu kimdi ? diye sordu; Süleyman (a.s):
- Ölüm
meleği idi, dedi. Adam:
- Onun
canımı almasından korkuyorum, beni ondan kurtar, dedi. Süleyman (a.s):
- Nasıl
kurtarabilirim ki? dedi. Adam:
- Rüzgara,
beni Hindistan'a götürmesini emret; belki benim izimi kaybeder ve bulamaz, dedi.
Süleyman (a.s), adamı Hindistan'a götürmesi için rüzgara emretti. Rüzgar, onu
bir anda Hindistan'a götürdü. Biraz sonra Azrail (a.s) geri geldi; içeri girer
girmez Süleyman (a.s) ona:
- Niçin o
adama bakıp durdun? diye sordu. Azrail:
- Onun
hâline şaşırdım. Bana bu adamın canını Hindistan'da almam emredilmişti. Adam ise
oradan çok uzaktaydı. Sonuçta Allahu Teala'nın takdir ettiği şey oldu; rüzgar
onu can vereceği yere getirdi, dedi.
102
Beşinci
Hikâye
Anlatıldığına göre Zülkarneyn (a.s), dünya malı olarak hiçbir şeye sahip olmayan
bir topluluğa uğradı. Onlar, ölmüşlerinin kabirlerini, kapılarının önüne
kazmış-lardı. Her gün bu kabirleri süpürüp temizliyor, orayı ziyaret edip içinde
Allah'a ibadet ediyorlardı. Yiyecekleri sadece ot ve yerde biten şeylerden
ibaretti. Zülkarneyn bir adam göndererek reislerini çağırttı. Fakat reisleri:
"Onun benimle ne işi olur!" diyerek reddetti. Zülkarneyn (a.s) reislerinin
yanına kendisi gitti. Onlara:
- Hâliniz
nasıldır? Zira ben sizin altın-gümüş hiçbir şeye sahip olmadığınızı ve yanınızda
hiçbir dünya nimeti bulunmadığını görüyorum! dedi. Reis:
- Dünya
nimetlerine bugüne kadar hiç kimse doya-mamıştır, diye cevap verdi. Zülkarneyn:
- Niçin
kabirleri kapılarınızın önüne kazdınız? diye sordu. Reis:
- Onlar
gözümüzün önünde bulunsun da onlara bakalım; bize ölümü hatırlatsın,
kalbimizdeki dünya sevgisini soğutsun, dünya bizi Rabbimize ibadet etmekten
alıkoymasın diye böyle yaptık, dedi. Zülkarneyn:
- Niçin
sadece ot yiyorsunuz? diye sordu. Reis:
- Çünkü
biz, midelerimizi hayvan kabristanlığı haline getirmek istemiyoruz. Bütün
nimetlerin lezzeti boğazdan öteye geçmez, diye cevap verdi. Sonra elini oradaki
pencere şeklindeki bir boşluğa soktu, oradan bir kafatası çıkardı, Zülkarneyn'in
önüne koydu ve:
İMAM GAZALÎ
103
- Ey
Zülkarneyn! Bunun sahibinin kim olduğunu biliyor musun? diye sordu; Zülkarneyn:
"Bu
kafatasının sahibi, halkına zulüm eden, zayıfları ezen, bütün zamanını dünya
serveti toplamakla geçiren bir hükümdardı. Allah (c.c) onun ruhunu aldı ve
cehennemi ona mesken yaptı. Bu da onun kafatasıdfr, dedi. Reis elini tekrar o
yere sokarak başka bir kafatası daha çıkardı; onu da önüne koyarak:
- Bunun
kim olduğunu biliyor musun? diye sordu; Zülkarneyn:
"Bu da
insanlara karşı adaletli, şefkatli, halkını seven bir sultandı. Allah (c.c)
onunda ruhunu aldı ama onu cennetine koydu; derecesini yükseltti, dedi. Sonra
reis, elini Zülkarneyn'in başının üzerine koyarak:
- Ey
Zülkarneyn! Senin kafanın bu ikisinden hangisi olmasını istersin, dedi.
Zülkarneyn çokça ağlamaya başladı, kafasını onun göğsüne koyarak:
- Eğer
benimle arkadaş olmayı kabul edersen, sana vezirlik veririm, ülkemi de
paylaşırız, olmaz mı? dedi. Reis:
- Heyhat!
Benim onlara hiç rağbetim yoktur! dedi. Zülkarneyn:
- Neden?
diye sorunca; Reis:
- Çünkü
bütün insanlar malın ve saltanatın sebebiyle sana düşmandırlar; bana ise
kanaatim ve fakirliğimden dolayı dosturlar. Allah seninle beraber olsun, dedi.
104
105
Son nefesle
ilgili buraya kadar naklettiğimiz hikayelerin vermek istediğini bilmen ve onun
hakikatini anlaman gerekir.
Şunu bil
ki, aldanmış gaflet sahipleri, dünya sevgisinin kalplerinden soğumaması için
ölüm hakkındaki sohbetleri dinlemeyi sevmezler. Bu sohbetler onları yemez,
içemez hâle getireceğinden, dinlemekten kaçarlar. Nitekim bir haberde şöyle
buyrulmuştur:
"Kim, ölümü
ve mezarın karanlığını çokça hatırlarsa; kabri ona cennet bahçelerinden bir
bahçe olur. Kim de ölümü unutur, onu zikretmekten gafil durursa; kabri ona ateş
çukuru olur.'53
Bir gün
Resûlullah (s.a.v), kafirlerle savaş esnasında şehid edilen sahabelerin elde
ettikleri sevabı ve kavuştukları dereceleri anlatıyordu. Hz: Aişe (r.ah)
Resulu-lah'a: "Ey Allah'ın Resûlu, şehid olmayan birisi, şehid sevabına
ulaşabilir mi?" diye sordu. Resûlullah (s.a.v): "Kim günde yirmi defa ölümü
hatırlarsa onun mükafatı ve derecesi şehitler kadar olur*4 buyurmuştur.
53
Rivayetin ilk kısmı için bkz: El-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 42104. Deylemî,
Müsnedü'i-Firdevs'te, Enes b Malik'ten rivayet etmiştir.
54 Irakî
hadisi bu rivayetlerle bulamadığını söyler. Zebîdî, İthafu's-Sâde isimli
eserinde, isnadın Taberani el-Evsat'ta geçen rivayetini zikretmiştir. Rivayet
şöyledir: "Ey Aişe! Ümmetimin şehitleri azaldığı zaman, kim her gün yirmi beş
defa 'Allahım, bugünümü ve bugünden sonrasını benim için hayırlı ve bereketle
kıl.' der de, sonra yatağın-dayken ölse, Allah ona şehitlerin kazandıkları
mükafatı verir." Bkz: Taberani el-Evsat, No: 7672; Zebîdî ithaf, 12/274.
Unutma,
sahip olduğun imkanlar ne derece
geniş
olursa olsun, zenginliğin ne kadar
ölçüsüz
olursa olsun sen de bir kulsun ve
ömrünün bir
sonu vardır."
Z
Başka bir
hadisinde: "Ölümü çokça hatırlayınız! Çünkü bu günahları siler, kalpteki dünya
sevgisini soğutur*5
buyurdu.
Hz.
Resûlullah'a (s.a.v) insanların en akıllısı ve tedbirlisi kimdir diye
sorulduğunda, Efendimiz (s.a.v):
"İnsanların
en akıllısı ölümü çokça anan, en tedbirlisi ise ölüme güzelce hazırlanandır.
Dünyanın şerefi ve ahiretin mutluluğu bu kimsenindir*6 buyurdu.
Kim dünyayı
anlattığımız şekliyle tanır ve kalbinde devamlı bu son anı hatırlarsa; bütün
dünya işleri ona kolay olur, kalbindeki iman ağacının kökleri kuvvetlenir,
dalları büyümeye ve uzamaya devam eder. Bu kul, Rabbine sağlam bir iman ile
kavuşur.
Allahu
Teala liderlere, her şeyi olduğu gibi; hakikati üzerine görmesi, ahireti için
gayretle çalışması ve O'nun kullarına ve diğer mahlukatına iyilikle muamelede
bulunması için basiret nuru versin! Çünkü onun emri altında milyonlarca insan
bulunur. Onlara adil davrandığı zaman hepsi onun şefaatçisi olur. Şayet onlardan
55 Bkz:
El-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 4298; Zebidi, ithaf, 14/18-19. .
56
Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, No: 13536; Ebu Nuaym, Hılye, 8/375; el-Müttakî,
Kenzu'l-Ummâl, No: 42129; Zebidî, İthaf, 14/20-21.
106
birisi onun
için şefaat etse; kıyamette azaptan emin olur.
Eğer onlara
zulmederse, hepsi onun düşmanı ve davacısı olur; bu durumda bütün işleri
tehlikeye girer, büyük bir zararla yüz yüze gelir. Ona şefaat edecek kimse
düşmanı olduğu zaman, işleri iyice karışır; içinden çıkılamaz bir hâl alır.
"Unutma,
sahip olduğun imkanlar ne derece geniş olursa olsun, zenginliğin ne kadar
ölçüsüz olursa olsun sen de bir kulsun ve ömrünün bir sonu vardır."
Birinci
Bölüm
ADALET VE
SİYASET
Şunu kesin
olarak bil ki, Allah (c.c) insanlar içinden iki grubu seçkin yaratmıştır:
Bunlar, peygamberler ve devlet adamlarıdır. Allah (c.c) peygamberleri, kullara,
Yüce Allah'a nasıl kulluk yapacaklarını öğretmek ve O'nu tanıma yolunu açıklamak
için göndermiştir. Devlet başkanlarını ise; insanları birbirlerine karşı
taşkınlık ve düşmanlık yapmaktan korumak için seçmiş, düzenin ve bozulmanın
ipini onların eline vermiş, hikmetiyle halkın menfaat ve faydasını onlara
bağlamış, kudretiyle onları en şerefli bir makama getirmiştir. Bu konuda gelen
bir hadiste şöyle buyrulmuştur:
"Hakkı
ayakta tutan sultanlar (yöneticiler) yeryüzünde Allah'ın (c.c) gölgesidir. ^7
Şunun
bilinmesi gerekir; Allah (c.c) kime sultanlık/hakkı ayakta tutma yetkisi verip
onu kendi gölgesi yapmış ise, insanlara düşen; ona muhabbet beslemek, itaat ve
bağlılık göstermektir. Ona karşı isyan etmek ve çekişmeye girmek caiz değildir.
Bu hususta Allah (c.c) şöyle buyurur:
57 Bezzâr,
Müsned, No: 1590; Suyutî, Câmiu's-Sağîr, No: 4815- 4817; el-Müttakî,
Kenzu'l-Ummâl, No: 14580-14584; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, No: 8998. •
108
"Ey iman
edenleri Allah'a, Resulüne ve sizlerden olan emir sahiplerine itaat edin!"53
Demek ki,
Allahu Teala'nın kendisine din ve iman nasip ettiği herkesin, sultanları ve
yöneticileri sevmesi, emrettiklerine itaat etmesi gerekir. İnsan ayrıca şunu da
bilmelidir ki, Allah (c.c) saltanatı ve mülkiyeti dilediklerine verir. Şu ayet
buna şahittir:
"Rasûlüm de
ki: Allahıml Sen mülkü dilediğine verirsin ve dilediğinden de alırsın.
Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. İyilik senin elindedir.
Gerçekten senin her şeye gücün yeter. *69
Adaletli
lider; kullar arasında adil davranan, zulümden ve fesattan sakınandır. Zalim
lider ise uğursuzdur; onun ne saltanatı ne de mülkiyeti devam eder. Bu konudaki
bir haberde:
"Mülk,
(Mülkiyet ve idarecilik) küfür ile devam eder ama, zulüm ile as/al™ denilmiştir.
Tarihte
Mecusiler dört bin sene boyunca dünyaya hükmetmişler; hükümdarlıklarını devam
ettirmişlerdir. Çünkü onlar, insanlar içerisinde adaleti ve yaptıkları tüm
işlerde eşitliği muhafaza etmişlerdi. Onlar, ne dinlerinde ve ne de
milletlerinde zulmü ve haksızlığı caiz görmüşlerdi: Onlar, adaletleriyle
şehirler imar ettiler ve insanlara insaflı davrandılar.
Bir haberde
Allahu Teala, Hz. Davud'a (a.s) şöyle
vahyetmiştir:
:
58 Nisa
4/59.,
59 Âl-i
imrân 3/26
60 Bu
söz, Sahabe ve Tabiun rivayeti olarak nakledilmiştir. Bkz: Mevsu-atu
Nadratü'n-Naîm Fî Mekârimi Ahlâkı'r-Resûli'l-Kerîm, 10/4926, Cidde, 1999-2000.
İMAM GAZALÎ
109
"Ey Davudi
Kavmini, Acem'in (Fâris) hükümdarlarına sovmekten sakındır! Çünkü onlar dünyayı
imar ettiler ve kullarıma yurtlar edindirdiler."
Şunu bilmen
gerekir ki, dünyanın mamur olması da, harap olması da sultanın/devlet
adamlarının elindedir. Eğer sultanlar, Ezduşir,61 Feridun,62 Behram,63 Nûşîre-
61
Elimizdeki mevcut olan Arapça nüshada bu isim her ne kadar "Ezdü-şir" olarak
geçse de, tarih ve â'lam (isim) kitapları bu ismi "Ardaşir" olarak
kaydetmektedir. Ardaşir: Sâsânî hanedanının ilk Pers kralıdır (226-241).
Sâsân'ın torunudur. Hükümdarlığı döneminde Persleri kışkırtarak, küçük bir
derebeylik iken Pers körfezinden İsfahan'a kadar uzanan topraklan ele geçirdi.
Kendisini Sâsânî prensliğinin kurucusu ilan etti. Kendisinden "Şahan-Şâh,
Krallar kralı" diye bahsedildi. Krallığının ikinci senesinden (227) sonraki üç
yıl içerisinde Mezopotamya'yı istila ederek hakimiyeti ile Suriye ve
Kapadokya'yı tehdide başladı. Dârâ imparatorluğunun Ege'ye kadar uzanan
topraklarında hak iddia etti. Bugüne kadar dahi hâla tesirlerini gösteren
Zerdüştîli-ğin temellerini o attı. Bundan başka Sâsâni imparatorluğunda iki
Ardaşir daha geçmiştir. Sırasıyla; 2. Ardaşir (309-383), 3. Ardaşir (628-630).
Bkz: "Âlâm-Müncid"
62 Feridun:
İran'da pişdadiyan sülalesinin hükümdarı (m.ö. 750). Cem-şid'in torunudur,
iran'da başkaldıran Dahhâk, halkı kırıp geçirdiği gibi Cemşid'i de öldürmüştü.
Ayaklanma sebebiyle dağa çıkan İranlılar, çobanların yanında yetişen Feridun'u
başlarına seçtiler. Halkının da desteği ile Arap ülkelerini dahi fetheden
Feridun'un bu ilginç hayat hikayesi efsaneleşmiş, öyle ki, Hint Brahmanlarının
kutsal kitaplarındaki bazı meleklerle bile eş tutulmuştur.
63. Behram:
Sâsânî imparatorluğundaki birçok hükümdarın adıdır. Zan-nımızca Gazaiîninin
bahsettiği Behram, Nûşirevan'dan daha önceleri tahtta bulunan, 5. Behram'dır
(421-438). Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v) doğumunun ilk zamanlarında ölen;
Nûşirevan'dan sonra gelen Behram, adaleti ve insafı olmayan birisiydi. O
bakımdan burada adaleti ile bahsedilebilecek, en isabetli görüş, Nûşirevandan
yaklaşık yüz sene önce yaşamış olan 5. Behram olmasıdır. 5. Behram,
I.Yezdgird'in (Yezdecerd veya Yezdücird) oğludur.
İMAM GAZALİ
111
van64 ve
arkadan gelen Kisrâ hükümdarları zamanında olduğu gibi adil olurlarsa; dünyaları
rahat ve huzurlu, insanlar da güven içerisinde olurlar. Fakat ne zaman insanlara
zulmetmeye başlarlarsa; Dahhâk,65 Efrasiyab66,
54
Nûşirevan: 1. Hüsrev, Enuşirevan veya Anorşarvan diye de bilinir. Pers kralıdır
(531-579). Babası Kavad'ın ölümü üzerine hükümdar oldu. Batıda büyük tehdit
gösteren Bizans'a karşı savaş açtı. İskerde-run ve Lazkiye'yi ele geçirdi.
Nûşirevan Türklerin yardımı ile Heftalit-leri yenerek, doğuda ki sınırlarını
daha da genişletti. Kuzeyde Malatya'ya kadar ilerleyen Nûşirevan, burada
yenilgiye uğrayarak geri çekildi. Hükümdarlığında devletin bütün kadastrosunu
tamamladı. Yeni bir vergi sistemi yerleştirdi. Nûşirevan adaleti, insafı,
iffeti, hoşgörülü-ğü ve sağlam devlet otoritesi ile nam salmış, Sâsânî'lerin en
ünlü hü- ; kûmdandır. Nûşirevan'ın asıl ismi Hüsrev'dir. Kendisine
adaletinden dolayı Pehlevî dilinde, "ölmez ruhlu" anlamına gelen "Nûşirevan"
denilmiştir. Araplarca "Kisrâ veya Nûşirevan-ı Âdil" olarak bilinir. Nûşirevan,
Türk'lerle olan samimi ilişkilerinin neticesinde, Göktürk'lerden İstemi Kağan'ın
kızı ile evlendi. Bu evlilikten doğan çocuğa, "Türkten doğma" anlamına gelen
Türk-zâd isim verildi. Daha sonra bu çocuk, Sâsânî İmparatorluğunun kralı oldu.
66 Dahhâk:
Fars mitolojisinde insan üstü başarılar gösteren bir savaş kahramanının ismidir.
Dahhâk efsanesinin, Hint mitolojisinden geldiği sanılmaktadır. Efsaneye göre
Dahhâk, Nûh (a.s)'ın tufanından yak- , laşık bin sene sonra yaşamıştır.
Nuh'un (a.s) oğlu Yasef'in soyundan * gelmektedir. Bin yıl süren saltanatının
yaklaşık sekizyüz yılı insanlara zulüm etmekle geçmiş, son iki yüz yılda ise
omuz başlarında iki yılan başı belirmiştir. Kendisini rahatsız eden yılanları
teskin etmek j amacıyla onlara her gün iki insan beyni verirmiş. İsfahan'da
Gâve ad- '¦. lı bir demirci iki oğlunu bu sebepten dolayı yitirmesi üzerine
başkal-dırmış, halk da onunla beraber ayaklanarak kurbanlardan biri olan ;
Cemşid'in oğlu Feridun'u Hükümdar ilan etmişler, yapılan savaşta da *.
Dahhâk
öldürülmüştür.
66
Efrasiyab veya Afrasiyab: Alp Er Tunga olarak bilinen Türk destan ;
kahramanıdır. Bir çok efsaneye göre, iran Şehnamesindeki büyük': Tura hükümdarı
Afrasiyabdır. Türk kaynaklarında ise "Alp Er Tunga" veya "Tunga Alp Er" olarak
geçer. Destan uzundur. Fakat şu kadarı .•' ile yetinebiliriz ki, Alp Er Tunga
iranlılarla bir çok savaşta bulunmuş-;
Berezdikeni'l-Hatıî67 ve onların takipçisi hükümdarların zamanında olduğu gibi
dünyaları harap olur. (Son dönem Kisra hükümdarlarının zulmü) İslamiyet'in ve
müs-lümanların o beldelere kadar yayılması ve Acemleri yenerek saltanatı onların
ellerinden almasıyla sona ermiştir. Hz. Resûlullah'ın (s.a.v) bereketi ile Ömer
b. Hattab (r.a) döneminde İslam dini ve devleti en kuvvetli dönemine ulaşmıştır.
Şunu kesin
olarak anla ki, zikrettiğimiz hükümdarlar, dünyaya sahip olmuş yeryüzünün
sultanları idiler. Dünyada muratlarına ulaşmışlar, onun lezzetlerini tatmak için
bütün vakitlerini sarf etmişlerdir. Şimdi onların hepsi yok olmuş, geriye sadece
isimleri ve kendilerini hatırlatan işaretleri kalmıştır. Bu sonucun, dünyanın
kendisine tapanlara kurduğu bir tuzak olduğunu söylemiş ve ona ait bir özellik
olarak zikretmiştik.
Bunları,
şunu bilmen için söylüyorum: İnsan ancak, öldükten sonra arkasında bıraktıkları
ile anılır. Her insan yaptığı ile zikredilir, çalıştığı şeye nispet edilir. Eğer
yaptığı iyi ise, hayırlı; kötü ise, şerli insandır.
İnsan,
iyilik ve güzel ahlak tohumunu ekip biçmeli, nefsinin çirkin ayıplarını yok
etmeli, helak edici hatalar-
tur. Öyle
ki İranlılar Alp Er Tunga'ya kötülük tanrılarından birisinin ismi olan Afrasiyab
ismini takmışlardır. Alp ErTunga'nın kötü birisi olarak anılmasının tek
sebebinin etrafındaki devletlere, özellikle iran'a karşı korku şaçmasıydı. Alp
Er Tunga'nın ismi, Göktürk kitabelerinde de geçmektedir.
67
Elimizdeki Arapça nüshada yazılan mevcut şekliyle, kaynaklarımızda bu isimle
anılan bir şahıs ismine rastlayamadık. Tahminimizce bu kişi, Dahhâk gibi zulmü
ile meşhur olmuş mitolojik bir hükümdar veya isyancıdır.
11i
Adaletli
lider; kullar"jj
arasında
adil
davranan,
zulümden
ve fesattan
sakınandır.
Zalim lider
ise uğursuzdur; onun ne
saltanatı
ne de ^-mülkiyeti devam eder.
dan
kaçınmalıdır. Özellikle devlet adamları ve yöneticiler bu hususlara çok dikkat
etmelidir ki; kendileri kabir çukurunda iken isimleri ve kişilikleri güzel
olarak kalsın, çirkin sıfatlarla anılmasın. Bir şair şöyle der:
Kaç
günahtan ey genç; tövbe et kötü hâlinden, Dön ve pişman ol; bir hata çıkarsa
senden. Temizle nefsindeki kötü sıfatları, Kork zamanın afetlerinden ki, bulasın
rahatı. Senden sonra ancak isminle anılırsın, Güzel söz söyle ki, devamlı
kazanasın.
Hayırla
Anılmak
Denilmiştir
ki: "Kişinin öldükten sonra hayırla hatırlanması, onun dünyadaki ikinci
yaşamıdır."
Akıllı olan
kişinin anlatılan bu hükümdarların hikayelerini okuması; vefası az, belası çok
olan şu dünyanın hallerine ibret nazarıyla bakması, kalbini onun geçici
şeylerine bağlamaması lazımdır. Çünkü bu dünyada sa-lih kimse ebedi kalmaz;
zalim kimse de selamet içinde yaşayamaz.
Akıllı
kimse, düşmanlarını çoğaltmamaya çalışır; çünkü düşmanlık korkutucu ve zor bir
durumdur. Her
İMAM GAZALİ
113
şeyden
münezzeh olan Allahu Teala, en adaletli ve her şey hakkında en iyi hükmü
verendir. O, yarın kıyamet günü bütün hasımlar arasında adaletini gösterip
mazlumun hakkını zalimden alacaktır. Öyleyse bütün nimetleriyle şu dünya,
kendisi için insanlarla çekişmeye değmez. Şu hikayeden ibret almalıdır:
Hikâye: Ebu
Ali b. İlyas, Neysâbûr'un önde gelen kumandanlarından birisi idi. Bir gün
zamanın zahid ve alimlerinden olan Şeyh Ebu Ali ed-Dekkak'ın (rah) yanına geldi;
önüne oturdu ve ona: "Bana öğüt ver" dedi. Ed-Dekkak: "Ey Emir! Sana bir şey
soracağım, ama cevabını doğru istiyorum" dedi. Emir: "Tamam, doğru cevap
veririm" dedi. Ed-Dekkak: "Ey emir! Sana mal mı daha sevimlidir, yoksa düşmanlık
eden nefsin mi?" diye sordu; Emir: "Mal, böyle bir düşmandan daha sevimli gelir"
dedi. Ed-Dekkak: "Peki, bu kadar sevdiğin malı nasıl terk edeceksin ve hiç
sevmediğin düşmanınla kabirde nasıl beraber olacaksın" diye sorduğunda; emir
ağladı; gözlerinden yaşlar boşaldı ve: "Bu çok güzel bir jüt!" dedi.
İşte bütün
tavsiye ve hikmetler, bu sözün altında gizlidir. Her şeyi yoktan var eden ve
yaratılmışların sıfatlarından münezzeh olan Allah (c.c), Hz. Muhammed'i (s.a.v)
en son peygamber olarak gönderdi. Onun bere-ketiyle küfür diyarları İslam diyarı
oldu. Onu güzel bir zamanda ortaya çıkardı. O, getirdiği din ile bütün dünyayı
mamur etti. Onun nübüvveti ile de peygamberlik sona erdi.
114
İnsan
ancak, öldükten sonra arkasında
bıraktıkları ile anılır. Her insan yaptığı ile
zikredilir,
çalıştığı şeye nispet edilir. Eğer
yaptığı iyi
ise, hayırlı; kötü ise, şerli insandır.
Şehirlerin
İmarı
Kisrâ
hükümdarlarından Nûşîrevan, adaleti, insafı, siyaseti ve güzel yönetimi ile
meşhur olan İran'ın büyük hükümdarlarından birisidir. Bütün bunlar,
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v) bereketiyle olmuştur. Bunun sebebi; Hz.
Peygamberin onun zamanında dünyaya gelmesiydi. Nûşîrevan, Hz. Peygamberin
(s.a.v) doğumundan sonra iki sene kadar yaşadı. Peygamber Efendimiz (s.a.v) onun
devrini överek:
"Ben adil
hükümdar Nûşîrevan zamanında doğdum™ buyurmuştur.
Resûlullah'ın (s.a.v) ondan adil hükümdar diye bahsetmesi, onun adaletinin
büyüklüğündendir. Güzel isim ve güzel şöhret ile anılmak, en hayırlı
şeylerdendir.
Nûşîrevan
ve ondan önceki hükümdarlar ülkelerinin imarı (rahat ve ferahı) ve insanlar
arasında adaleti yaymak için gayret etmişler; devletin önemli işlerinde güzel
tedbiri elden bırakmamışlar ve insanlarına karşı güzel muamelede bulunmuşlardı.
Onların kendilerinden sonra bıraktıkları eserler ve imarlar günümüze kadar
ulaşmış-
İMAM GAZALÎ
115
58 Aclûnî,
Keşfu'l-Hafâ, 2/2926.
tır. Her
ülke, hükümdarının adıyla bilinir. Çünkü gerçek mânâda toprakların imar
edilmesi, konutların yapılması, toprakların ziraata elverişli hâle getirilmesi,
doğal kaynakların işletilmesi ve su kaynaklarının bulunması onların elindedir.
İşte Nûşîrevan adaleti ve siyaseti ile israftan kaçınarak ülkesini imar etmiş ve
tarihe geçmiş bir liderdir.
Hikâye:
Halkın Hâli ile İlgilenmek
Anlatıldığına göre: Nûşîrevan, halkını denemek için bir müddet kendisini hasta
gösterdi. Hizmetçilerini, memurlarını ve güvendiği kimseleri çağırarak, tedavi
olabilmesi için, onlara ülkesini her köşesini, her vilayetini dolaşarak, harabe
olmuş bir köyden eski bir tuğla bulup getirmelerini emretti. Dostlarına da,
hastalığının geçmesi için bunu doktorların tavsiye ettiğini söyledi. Bütün
memurlar ülkeyi karış karış aradıktan sonra Nûşîre-van'a gelerek: "Her yeri
dolaştık, ne yıkık bir köy, ne de eski bir tuğla bulabildik" dediler. Nûşîrevan
sevinerek Allah'a şükretti ve hizmetlilerine: "Bunu yapmamın sebebi,
vilayetlerim hakkında bilgi sahibi olmak, memleketimden haberdar olmak,
şehirlerde imar etmek için harabe bir yer kalmış mı diye öğrenmek içindi" dedi.
Bil ki;
geçmişteki adil hükümdarların bütün çalışmaları ve gayretleri, emri altındaki
toprakları kendilerinden sonrakilere de kalacak şekilde imar etmekti. Bu konuda
gelen bir rivayet şöyledir:
İMAM GAZALÎ
117
"Ülke ne
kadar mamur, huzur ve refah içinde olursa, . insanların da onlara karşı
vefaları ve teşekkürleri o kadar çok olur."
Onlar,
alimlerin ve hikmet ehli insanların söylediklerinin şüphesiz doğru olduğunu
biliyorlardı.
Bu
söylediklerimiz, onların şu hikmetli sözlerinde gizlidir: "Din lider ile; lider
asker ile; asker mal (teçhizat) ile; ekonomi, şehirlerin imarı ile, şehirlerin
imarı da ancak insanlara adil davranmakla ayakta durur."
Onlar, hiç
kimsenin haksızlık ve zulmüne ortak olmazlar, halkın yeteneksiz, beceriksiz ve
cahil kalmasına razı olmazlardı. Onlar şunu bilmekteydiler:
İnsanlar,
zulüm üzerinde huzur ve istikrar bulamaz. Memleketleri zalimler istila ederse
her şey harap olur; insanlar dağılır, başka devletlere kaçarlar. Böylelikle mülk
noksanlaşır, memleketin geliri azalır, devlet hazinesi boşalır, insanların
geçimi kötü olur; çünkü halk, zalim olanı sevmez. Zulüm devam ettiği müddetçe
halkın bedduası onların üzerinden ayrılmaz. İdareci böyle bir memleketten fayda
bulamaz. İnsanlar onun en kısa zamanda helak olması için dua ederler.
Zulüm iki
kısımdır:
1- Liderin
halkına, kuvvetlinin zayıfa, zenginin fakire yaptığı zulüm.
2- Kişinin
kendine yaptığın zulüm.
Bu zulüm,
günahlarının sende bıraktığı uğursuzluk nedeniyledir. Zulmetme ki, sana da zulüm
yapılmasın;
üzerindeki
zulüm kaldırılsın. Bu konuda şöyle bir hikaye anlatılmıştır:
Hikâye:
Zulmün Dünyadaki Cezası
İsrailoğulları zamanında balık avlayarak çoluk-çocu-ğunun geçimini sağlayan bir
balıkçı vardı. Bir gün avlanırken ağına büyük bir balığın takıldığını gördü; çok
sevindi. Hemen ağını çekerek onu yakaladı. Kendi kendine: "Şimdi ben bu balığı
götürüp satayım, böylece ailemin nafakasını çıkarayım" dedi. Yolda, zaman zaman
kendisine yardımcı olan balıkçılardan birisiyle karşılaştı; adam:
"Balığı
bana satar mısın?" dedi. Balıkçı: "Eğer evet dersem, bu balığı benden yarı
fiyatına satın alır" diye düşünerek: "Hayır" cevabını verdi. Adam balıkçıyı
sopayla feci bir şekilde döverek elindeki balığı zorla aldı. Balıkçı ona bir
yandan beddua ediyor bir yandan da: "Eyflabbim! Sen beni zayıf ve miskin, onu
ise güçlü ve kuvvetli olarak yarattın. Ey Allah'ım! Dünyadayken hakkımı ondan
al; çünkü ahirete kadar sabredemem!" diyordu.
Balığı gasp
eden adam, onu evine götürdü. Karısına vererek kızartmasını istedi. Karısı
balığı kızarttı ve getirip masanın üzerine koydu. Adam yemek için elini balığa
uzattığı sırada balık ağzını açıp adamın elini iyice ısırdı. Öyle ki adamı
dayanılmaz bir acı sardı; sabrı tükendi.
118
Parmaklarının acısına daha fazla dayanamayınca durumunu doktora anlattı. Adamın
parmaklarını inceleyen doktor; parmakların kesilmesini, aksi takdirde hastalığın
elin tamamına sirayet edeceğini söyledi.
Doktor
adamın parmağını kesti; bu defa hastalık ve acı eline intikal etti. Ağrıları
arttı, korkusundan bütün vücudu titremeye başladı. Doktor ona, elinin bileğine
kadar olan kısmının kesilmesi gerektiğini; aksi takdirde hastalığın koluna
sirayet edeceğini anlattı. Elinin bileğine kadar olan kısmı kesildi; fakat
hastalık koluna bulaştı. Her kesilen uzuvdaki hastalık bir diğerine sıçrıyordu.
Sonunda doktor adamın omuzundan aşağı kolunu kesti.
Adam,
kendisine isabet eden bu musibetin kaldırılması için Rabbine yalvarıyordu.
Acılar içerisinde doktorun yanından çıktı. Bir ağaç gördü ve ona yaslandı. O
esnada bir uykuya daldı. Uykuda birisinin kendisine şöyle dediğini gördü:
"Ey miskin!
Kesilecek kaç kolun var ki, hâlâ bekliyorsun? Hasmına git, ondan helallik iste!"
Adam
uyandı, hasmının kim olduğunu düşünmeye başladı. Biraz sonra hatırladı ve: "Ben
gasp yoluyla birisinin elinden balığını almış ondan sonra da kendisine dayak
atmıştım" Ondan aldığım balık da beni ısırmıştı" dedi. Hemen şehrin yolunu
tuttu, balıkçıyı aradı ve buldu; önünde durup ondan helallik istedi. Malından ve
mülkünden bir kısmını ona verdi. Yaptığı işten tövbe ettiğini söyledi. Balıkçı,
ona hakkını helal etti. O anda hastalığının acısı durdu. O gece samimi bir tövbe
ile yapmış olduğu bütün kötülüklerden vazgeçerek uyudu.
İMAM GAZALÎ
119
Uyandığında, merhametli olan Yüce Allah kudretiyle ellerini ve kollarını
kendisine geri vermişti. Bu olaydan sonra Yüce Allah, Hz. Musa'ya (a.s) şöyle
vahyetti:
"Ey Musa!
İzzetime, celalime ve kudretime yemin olsun ki, şayet o adam hasmını razı
etmeseydi, hayatı boyunca ona azap ederdim."
Hikâye:
Yüce Allah'ın Gizli Adaleti
Hz. Musa
(a.s) Tur dağına çıkıp Rabbine münacatta bulunurdu. Bir münacatında:
- Ey
Rabbim! Bana, kullarına uyguladığın adaletini göster, diye dua etti. Allahu
Teala:
- Ey Musa!
Sen atılgan, cesur ve aceleci birisin; sabretmeye gücün yetmez" dedi. Musa
(a.s):
- Senin
özel yardımınla sabredebilirim, dedi. Allah (c.c):
- O zaman
filan yerdeki çeşmenin yanına git, çeşmenin hizasında, orayı görebilecek bir
yere gizlen; kudretime ve gaybî ilmimde sırlarıma bak! buyurdu.
Musa (a.s)
çeşmenin yakınlarındaki bir tepeciğe çıktı ve kendini gizleyerek çeşmede
olacakları gözetlemeye başladı.
Biraz sonra
çeşmeye bir atlı geldi. Adam atından indi, abdest aldı, suyunu içti. Kuşağına
bağlı ve içinde bin dinar bulunan kesesini çözerek yan tarafına koydu. Namaz
kıldı. Sonra, acele ile atına bindi; altın kesesini orada unutarak çekip gitti.
¦I
120
r
Atlıdan
sonra çeşmeye küçük bir çocuk geldi; çeşmeden su içti, o esnada altın kesesini
gördü, onu alarak gitti.
Çocuktan
sonra çeşmeye ihtiyar ve kör olan bir adam geldi; su içti, abdest aldı ve namaz
kıldı. O sırada atlı, altın kesesini düşürdüğünü anlayınca geri döndü. Çeşmenin
yanında ihtiyar kör adamı görünce hemen yakasına yapışıp ona:
"Ben burada
az önce bir para kesesi düşürdüm; kesemi bana ver! Çünkü buraya senden önce
başka birisi gelmedi!" dedi. İhtiyar kör: "Baksana ben yaşlı ve kör birisiyim!
Nasıl olur da senin keseni görebilirim?" dedi. Atlı, yaşlı adamın sözüne
inanmadı, kızdı; kılıcını çektiği gibi adamı orada öldürdü. Yaşlı adamın
üzerinde kesesini aradı ama bulamadı. Atına binip tekrar yoluna koyuldu. Musa
(a.s) o an daha fazla dayanamayarak:
"Ey Rabbim!
Sabrım tükendi. Ben biliyorum ki sen en adilsin. Acaba bu gördüğüm şeylerin aslı
nedir?" dedi. O esnada Cebrail (a.s) geldi ve şöyle dedi:
"Ey Musa!
Allah (c.c) şöyle buyuruyor: 'Ben senin bilmediklerini ve bütün gizlilikleri
bilenim. Gördüklerine gelince:
- Keseyi
alan küçük çocuk, hakkını ve kendisine ait olan malı aldı. Onun babası bu atlı
adamın yanında ücretle çalışan bir işçiydi, ama parasını alamamış, alacakları
birikmişti. İşte bu altınlar onun hakkıdır. Bu ihtiyar ise kör olmadan önce
atlının babasını öldürmüştü. Bu
İMAM GAZALİ
121
da onu
öldürerek (benim katımdaki) kısası uyguladı. Gördüğün gibi her hak sahibi
hakkına kavuştu. Benim adaletim çok gizlidir."
Bizler bu
hikayeleri akıllı ve zeki insanlar düşünsünler, anlasınlar ve Allah'ın ilminden
hiçbir şeyin gizli kalmayacağını bilsinler diye anlattık.
Yüce Allah
(c.c) daha dünyada iken zalimden zulmünün hesabını sorar; cezasını verir. Bizler
de: 'Acaba bu bela ve musibet nereden başımıza geldi' diye düşünür, işin
aslından gafil kalırız.
Zülkameyn'e
"Sizi en çok sevindiren şey nedir?" diye sorulduğunda; şu cevabı vermiştir:
"Beni en
fazla iki şey sevindirir: Birincisi adalet; ikincisi, bana bir iyilikte bulunan
kimseye daha fazlasıyla karşılık vermek."
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah
(c.c) her şeyde ihsanı/güzel davran/İmasını sever. Hatta bir insanın, keseceği
koyunun fazla acı çekmemesi için, bıçağını iyice bilemesini bile sever.™
Musa (a.s)
şöyle demiştir: "Allah (c.c) yeryüzünde adaletten daha faziletli bir şey
yaratmamıştır. Adalet, Allah'ın (c.c) yeryüzündeki terazisi ve ölçüsüdür; ona
tutunanı cennete ulaştırır."
69 Aynı
manadaki bir hadis için bkz: Müslim, Sayd ve'z-Zebâih, 3/58, Tirmizî, Sünen,
3/2815, Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 4/124, Suyûti, Câmiu's-Sağîr, No: 1762.
122
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"İhsanda
(iyilikte) bulunanlara cennette nice dereceler vardır. Hatta ailesine ve emri
altındakilere iyilikte bulunanlara bile.m
Katâde,
"Sakın dengeyi bozmayınlm ayetinin tefsirinde; dengeden maksadın adalet olduğunu
söylemiş ve demiştir ki: "Ey insanlar! Kendinize adilane davranılma-sını
istediğiniz gibi, siz de başkalarına adil davranın."
Hz.
Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allah
(c.c), Adem'i (a.s) yeryüzüne indirdiği zaman ona dört şey vahyetti ve dedi ki:
Ey Ademi
Senin ve zürriyetinin ilmi şu dört şeyden ibarettir. Bunlar; benim için olan,
senin için olan, benimle senin aranda olan ve seninle insanlar arasında olan
şeylerdir.
Benim için
olan, senin sadece bana ibadet etmen ve bana hiçbir şeyi ortak koşmamandır.
Senin için
olan, yaptığın amellerin karşılığını ver-memdir.
Benim ile
senin arasında olan şey, senin dua etmen; benim de o duaya icabet etmemdir.
İMAM GAZALİ
123
Seninle
insanlar arasında olan şey ise insanlara karşı adil davranman ve onlara insaf
ile muamele etmendir.72
Katâde der
ki: Zulüm üç kısımdır.
1-
Bağışlanmayan zulüm: Bu Allah'a (c.c) şirk koşmaktır. Bir ayette Yüce Allah:
"Şirkgerçekten büyük bir zulümdür"73 buyurarak; şirkin zulmün bir çeşidi
olduğunu bildirmiştir.
2- Devam
etmeyen zulüm: Bu, kulların birbirlerine yaptığı zulümdür.
3-
Bağışlanabilen zulüm: Bu, kulun günah işlemek suretiyle kendi nefsine yaptığı
zulümdür. Bu, kulun bir kusur işledikten sonra Rabbine yönelerek tövbe etmesiyle
olur. Zira Allah (c.c) onu rahmeti ile bağışlar ve lütfü ile cennetine koyar.
:
¦
70
Birbirini tamamlayan rivayetler için bkz: Suyûti, ed-Dürrü'l-Mesûr, 6/321.
71
Rahman, 55/8.
72
Suyûti, Ed-Dürrü'l-Mensûr, 1/147, 148, Beyhakî, Şuabu'l-İman, No: 1112-1113.
73
Lokman, 31/13.
124
DİN ve
SULTAN
Nükte: Din
ve sultan, ikiz kardeş gibi, birbirinden ayrılmaz iki şeydir. Bunun için devlet
başkanının, dine ehemmiyet vermesi, kötü düşüncelerden, dine sokulan
bidatlerden, din tarafından hoş karşılanmayan işlerden, şüpheli şeylerden ve
dinine zarar verecek bütün hâl ve hareketlerden sakınması gerekir.
Eğer emri
altındaki yerlerde, dinine, mezhebine ithamda bulunan birisi bulunursa, onu
huzuruna çağırarak ikaz etmeli, gerekirse caydırıcı tedbirlerle
cezalandırmalıdır. Eğer tövbe edip pişman olursa bağışlamalı, değilse; onun
ülkeye getireceği sapıklık ve bid'atları temizlemek ve İslam'ın yüceliğini
muhafaza etmek için, onu sınır dışı etmelidir veya cezalandırmalıdır.
Sultan,
özellikle liman şehirlerinin ve sınırların imarı üzerinde durmalı, oralara
askerler ve koruyucular göndermelidir.
Allah'ın
(c.c) katında takip ettiği yolun övülmesi, insanların kalplerinde bir heybet
meydana getirmesi, düşmanların kendisinden çekinmesi, dostlarının ve
emsallerinin yanında yüce bir dereceye kavuşması için lider; hakkı yüceltmekten
ve peygamberin sünnetine sarılmaktan ayrılmamalıdır.
İMAM GAZALİ
İnsanların
kurtuluşunun, sultanın ve devlet idarecilerinin güzel gidişatında olduğu
bilinmelidir.
Devlet
başkanının, halkın işlerine az-çok, büyük-kü-çük demeden eğilmesi ve halkını
çirkin işlere alet etmemesi gerekir.
Salih
insanlara hürmet gösterilmelidir. Halkından güzel işler yapanları
mükafatlandırma!!, kötü ve çirkin fiillerde bulunanları engellemeli; gerekirse
cezalandırmalıdır.
İnsanların
hayra yönelmeleri ve kötü şeylerden sakınmaları için örnek olmalı; asla günahta
ısrar edenlere meyletmemeli, onlara müsamaha göstermemelidir.
Eğer
sultan, yönetimde yetersiz ve kusurlu olur, bozguncuların önünü alamayıp onları
kendi hâllerine bırakırsa, diğer bütün şehirlerdeki işleri ve düzeni bozulur.
Hikmet ehli
demiştir ki: "Halkın ahlakı, başındaki idarecinin ahlakının neticesidir."
İnsanların
gözlerinin hiçbir şey görmeyerek bozgunculuk yapmaları, büyüklerini örnek
aldıkları içindir; çünkü insanlar ne öğrenirlerse onlardan öğrenir, onların
ah-laklarıyla ahlaklanırlar.
Tarihte
hatırlanacağı üzere; Ümeyye oğullarından Velid b. Abdülmelik'in74 bütün gayreti,
devletini imar etmek, halkının geçimi için ziraat alanlarını ıslah etmekti.
74 Velîd b.
Abdülmelik (670-715): Altıncı Emevî halifesidir. Babası Abdülmelik'in ölümü
üzerine tahta geçmiştir. İktidarı zamanında devlet doğuda en geniş sınırlara
ulaştı. Anadolu ve Azerbaycan üzerine akınlar yapıldı, ispanya kapıları
zorlandı. Devletin ekonomisi Bizans
I
126
Süleyman b.
Abdülmelik'in bütün gayret ve çabası, bolca yiyip içmek, ihtiyacı olduğu şeyleri
en güzel şekilde gidermek ve şehevi arzularını yerine getirmek içindi.
Ömer b.
Abdülaziz'in bütün gayret ve çabası ise, Allah'a ibadet etmek ve zühd içinde
yaşamaktı.
Muhammed b.
FazI şöyle demiştir: "Halkın tabiatının, âdet ve ahlaklarının başlarındaki
idarecilerin tabiatı gibi olacağını bilmiyordum. Ne zaman ki, Velîd b.
Abdülme-lik zamanında insanların, bağlarını ve bostanlarını güzelleştirip, süslü
evler ve konaklar inşa ettiklerini gördüm; bunun böyle olduğunu anladım.
Yine
insanlar, Süleyman b. Abdülmelik zamanında da, güzel ve aşırı yemek yemeye özen
gösteriyorlardı, hatta birbirlerine: "Sen hangi rengi seversin, bugün hangi
yemeği yedin?" diye soruyorlardı.
Ömer b.
Abdülaziz zamanında ise insanlar, ibadet etmek, Kur'an okumak, hayır ve hasenat
işlemek ve sadaka vermek ile meşgul oluyorlardı.
Şu bilinsin
ki, her durumda ve zamanda insanlar, başkanlarına tabi olurlar. Onlarda
gördükleri şehvetine uyma, her istediğini elde etme, güzel olsun çirkin olsun
her önüne geleni yapma'gibi işleri insanlar da aynen yaparlar.
ve Sâsâni
etkisinden kurtarıldı. Babasının başlattığı idari ve mali reformları devam
ettirdi. Mescid-i Nebevi onarılarak büyütüldü. Ülkeyi her yönden imar etti.
Şam'daki Ümeyye (Emevî) camisi onun zamanında yapılmıştır. Velîd, Süleyman'ı
veliahtlıktan atmak için yaptığı bir girişim sırasında öldü.
İMAM GAZALİ
Hikâye:
Anlatıldığına göre; Kisrâ'nın adil hükümdarı, Nûşîrevan zamanında bir adam,
satın aldığı arazide hazine buldu. Hemen kendisine toprağı satan adama gitti,
durumu anlattı. Satıcı:
- Ben orayı
sana sattım; toprağın altında ne olduğunu ben bilmem, bulduğun hazine sana
aittir, helali hoş olsun, dedi. Müşteri:
- Hayır
ben onu istemiyorum. Benim insanların malında gözüm yok, dedi. Hazineyi her
ikisi de kabullenmeyince dava Nûşîrevan'a kadar çıktı. Nûşîrevan bu olaya çok
sevindi. Onlara:
- Sizin
çocuklarınız var mı? diye sordu. Birisi:
- Evet,
benim bir oğlum var, dedi. Diğeri:
- Benim de
bir kızım var, dedi. Nûşîrevan:
- Ben,
sizin akraba olmanızı, bu hazinenin de onların evliliği ve geçimleri için bir
nafaka olmasını istiyorum, dedi. Onlar da emredileni yaptılar ve neticesinden
çok memnun oldular.
Eğer bu iki
adam, zalim bir hükümdarın zamanında yaşasalardı, her ikisi de hazinenin
kendilerine ait olduğunu savunacaklardı. Fakat onlar, hükümdarlarının adil
birisi olduğunu bildikleri için her ikisi de hakkı talep edip doğruluğu
seçtiler.75
Hikmet
ehlinden birisi demiştir ki: "Sultan, pazara benzer; herkes rağbet görecek ve
güzel fiyata satılacak
75 Bu konu,
isim verilmeden bir hadiste geçmektedir. Bkz: Buhari, Eha-disü'l-Enbiya, 54;
Müslim, Ekdıye, 21, Ahmed, Müsned, 2/316; Bey-haki, Şuabu'l-İman, No: 5290;
Beğavi, Şerhu's-Sünne, No: 2212.
128
malı pazara
götürür; eğer malının satılmayacağını ve rağbet görmeyeceğini bilirse, kimse o
pazara mal götürmez."
Hazine
bulup daha sonra sultanın yanına çıkan o iki adam, sultanın yanında zühdün,
adaletin ve doğruluğun daha kıymetli, hakkın daha geçerli olduğunu biliyorlardı.
İşte bu sebeple buldukları hazineyi ona götürmüşlerdi. Şu zamanda ise,
başımızdaki idarecilerin ellerinden ve dillerinden ortaya çıkan her şey, bizim
cezamız ve hak ettiğimizdir.
Bizler
amelleri kötü, işleri çirkin, hıyanet sahibi, emaneti korumayan kimseler
olursak, amirlerimiz de zalim ve zorba olurlar. Bir hadiste: "Sizler nasıl
olursanız o şekilde yönetilirsiniz"76 buyrulmuştur. Bu hadis, insanların
fiillerinin liderlerin fiillerine sirayet edeceğini ortaya koymaktadır.
Baksana,
bazı şehirlerin imarından, halkının gıpta edilecek rahat ve güveninden
bahsediliyor. Bu durum, o memleketi yöneten liderin adaletli, akıllı, doğru,
halkına ve idarî çevresine karşı güzel niyetli olduğunu gösterir. Hiç şüphesiz
bu durum, halktan ileri gelmektedir.
Bu konuda
hikmet ehlinin şu sözü ne kadar doğrudur: "İnsanlar yaşadıkları zamanda en çok
liderlerine benzerler."
Bir
haberde: "İnsanlar liderlerinin dini (gidişat ve ahlakı) üzerinedir^7
denilmiştir.
76
Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, No: 2790, el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 14972.
77
Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, No: 2789.'
İMAM GAZALİ
Nûşîrevan'ın siyaseti şöyleydi: Eğer birisi, bir yere altın koysaydı, o altın
sahibi gelip de onu alıncaya kadar kimse yerinden oynatmazdı.
Nûşîrevan'ın önde gelen vezirlerinden Yûnân bir gün kendisine: "Ey Hükümdar!
Kötü kimselere güvenip dayanma; aksi takdirde ülkeniz harap olur, milletiniz
fakir düşer; mülkünüz harabeye, saltanatınız fakirliğe dönüşür. Ayrıca dünyada
isminiz kötü anılır" dedi. Bunun üzerine Nûşîrevan, valilerine şöyle bir bildiri
gönderdi:
"Bozkır ve
ziraata elverişli olmayan yerler hariç; eğer bütün memleketimde harap bir arazi
kalırsa, o bölgenin valisini asarım!"
Yeryüzünün
harap olması şu iki şeydendir:
1-
İdarecinin acizliği,
2-
İdarecinin zulmü.
Şu zamanın
sultanları, yaptıkları eserlerle birbirlerine karşı övünüyor ve memleketlerin
birliğine karşı birbirlerine haset ediyorlar.
Hikâye:
Zamanın Hindistan hükümdarı, Kisra'nın adil sultanı Nûşîrevan'a bir elçi
göndererek: "Sultanlığa ben senden daha layıkım; öyleyse ülkenin vergisini bana
gönder" dedi. Nûşîrevan, elçinin misafir edilmesini emretti. İkinci gün, devlet
erkanını ve memleketinin ileri gelenlerini topladı. Hint elçisine huzura girmesi
için izin verildi; elçi huzuruna gelince Nûşîrevan ona:
- Şimdi,
getirdiğin mektubun cevabını iyi dinle! dedi Nûşîrevan bir sandığın
getirilmesini emretti. Açılan sandığın içerisinden küçük bir sandık çıkarttı.
Onu açtı ve
130
İMAM GAZALİ
131
İnsanlar
yaşadıkları zamanda en çok liderlerine benzerler
31 içinden
bir tutam gebere78 otu " çıkartıp elçiye vererek:
- Sizin
memleketinizde bu ottan var mı?"79 diye sordu. Elçi:
- Evet,
bizim oralarda bundan çokça bulunur, dedi. Nûşî-revan:
- O zaman
Hint hükümdarına şunu söyle: "Sana gereken önce ülkeni imar etmektir; anladığım
kadarıyla ülken harap durumdadır. Önce ülkeni mamur et; sonra mamur ülkelere göz
dik. Eğer sen, bütün topraklarımı gezsen, şu gebere otundan bir kök dahi
bulamazsın; şayet topraklarımdan bir yerde o otun bulunduğunu işitirsem, o
beldenin valisini asarım."
Güzel
Örnekleri Takip Etmek
Sultan,
kendinden önceki adil insanların yolundan gitmeli ve onların güzel gidişatıyla
amel etmelidir. Onların başlarından geçen olayları ve verdikleri hükümleri
anlatan kitaplar okumalıdır; çünkü onlar, daha uzun yaşadılar ve ibret alınacak
birçok tecrübeler geçirdiler. Onlar, iyiyi kötüden ayırdılar, güzelliği, açık
olan ile gizli olanı çok iyi tanıdılar.
78 Gebere
otu, tropik bölgelerde yetişen, otsu ve odunsu çeşitleri bulunan, kendisine
çoğunlukla kayalıklarda rastlanan bir bitkidir. Turpgiller familyasına yakın
papaverales takımındandır. LAROUSSE
79
Nuşirevan'ın gebere otunu temsil getirmesinin sebebi, Gebere otunun bakımsız, el
değmeyen, sarp kayalık bölgelerde yetişmesinden dolayıdır.
Nûşîrevan,
karakterinin ve ahlakının güzel olmasına rağmen geçmişlerin kitaplarını okur,
hayat hikayelerini dinlerdi. Onların güzel olan gidişatlarını ve metodlarını
takip ederdi. Aslında bunu şu zamanın hükümdarlarının yapması gerekir.
Hikâye:
Önceki Sultanların Güzel Hâlleri
Bir gün
adaletiyle meşhur Nûşîrevan, veziri Yûnân'a: "Bana, geçmişte yaşamış
hükümdarların yaşamlarından, onların takip ettiği yollardan bahsetmeni
istiyorum" dedi. Yûnân: "Onları, üç güzel sıfatlarıyla mı, iki güzel
sıfatlarıyla mı, yoksa bir güzel sıfatlarıyla mı övmemi istersiniz? diye sordu.
Nûşîrevan: "Onları üç güzel sıfatlarıyla öv" dedi. Yûnân:
"Onların
uğraştıkları hiçbir meşguliyet ve işte yalan bulamadım.
Onların
bilmedikleri bir şeyle uğraştıklarını görmedim.
Onların
herhangi bir halde iken kızgın olduklarını da görmedim" dedi. Nûşîrevan:
"Onları iki
sıfatlarıyla öv" dedi. Yûnân:
"Onlar
devamlı hayırlı işlerde koşarlar; kötü işlerden sakınırlardı" dedi.
Nûşîrevan:
"Onları bir güzel sıfatlarıyla öv" deyince, Yûnân:
U
"Onların
kendi nefislerini kontrol ve terbiye için gösterdikleri hakimiyet ve
cesaretleri, başkalarına karşı gösterdiklerinden daha fazla idi" dedi.
Nûşîrevan,
etrafındakilere şöyle dedi: "Bizden sonra tacımıza ve tahtımıza sahip olup bizim
geçmişte yaşayanları hatırladığımız gibi, bizi de hatırlayan şerefli insanlara
mutluluklar dilerim" dedi.
İnsanların
en kötüsü; sahip olduğu mülkü ile aldanan ve şu dünyada nasıl yaşanması
gerektiğini bilmeyendir. O dünyayı yorgunluk içinde geçirmiş; ahiretjnde ise
elinde ebedi pişmanlık ve azap kalmıştır.
Bu
hükümdarların dünyayı imar etmek için gösterdikleri çaba ve gayretin tek sebebi;
öldükten sonra arkalarında güzel bir isim bırakma arzusudur. Şu hikayede olduğu
gibi:
Hikâye:
Nûşîrevan'ırrHuzarikam diye meşhur bir bağı vardı. Bir gün Nûşîrevan'ın vermiş
olduğu bir ziyafette, Rum meliki Kayser, Çin Fağfûr'u ve Hindistan sultanı bir
araya geldiler. Onlardan her birisi hikmetli birkaç kelime söyledi. Rum Kayseri:
- Bu
dünyada hayırlı işler yapmaktan; güzel bir isminin olmasından ve öldükten sonra
iyi bir şekilde anılmaktan daha güzel bir şey yoktur; çünkü o, daima bu
sıfatlarla anılacak ve insanlar: "Bizler neden onun gibi olamayalım ki!"
diyeceklerdir, dedi. Nûşîrevan:
- Öyleyse,
gelin bizler de hayırlı işler yapıp hayır düşünelim, dedi.
İMAM GAZALİ
133
Hindistan
Sultanı:
- Hayırlı
şeyler düşündüğün zaman onu yapmış olursun; hayır yaptığın zaman da muradına
kavuşursun, dedi.
Çin
Fağfûr'u:
-
Açıkladığımız zaman bize utanç verecek; hatırladığımız zaman yüzümüzü
kızartacak; gizlediğimiz zaman ise bize pişmanlık verecek fikirlerden Allah bizi
korusun, dedi.
Kayser
Nûşîrevan'a dönerek:
- Senin
için en sevimli olan şey nedir? diye sordu; Nûşîrevan:
- Ben.im
için en sevimli şey; bir hacetini gidermeye beni layık gören birinin hacetini
gidermektir, dedi. Kayser:
- Ben ise,
bir suç işlememeyi severim, ta ki hiçbir sultandan korkmayayım, dedi.
İşte
bunlar, onların bazı sözleridir.
Ey İslam
aleminin sultanı! Onların, insanlara karşı davranış ve tutumlarının nasıl
olduğuna bir bak! Senin, onların söylemiş oldukları şeyleri dinlemen; neler
yaptıklarına bir bakman; onlar hakkında yazılan kitaplarda-ki güzel sıfatlarını,
adaletlerini, insanlara nasıl insaflı davrandıklarını; takip ettikleri güzel
metotları okuman ve onlar hakkında insanların ağızlarında dolaşan haberleri
öğrenmen gerekir.
134
Hz. Ömer'in
Adaleti
Müminlerin
emiri Hz. Ömer b. Hattab (r.a), adalette ve siyasette öyle bir dereceye
ulaşmıştı ki, oğluna dahi işlediği suçun cezasını vermiş ve bu cezadan kısa
bir ; zaman sonra oğlu ölmüştü. Hz. Ömer (r.a) bir takım işlere görevli tayin
ettiği kimselere şunları söylerdi:
-
Hayvanlarınızı ve silahlarınızı sizin için belirlenen maaşla satın alın; sakın
ellerinizi müslümanlara ait hazineye uzatmayın. İhtiyaç sahiplerine kapılarınızı
kapatmayın."
Abdurrahman
b. Afv (r.a) şöyle anlatmıştır: Bir gece Hz. Ömer (r.a) beni çağırarak:
-
Medine'nin girişinde bir kafile konaklamaktadır; uyudukları zaman onların
eşyalarından bir şeyler çalınmasından korkuyorum, dedi. Beraberce kafilenin
yanına gittik; oraya vardığımız zaman bana:
- Hadi sen
uyu! dedi. Sonra kendisi gece boyunca kafilenin etrafında nöbet tuttu.
Hz. Ömer
(r.a) şöyle derdi: "İnsanların ihtiyaçlarını, sıkıntılarını gidermem için bütün
ülkeyi dolaşmam gerek; çünkü oralarda bana ulaşamayan nice ihtiyaç sahipleri
var. Ayrıca gönderdiğim bütün valilerin neler yaptıklarını görebilmem, insanlara
olan davranış ve tutumlarını kontrol edebilmem için bütün şehirleri dolaşmam ve
insanların ihtiyaçlarını gidermem gerekir. Eğer böyle yaparsam, Ömer'in
hayatında bu günden daha bereketli bir gün olmaz."
İMAM GAZALİ
135
Hikâye:
Zeyd b. Eşlem (r.a) anlatıyor:
Bir gece
Hz. Ömer'i bekçilerle beraber dışarılarda dolaşırken gördüm. Arkasından gittim;
kendisine:
- Size
arkadaşlık etmeme izin verir misiniz? diye sordum; bana:
- Evet, sen
de bize katıl, dedi. Medine'nin dışına çıktığımızda, uzaklarda yanan bir ateş
gördük. Biz:
- Şehir
dışından gelen yolcular çoğu kez orada konaklar, herhalde bu ateş de o yolculara
aittir, diyerek beraberce oraya gittik. Ateşin yanına vardığımızda yaşlı, dul
bir kadın ve ağlaşan üç çocuk gördük. Yaşlı kadın onlar için ateşin üzerine bir
tencere koymuş, kendi kendine şöyle söyleniyordu:
- Allah'ım!
Ömer'e (r.a) insaf ver. Ondan hakkımı al. O tok, biz ise açız." Hz. Ömer (r.a)
bunları duyar duymaz kadına doğru ilerledi, selam verdi ve kadına:
- Yanınıza
gelebilir miyim? diye sordu. Kadın:
- Eğer bir
hayırla geldiysen, Allah yüzünü güldürsün, dedi. Hz. Ömer, onun ve çocuklarının
durumunu sordu; kadın:
- Ben ve
çocuklarım çok uzak yerlerden gelmekteyiz. Gördüğün gibi ben korkuyorum; onlar
ise açlıktan ağlaşıyorlar, artık ne benim ne de onların açlığa tahammül edecek
güçleri kaldı. Bu yüzden uyuyamıyorlar, dedi. Hz. Ömer (r.a):
t
136
- Bu
tencerede ne var? diye sordu. Kadın:
- Bir şey
yok! Yalnız, çocukların bunun içinde yemek olduğunu zannedip sabretmeleri için
su koydum, onu kaynatıyorum, dedi.
Bunun
üzerine Hz. Ömer (r.a) hemen yağ dükkanına geldi, bir miktar yağ satın aldı; un
dükkanına geldi, bir çuval un satın aldı; hepsini sırtlayıp yola çıktı. Ben:
- Ey
müminlerin emiri! Bırakın ben taşırım, dedimse de bana:
- Sen bu
çuvalı taşırsan günahımı kim taşıyacak, benimle o kadının ve çocukların bedduası
arasına kim girecek? dedi. O, kadının yanına varana kadar bir yandan koşuyor,
bir yandan da ağlıyordu. Vardığımızda kadın, Hz. Ömer'e:
- Bize
yaptığın yardımlar karşılığında Allah seni en iyi şekilde mükafatlandırsın,
diyerek dua etti. Hz. Ömer (r.a) hemen biraz yağ ve un aldı; tencereye koydu;
ateşi yaktı. Ateşi her üfürüşünde yüzüne gözüne küller ve ateş parçaları
sıçrıyordu. Yemek pişene kadar böyle devam etti. Pişen yemeği tepsiye koydu,
kadına:
- Haydi
yiyin, dedi. Kadın ve çocuklar pişen yemeği yerken Hz. Ömer (r.a):
- Ey
kadın! Ömer'e beddua etme! Çünkü o, sizin ve çocuklarınızın durumundan haberdar
değildi, dedi.
İMAM GAZALİ
137
Halifelere
"Müminlerin Emiri" Denmeye Ne Zaman Başlandı?
Halifelerden ilk olarak Emir'ul-Müminin diye çağırılan, Hz. Ömer'dir (r.a). Hz.
Ebu Bekir'e (r.a) "Resûlul-lah'ın halifesi" deniliyordu. Hz. Ebu Bekir'in
vefatından sonra görev Hz. Ömer'e geçince insanlar ona, "Resûlul-lah'ın
halifesinin halifesi" demeye başladı. Bu şekilde hitap etmek çok uzun oluyordu;
Hz. Ömer insanlara: "Ey Müminler! Bana 'Emir' deyin; zira ben sizin emirlerinizi
görmek için buradayım. Her ne kadar beni: 'Müminlerin emiri' diye çağırsanız da,
ben Hattab'ın oğlu Ömer'im" dedi.
Hikâye:
Halifenin Geçimi
Bazıları,
devlet hazinesinin sorumlusuna gelerek: "Hz. Ömer devlet hazinesinden bir şey
alır mı?" diye sordular; hazinedar: "Halife oluşunun ilk yıllarında, eğer günlük
yiyeceği yoksa, kendisine günlük olarak yetecek kadar az bir şeyler alır; daha
sonra eline geçince iade ederdi" dedi.
Hz. Ömer
(r.a) bir gün hutbede iken şöyle demiştir: "Ey insanlar! Vahiy, Hz. peygamber
(s.a.v) zamanında inmekteydi. Biz gelen vahiy sayesinde, insanların içlerini
dışlarını; iyisini, kötüsünü ayırt edebiliyorduk. Hz. Peygamber'in (s.a.v)
vefatıyla beraber vahiy de kesilmiştir. Biz ancak, sizin dışınıza bakarız;
içinizi Allah (c.c) bilir. Benim ve görevli memurlarım, hiç kimseden
138
haksız yere
bir şey almamaya ve vermemeye gayret göstermekteyiz."
Eğer sen,
bir liderin adalet ve takvasının, güzel bir şekilde anılmaya ve övünülecek bir
duruma çıkmaya nasıl sebep olduğunu öğrenmek istersen, Ömer b. Ab-dülaziz'in
hayatına bak! Ümeyye ve Mervan oğulları içerisinde hiçbir kimse onun gibi övülüp
methedilmemiştir. İnsanlar sadece onun için hayır dua etmiş ve onu övmüşlerdir.
Çünkü o, adil, takva sahibi, cömert, gidişatı güzel, içini kötülükten koruyan
birisiydi.
İkinci
Ömer: Ömer b. Abdülaziz
Ömer b.
Abdülaziz (rah) zamanında büyük bir kıtlık baş gösterdi. Araplar, aralarından
seçtikleri birisini halife ile görüşmeye gönderdiler. Gelen adam:
"Ey
müminlerin emiri! Biz sana, içinde bulunduğumuz bir sıkıntıdan dolayı geldik"
diyerek sözüne şöyle devam etti:
"Açlıktan
adeta derilerimiz kurudu. Kurtuluşumuz, devlet hazinesindedir. Aslında, devlet
hazinesindeki mal, üç kısımdan ibarettir: Bu mal ya Allah için, ya onun kulları,
ya da sizin için ayrılmıştır. Şayet Allah (c.c) içinse, Allah'ın (c.c) buna
ihtiyacı yoktur. Şayet kullara aitse, onu kendilerine veriniz. Eğer size a;*se,
onu bize bağışlayın; hiç şüphesiz Allah (c.c) iyilik ve hayırda bulunanları
elbette mükafatlandıracaktır" dedi. Ömer b. Abdülaziz'in gözleri yaşla doldu,
adama: "Evet, durum se-
İMAM GAZALÎ
139
nin
söylediğin gibidir" dedi ve insanların ihtiyaçlarının devlet hazinesinden
giderilmesini emretti.
Adam çıkmak
üzereyken, Ömer b. Abdülaziz ona: "Ey hür insan! Sen insanların ihtiyaçlarını
bana ulaştırıp duyurduğun gibi; benim hacetimi de Allah'a (c.c) ulaştır" diye
ricada bulundu; bunun üzerine adam yüzünü semaya çevirerek şöyle dedi:
"Ey Rabbim!
Ömer b. Abdülaziz'in insanlara yaptığını sen de ona yap!"
Adam daha
duasını bitirmemişti ki, büyük bir bulut yükseldi; sağanak bir yağmur yağmaya
başladı. Yağan yağmurdan büyük bir dolu tanesi bir kiremidin üzerine düştü,
kiremit kırıldı; içinden bir kağıt çıktı, kağıtta şunlar yazılı idi: "Bu, Aziz
olan Allah'tan, Ömer b. Abdüla-ziz'e ateşten kurtulduğuna dair bir beraattır."
Hikâye:
Ömer b. Abdülaziz bir gece, kandil ışığında halkının meselelerini tasnif ettiği
defterini incelerken, küçük oğlu yanına geldi; ev ile ilgili meseleleri
anlatmaya başladı. Ömer b. Abdülaziz oğluna:
"Kandili
söndür, sonra konuş; çünkü bu yağ, müslü-manların hazinesine aitti; onu başka
işlerde kullanmak caiz değildir" dedi.
İşte,
sultan, adil olduğu zaman haksızlıktan sakınması ve kendini ondan koruması böyle
olur. Şu hikaye de bu konuda güzel bir örnektir:
Ömer b.
Abdülaziz'in bir oğlu devlet hazinesinden sorumlu idi. Bayram arifesine
rastlayan bir gün, Ömer b. Abdülaziz'in kızları yanına gelerek: "Baba, yarın
bay-
T
140
ram!
Halkımızın kadınları ve kızları bizleri ayıplıyorlar ve: 'Sizler, Müminlerin
Emiri'nin kızlarısınız; buna rağmen giyecek güzel bir elbiseniz yok. Siz şu
beyazdan başka elbise giymez misiniz?' diye bizi hor görüyorlar" dediler ve
ağlamaya başladılar. Ömer b. Abdülaziz'in göğsü daraldı, kalbi sıkıştı;
hazineden sorumlu oğlunu çağırarak:
- Bana bir
aylık maaş ver, dedi; oğlu:
- Ey
Müminlerin Emiri! Siz aylığınızı önceden aldınız; bir ay daha yaşayabileceğinizi
biliyor musunuz ki bir aylık maaş istiyorsunuz? dedi. Ömer şaşırarak:
- Oğlum, ne
güzel söyledin; Allah (c.c) seni mübarek kılsın, dedi ve kızlarına dönerek:
-
Arzularınızı içinizde tutun! Çünkü cennete hiç kimse zahmetsiz giremez, dedi.
Hikmet:
Eğer liderler, yukarıda anlattığımız vasıflarda olursa, bütün hizmetleri adalet
üzere olur. Tam bir adalet şöyle olur:
Halktan pek
tanınmayan birisiyle, tanınmış, makam, mevki sahibi bir insan bir dava için
geldiklerinde; birisi fakir, diğeri zengin ayırımı yapmaksızın, eşit muamelede
bulunursan, gerçek adaleti uygulanmış olursun.
Unutma ki,
ahirette cevherle toprak aynı değerdedir. Akıllı olan kişi, başkalarını
yüceltmek için kendisini ateşte yakmaz.
Halktan
zayıf birisi, bir sultana dava açsa, sultana gereken, bulunduğu idari makamdan
kalkıp; Allah'ın hükmüne göre amel etmesidir. O zayıf insana insafta
bulunup onu
razı etmeli, kesinlikle haksızlık ve zulüm yapmamalı; hak olanı söylemekten
utanmamalı ve Yüce Allah'ın: "Şüphesiz ki Allah, adaleti ve iyiliği emreder...™
ayeti ile amel etmelidir.
Adalet ve
iyiliğin aslı şudur: Sultanın bir başkasında hakkı olduğunda, ona gereken, karşı
tarafa müsamahalı davranması, iyilikle muamelede bulunması ve güvenilir
valilerine de bu konuda kendisini örnek alıp gidişatına uymalarını emretmesidir.
Bu konuda Hz. Resûlullah (s.a.v):
"Her çoban
sürüsünden, her insan da, emri altındaki insanlardan sorulur (hesaba çekilir)™
buyurmuşlardır. İşte durum bundan ibarettir.
Hikâye:
Anlatıldığına göre; Horasan valisi olan İsmail b. Ahmed82 askerleri ile birlikte
Merv şehrinde konakladılar. O, her konakladığı yerde bir görevliyi çağırarak:
"Askerler kesinlikle halkın malını zorla almayacak, arazisini işgal etmeyecek"
diye seslenmesini emrederdi. Bir defasında askerlerden birisi, bir topluluğun
evinin mut-
80 Nahl,
16/90.
81
Taberânî, Câmiu's-Sağir, No: 450, Câmiu'-Kebîr, No: 4506; Heyse-mî,
Mecmau'z-Zevâid, Hilâfet, No: 9047; el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, imaret, No:
14670.
82 İsmail
b. Ahmed es-Sâmânî (H 849-907): Fergana'da doğmuş, Ma-verahünehir'e hükmetmiştir
(892-907). Sâmânî sülalesinin önde gelen liderlerindendir. Sâmânî, iran'da hüküm
sürmüş bir devlettir. Dokuzuncu ve onuncu yüzyıllara doğru zayıflayan devlet,
idaresini Eme-vî'lere bırakmıştır. Kurucusu olan Saman Hudat'ın torunları Emevi
hanedanlığında bir çok valilik görevlerinde bulunmuştur, ismail b. Ahmed de
bunlardan birisidir. Bu devlet Samanoğulları adıyla da bilinir. Türklerle
yaptıkları savaşlarla meşhurdurlar.
m*
fağına
girerek oradan küçük bir tencere yemek aldı. Bunu öğrenen halk, valinin kapısına
gelerek kendilerine bu hususta yardımda bulunmasını istediler. Vali askerin
yanına getirtilmesini emretti; ona:
- Biz sana
yeteri kadar ücret vermiyor muyuz? diye sordu; asker:
- Evet,
veriyorsunuz, dedi. Vali:
- Peki,
benim bu konu hakkında sizin için görevlendirdiğim askerin söylediklerini
duymadın mı?
- Evet,
duydum. Vali:
- O halde
seni halkıma zulmetmeye götüren nedir? diye sordu; asker:
- Hata
işledim, dedi. Vali:
- Senin
hatandan dolalı ateşte yanmaya tahammül edemem, deyip onun elinin kesilmesini
emretti.
Hikâye:
"Siyeru'l-Mülük" adlı kitapta, İsmail es-Sâ-mânî hakkında anlatılan bir hikaye
şöyledir:
İsmail
es-Sâmânî, Mûliyan denilen bir yerde kalırdı. Zaman zaman Kağd şehrine gider,
bir tellala, halka kendisinin geldiğini bildirmesini emrederdi. Zulme uğrayan
Y Halktan
pek tanınmayan birisiyle, tanınmış,
makam,
mevki sahibi bir insan bir dava için
geldiklerinde; birisi fakir, diğeri zengin ayırımı
yapmaksızın, eşit muamelede bulunursan, gerçek
adaleti
uygulanmış olursun
İMAM GAZALİ
143
herkesin
gelebilmesi için insanlarla arasındaki tüm perde ve engelleri kaldırır,
muhafızları uzaklaştırır, sonra bir kilimin üzerine oturarak insanlarla birebir
muhatap olur, ihtiyaçlarını yerinde çözerdi. Bazen de, hasımlar arsındaki dava
sona erinceye kadar hakimlik yapardı. Sonra ayağa kalkar, yaptığı iyiliklerle
yüzünü semaya kaldırır ve şöyle dua ederdi:
"Ey
Allahım! Benim gayretim ve takatim bu kadar; ben, hakkı korumak için bütün
gücümü sarf ettim. Sen bütün gizlilikleri ve niyetimi bilensin. Ben kullarından
hangisini ayırıp-kayırdığımı, hangisine zulmettiğimi bilemem. Dostlarımdan hiç
kimseye de farklı muamelede bulunmadım, işte bu sebeple, bilmeyerek işlediğim
günahlarımdan dolayı beni bağışla."
İşte İsmail
es-Sâmânî'nin niyetinin temizliği ve içinin güzelliği sayesinde Allah (c.c) onun
adını yüceltti, kıymetini yükseltti. Onun bin kadar tam techizatlı ve atlı
askeri mevcuttu. Bu insaf ve adaletinin bereketine Allah onu, Amr b. Leys
es-Saffarî'ye83 galip getirdi, hatta onu yakaladı ve bütün Horasan'ı fethetti.
Esir düşen Amr, zindandan İsmail'e bir haber göndererek:
83 Saffârî:
İranda, Secistan denilen bölgede hüküm sürmüş bir devlettir. Kurucusu Yakub. b.
Leys'tir. Yakub'un hükümdarlığı halifeyle savaşmakla geçmiş, Horasan'dan
Bağdat'a kadar olan yerleri eline geçirmişti. Halifeyi tahtan indirmek için
Bağdat üzerine düzenlediği bir sefer esnasında ölmüştür. Kendisinden sonra
yerine geçen kardeşi Amr b. Leys (?-902), halifeye biat etmiştir. Kendisine
Horasan, Fars, İsfahan, Kirman, Sistar ve Kind eyaletleri tımar olarak verildi.
Kazandığı savaşlar neticesinde buraların ve Maverahünnehrin emirliği kendisine
verildi. Samanoğullarından İsmail b. Ahmed ile savaş yaptı, ismail tarafından
esir alınan Amr, Bağdad'a gönderildi ve orada asıldı.
144
il
"Ey İsmail!
Benim Horasan'da birçok hazine ve malım var. Eğer beni serbest bırakırsan,
hepsini sana veririm" dedi. İsmail bunu duyunca gülmeye başladı ve şöyle dedi:
"O bugüne
kadar ne zaman bana karşı doğru oldu ki? İşlediği zulümleri ve yapmış olduğu
günahları ahiret-te benim boynuma yüklemek istiyor. Ona söyleyin; benim, onun
malında gözüm yok!"
İsmail,
sonra onu hapisten çıkartarak Bağdat'a gönderdi; Amr Bağdat'a gider gitmez
halife tarafından görevden azledildi, ardından da idam edildi.
İsmail ise,
Horasan'da emin ve güven içerisinde rahat ve güzel bir şekilde yaşadı. Devlet
yönetimi üç yüz sene Sâmânîlerin elinde kaldı. Ne yazık ki, daha sonra
hükümdarlık küçük yaştaki çocukların.eline geçti; onlar, insanlara zulmedip
haktan ayrılınca saltanatları yıkıldı.
Bu konuda
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Yöneticinin bir günlük adaleti, yetmiş yıllık nafile ibadetinden daha
hayırlıdır.™
Bir başka
haberde: "Mazluma insaf etmek, aklın zekatıdır*5 buyurulmuştur.
İMAM GAZALİ
14*
84
Taberânî, Mucemu'l-Kebîr, No. 11932, Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, Hilâfet, No:
9002, el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, İmaret, No: 14623, 14624.
85 Aynı
konuda benzer haberler için bkz: Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, 1413; Aliyyü'l-Kârî,
Esrâru'l-Merfûa, 211. Güçsüzlere yardım etmenin ve
onları
savunmanın en faziletli bir sadaka olduğunu bildiren hadisler için bkz: Beyhaki,
Şuabu'l-İman, No: 7682-7684; 7689; Tabarani, el-Kebir, No: 6962; Heysemi,
ez-Zevaid, 8/194.
Yine bir
rivayette: "Kim, halka karşı zulüm kılıcını sıyırırsa, kendisine karşı galibiyet
kılıcı sıyrılır; sıkıntı ve dert onun yakasını bırakmaz1*6 denmiştir.
Şair bu
durumu şu şiiriyle dile getirmiştir:
Gider bir
gün yüzündeki tatlı gülümseme; Eğer ki zulmü tercih edersen adalete.
İnsanlara,
onlardan işitmek istediğin sözü söyle; Kıyma bir cana; eğer istersen anılmayı
uzun süre.
Bir haberde
şöyle nakledilmiştir:
Davud (a.s)
gökten kalbur şeklinde bir şeyin indiğini gördü; Allah'a (c.c): "Ey Rabbim! Bu
nedir? diye sordu; Allah (c.c): "Bu benim, zalimlerin üzerine indirdiğim
la-netimdir" buyurdu.
Hikâye: En
Şerefli Derece
Nûşîrevan
devlet başkanı olunca, veziri Yûnân ona şunları yazmıştır:
"Ey sultan,
şunu bil ki, bir sultan üç şekilde davranır. Birincisi, sultan halkına karşı
insaflı ve adaletli davranır, fakat onlardan insaf beklemez, kendisine karşı
gerekeni tam olarak yerine getirip getirmediklerine bakmaz. Bu, en yüksek
derecedir. İkincisi, sultan halkına karşı insaflı davranır, kendisine de insaflı
davranılmasmı bek-
86 Ahmed
Meydanî, Mecmau'l-Emsâl, 3/423. (Dâru's-Sâdır, Beyrut, 2002.)
ler. Bu,
orta bir derecedir. Üçüncüsü, sultan halktan insaf ve adalet bekler, fakat
kendisi onlara insaf edip adaleti gözetmez. Bu, en düşük bir derecedir. Ey
sultan, bunlardan hangisini istersen onu seç. Ben biliyorum ki, Yüce Mevlamız
birincisini seçmektedir. Bu konuyu bir şair şöyle dile getirir: Kim insanlara
insaf eder, fakat fazileti gereği onlardan insaf beklemezse; o, insanların
başına emir olacak bir kimsedir.
Kim,
yaptığı insafa aynısı ile karşılık beklerse, malını karşılık için vermiş olur.
Kendisi
kimseye insaf etmezken insanlardan insaf bekleyen kimse ise, seviyesi en düşük
olandır.
Nasihat:
Şebib b. Şeybe, Emevî halifelerinden Meh-dî'nin87 huzuruna girer ve şöyle der:
"Ey Müminlerin Emiri! Allah size dünyayı verdi; siz de halkınıza güzel
yaşantınızdan bir hisse veriniz." Mehdî: "Halkıma vermem gereken şey nedir?"
diye sordu. Şebib: "Adalet!" dedi ve şöyle devam etti: "Şunu biliniz ki,
halkınız sizden emin ve memnun olarak uyurlarsa, siz de kabrinizde rahat
uyursunuz. Ey Emir! Gündüzünden sonra gece, gecesinden sonra da gündüzün
olmadığı vakitten, kıyamet gününden korkunuz. Gücünüzün yettiği kadar adalete
yapışınız. Unutma! Adaletinin karşılığını adalet; zulmünün karşılığını da zulüm
olarak bulursun. Nefsini takva ile süsle; çünkü, mahşerde kimse kendi takvasını
kimseye ödünç veremez."
a7 Mehdî
(Muhammed b. Hişam): Endülüs Emevilerinin ikinci halifesidir (öl. Kurtuba,
1010).
İMAM GAZALİ
147
Bu konuda
bir şair şöyle demiştir:
Süsle
nefsini takva ile, güzelleştir hâlini; İnsanlardan ödünç almaz takvayı muttaki.
İyilikler
yok olmaz; yapış daima hayra, Çokça kazanırsın, yönel yok olmayan mala.
Mülk ve
İktidarın Devamı Nasıl Sağlanır?
Rum Meliki
Kayser'den adil Nûşîrevan'a bir mektup getirildi; Kayser mektupta: "Mülk ve
iktidarın devamı nasıl sağlanır?" diye soruyordu. Nûşîrevan, ona şu cevabı
gönderdi:
"Ben,
bilgisizce hiçbir iş yapmam. Bir işi emrettiğim zaman, onu tamamlatırım; bir
korku veya menfaat ümidi ile onu terk etmem."
Nûşîrevan
bu sözle şunu demek istiyordu: Ben emrettiğim bir şeyi, bana ricada bulunan veya
benden korkan kimseler yüzünden iptal etmem. Emrettiğim bir şeyde hiçbir
değişiklik yapmam.
Hikmet:
Aristotales'e (Aristo):88 "Allah'tan başkasına 'Melik' demek doğru mudur?" diye
sorulduğunda, Aristo şu cevabı vermiştir:
Aristûtâlîs, Aristotales (Aristo, M.Ö. 384-322): Trakya'daki Stage-ria'da doğdu.
367 yılında Atina'ya giderek Eflatun'un (Platon) akademisine girdi. Burada yirmi
yıl tahsil gördü, ilk önceleri Eflatun'un en seçkin talebesi iken, sonraları
onun felsefesini eleştiren en önemli ra-
148
İMAM GAZALİ
149
Unutma! 4 Adaletinin karşılığını adalet;
zulmünün
karşılığını
da
zulüm
olarak
bulursun.
"Kimde
ilim, adalet, cömertlik ve hilim varsa, onun üzerinde giyecek hiçbir şeyi olmasa
bile o, sultanlığa layıktır. Çünkü gerçek sultanlar, Allah'ın gölgesi89 yani
özel himaye ve desteği, parlak basiret, temiz ahlak, ileri seviyede akıl, ilim,
devlet tecrübesi ve şerefli bir soy ile sultan
olurlar.
Devlet adamlığı ve idarecilik onların soyunda mevcuttur. İşte onlar, bu
sıfatlarıyla, sultan ve hükümdar olurlar."
Sultanlara
'İlâhi Gölge = Allah'ın yeryüzündeki gölgesi' denir. Bu, şu on altı sıfatla
kendisini gösterir: Akıl, ilim, keskin zeka, olayları doğru kavrayabilme sağlam
bir vücut, doğru tahmin yeteneği, yiğitlik, cesaret, temkinli olabilme, güzel
ahlak, zayıflara insaf, halkına karşı sevgi, liderliğini gösterebilme,
ihtimallere yer verme, yerinde müdahale, fikirde isabet.
Devlet
adamı ayrıca, bütün işlerinde tedbirli olmalı, çokça haber okumalı, kendinden
önce geçen devlet
kibi oldu.
Hocasının ölümünden sonra kendi ekollerini inşa etti. Büyük imparator iskender'i
yetiştirdi. Sekiz yıl süren bu talimden sonra kendisine "Cihan imparatorunu
yetiştiren üstat" lakabı takıldı. İbni Rüşd, ibni Sînâ ve daha birçok islam
düşünürü üzerinde etkiler bırakmış, ilk çağ Yunan filozofudur.
89 Bu
manayı ifade eden bir hadis için kitabın, "ADALET VE SİYASET" bölümünün ilk
sayfasına bakınız.
adamlarının
hayatlarını öğrenmeli ve geçmişte yaşamış hükümdarların yaptıkları işlerin
içyüzlerini araştırmalıdır.
Bu dünya
geçmişte yaşamış devletlerin bir kalıntısı-dır. Onlar geçip gittiler ve yok
oldular; insanlar için sadece bir hatırlanma vesilesi oldular. Her insan yaptığı
ile hatırlanır.
Dünyanın ve
ahiretin kendine has hazineleri vardır. Dünyanın hazinesi, dünyada iken güzel
övgülerle methedilmek ve iyi birisi olarak bilinmek; ahiretin hazinesi de,
öldükten sonra salih amellerle sevap kazanmış olmaktır.
Adalet,
Cesaret, Siyaset ve Fazilet
Hikâye:
İskender90 bazı günler atına biner ve memleketini dolaşırdı. Bir gün
komutanlarından birisi: "Hükümdarım! Allah size çok büyük mal ve servet vermiş;
çokça evlenin ki, çokça çocuğunuz olsun. Hem bu sebeple öldükten sonra
unutulmazsınız!" dedi. İskender ona: "Kişinin hatırlanması çok çocuk ile değil,
güzel bir ahlak ve yaşantıyla olur. Dünyaya mağlup olanın, kadınlara galip
gelmesi (çok kadınla evlenmesi) uygun değildir" dedi.
Hikmet:
İskender, Aristo'ya sorar: "Lider için adalet mi daha mühimdir, yoksa cesaret
mi?" Aristo: "Adalet olduğu zaman cesarete gerek kalmaz" der.
İskender ö.
(M.Ö 323): Tarihe adını kazışmış, kendiden "Dünyayı fethetmek isteyen hâkân"
diye bahsettirmiş, büyük Makedonya imparatorudur. Babası Filipin ölümünden sonda
tahta geçmiştir. Çocukluğunda ünlü Yunan filozofu Aristo'dan dersler almıştır.
i
Hikâye:
İskender valilerinden birisini yaptığı tehlikeli bir işten ötürü görevinden
azletmiş, onu küçük, basit bir işe vermişti. Bu adam arada sırada Dergaha91
gelirdi. Yine bir seferinde İskender ona: "Yeni görevini nasıl buldun" diye
sormuştu. Adam: "Allah hükümdarımızın ömrünü arttırsın! İnsanlar yaptıkları ile
değil, bilakis yapılan işler insanlarla şereflenir. Bu ise güzel ahlaklı olmak,
adaletli davranmak ve israftan sakınmakla olur" demiştir. Adamın bu
konuşmalarını çok beğenen İskender, ona eski görevini iade etmiştir.
Sokrat:92
"Bu alem adaletle ayaktadır; zulüm geldiği zaman varlığı düşünülemez" demiştir.
Hikmet:
Büzürcmihr'e: "Liderin büyüklük ve kudreti nasıl belli olur?" diye sorulunca
şöyle demiştir: "Şu üç şeyle belli olur:
1- Etrafını
korumak ve sınırların muhafazasıyla.
2-
Alimlere ikramda bulunmak ve tazim göstermek ile.
3- Fazilet
sahibi insanları sevmek ile.
Çünkü lider
ne zaman zulüm yapsa, etrafındaki insanları korku içerisinde bırakır. Halkı her
ne kadar bolluk içerisinde olursa olsun, bu nimet boğazlarından geç-
91
Dergah, Farsça bir kelime olup, sarayın avlusu, bahçe veya dağda bulunan bir
kale anlamlarına gelir.
92
Sokrat-Sokrates (M.Ö. 470-399): Eski çağ Yunan filozofudur. Kendisinin kaleme
aldığı hiçbir eser olmadığından onun hakkındaki bilgiler sadece ders
arkadaşlarının yazdıklarından öğrenile bilinmiştir.
İMAM GAZALÎ
mez,
kimsede rahat ve huzur kalmaz. Fakat emniyet ve güvenin olduğu zaman, nimetler
az olsa bu bile nimetlerin boğazdan geçmesi rahat olur. Şu hikayede anlatıldığı
gibi:
Hikâye: Hac
kafilesinden kopan bir adam, kafileye yetişemediğinden yolunu şaşırdı ve
kayboldu. Korku içerisinde yürümeye devam etti. Nihayet çölde bir çadıra vardı.
Çadırın yanına geldiğinde, bir kadın ve kapısının girişinde uyuyan bir köpek
gördü. Hacı, yaşlı kadına selam verdi ve ondan yemek istedi. Yaşlı kadın:
- Şuradaki
vadiye git ve oradaki yılanlardan kendine yeteri kadarını avla, getir pişireyim,
dedi. Hacı:
- Ben
yılan avlamaya cesaret edemem dedi. Yaşlı kadın:
- O zaman
ben de seninle beraber gelir avlarım, dedi. Hacı, yaşlı kadın ve onları takip
eden köpekle beraber avlanmaya gittiler. Yeteri kadar yılan avlayarak geri
döndüler. Kadın yılanları kızartıp getirdi. Adam, yemekten başka çare bulamadı;
açlık ve halsizlikten dolayı ölmekten korktu ve kızırmış yılanları yedi. Daha
sonra su-sadı ve su istedi. Yaşlı kadın ona:
- İşte
çeşme önünde, git iç! dedi.
- Adam
çeşmeye gitti, sudan içti. Su tuzlu ve acıydı; fakat içmekten başka çaresi
yoktu; mecburen içti, sonra kadının yanına döndü ve ona:
152
- Ey
ihtiyar kadın, senin hâline ve böyle bir yerde durmana çok şaşırdım dedi! Kadın:
- Sizin
oralar nasıldır? diye sordu. Adam:
- Bizim
orada, geniş ve rahat evler, lezzetli ve olgunlaşmış meyveler, tatlı sular, hoş
yiyecekler, güzel etler, bol koyunlar, pek çok çeşmeler mevcuttur, dedi. Yaşlı
kadın:
- Ben
bunların hepsini işittim. Söylesene, sizler hiç zulmeden bir sultanın idaresi
altında yaşadınız mı? Bir kusur işlediğinizde mallarınıza el koyup düzeninizi
alt üst ederek sizi sevdiğiniz şeylerden ayırdığı oldu mu? diye sordu. Adam:
- Evet,
bunlar bazen oluyor, dedi. Yaşlı kadın:
- Böyle bir
zulüm altında sizin o tatlı hayatınız ve lezzetli yiyecekleriniz, öldüren bir
zehre dönüşür. Bizim şu acı gördüğün yiyecek ve içeceklerimiz ise bu emniyet ve
güven içerisinde, faydalı bir ilaca dönüşür. Hem sen, İslam'dan sonra en büyük
nimetin sıhhat ve emniyet içinde yaşamak olduğunu duymadın mı? dedi.
Emniyet ve
güven, devlet başkanının güzel yönetimiyle olur. Sultanın, halkını güzel
yönetmesi ve bununla birlikte adaletli olması gerekir. Çünkü, hakkı ayakta tutan
sultanlar, Allah'ın (c.c) halifesidir.93 Onun heybeti öyle olmalıdır ki, halk
onu uzaktan da olsa gördüğü zaman korkmalıdır.
İMAM GAZALİ
153
Bu
zamandaki sultanının siyaseti daha güzel ve heybeti daha da mükemmel olmalıdır;
çünkü şu zamanın insanları öncekiler gibi değildir. İçinde bulunduğumuz şu
zamanda utanma çok azdır. Kötülük ve rezillik her yanı sarmıştır. Cemiyetler
kalbi katı ve birbirine düşman kimselerle doludur. Bu durumda idareci zayıfsa,
güzel yönetim ve heybet sahibi değilse, bu, o beldenin harap olmasına yol açar.
Bu bozukluk sonuçta, hem dine hem de dünyaya yansır.
Onun için:
"Liderin zulmü ile meydana gelen tesir yüz sene devam eder; halkın birbirine
zulmü ise bir sene devam etmez" denilmiştir.
Herkes
Olduğu Hâl Üzerine Yönetilir
Halk,
birbirine zulüm ettiği zaman Allah (c.c) onlara zalim bir idareci gönderir. Şu
olay buna bir örnektir:
Hikâye: Bir
gün Haccâc b. Yusuf es-Sekafi'ye94 bir mektup gönderildi. Mektupta: "Ey Haccâc!
Allah'tan (c.c) kork! O'nun kullarına zulmetme. Bütün bu yaptıkların zulümdür!"
yazılıydı. Bunun üzerine Haccâc minbere çıktı ve fasih bir dille şunları
söyledi:
93 Bu
manayı ifade eden bir ayet için bkz: Bakara 2/30.
94 Ebu
Muhammed el-Haccâc b. Yûsuf b. Hakem es-Sekafî (Öl: 95/714): Zâlim lakabıyla
meşhur Emevî valisidir. Haccâc, Mervan'ın ölümünden sonda yerine geçen oğlu
Abdülmelik tarafından ordu komutanı seçilmiş, gerçek manada siyasi hayatı bundan
sonra başlamıştır, insanlara toplu halde işkence ve ölüm cezaları vermekle
meşhurdur.
İt
"Ey
insanlar! Allah (c.c), sizin yaptıklarınız sebebiyle beni başınıza musallat
etti. Ben ölsem dahi siz bu kötü fiillerinizden dolayı zulümden kurtulamazsınız;
çünkü : Allah (c.c) benim emsallerimden çokça yaratmıştır. Ben olmasam,
benden daha kötüler gelecektir."
Haccâc
hakkında bir şair şu beyti söylemiştir:
Her elin
üzerinde Allah'ın (c.c) eli vardır; Her zalim yaptığı zulümden daha fazlasını
bulacaktır.
Hikmet:
Büzürcmihr'e: "Hangi lider daha temizdir?" ; diye sorulduğunda şöyle demiştir:
"Suçsuz insanların kendisinden emin olduğu, asilerin korktuğu lider, en temiz
liderdir."
Halkını
güzel yönetmeyen liderin, onların gözünde hiçbir kıymeti ve yeri yoktur.
İnsanlar ona devamlı öfke ile bakar ve kendisini hoş olmayan sıfatlarla anarlar.
: Baksana, avam tabakasından birisi insanların başına vali olsa ve onlardan bazı
şeylerin hesabını sormak istese; onlarla ilk yapacağı konuşmayı heybetli bir eda
ile otoritesini göstererek yapar. Çünkü o, insanların kendisine ilk gözle
bakacaklarını, onların başına geçmezden önceki hâline göre davranacaklarını
bilmektedir.
Bu bölümde,
anlatacağımız hayret ve ibret verici bir hikaye vardır.
Hikâye: Ebu
Süfyan b. Haris'in bir oğlu vardı, öna, babasının oğlu Ziyad anlamına gelen
"Ziyad bin Ebihi"
İMAM GAZALİ
155
denilir.
Ziyad, cahiliyye döneminde dünyaya gelmiş, fakat babası onu kabullenmemiş ve: "O
benim çocuğum değil" diyerek yanına almamıştı. Halifelik Muaviye'ye intikal
edince, Muaviye onu kendi yanına aldı, daha sonra onu Irak'a vali olarak
gönderdi. Irak'a gelen Ziyad, oranın insanlarını gaflet ehli, fesatçı ve hırsız
bir millet olarak gördü. İlk olarak şehrin en büyük camisine gitti ve minbere
çıktı. Bir hutbe okudu. Hutbeden sonra şöyle dedi:
"Allah'a
(c.c) yemin olsun ki, bundan sonra kimi yatsıdan sonra sokakta görürsem kafasını
gövdesinden ayırırım; bunu duyanlar duymayanlara haber versin!"
Daha sonra
bu bildirinin üç gün ilan edilmesini emretti. Dördüncü gece olunca Ziyad dışarı
çıktı. Gecenin üçte biri geçmişti. Atına binerek şehrin mahallelerini gezmeye
başladı. Dolaşırken yanında koyunları bulunan bir çobana rastladı. Çoban
uyumamış, hâla geziniyordu. Ziyad, çobana:
- Burada ne
yapıyorsun? diye sordu. Çoban:
- Şehre
ancak yatsı vakti gelebildim; duracak, konaklayacak bir yer bulamadım; sabah
olsun da koyunlarımı satayım diye buraya durdum, dedi. Ziyad:
Emniyet ve
güven, devlet başkanının güzel yönetimiyle olur
Liderin
zulmü ile -4 meydana gelen tesir
yüz sene
devam
eder;
halkın birbirine zulmü ise bir sene devam etmez.
- Ben senin
doğru söylediğine inanıyorum; fakat korkarım ki, ben seni serbest bırakırsam,
Ziyad yapmadığı şeyleri söylüyor söylentisi yayılacak, siyasetim ve otoritem
bozulacak. Onun için senin ölüp cennette olman burada olmandan daha hayırlıdır,
dedi ve adamın boynunu vurdurdu.
Ziyad şehri
dolaşıyor; gördüğü herkesin boynunu vurduruyordu. Sabah olana kadar Ziyad, bin
beş yüz kişinin boynunu vurmuş, sonra onları adeta bir harman yerini
andırırcasına evinin bahçesine yığmıştı. Bunları gören tüm insanlar dehşete
düştü. Daha sonraki gece dışarı çıkan Ziyad, üçyüz kişiyle karşılaştı; onların
da boynunu vurdu. O geceden sonra kimse yatsıdan sonra evinden dışarıya çıkmaya
cesaret edemedi.
Ziyad, Cuma
günü olunca minbere çıktı; insanlara: - Bundan sonra kimse, akşam olunca
dükkanını kilitlemeyecek; şayet bir şeyiniz çalınırsa, onu ödemek bana aittir,
dedi. O gece, hiç kimse dükkanını kilitlemeye cesaret edemedi. Ertesi sabah
sarrafın birisi Ziyad'a gelerek dört bin dinarının çalındığını söyledi. Ziyad
sarrafa:
İMAM GAZALİ
157
- Doğru
söylediğine dair yemin edebilir misin? dedi. Sarraf: "Evet" diye cevap verdi.
Ziyad ona yemin ettirdikten sonra dört bin dirhemini verdi ve:
- Bu olayı
gizli tut, kimseye haber verme! diye tembihte bulundu. İkinci Cuma olup insanlar
Cuma namazı için toplandıklarında Ziyad minbere çıkarak:
"Hepinizin
haberi olsun! Bir sarrafın dükkanından dört bin dinar altını çalınmış. Sizler,
hepiniz buradasınız; eğer o parayı iade ederseniz, sarrafa verilecektir. Şayet
vermezseniz, buradan hiçbir kimseyi çıkartmayacağım ve hepinizin boynunu
vurduracağım." İnsanlar hemen hırsızlıkla suçladıkları birisine yapışıp onu öne
çıkardılar. Gerçekten de altınları çalan o adam olduğu için altınları iade etti.
Ziyad onun hemen asılmasını emretti. Daha sonra:
- Söyleyin,
Basra'da hangi mahallede emniyet ve güven yok? dedi; insanlar:
-
Ezdoğulları mahallesi, dediler. Ziyad, o mahallenin her hangi bir yerine, bir
gece vakti kimsenin haberi olmadan, çok kıymetli ipek bir elbisenin
bırakılmasını emretti. Elbise orada günlerce, haftalarca kaldı. Kimse onu
yaklaşıp yerinden kaldırmaya cesaret edemedi. Bütün bunlardan sonra Ziyad'ın
yakınları kendisine:
- Siyaset
çok hayırlı bir şeydir; fakat sen müslümah-lara acımadın; pek çok kimseyi
öldürdün, dediler. Ziyad:
158
. ş-j
- Ben
onlardan üç gün öncesinden söz aldım ve kendilerine durumu açıkça bildirdim.
Fakat onlar, emrime aykırı hareket ederek yaptıklarından vazgeçmediler. Onların
başına gelen her şey, kötü işleri yüzündendir, dedi.
"İdareci
cezai yaptırımları uygulamak konusunda tebaasını ayırmamalıdır ki adalet
sağlansın."
I4
DEVLETİN ve
İKTİDARIN DEVAMI
Sultanın
satranç, tavla oynamak, içki içmek, top oynamak, cirit atmak ve çokça ava çıkmak
gibi işlerden uzak durması gerekir. Bunlar, sultanı, halkının meseleleriyle
ilgilenmekten alıkoyar. Çünkü her işin bir vakti vardır. O vakit elden çıktı mı,
kazanç zarara dönüşür.
Geçmiş
zamanda yaşamış bazı liderler, gündüzlerini şu şekilde dörde bölerdi:
• Bir
kısmını Allah'a (c.c) taat ve ibadet için ayırırlardı.
• Bir
kısmını halkını gözetmek, mazlumlara el uzatmak, alimlerle ve bilgili kişilerle
istişarede bulunmak, yaptığı ve yapacağı işleri kontrol etmek, devletinin
faaliyetlerini gözden geçirmek, merasimler düzenlemek, gelen mektuplara cevap
vermek, gerekli yerlere elçi göndermek gibi devlet işleriyle geçirirlerdi.
• Bir
kısmını, yeme, içme dünyadan azık edinme, rahatlık ve sevinç gibi mubah
zevklerden istifade için tahsis ederlerdi.
160
• Bir
kısmını da avlanmak, satranç ve top oynamak gibi şeylerle geçirirlerdi.
Behram,
gündüzünü iki kısma bölerdi: Birinci yarısında insanların ihtiyaçlarını görür;
ikinci yarısında da istirahat ederdi. Denildiğine göre o, hayatı boyunca bir gün
olsun, tek bir işle uğraşmamıştır.
Adil
Nuşirevan, güvendiği kimselerden bazılarının, şehrin en yüksek noktasına çıkıp
evleri gözetlemelerini isterdi. Onlar hangi evde duman çıkmıyor yani ateş
yan-mıyorsa, o eve giderek durumlarını sorarlardı. Eğer üzüntülü ve kederli
iseler Nuşirevan'a bildirirler, o da onların ihtiyaçlarını giderirdi.
Halktan
Fazla Vergi Almamak
Sultan,
kesinlikle memurlarının, halkın malına haksız yere el uzatmalarına razı
olmamalıdır. Bu konuda anlatılan bir hikaye şöyledir:
Hikâye:
Nuşirevan, beldelerinden birine yeni bir vali tayin etti. Bu vali, hazineye
ödenmesi gereken vergiden fazla olarak üç bin dirhem daha fazla gönderdi. Bunun
üzerine Nuşirevan, alınan fazla vergilerin sahiplerine geri ödenmesini, ardından
da valinin görevden azledilmesini emretti.
Halkının
malına zulüm ve gasp suretiyle el koyan, onları hazinesine katan liderin durumu;
yaptığı temelinin kurumasını beklemeden üzerine bina dikip sonra binanın temelle
birlikte yıkılmasına sebep olan adam gibidir.
İMAM GAZALİ
161
Sultanın,
halktan aldığı veya hibe ettiği bir şey de ettiğinde ölçülü olması gerekir. Bu
konuda şu hikaye nakledilir:
Hikâye:
Ölçülü Harca
Halife
Me'mun95, dört kimseyi çeşitli beldelere vali olarak atadı. Onlardan birisine
Horasan valisi olduğuna dair bir belge ve üç bin dinar altın değerinde bir
elbise/kaftan verdi. Sonra birisine Huzistan96, birisine Mısır ve öbürüne de
Erminiyye97 beldelerine vali olduklarına dair bir belge ve her birisine üç bin
dinar değerinde birer elbise/kaftan verdi. Sonra, Mubizan'ı98 çağırarak:
- Ey
Dehkan!99 Tarihte İran hükümdarları benim verdiğim kadar değerli kaftan verdiler
mi? Çünkü ben, onların valilerine verdikleri kaftanların ancak dört bin
dirhemden daha değerli olmadığını duydum" dedi. Bunun üzerine Mubizan, Me'mun'a:
95
Me'mûn-Abdullah b.Harûn er-Reşîd (786-833): Yedinci Abbasi halife-sidir.
96
Huzistan, Bugünkü İran toprak sınırları içerisinde kalan bir beldenin adıdır.
97
Erminiyye, Tiflis ve civar bölgelerine verilen bir yerin ismidir.
98
Mûbizan veya Mûbezan: Daha çok Mecusilerin reisleri için kullanılan,
islamiyet'teki müftünün karşılığı olan din adamlarına verilen isimdir. Me'mun'un
emri altındaki topraklar içerisinde değişik ırk ve dinden insanların varlığından
dolayı Mecusi bir din adamından bilgi alış verişinde bulunmuş olabilir.
Sâsânî/İran halkı İslamiyet'i kabullenmezden önce, çoğunluğu Mecusi ve putperest
olan bir milletti.
99
Dehkan: Farsça bir kelime olup, beldenin reisi anlamına gelir. Zamanında
Türkistan tarafında kullanılan ve liderlere takılan bir lakaptır.
- Allah,
müminlerin emirinin ömrünü uzatsın! Yalnız, İran hükümdarlarında sizde olmayan
üç özellik vardı:
Birincisi,
onlar vergilerini halkın gücüne göre toplarlar ve topladıklarını da ölçülü sarf
ederlerdi.
İkincisi,
onlar vergiyi, toplanması gerekli olan yerler- , den toplarlar ve verilmesi
gereken yerlere verirlerdi.
Üçüncüsü,
onları ancak içlerinde bulunan şüpheci ve fitneci insanlar korkutabilirdi, dedi.
Me'mun:
- Doğru
söyledin, dedi ve başka bir cevap veremedi. Me'mun, Nuşirevan'ın mezarını
bulduğu zaman tabutunu açtı; cesedi hâlâ nemli ve çürümemişti. Elbiseleri hâla
yeni bir vaziyette olup şekli ve rengi değişmemişti. Parmağında, Me'mun'un daha
önce hiç görmediği, çok değerli, kırmızı yakuttan yapılma bir yüzük vardı.
Yüzüğün taşında Farsça cömertleri öven bir yazı vardı. Me'mun, Nuşirevan'ın
üzerinin altın nakışlı kefenle örtülmesini emretti. O esnada Me'mun'un yanında
bulunan bir hizmetçisi, Nuşirevan'ın parmağından gizlice yüzüğü aldı. Bunu
öğrenen Me'mun, yüzüğü geri bıraktırdı ve hizmetlinin cezalandırılmasını
emretti. Sonra şöyle dedi:
- Az daha
beni rezil rüsva edecek, kıyamete kadar insanlar hakkımda: "Me'mun bir kefen,
soyguncusu idi; o, Nuşirevan'ın kabrini açtı ve parmağındaki yüzüğü aldı"
diyeceklerdi.
Hikâye:'İskender, bir
sefere çıkacağı sırada, hikmet ehli bilginlerinden birisine: "Bana, öyle
hikmetli bir şey söyle ki
onu bütün işlerimde düstur edineyim ve onunla işlerimi güzel yapayım" dedi.
Bilgin:
"Ey
Hükümdar! Kalbine herhangi bir şeyin sevgisini ve nefretini sokma; çünkü kalbin
özelliği, isminden de anlaşılacağı gibi; her yöne kolayca çevrilir.100
Her zaman
düşünerek hareket et; düşünmeyi kendine vezir yap.
Aklını
yakın dost ve danışmanın yap! Daima uyanık olmaya gayret et! İstişaresiz bir iş
yapmaya başlama! Adaletten ve insaftan asla sapma!
Eğer
bunları yaparsan, bütün her şey senin peşinden gelir, sen de onları dilediğin
şekilde kullanabilirsin."
Lider,
vakarlı ve hilim sahibi olmalı, aceleci, temkinsiz ve hafif meşrep olmamalıdır.
Hikmet ehli
alimler demişlerdir ki: Şu üç şey çirkin şeylerdir; fakat bunların şu üç kişide
olması daha da çirkindir:
1- Hiddet
kötü bir şeydir; onun sultanda olması daha kötüdür.
2- Mal
hırsı kötü bir şeydir; onun alimde olması daha kötüdür.
3- Cimrilik
kötü bir şeydir; onun zenginde olması daha kötüdür.
100 Arapça
bir kelime olan kalp, bir şeyi çevirmek, döndürmek manalarına gelir. Zira insan,
kalbini her türlü yöne ve şeye çevirebilme kabiliyetine sahiptir.
164
Hikâye:
Dört Şeyi Yanından Ayırma
Adil
Nuşirevan'ın veziri Yûnân, içinde birtakım tavsiye ve öğütlerin bulunduğu bir
mektubu kendisine gönderir. Mektupta şöyle yazılıdır:
"Ey bu
alemin hükümdarı! Şu dört şeyi yanından hiç ayırmaman gerekir: Akıl, adalet,
sabır ve haya.
İçinizdeki
hasedi ve kibri; göğsünüzü daraltan cimriliği ve düşmanlığı yok edin.
Ey zamanın
hükümdarı! Sizden önce yaşayan hükümdarlar çekip gittiler; sizden sonra gelecek
olanlar ise size ulaşamadılar. Siz bütün zamanlarda hükümdarların sevdiği,
müştak olduğu bir lider olmaya çalışın."
Hikâye:
Niyete Göre Sonuç
Şöyle
anlatılır: Bahar aylarından bir gün Nuşirevan rahatlamak ve ferahlamak amacıyla
gezintiye çıktı. Yemyeşil bahçeler, meyveli ağaçlar ve güzel kokulu çiçeklerin
arasından geçerken üzerinde salkım salkım üzümlerin bulunduğu, güzel bir asma
gördü, hemen atından indi ve secdeye kapadı; Rabbine şükretti. Uzun zaman yüzünü
topraktan kaldırmadı. Kafasını kaldırdığında etrafındakilere şöyle dedi:
"Unutmayın! Bu senelerin bolluk içinde olması, liderin adaletinden ve halkına
karşı güzel niyetindendir. Allah'a şükürler olsun ki O, benim güzel niyetimi
diğer şeylerde de ortaya çıkardı." Nuşirevan'ın böyle söylemesinin sebebi, bütün
bunları değişik zamanlarda tecrübe etmiş olmasıydı.
İMAM GAZALİ
165
Hikâye:
Niyet Bozulunca Bereket Kalkar
Adil
hükümdar Nuşirevan, bir gün avlanmaya çıktı. Bir avın peşine takıldığı için
geride kaldı. Küçük bir köy gördü. Çok susadığı için köye gitti, bir kapıya
vardı; kapıyı çaldı ve su istedi. İçeriden bir kız çocuğu çıktı. Onu
görür-görmez hemen içeri girdi, bir şeker kamışı ezdi ve ondan çıkan şırayı su
ile karıştırarak bir bardağa koyup Nuşirevan'a getirdi. Nuşirevan bardakta
toprak ve çer-çöp olduğunu gördü ama, gelen suyu azar azar sonuna kadar içti.
Daha sonra kız çocuğuna:
- İçinde
toprak ve çöpler bulunmasa gerçekten de güzel bir su! dedi. Kız çocuğu:
- Ben o
çer-çöpü bilerek içine attım, dedi. Nuşirevan:
- Neden
böyle yaptın? diye sorunca, kız çocuğu:
- Ben
senin gerçekten de çok susuz olduğunu gördüm; eğer suyun içinde çöp olmasaydı,
sen onu bir dikişte içecektin; bu da sana zarar verecekti" dedi. Nuşirevan, bu
kız çocuğunun söylediklerine çok şaşırdı. Onun keskin ve kıvrak bir zekaya sahip
olduğunu anladı. Daha sonra Nuşirevan:
- Bunu kaç
tane kamıştan sıktın? diye sordu. Kız çocuğu:
- Bir tane
şeker kamışından, diye cevap verdi. Nuşirevan bu sefer daha çok şaşırdı ve
saraya dönüşünde o beldenin vergisinin arttırılmasını emretmeyi düşündü.
Bir sene
sonra Nuşirevan yine aynı köye geldi. Özellikle o kızın bulunduğu eve gitti ve
su istedi. Kapıya yi-
166
ne o kız
çıktı, Nuşirevan'ı tanıdı ve hemen su getirmek için geri döndü; fakat çok
gecikti. Nuşirevan onun acele etmesini isteyerek: "Niye geç kaldın?" diye
seslendi, kız gelerek;
- Çünkü bir
tane şeker kamışından senin susuzluğunu giderecek kadar su çıkmadı; ben de üç
tane şeker kamışı ezdim ama yine de geçen seneki bir tane şeker kamışından
çıkardığım suyu çıkaramadım, dedi. Nuşirevan:
- Bunun
sebebi nedir? diye sordu, küçük kız:
- Sebebi,
sultanımızın niyetinin değişmesidir. Zira denilmiştir ki: Sultanın halkına karşı
iyi niyeti değişirse, bereket kalkar, hayır azalır. Bunları duyan Nuşirevan
güldü; kız çocuğunun sözleri çok hoşuna gitti, vergileri artırma düşüncesinden
vaz geçti. Güzel zekası ve güzel konuşmasından dolayı bu kızla evlendi.
Hikmet:
Denilir ki: İnsanlar içerisinde doğru sözlü olanlar üç sınıftır; bunlar:
Peygamberler, sultanlar ve aklını kaybetmiş mecnun kimselerdir.
Sarhoşluğun
bir nevi delilik olduğu söylenmiştir. Deliler sarhoşluktan korkarlar; çünkü
delinin iç alemindeki bir durum onu sarhoş etmiştir. İçkiyle sarhoş olanın
deliliği ise ortadadır.
İMAM GAZALÎ
167
n '»
y------t--------------------t---------------n—^ ^
Sizden önce
yaşayan hükümdarlar çekip gittiler; sizden sonra gelecek olanlar ise size
ulaşamadılar. Siz bütün zamanlarda
hükümdarların sevdiği, müştak olduğu bir
lider
olmaya çalışın.
Ebediyen
gaflet sarhoşluğundan kurtulamayan kişiye yazıklar olsun. Bu konuda şair şöyle
demiştir:
Şarabın
sarhoş ettiği kimse;
Ayıldığında, utanacak bir hâl kalmaz kendinde.
Mal ile
sarhoş olan kimse ise,
Ay ılır
ancak, malı elinden gittiğinde.
Gerçekten
saltanatın sarhoşluğundan ayılıp samimi olarak güzel amellere yönelen kimse çok
azdır.
Sultanın
saltanat ile sarhoş olmasının alâmeti şudur: O, kendisine yardım ve bakanlık
görevini fakir ve muhtaç birisine verir; sıkıntısı gidene kadar onu o görevde
tutmaya devam eder. İhtiyacı kalmadığında ise onu görevden azleder, yerine
başkasını koyar. İşte böyle bir liderin durumu; küçük bir çocuğa gereken
terbiyeyi vererek büyütüp yetiştirdikten sonra onu öldüren ve yok eden kimseye
benzer.
168
Denilmiştir
ki; şu dört şey, sultanlara farzdır:
1-
Memleketini borç yükü altına sokmamak, varsa kurtarmak.
2- Akıllı
kimseleri yanında tutarak ülkesini mamur etmek.
3- Salih
insanların, hikmet ve tecrübe sahibi kimselerin hak ve hatırlarını korumak.
4- İdarî
işlerde, hoş karşılanmayan, çirkin işlerden uzak durmaya gayret göstermek.
Latife:
Ömer b. Abdülaziz halife olunca Hasan-ı Bas-ri'ye bir mektup göndererek:
"Arkadaşlarınla beraber bana destek ver, yardımda bulun!" diye ricada bulundu;
Hasan-ı Basrî cevaben:
"Ey halife!
Dünyayı isteyen kimse, sana karşı samimi davranmaz; ahireti isteyen de sana
rağbet etmez" dedi.
Liderin,
bakanlık ve valilik gibi görevleri ehil olmayan kişilere vermesi uygun değildir.
Eğer işlerini bu gibi insanlara teslim ederse, iktidarı sarsılır, mülkü dağılır,
memleketi bütün yönlerden bir bozukluk sarar. Bir şair bu konuda şöyle der:
Bir ev
yıkılmaya yaklaştığı zaman, Yıpranmaya başlar duvarları temellerinden.
ı. I
Sultan
verirse görevi ehil olmayana; ''[
O da işleri
teslim eder, cahile, ahmağa.
İMAM GAZALÎ
169
Hükümdarlara hizmet eden kişinin, şairin şu şiirinde anlattığı gibi olması
gerekir:
Hizmet
edersen eğer bir sultana; Giy korku elbisesini, budur şeref sana. Huzuruna
girince kör gibi gir yanına, Çıkacağın zaman dilsiz gibi çık, unutma!
Sultanın
Huzurunda Edeb
Sultana
karşı rahat ve serbest davranan kimse, kendisine yazık etmiş olur. Bu kimse
sultanın oğlu bile olsa, sonuç budur. Onların hizmetinde iken, gevşek ve serbest
davranmak nasıl olursa olsun güzel bulunmaz. Bu konuda şair şöyle der:
Sultanın
oğlu olduğun zaman idare et onu, Başını seversen eğer ondan kork, kurtuluştur
bu.
Sultanla
birlikte içli dışlı olan kişinin durumu, üzerinde yılanların çöreklendiği bir
tepeye çıkıp, onların arasında yiyip içen, beraber uyuyan kişiye benzer. Veya
insanları yiyen timsahların bulunduğu bir denizde yüzen adama benzer. Her ikisi
de çok dikkatli olmalıdır; çünkü onlar devamlı tehlike altındadır.
Hikmet:
Denilmiştir ki: Sultanlarla beraber olan kimseye eyvahlar olsun! Çünkü
sultanların gerçekte ne bir samimi arkadaşı, ne bir yakını, ne bir hizmetçisi,
ne bir oğlu ve ne de kimseye bir hürmeti vardır. Onlar ancak bilgisine ve
cesaretine güvendikleri kimseleri yanlarına
170
alır;
işleri bitince de sevgi ve muhabbetlerini bitirir, haya ve vefalarını keserler.
Onların
genelde işleri gösteriştir. Onlar, kendilerinin yaptığı büyük kusurları küçük,
başkalarının işlediği küçük kusurları ise büyük görürler.
Süfyan
es-Sevri bu konuda şöyle demiştir: "Sultanla beraber olmaktan ve onun
hizmetinden bulunmaktan uzak dur! Eğer ona itaat edersen seni yorar; muhalefet
edersen kızar ve seni öldürür."
Hikâye:
Vakitsiz İş Yapmanın Sonucu
Sâsânî
hükümdarlarından Şehriyarın oğlu Yezde-cerd (Yezdgird),101 hiç kimsenin huzuruna
girmesine izin vermediği bir zamanda babasının yanına girdi. Şehri-yar, veziri
Behram'a: "Git, filan kapıcıya otuz sopa vur ve onu bu saraydan kov; yerine de
filanca kişiyi koy" dedi. Kapıcı görevinden azledildi. Yezdecerd o zamanlar daha
on üç yaşlarında idi. Aradan bir zaman geçtikten sonra Yezdecerd, tekrar
babasının yanına girmek istedi. Fakat kapıcı elini onun göğsüne koydu ve geri
çevirdi. Daha sonra kapıcı: "Eğer tekrar geri gelirsen, ya da seni bir daha
buralarda görürsem, sultanın oğlu olsan dahi, sana altmış sopa vururum. Bu
sopaların otuzu azledilen birinci kapıcı için; otuzu da sultanın yanına meşgul
iken, izinsiz ve vakitsiz girmek istediğin içindir. Bu-
101 Sâsânî
krallarından üç kralın ismidir. Birisi IV. Behram'ın oğludur; diğeri, Sasani
imparatorluğunun XV. Kralıdır; Zerdüştiliğin yayılmasında etkin rolü olmuştur.
Diğeri ise Sa'd b. Ebî Vakkas'ın ordusuyla savaşmış, neticede mağlup olmuştur.
Bkz: 34. dipnot.
İMAM GAZALÎ
171
nu, senin
cezaya çarptırılmaman ve kovulmaman için yaparım" dedi.
Lider için
en hayırlı şey; istişaresiz ve tek başına bir şey yapmaması, namusunu, iffetini
ve şerefini korumasıdır. Nice canlar ve hayatlar onun hayatına bağlıdır. Çünkü
halkın refahı ve huzuru onun elindedir. Aynı şekilde, lider, ne kendine ne de
halkına zulmetmemelidir. İşlerinde pervasız ve gevşek olmamalıdır.
Her gece
yatağında başka birilerini yatırmalı; kendisi de başka yataklarda yatmalıdır ki,
kendisini öldürmek isteyenler emellerine ulaşamasınlar.
Hikâye:
Hüsrev b. Ebvezir, Behram Cûr karşısında hezimete uğradı ve şöyle dedi: "Ben
korktum ve kaçıyorum! Her ne kadar benim korkmam ayıp karşılansa bile, bu
kaçışımla halkımdan çoğunun canını kurtarabilirim. Şayet ben ölürsem, benim
yüzümden binlerce insan ölür."
Netice:
Anlattığımız bütün bu hikayelerden maksat şudur:
Zaman, her
geçen günden daha kötüdür. İnsanlar gaflet ve çirkin fiiller içerisinde,
hükümdarlar da dünya ve mal sevgisiyle dolmuşlardır. Devleti idare edenlerin,
kötü fiillerde bulunan insanlara karşı gaflet ve ihmalkârlık içerisinde
bulunması felaket getirir. Arapların kullandıkları: "Köle başına değnekle
vurulunca anlar, hür insana ise, bir işaret yeter" sözü, asil insanlarla asil
olmayan insanlar için kullanılan birdarb-ı meseldir.
İMAM GAZALİ
173
Tarihte
öyle zamanlar olmuştur ki, bir insan çıkıp bütün insanları emniyet içinde sevk
ve idare etmiş; omzunda taşıdığı bir kamçısı ile onları kendisine bağlamıştır.
Bu zat, Ömer b. Hattab'dır (r.a).
Bu zamanda,
insanlar dünya ile meşgul iken yapılacak en değerli şey, vakti
değerlendirmektir. Hz. Ömer'in (r.a) yaptığı muamele ve takip ettiği metot bugün
uygulansa, insanlar buna tahammül edemez, aralarında bozgunculuk meydana gelir.
Bu zamanda liderlere ve başkanlara gereken en önemli şey, tam bir siyaset ve
otoritedir. Ancak bu şekilde herkes kendi işiyle uğraşır ve insanlar birbirinden
emin olur.
Şimdi,
okuyucunun ve bunu duyan herkesin istifade edeceği bir hikaye anlatmak
istiyoruz:
Hz. Ali'ye
(r.a): "Bu insanlara vaaz ve nasihat neden fayda vermiyor?" diye sorulduğunda
şöyle cevap vermiştir:
"Meşhur bir
haberde nakledildiği gibi; Resûlullah (s.a.v) vefat anında vasiyette bulunurken
üç parmağıyla: "Onların hâlini benden sormayın" buyurdu. O zaman sahabelerden
bazısı bu üç parmaktan maksadın üç ay, bazısı üç sene, bazısı otuz sene, bazısı
da üç yüz sene sonrasının olduğunu söylediler. Yani işaret edilen bu senelerden
sonra gelecek olan insanların hâlinden soru sormayın demektir. Hz. Peygamber
(s.a.v) dahi "Onların hâlini benden sormayın" demişse, bu insanlara vaaz ve
nasihatin tesir etmesi nasıl düşünülebilir? Oradakiler tekrar aynı soruyu
soruca, Hz. Ali şöyle demiştir: "O gün insanlar uykuda, alimler uyanık idiler.
Bugün ise, alimler
uykuda,
insanlar ölüdürler; uyuyanın ölüye ne faydası dokunur?
Şu içinde
bulunduğumuz zamanda ise, bütün halk helak içindedir. İnsanların amelleri ve
niyetleri bozulmuştur. Eğer liderlerin bu insanlar üzerinde siyaseti ve
otoritesi olmazsa, onları taat ve güzel hâl üzere sabit tutması mümkün değildir.
Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v):
"Adalet
dindendir*02 buyurmuştur.
Adalette,
sultanın, halkın ve havasın kurtuluşu vardır. Halk, onunla hayır bulur, onunla
afiyet ve emniyet içerisinde yaşar. Her amel, adalet terazisinde tartılır;
iyilik kötülükten seçilir.
"Göğü Allah
yükseltti ve mîzânı O koydu*03 ayetinde geçen mîzan kelimesinden kastın, adalet
olduğu söylenmiştir.
Diğer bir
ayette Cenâb-ı Hak: "Kitabı ve mîzanı hak olarak indiren Allah'tır*0* buyurarak
"mîzân" kelimesiyle adalete işaret etmiştir.
insanlar
içinde makam sahabi olmaya ve memleketi yönetmeye en fazla hak sahibi olanı,
kalbinde adalet duygusu yerleşmiş, evinde din ve fazilet bulunan kişidir. Onun
görüşü, din ve akıl sahiplerinin görüşüne dayanır, sohbeti akıllı kimselerle
olur, istişaresini güzel görüş sahipleriyle yapar.
102
Hadisin ilk kısmı için bkz: el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, No: 14613.
103
Rahman, 55/7.
104 Şûra,
42/17.
174
Bu konuda
şair şöyle demiştir:
Eli,
cömertlik hazinesidir, kalbi bekçidir ona; Kapıları adalet arayanlar için
hazırdır daima.
Hasan-ı
Basrî (rah) şöyle der: "Bir sultan/devlet adamı, dini yüceltir ve gözünde
büyütürse, halkının gözünde kendisinden çekinilen ve kadri-kıymeti büyük birisi
olur. Yüce Allah'ı tanıyan kimseyi, halk da tanır ve herkes onun kendisine yakın
olmasını tercih eder.
Bu konuda
şair de şöyle demiştir:
Yüce Allah
kimin ismini tanıtırsa aleme; Herkes can atar onunla bir araya gelmeye.
Müjde o
kimseye ki, ilk elde ettiği nimet;
Rabbinin
ihsanı ile olmuştur marifet.
Büzürcmihr105 demiştir ki: "Sultan en azından bahçesini koruyan bir bahçıvan
gibi olmalıdır. Bahçesine fesleğen ektiği zaman aralarında biten otları yolmalı,
yabani otların bahçeyi kaplamasını engellemelidir."
Eflatun
(Platon)106 der ki: "Düşmanına karşı zafer elde eden sultanın sıfatları
şunlardır:
O nefsine
karşı kuvvetlidir.
105 Tarih
ve a'lam kitaplarında bu isim, Büzürcmihr, Büzürgmihr ve Bü-zurcimehr olarak
geçmektedir: Sâsânî hükümdarlarından Nûşîre-van'ın veziridir. Günümüze kadar
ulaşan hakimane sözleriyle meşhurdur. Bu isim kitapta "Büzürcumhur" olarak
geçmektedir. Bkz: İbnu Kuteybe, Uyunu'i-Ahbâr, 1/94.
106
Eflatun: Yunanlı filozof (M.Ö: 429-347): Asıl ismi Platon olup İslamî
literatürde Eflatun olarak bilinir. Eski çağ Yunan felsefecilerindendir.
Sokrat'ın talebesi, Aristo'nun ise hocasıdır.
İMAM GAZALÎ
175
Devamlı
sükuta sarılır, çok konuşmaz.
Söyleyeceği
bir görüşü ve tedbiri kalbinde iyice düşünüp tartar.
Mülkünde
akıllıca tasarruf yapar.
Şerefli bir
kimsedir.
Halkı
tarafından sevilen birisidir.
Bütün
işlerinde yumuşaklıkla hareket eder.
Kendinden
önce yaşamış devlet adamlarının tecrübelerinden istifade eder.
Kendinden
önde olan kimseyi iyi bilir. Dini sağlam, azmi kuvvetlidir. Hangi liderde bu
özellikler bulunursa, düşmanı ondan çekinir; kimse onda ayıplanacak bir şey
bulamaz."
Lider,
kendinde bulunan kuvvetin, kudretin ve iktidarın Allah'tan (c.c) geldiğini
bilirse, kendinden daha kuvvetli orduları dahi mağlup eder. Bu durum, şu ayette
ifade edilmektedir:
"Nice az
sayıda birlik, Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah
sabredenlerle beraberdir.*07
İktidarın
Devamı
Nükte:
Filozof Sokrat şöyle demiştir: Bir kimsenin saltanatı ve devlet idaresinin
devamlılığı şunlara bağlıdır:
Dini ve
ilmi canlı tutmak; böyle yaparsa, halk kendisini sever.
107 Bakara,
2/209.
176
Her işte
aklı iyi kullanmak.
Her zaman
ilmin peşinde olmak; alimlerin derslerinde bulunmak.
Faziletli
kimselerin yanında değerli olmak için, güzel davranışlarını çoğaltmak.
Herkesi
ağırlayacak geniş bir eve sahip olmak.
Edip ve
şairlerin yetişmesini sağlamak.
Memleketinden bozguncu ve fitnecileri uzaklaştırmak.
Bu
hasletler kendisinde bulunmayan sultanın memleketinde rahat ve ferahın bulunması
mümkün değildir.
Böyle
birisi süratle helak olmaya doğru gider, elinde yakınları ve dostları telef
olur.
Kişinin boş
konuşmalara dalması, onun akılsızlığını gösterir. Bir şair şöyle demiştir:
Hikmet
sahibi en doğru sözü söyler; Terket mizahı, yoksa içinde doğruluk eğer.
Nefsini
koru, çekerek kötü arzularından; Mülke göz dikersen, kurtulaman gazaptan.
Kork,
sultanla mülkünde çekişmekten;
O kızdığı
zaman uzaklaş hemen çevresinden.
Gazabına
uğrarsan, olursun tek canından; Bu ölümün olmaz bir suçtan ve kısastan.
işittim ki
bir sultan, içkiye el atınca; Paha sona varmadan sarhoş olur anında.
İMAM GAZALÎ
177
Hikmet:
Zamanın İyiliği ve Kötülüğü
Muaviye,
Ahnef b. Kays'a:108 "Ey Ebu Yahya! Zaman nasıldır?" diye sordu; Ahnef: "Zaman
sensin; sen iyi olursan zaman da iyi olur; sen kötü olursan, zaman da kötü
olur."
Ahnef b.
Kays demiştir ki: "Dünya adalet ile mamur olur; zulüm ile harabeye döner. Çünkü
adaletin nuru bin fersah öteden parlar ve ışığını yayar. Zulmün karanlığı da bin
fersah öteden, insanı kaplar."
Fudayl b.
İyaz der ki: "Eğer, kabul edilen bir duam olsa, onu ancak adil sultana yaparım;
çünkü adil sultan kulların ıslahı ve beldelerin süsüdür."
İnsanlığın
Efendisi Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Adaletli
olanlar, kıyamette inciden yapılmış minberler üzerine oturacaklar."109
Hikâye:
İskender tahtında otururken önüne bir hırsız getirildi. İskender onun
konuşmasını istedi. Hırsız: "Ey melik, ben hırsızlık yaptım, fakat bende hiç
hırsızlık arzusu yoktur; kalbim onu hiç istemiyor" dedi. Bunu işiten İskender:
"Şüphesiz ki sen asılacaksın; biliyorum, aslında kalbin bunu da istemiyor!"
dedi.
108
Nesebi; Ahnef b. Kays b. Muaviye b. Husayn el-Meriyyi el-Munkarî et-Temimî'dir.
Temim kabilesinin reislerindendir. Basra'da doğmuştur. Fesahat, belagat sahibi
ve yumuşak huylu birisidir. Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında yaşamış fakat onu
görmek kendisine nasip olmamıştır. Hz. Ali'nin (r.a) ordusunda bulunmuş,
Sıffın'da Muaviye'ye karşı savaşmıştır.
109
El-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, İmaret, No: 14618, 14619.
178
Sultana
gereken adalettir. O, verdiği emirlerde çok ince ve derin görüşlü olması
gerekir. Vezir, kapıcı, vekil ve valilerine sözünü geçirmesi için bu şarttır.
Çünkü, sultanın pek çok siyaseti, adaleti, görüşü ve güzel düşüncesi,
etrafındakilerin rüşvet ve benzeri işleri ile perdelenmekte, zamanındaki güzel
işler örtülmektedir. Bu, sultanın gaflet ve gevşekliğinden ileri gelmektedir.
Sultan bunları ortadan kaldırmak için ciddi olarak çalışması gerekir.
Güvenilir
Yardımcı Nasıl Olmalıdır?
Hikâye:
İran-Sâsâni hükümdarlarından Gesta-şeb'in110, Rast Ruşen111 isminde bir veziri
vardı. İsminin bu şekilde olması, Gestaşeb'e, onun takva sahibi ve iyi bir insan
olduğu zannını veriyordu. Bu sebeple Gesta-şeb, veziri hakkında söylenen ileri
geri sözlere kulak vermez, onun yaptıklarını araştırmazdı. Bir gün Rast Ruşen,
Gestaşeb'in yanına gelerek:
"Efendim,
halkınız, adaletinizin çokluğu ve onlara az ceza verişimiz nedeniyle
şımarmışlardır. Zira şöyle bir söz vardır: "Lider adalette ifrata kaçtığı zaman
halk sapıtır." Hükümdarım! Fitne ve fesat kokusu her tarafı sarmıştır. Onları
cezalandırmalı, caydırıcı tedbirler almalıyız. Salih ve şerefli insanları
yanınıza almalı; bozguncuları ise uzaklaştırmalısınız."
110 Bkz:
İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fî't-Târih, 1/278-279. İbnu'l-Esîr bu ismi Beştaseb olarak
kaydetmektedir. Bkz: İbnu'l-Cevzî, El-Muntazam fî Târihi'l-Ümemi ve'l-Mülûk,
1/416
111 Farsça
bir kelime olan Ruşen, açık görüşlü, açık ifadeli, parlak ve aydınlık gibi
anlamlara gelmektedir.
İMAM GAZALÎ
179
Lider,
kendinde bulunan kuvvetin, kudretin
ve
iktidarın Allah'tan (c.c) geldiğini bilirse,
kendinden
daha kuvvetli orduları dahi
mağlup
eder.
Vezirin bu
anlattıklarından sonra Gestaşeb, halkının tüm işlerini ona teslim etti. Bu
vezir, cezalandırılması gereken kişilerden rüşvet alıp onları serbest bırakmaya
başladı. Öyle ki bu hal, halk zayıf düşene, devlet hazinesi tamamen boşalana
kadar devam etti.
Bir gün
devletin bu durumunu keşfeden düşmanlar âni bir baskın yapmaya hazırlandılar.
Bunu fark eden Gestaşeb, hemen askerlerini savaşa hazırlamak için devlet
hazinesine girdi; ama onun bomboş olduğunu gördü. Dalgın bir kafayla atına
binerek çöllere doğru yola çıktı. Bir müddet yol aldıktan sonra uzakta bir koyun
sürüsü gördü ve atını hemen oraya sürdü. Vardığında büyük bir çadır; etrafında
uyuyan koyunlar ve ağaca asılmış bir köpek gördü. Çadıra yaklaşınca içeriden bir
genç çıktı. Selamlaştıktan sonra genç, Gestaşeb'in geliş sebebinden sordu. Ona
gereken bütün hürmet ve ikramı gösterdikten sonra Gestaşeb:
- Bana bu
köpeğin asılma sebebini anlatır mısın? diye gence sordu; genç şunları anlattı:
- Efendim,
bu köpek, benim kendisine güvendiğim, koyunlarıma sahip çıkan bir köpekti. Bu
köpek bir gün dişi bir kurtla karşılaştı. Onunla gezmeye, onunla yeme-
180
İMAM GAZALÎ
181
ye ve
onunla uyumaya başladı. Bu kurt, bana fark ettirmeden her gün bir koyunumu
boğarmış; takat köpeğim de hiç ses çıkarmazmış! Bir gün, işte bu meranın sahibi
geldi ve benden otlağın kirasını istedi. Ben de ona hakkını vermek için
koyunları saymaya başladım; fakat koyunlarımın sayısı eksik çıktı. O esnada
köpeğimin arkadaşlık yaptığı kurdun koyunlarımdan birisini boğduğunu gördüm.
Köpeğim ise hiç ses çıkarmıyor, öylece bekliyordu. Koyunlarımın neden eksik
çıktığını işte o zaman anladım. Bu köpek haindir, emanetine sahip çıkmamıştır.
Ben de onu yakalayıp astım.
Gestaşeb,
duyduklarından ibret aldı; kendi kendine düşündü ve: "Halkımız da bizim
korumakla görevli olduğumuz kimselerdir. Bizler de onların gerçek durumunu ;
öğrenmek için durumu soruşturmalıyız" dedi ve hemen geri dönerek devlet
hazinesinin sicil kayıtlarını kontrol etti. Bir de gördü ki, bütün giderler Rast
Ruşen'in aracılığı ile onun yakınlarına yapılmış. Daha sonra Gestaşeb, şu meşhur
sözleri söyledi:
"Kim,
fesatçının ismine aldanıp da her dediğini yaparsa azıksız kalır. Azığa ihanet
eden de cansız kalır." Sonra Gestaşeb vezirinin asılmasını emretti. Anlatılan bu
hikaye Bâdirkârnâme adlı kitapta yazılıdır (Eser Farsça'dır). O kitapta bir şair
bu manada şu şiiri söylemiştir:
Ben aldanan
değilim senin isminle,
Sen ö isnjl
takındın, rızkında yapmak için hile. I
Kim rızkı
için isimleri yaparsa tuzak; Bir gün baş aşağı asılması değildir uzak!
Liderlerin
Akrabalarına Karşı Tutumları
Hikâye: Amr
b. Leysin112 Ebu Cafer b. Zeydveyh namı ile bilinen bir akrabası vardı. Amr, onu
yürekten sever ve devamlı ikramda bulunurdu. Ona olan muhabbetinden dolayı her
sene Herat şehrinden yüz deve yükü ihtiyaç ve ticaret eşyası gönderirdi. Her
gönderdiğinde ona: "Mutfağı genişlesin (rızkı bol olsun)" derdi. Bir gün Amr b.
Leys'e, kendisine ait olan bir hizmetçiyi, Ebu Cafer'in yere yatırıp yirmi sopa
vurduğu söylenildi. Amr, Cafer'in getirtilmesini ve hazine dairesindeki bütün
kılıçların çıkarılmasını emretti. Sonra Ebu Cafer'e:
- Ey Ebu
Cafer, bu gördüğün kılıçlardan en güzellerini seç ve bir tarafa ayır, dedi. Ebu
Cafer, hazinedeki kılıçlar yüz tane kalana kadar seçti. Amr:
- Şimdi
bunlardan iki tane daha seç, dedi. Ebu Cafer de hoşuna giden iki kılıcı seçti.
Amr:
- Şimdi
onların ikisini tek bir kına koy, dedi. Cafer:
- Ey Amr!
İki kılıç nasıl bir kılıfa sığar? deyince, Amr:
- Evet ey
Ebu Cafer, senin dediğin gibidir! Peki o zaman sana sorarım; bir beldede iki
liderin olması müm-
112 Bu zat,
iran'ın Secistan bölgesinde hüküm sürmüş olan Saffari hanedanının kurucusu Yakub
b. Leys'in kardeşidir. Yakub'un ölümünden sonra, yerine o geçmiştir.
İÜ-
182
kün müdür?
Ebu Cafer yaptığı hatayı anladı; yere kapandı ve af istedi. Amr b. Leys ona
şöyle dedi:
- Eğer
akrabalık bağımız olmasaydı senin evine dahi gelmezdim. Şimdi şu yaptıklarına
bir son ver! Bu se- i ferlik seni affettik.
Hikmet:
Ezdüşir demiştir ki: "Etrafındaki yakın kimseleri ıslah edemeyen ve onları
zulümden alıkoymaya gücü yetmeyen hükümdar, avam halkı nasıl ıslah edebilir!"
;
Allah (c.c)
Hz. Peygambere hitaben: "Önceyakın ak-rabalarını uyar^13 demiştir.
Araplar
şöyle der: "Bir sultana en fazla zarar veren ve halkını ifsat eden şey, sultanın
huzuruna girmenin ¦ çok zor olması, arada pek çok kapıcı bulunması ve bu
kapıcıların halka sert davranmasıdır."
Eğer
sultanın huzuruna giriş kolay olursa, sultanın ; valileri insanlara zulüm
yapamaz ve halk birbirine haksızlık etmekten çekinir. Bu yolla sultan,
valilerinin durumu hakkında daha fazla bilgiye sahip olur.
Bir
sultanın, memleketinin idaresinde itibar ve otoritesinin devam etmesi ve
gafletin getireceği sıkıntılı şeylerden kurtulması için bu usullerden gafil
olmaması gerekir.
Hikâye:
Şöyle anlatılır: Ezdüşir, zeka ve uyanıklılığından dolayı, bütün devlet işlerine
vakıftı. Öyle ki, yardımcıları sabahleyin yanına geldiklerinde, her birisine i
bir gün önce ve gece neler yaptıklarını anlatırdı. Mesela: "Sen dün gece filan
kişiye şunu yaptın, falancı hanı-
113 Şuarâ
26/214.
'.f
İMAM GAZALÎ
183
minin
yanında geceledin" derdi. O, yardımcılarının yaptıkları şeyleri ne zaman
anlatsa; onlar, bir meleğin gelip Ezdüşir'e haber verdiğini zannederlerdi. Aynı
şekilde, Sultan Mahmud b. Sebüktekin de (rah)114 böyle yapardı.
Devlet ve
Tedbir
Hikmet:
Aristo: İdarecilerin en hayırlısı, keskin görüşte şahin gibi, etrafındakiler de
kartal gibi olandır."
Yani
idareci, güzel görüşlü, uyanık ve işleri iyi tahlil eden, işlerin sonu hakkında
fikir sahibi birisi olur; ona yakın olan devlet adamları da bu sıfatta
bulunursa, memleketin ahvali düzene girer ve emri altındaki yerlerde işler
düzgün gider.
İskender
şöyle demiştir: "İdarecilerin en hayırlısı, kötü gidişatı kaldırıp yerine güzel
gidişatı koyandır. Onların en kötüsü ise, iyi gidişatı değiştirip yerine kötü
gidişatı koyandır."
Ebvezir
şöyle demiştir: "Devlet başkanının şu üç kişiyi görmezden gelip hatalarını
affetmesi doğru değildir. Bunlar:
114 Mahmûd
b. Sebüktekin veya Sevüktekin (970-1030): Gazneli Mah-mûd olarak da bilinir.
Gazne devletinin esas kurucusu ve hükümdarıdır. Tanınmış kumandan Sebük Tegin'in
oğludur. Birçok Türkistan bölgesi fethetmiştir. Sâmânî devletini kendi idaresi
altına almıştır. Bağdat Abbasi halifesi, adına hutbe okutmuş ve ona, "Devletin
Bereketi, Milletin Güveni" anlamına gelen "Yeminü'd-Devlet, ve Emînü'l-Millet"
unvanını takmıştır. Yaşadığı coğrafyadaki putperestler karşı amansız mücadeleler
vermiştir. Gazne'li Mahmud, Türk-islam dünyasının yetiştirdiği en ünlü
hükümdarlarından ve kumandanlardan birisidir. Farsça'nın gelişiminde ve İran
kültürünün doğuşunda çok yardımları olmuştur.
184
1-Memleket
işlerini bozan, idareye karşı ayaklanan, 2-Sultanın haremini (hürmet ve
şerefini) çiğneyen, 3-Sultanın ve devletin sırrını ifşa edip casusluk yapan
kimseler."
Süfyan-ı
Sevri: "Sultanların/liderlerin en hayırlısı, ilim ehlinin meclislerinden
ayrılmayandır" der.
Şöyle
denilmiştir: "Bütün eşya insanla, insan da ilimle güzelleşir. İnsanın kadr-i
kıymeti aklıyla daha da artar. Akıldan ve ilimden daha hayırlı bir şey yoktur.
İlim, izzet ve şerefin devamıdır. Akıl ise mutluluğun devamı ve düzenidir."
İlim ve
aklı birleştiren kişi, şu on iki meziyeti kendinde toplamış olur: İffet, edep,
takva, emanete sahip çıkma, sıhhat, haya, merhamet, güzel ahlak, vefa/bağlılık
ve sadakat, sabır, hilim/yumuşak huyluluk, idarecilik. Bunlar liderlerde olması
gerekenler sıfatlardır. Nasıl ki, nimet ile şükür; güzellik ile tatlılık; gayret
ile devlet bir-Jikte bulunursa, akıl ile ilim birlikte bulunmalıdır. Devlet
olduğu zaman, bütün murad hasıl olur.
Hikâye:
Abdullah b. Tâhir anlatıyor:115 Yakup b. Leys'in116 devlet işlerindeki başarısı
yükselip ünü ve ismi her tarafa yayıldı; Kirman, Faris, Huzistan, Kasr-ı İl-
115
Abdullah b. Tahir (798-944): Abbasî devlet adamıdır. Halife Me'mun zamanında
kumandan olarak büyük başarılar sağlamıştır.
116 Yakub
b. Leys: İrand'a bakırcılık mesleği ile uğraşan birisiydi. Sonraları halifeye
başkaldırdı; etrafına topladığı insanlarla Secistan'a hakim oldu. Daha sonra
Herat, Belh, Kabil ve Horasan gibi önemli şehirleri eline geçirerek bir
hükümdarlık kurdu. Yakub b. Leys, İran'da Saffariler (867-1163) adıyla bilinen
hükümdarlık sülalesinin kurucusudur.
İMAM GAZALİ
185
vak'a hakim
oldu. Zamanın halifesi el-Mutemed, ona bir mektup yazarak: "Sen önceden
bakırcılıkla uğraşan sıradan birisiydin; bu şekilde mülk idare etmeyi nereden
öğrendin?" diye sordu. Yakub ona gönderdiği cevapta: "Bana devleti nasip eden
Rabbim, tedbiri de (devlet yönetme anlayışını da) verdi" dedi.
Ezdüşir'in
ahitnamesinde şunların yazılı idi: "İlim sergisinin üzerine ayağını koymamış her
soylu kimsenin sonu zillettir. Her ne kadar mükemmel birisi olsa da, kendinde
Allah (c.c) korkusu bulunmayan her kulun sonu pişmanlıktır."
Hikmet:
Abdullah b. Tahir babasına: "Bu devlet kaç yıl devam eder ve iktidar hanemizde
ne kadar kalır?" diye sorduğunda, babası: "Bu sarayda adalet ve insaf sergisi
serili olduğu müddetçe devam eder" cevabını verdi.
Hikmet:
Abbasi halifelerinden Me'mûn, bazı günler mahkemelerde hazır bulunup davalara
bakardı. Yine katıldığı bir dava esnasında kendisine bir olay anlatıldı. Me'mûn
bu olayın çözümünü veziri FazI b. Sehl'e havale etti ve şöyle dedi: "Bu olay
hakkında sen hüküm ver; fakat hemen şimdi hallet. Zira bir olayı hemen çözmek
gerekir; yoksa tespiti ve halli çok zor olur."
Hüküm Yüce
Allah'ın Elindedir
Akıllı,
erdemli ve zeki idareciler, anlattığımız bu kıssalar ve ibretlere bakıp
kendilerine düşeni almaları; mazlumlara insaf etmeleri ve ihtiyaç sahipleri ile
kapısında bekleyenlerin sıkıntılarını gidermeleri gerekir. Ay-
186
rica şunu
da yakinen bilmelidirler ki, çözüm her devirde sabit değildir. Gerçek şudur ki,
eldeki devlete güven olmaz; hüküm Yüce Allah'ın elindedir; O'nun verdiği hüküm
askerle, mal-mülkle geri çevrilemez. Devlet çözülüp dağıldığı, hazine boşaldığı,
mal-mülk dağılıp elden çıktığı, insanlar ölüp yok olduğu ve bir defa ayak
kaydığı zaman, artık pişmanlık fayda vermez.
Şu
hikayeden ibret alınmalıdır:
Hikâye:
Ümeyye oğullarının (Emevi'lerin) son halifesi olan Mervan, üç yüz bin kişilik
bir orduyu bir meydana toplamıştı. Veziri ona: "Bu gördüğüm en büyük ordu!"
deyince; Mervan şöyle dedi: "Sus! Unutma ki müddet bitince (her canlının ezeli
gelince) sayının çokluğu fayda vermez. Askerimiz ne kadar çok olsa da, Allah'ın
hükmü gelince azalır ve hakir düşeriz. Dünyanın tamamına sahip olsak bile, onun
bizden çekilip alınacağı kesindir. Dünya kime vefa gösterdi ki, bize de
göstersin!"
Hikmet: Ebu
Hüseyin el Ehvazî "El-Fevâid ve'l Kalâ-id" adlı eserinde şunları nakleder:
"Dünya, onu
içen kimseye tat vermez; hiç kimsenin elinde sürekli kalmaz. Sen bugünden
yarının (ahiretin) için azık hazırla; böyle yaparsan bu gün de yarın da zararına
olmaz."
Yakub b.
Leysin mezarının taşında, hayattayken yazmış olduğu ve öldükten sonra da
yazılmasını vasiyet ettiği şu beyitler yazılıdır:
Selam size
ey dağılıp yok olmuş kabir ehli; Onlar sanki dünyada kurmamışlar bir dost
meclisi.
İMAM GAZALİ
187
Sanki bir
yudum soğuk su içmediler; Yaş veya kuru hiçbir şey yemediler.
Korkutucu
ölüm sarhoşluğu geldi bana; Binlerce atlı asker yetişemedi imdadıma.
Ey kabrimi
ziyaret eden! Öğüt ve ibret al benden; Sakın dünyada gönül verip dostluk bekleme
kimseden.
Horasan ve
İran'ın çevresine sahiptim; Irak mülkünden de ümidi kesmemiştim.
Selam olsun
dünyaya ve onun nimetlerine, Sanki Yakup orada oturmadı bir kere.
Devletin
Çöküş Sebebi
Yönetim ve
iktidarı elinden alınmış bir sultana: "Niçin devletin elinden çıktı, başkasına
geçti ve yetkilerin yok oldu?" diye sorulduğunda şöyle demiştir:
"Devletim
ve kuvvetim ile gururlandım, kendi görüşüme ve yaptığıma razı oldum, istişareden
uzak durdum, küçük yaştaki ehliyetsiz kimseleri, büyük işlerin başına getirdim,
vaktinde önlem almadım, ihtiyaç anında bir çözüm için fazla düşünmedim ve çare
aramadım, acele edilecek bir yerde, ele geçen fırsatı değerlendirmede ve
ihtiyacı gidermede ağır davrandım, geri durdum; bunun için başıma bunlar geldi!"
Kendisine:
188
"İnsanların
en şerlisi kimdir?" diye sorulunca şu cevabı verdi:
"Basit
emellerine ulaşmak için devlet adına taşıdıkları mektuplarda hainlik yapan
elçilerdir."
Bu hain
kimseler hakkında Ezdüşir de şöyle demiştir:
"Akıtılan
kanların, hezimete uğrayan askerlerin, namusu ve şerefi ayaklar altına alınan
nice liderlerin içine düştüğü çoğu kötü durumun sebebi, hain oldukları için
yalan söyleyip yemin eden, ahitlerini bazan, yoldan sapan elçilerdir. Onlar,
devlete ait nice malların kökünü kazımışlardır.
Acem/Fâris
hükümdarları tecrübe etmedikleri, imtihandan geçirmedikleri adamları elçi olarak
göndermezlerdi.
Hikmet:
Acem hükümdarları ülkelerinden diğer bir ülke liderine elçi gönderdikleri zaman
yanlarında, onların yaptıklarını, konuştuklarını, dinlediklerini yazan, kaydeden
bir casus da gönderirlerdi. Hükümdar, elçi döndüğünde onun söylediklerini
casusun kaydettikleriyle karşılaştırır, doğruluğu kanıtlandıktan sonra onun
düşman beldelerine elçi olarak gönderilmesine izin verirdi.
¦n-y--------t------------------------t~— n yi ^
Bütün eşya
insanla, insan da ilimle güzelleşir. İnsanın kadr u kıymeti aklıyla daha da
artar. Akıldan ve ilimden daha hayırlı bir şey yoktur, ilim, izzet ve şerefin
devamıdır. Akıl ise mutluluğun devamı ve düzenidir. ^J
İMAM GAZALİ
189
Hikâye:
İskender, Mağrib meliklerinden Dârâ b. Dâ-râ'ya117 bir elçi gönderdi. Görevden
dönen elçinin söylediklerinden bir kelimede şüpheye kapılıp:
"Bana
doğruları söyle!" diyerek yakasına yapıştı. Elçi:
"Efendim,
ben bu söylediklerimi şu iki kulaklarımla duydum" dedi. İskender elçinin
söylediklerinin aynen yazılmasını emretti. Yazılanları başka bir elçinin eline
vererek Dârâ b. Dârâ'ya gönderdi. Dârâ'ya ulaşan elçi, mektubu ona arz etti,
gelen mektubu okumaya başlayan Dârâ, hizmetlilerinden bir bıçak istedi ve
mektubun içinden bir kelime keserek mektubu İskender'e geri gönderdi ve ayrıca
şunları yazdı:
"Saltanat
ve mülkiyetin esası, liderin güzel niyetine ve sağlam karakterine bağlıdır.
Sultanın sağlam hüküm vermesinin temeli de, elçilerinin güvenirliliği ve
sadakatine dayanır. Çünkü elçi, söylediklerini sultanın adına söyler.
Dinlediklerini de onun kulağı gibi dinler. Şu an ben, göndermiş olduğun
mektuptaki o kelimeyi kesmiş bulunmaktayım; çünkü onu ben söylemedim. Elçinin
dilini kesmeyi uygun bulmadığımdan, onu sana geri gönderiyorum."
117
Tarihte, Pers kralları içerisinde üç farklı zamanlarda hükmetmiş Dârâ ismine
rastlanmaktadır. Gazalî'nin bahsettiği Dârâ, III. Dârâ Kodaman diye bilinen M.Ö
335-350 yıllarına doğru hüküm sürmüş olan, II. Dârâ'nın oğludur. Akamışlar
sülalesinin son kralıdır. Dârâ hakkında bkz: İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fî't-Târih,
1/278-279, 281.
190
Elçi,
elinde Dârâ'nın yazmış olduğu mektupla gelince İskender mektubu okudu ve önceki
elçiyi yanına çağırdı; ona bağırarak:
"Yazıklar
olsun! Seni, bir hükümdarın helak olması ve onun söylemediği bir kelimeyi
söyleyesin diye kim gönderdi?" dedi. Elçi:
"O bana
güzel davranmadı ve beni kızdırdı" deyince, İskender:
"Subhanellah! Biz seni kendi işlerini düzene sokasın diye mi yoksa insanların
haklarını koruman ve bize iletmen için gayret edesin diye mi gönderdik?" dedi ve
sonra onun dilinin koparılmasını emretti.
DEVLET ve
HALK ARASINDAKİ SOSYAL İLİŞKİLER
Halktan
Sıkıntıyı Gidermek
Devleti
idare eden kimselerin, halkı bir darlığa, şiddet ve sıkıntı içerisine düştüğünde
onlara yardım etmesi gerekir. Özellikle kıtlık baş gösterdiğinde ve fiyatlar
aşırı pahalandığında bunu ihmal etmemelidir. İnsanlar artık maişetleri temin
edemeyecek bir duruma geldiklerinde ve kazanç kapılarının kapandığında onlara
yiyecek-içecek yardımı yapmalı; devlet hazinesinden yararlanmalarına müsaade
etmelidir.
Halkının
zayıf düşmemesi ve başka ülkelere göç etmemesi için sultan, yakın çevresi,
hizmetçi ve memurlarından hiçbirisinin insanlara zulmetmesine imkan
vermemelidir. Aksi takdirde sultanın itibarı düşer, devletin geliri azalır,
bundan, fiyatların yükselmesinden hoşlanan karaborsacılar istifade eder.
Sonuçta
sultanın/devlet başkanının adı kötüye çıkar, halk kendisine beddua eder. Bunun
için, önceki sultanlar bu duruma düşmekten son derece sakınır, gerektiğinde
halka devlet hazinesinden yardımda bulunur, onları çeşitli kaynaklarla
desteklerlerdi.
192
Davalarda
Eşitliği Gözetmek
Hikâye:
Şöyle anlatılır: Sâsânî kralları, Nevruz, Mehr-can118 gibi bayram günlerinde,
halkın kendilerini ziyaret etmelerine izin verirlerdi. Bu, resmi bir gelenek
olmuştu. Bunun için tellal, üç gün öncesinden insanlara: "Dileklerinizi ve
şikayetlerinizi hazırlayın. Zira hükümdarımız, sizin sıkıntılarını dinleyecek ve
giderecek, birbirinize olan düşmanlıklarınız varsa, bunları sahiplerini razı
etmek suretiyle barıştıracak" diye ilan ederdi.
O gün
geldiğinde tellal, hükümdarın kapısının önünde durarak: "Hiç kimse hükümdarın
yanına girecek kimseye mani olmasın; çünkü bugün hükümdarımız, hiç kimsenin
kanını akıtacak değildir" der. Sonra herkesin derdi ve şikayeti dinlenir,
hükümdara arz edilirdi. Bu arada mube-zan/baş hakim, hükümdarın sağ tarafına
otururdu.
Şayet arz
edilen meseleler arasında hükümdara yapılan bir şikayet varsa; hükümdar hemen
yerinden kalkar, davacısının karşına gelecek şekilde baş hakimin önüne oturur ve
kadıya:
"Öncelikle,
benden şikayeti olan şu adama adaletli davran! Sakın, taraf tutma ve beni
kayırmaya yönelme; nefsin beni tercih etmesin. Allah insanlara bir bahtiyarlık,
saadet verdiği zaman, onlar için içlerinden en hayırlısını sultan yapar. Şayet
Allah (c.c), katında hükümda-
118 Nevruz:
Baharın ilk günlerinde yapılan, özellikle orta doğu folklörün-de yaygın olan
şenlik, bayram. Mehr-Can: Yedinci güneş ayının onal-tıncı günüdür. Bu günde,
gece ile gündüz eşittir. Eski iranlılarda bu gün bayram olarak kutlanırdı ve
altı gün devam ederdi. Bu bayramlar, eski Türklerde de kutlanmıştır.
İMAM GAZALİ
193
rın hâlini
kullarına göstermeyi dilerse, senin söylemediğin şeyleri onlara söyletir."
Daha sonra
Mubezan/baş hâkim davaya bakardı; şayet hükümdar ve davacı arasında geçerli bir
dava varsa ve deliller de hükümdarın aleyhine ise, davacı ondan hakkını
tamamıyla alırdı. Şayet, hükümdar aleyhine açılan dava asılsız olur ve doğruluğu
delillerle kanıtlanamaz ise davayı açanın cezalandırılmasını emreder ve:
"İşte bu,
haksız yere hükümdarı ve memleketini kusurlu göstermek isteyen kimsenin
cezasıdır" diye ilan ederdi.
Hükümdar,
davalar sona erdiğinde tahtına çıkar, tacını başına koyar ve halkına yönelerek:
"Sizler, birbirinize haksızlık ve zulüm etmeyesiniz diye kendime dahi adaleti
uygulamaktan ayrılmadım. Şimdi, kim birisine kızmış, düşman edinmişse onu razı
etsin, barışsın" derdi.
Bu günlerde
adalet tam uygulandığı için, hükümdara yakın olanlar, uzaklaşır, kuvvetli
olanlar zayıf düşerdi.
Acem
hükümdarlarının bu tutum ve âdeti zalim Yez-dücird zamanına kadar devam etti.
Yezdücird, Sâsânî hükümdarlarının kanunlarını alt üst ederek halka zulüm ve
fesat saçtı.
Zalimin
Sonu
Bir gün
Yezdücird'in krallığı döneminde heybet ve ihtişamıyla, o güne kadar kimsenin
görmediği ve nereden de geldiği bilinmeyen bir at çıkageldi. Bu at, sarayın ka-
194
pısından
içeri girince bütün askerler onu yakalamak için uğraştılar ama başarılı
olamadılar. Askerlerden kurtulan at, Yezdücird'in yakınına yaklaştı, sarayın bir
köşesinde sakince beklemeye başldı. Yezdücird, atın etrafındakilere:
"Hemen o
attan uzaklasın! Kimse yanına yaklaşmasın! Çünkü bu at, Allah'tan bana gelen
özel bir hediyedir" dedi ve makamından indi. Atın yanına gelerek, eliyle onun
yüzünü ve vücudunu okşamaya başladı. At hareket etmeden sakince beklemekteydi.
Daha sonra Yezdücird, bir eyer istedi ve getirilen eyeri kendi elleriyle ona
bağladı, kuşağını gerdirdi, iyice sıktı; tam kuyruğunun altından eyer ipini
geçirmek için atın arkasına dolanmıştı ki at, Yezdücird'in ağzına öyle kuvvetli
bir tekme vurdu ki, Yezdücird o anda yüz üstü düşüp öldü.
Sonra at
çıkıp gitti. Hiç kimse o atın nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilemedi.
Şahit oldukları bu şaşırtıcı hadiseden sonra insanlar:
"Bu at,
Yüce Allah'ın bize, bu zalim hükümdarın zulmünden kurtulmamız için gönderdiği
bir melekti" dediler.
Hikâye:
Mahkemede Eşitlik
Kadı Ebu
Yusuf anlatıyor: Yahya b. Hâlid el-Berme-kî ile ondan davacı olan bir Mecusî
davalaranı görmem için huzuruma geldiler. Mecusi haklı olduğunu iddia etti ve
Yahya'nın aralarında geçen mevzu hakkında şahit getirmesini istedi. Yahya
şahidinin olmadığını söyleyince Mecusi ona yemin etmesini söyledi. Ben de Yah-
İMAM GAZALİ
195
ya'ya yemin
ettirdim. Böylece, yemin ettirmek suretiyle Yahya'nın hasmını razı ettim; İslam
dininin izzeti için Yahya ile Mecusi arasında hükümde eşitliği muhafaza ettim.
Ben bir hüküm verirken, Allahu Teala'nın benden hesap sormasından korkarak hiç
kimsenin tarafını tutmadım; kimseyi kayırmadım.
Aslında,
ileri gelen idareci ve büyük zatların kıymetini bilmek gerekir; bu kimseler de
küçüklerine/idaresi altındakilere zulmetmemeli, hakkın emrini büyük tutmalıdır.
Herkes, hakkı tebliğ eden sultanın emrine itaat etmeli, hiçbir halde ona isyan
etmemelidir. Bunu Yüce Allah'ın şu sözüyle amel etmek için yapmalıdır:
"Ey iman
edenler! Allah'a, peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat ed/n."119
Allah (c.c)
kimi böyle üstün ve şerefli bir mertebeye getirip ona itaat etmeyi kendisine ve
Resulüne (s.a.v) itaat ile birlikte zikretmişse, bu durumda halka gereken; ona
itaat edip kendisine karşı gelmekten korkmaktır. Sultana gereken de, bu
nimetlere şükür, Yüce Rabbine itaat, kendisine emredilen adalet, ihsan ve
mazlumlara şefkatli davranma emrine sımsıkı sarılmaktır.
Denilmiştir
ki: Mazlumların bedduasından sakının. Kendisine yapılan zulme karşı
gözyaşlarından başka yardımcısı olmayan kimseden korkun. Mazlumun bedduası ile
Allah arasında perde yoktur. Onun duası makbuldür. Özellikle seher vakitlerinde
yapılan dualarla, gecenin sessizliğinde yapılan yakarışlar geri çevrilmez.
19 Nisa,
4/59.
196
yy
Mazlumların bedduasından sakının. Kendisine yapılan zulme karşı gözyaşlarından
başka
yardımcısı
olmayan kimseden korkun.
Mazlumun
bedduası ile Allah arasında perde yoktur.
Onun duası makbuldür.
Bu konuda
şair şöyle der:
Gücün
yettiği müddetçe, sakın zulmetme kimseye, Zulmün sonu günahtır, azap gelir
neticede.
Sen uyursun
lakin zulmettiğin mazlum uyumaz, İnan, onun duasına hiçbir engel bulunmaz.
Resûlullah
(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:
"Şu dört
kimsenin küfür üzerine ölmelerine üzüldüm: Adaletinden dolayı Nuşirevan'a,
cömertliğinden dolayı Hatem-i Tai'ye, güzel şiirinden dolayı İmru'l-Kays'a, bana
yaptığı iyilikler için de Ebu Tâlib'e."^20
120 Bu
lafızlarla bir hadise rastlayamadık; fakat Hz. Peygamberin (s.a.v) İmru'l-Kays
hakkında söylemiş olduğu: "İmru'l-Kays şairlerin başında onların bayrağını taşır
bir vaziyette cehenneme girer" hadisi için bkz: Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
2/228 (No: 7128). İmru'l-Kays hakkında farklı rivayetler için bkz: İbni Asakir,
Tarihu Medineti Dımeşk, 9/222. Ebu Talib'in cehennemde olduğunu zikreden bir
rivayet için bkz: Taberanî, Mucemu'l-Evsat, No. 7385; Heysemî, Mecmau'z-Ze-vâid,
1/464. Hadisin Hatemu't-Tâî ile ilgili bölümüne, mana olarak bağlantılı hadisler
için bkz: Hafız ibnu Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihâye, 2/1972Q2, 5/61, 7/276,
10/313, 13/188.
İkinci
Bölüm
VEZİRLERDE
BLUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER
Ey sultan,
bil ki; bir sultanın veziri salih, işinde yeterli ve adil olunca, sultanın ünü
yayılır, kıymeti yükselir. Çünkü hiçbir devlet başkanı, yardımcısı olmadan
zamana hükmetmesi ve saltanatını sevk ve idare etmesi mümkün değildir. Bu işi
tek başına yapmaya kalkışanın şüphesiz ayağı kayacaktır.
Baksana,
Hz. Peygamber (s.a.v) dahi Allah katındaki kadru kıymeti, yüksek derecesi ve söz
sanatında mükemmel olmasına rağmen, Allah (c.c) ona, ashabının ileri gelenleri
ile istişare etmesini emrederek şöyle buyurmuştur:
"Onlarla
(iş konusunda) istişare et."121
Allahu
Teala, başka bir ayette, Hz. Musa'nın (a.s) şöyle dua ettiğini haber
vermektedir:
"(Ey
Rabbim!) Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver. Kardeşim Harun'u. Onun
sayesinde arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl.^zz
121 Al-i
İmrân, 3/159.
122 Tâ-Hâ,
20/29-32.
I-
198
Peygamberler dahi bir yardımcıya ihtiyaç duyunca, diğer insanlar daha fazla
muhtaçtırlar.
Ezdüşir b.
Bâbek'e: "Sultana en fazla faydası dokunacak kimdir?" diye sorulunca; Ezdüşir:
"Kendisiyle istişare edebilecek, tedbiri elden bırakmayan, kararlı, güvenilir,
akıllı ve salih bir yardımcıdan başkası olamaz!" der.
Yöneticinin
Yardımcısına Karşı Tutumu
Sultanın,
yardımcısı olan vezirine karşı şu üç şekilde davranması gerekir:
1 - Onda
bir sürçme ve hata gördüğü zaman cezalandırmakta acele etmemeli.
2- Malı
çoğalıp, hizmeti devletin her tarafına yayıldığında, vezirinin helal malına ve
servetine göz. dikmeme-li.
3- Sultana
bir ihtiyacını bildirdiğinde, onu gidermede gevşek davranmamalı.
Sultan,
yardımcısına karşı şu üç şeye dikkat etmelidir:
1-
Kendisiyle görüşmek istediği zaman, görüşmesine izin vermeli,
2- Fesatçı
kişilerin onun hakkındaki sözlerine kulak vermemeli,
3- Ondan
sırlarını asla gizlememelidir.
Çünkü
hayırlı bir vezir, sultanın sırlarının koruyucusu, memleketin işlerinin
takipçisi, hazinesinin ve vilayet-
\'
İMAM GAZAL!
199
lerinin
mimarıdır. O, memleketin süsüdür; devletin azamet ve kudretini en güzel şekilde
temsil eder. Yapılan iş ve icraatlarda söz sahibi odur; dertleri dinleyip cevap
vermede yetki ondadır. Onun ile memleket mesrur olur, düşmanlar def edilir. O,
insanlar içerisinde en fazla sözünün dinlenmesi ve kıymeti bilinmesi gereken
kişidir.
Lokman
Hekim bir vasiyetinde oğluna demiştir: "İşlerinde yardımcına değer ver; çünkü o,
sende yapılması uygun olmayan bir iş gördüğü zaman, seni uyarır yanlışına
katılmaz."
İyi Bir
Vezirin/Yardımcının Sıfatları
Vezir,
bütün işlerde hayra yönelip, kötülükten sakınmalıdır. Sultanı, güzel inançlı,
halkına karşı şefkatli olduğu zaman, her hususta ona yardımcı olmalıdır. Şayet,
kindar ve seviyesiz politika sahibi birisi ise onu güler yüzle, yavaş yavaş yola
getirmeye çalışmalı, tâ ki doğru, tertemiz yola girinceye kadar devam etmelidir.
İktidarın
devamının başbakanla, dünyanın devamının da sultanla olduğu unutulmamalıdır.
Sultan, vezirini daima hayırla anmalıdır. Şu bilinmelidir ki, İnsanlığın ilk
ihtiyaç duyacağı şey, bir liderdir.
Zalim
Behram'a: "Sultanın saltanatını tam kurması ve devletini huzura ulaştırması için
kaç şeye ihtiyaç vardır?" diye sorulduğunda şöyle cevap verir: "Yedi şeye
ihtiyaç vardır. Onlar da:
1-
Sırlarını açabileceği, gizli meselelerini görüşebileceği, işlerini yürütebilen
salih bir yardımcı,
200
İMAM GAZALİ
201
2-
İhtiyacı olduğu anda hızıyla kendisini kurtarabilecek iyi bir binek,
3- Keskin
bir kılıç,
4- Sağlam
bir silah.
5- Taşıması
kolay, ağırlığı az, kıymeti çok, altın, inci, mücevher gibi değerli eşya,
6-
Üzüntüsünü giderecek, kalbini yumuşatacak güzel bir zevce.
7-
İktisatlı, tecrübeli bir aşçıdır.
Hikmet:
Ezdüşir demiştir ki: "Hükümdarın şu dört şeyi araması, bulduğu zaman da asla
elden bırakmaması gerekir. Bunlar:
1-Güvenilir
bir vezir,
2- Bilgili,
alim bir kâtip,
3- Şefkatli
bir kapıcı,
4- Samimi
bir can dostudur.
Vezirin
emin ve güvenilir olması iktidarın devamı ve selameti demektir. Kâtibin bilgili
olması, liderin akıllı ve dostâne olduğunu gösterir. Muhafızın merhametli
olması, hükümdarın halkından memnun olduğunu ve onlara kızmadığını gösterir.
Özel can dostunun salih olması, bütün işlerin yolunda ve düzgün gittiğini
gösterir.
Nuşirevan
zamanındaki bir Mûbizân/baş hâkim şöyle demiştir:
"Saltanat
ve iktidarın muhafazası ancak, hayırlı, samimi ve destekçi yardımcılarla mümkün
olur. Sultanın çevresi ancak, sultan takvalı/Allah korkusuna sahip olduğunda
fayda verir. Çünkü, önce kökün, sonra dalların güzel olması gerekir.
Devlet
başkanının muttaki, doğru ve güzel olduğu, yaptığı bütün işlerin güzel olmasıyla
anlaşılır. Sultan, sözleriyle ve fiilleriyle doğru olmayı emretmelidir ki,
yakınları ve halkı da doğru olsun. Sultan Yüce Allah'a güvenmelidir. Kendinde
olan gücün, kuvvetin, kudretin, zaferin ve yardımın Allah'tan (c.c) geldiğine
inanmalıdır. Kesinlikle büyüklenmeye kapılmamalıdır. Bu hususta anlatılan bir
hikaye şöyledir:
Hikâye: Hz.
Süleyman (a.s) saltanat tahtında oturmuş, rüzgârda onu havada götürüyordu.
Ülkesinin üzerinden geçerken insanların ve cinlerin kendisine yaptığı itaate ve
boyun eğmelerine bakarak kendi kendine "Gücüm ve saltanatım ne kadar büyük!"
diye içinden ge çirdi. O esnada taht birden sallanmaya, ters dönmeye başladı.
Süleyman (a.s) taht'a:
"Düzgün
olsana!" deyince, taht dile gelerek: "Sen dosdoğru o! ki, biz de doğrulalım"
dedi. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
"Bir kavim,
özlerindekini (güzel hâl ve ahlakı) değiş tirip bozmdıkça Allah şüphesiz ki onun
hâlini değiştin). bozmaz.*23
Yönetimde
Yardımcıya Gerekenler
Ebu Ubeyde,
Emsallerle ilgili eserinde şöyle demiştir: "Kim işlerinde ciddi olursa, yanılma
ve hatadan emin olur."
123Ra'd
13/11.
202
Vezirin
alim, akıllı ve yaşı ileride birisi olmalıdır. Çünkü gençler, her ne kadar
akıllı olsalar da, yaşlı kimseler kadar tecrübeli olamazlar. İnsanların zamanın
akıp gitmesiyle öğrendikleri, tecrübe edindikleri tüm ilim, bilgi ve hünerler,
büyüklerden öğrenilmiştir. Vezir, saltanatın/devlet idaresinin süsüdür. Bunun
için onun salih olması ve kötü işlerden temiz bulunması gerekir.
Vezirin/sultanın yardımcısının icraatının başarılı ve gidişatının güzel
olabilmesi için şu beş şeye ihtiyacı vardır:
1-
Uyanıklık: Bu sıfatıyla o, içine girdiği her işte bir çıkış yolunu bulur.
2- İlim:
Bununla, işlerin hakikati ortaya çıkar.
3-
Cesaret: Bu sıfattaki kimse, korkulması gereken yerlerin dışında hiçbir şeyden
korkmaz.
4-
Doğruluk: Özü ve sözü doğru olan bir vezir, hiç kimseye kötü muamele yapmaz.
5- Sır
saklama: Vezir, sultanın sırlarını ölünceye kadar gizlemelidir.
Ezdüşir b.
Bâbek der ki: "Bir vezirin, sakin, sonuç almak için beklemesini bilen,
cesaretli, yiğit, güzel sözlü, güler yüzlü, hayalı, gerektiğinde susan ve
yerinde konuşan bir kimse olması gerekir."
Bunlarla
beraber vezirin, nefsini temizleyip zâtına ve makamınajayık olmayan şeylerden
uzak olabilmesi için takvalı ve gidişatı güzel birisi olması lazımdır.
İMAM GAZALÎ
203
Vezirin,
güzel itikatlı ve temiz düşünceli birisi olması gerekir. Ayrıca, sultanın
işlerini kolaylaştırmak için tecrübelerini arttırmalıdır. Yapılan işlerin
sonucunun ne olacağını önceden kestirebilmesi için uyanık olmalıdır.
Vezir için
korkulan bir husus da, zamanı zayi etmesi ve iyi gözetememesidir. Vezir
kendisini zamanın (örf ve adetinin) ayıp ve kusur sayılacak şeylerinden koruması
gerekir.
Sultanını
seven ve ona karşı şefkatli olan her vezirin düşmanı çok olur. Onun düşmanları,
dostlarından daha çoktur. Sultan, veziri hakkında hasetçi kişilerin sözlerine
itibar etmemelidir. Zira sultanın yakın dostları daima vezire haset eder,
düşmanları da onu yoldan çıkarmak isterler.
Vezir daima
güzel bir gidişat üzerine olmalıdır. Hatta sultanında doğru olmayan sevimsiz
şeyler gördüğünde, kaba ve sert davranmadan yumuşaklıkla onu güzel hâle
çevirmelidir. Çünkü sultan, vezirinin istemediği bir şeyleri yaptığında ondan
kendisi hakkında hoş olmayan şeyler duyarsa, daha kötü şeyler yapmaya başlar.
Sultanın yumuşaklıkla uyarılması gerektiğini, ayet-i kerimeden anlıyoruz. Ayette
Allahu Teala, Hz Musa ve Harun'u, Firavun'a gönderdiği zaman şöyle buyurmuştur:
"Ona gidin
ve kendisine yumuşak söz söyleyin.™
Allah
(c.c), peygamberine, düşmanına bile yumuşak söz söylemeyi emredince; insanların
birbirlerine karşı daha fazla yumuşak davranması gerekir.
124 Tâ-Hâ
20/44.
204
YÖNETİCİLERE ALTIN udu i l..
Sultan her
ne kadar katı ve sert konuşsa bile, vezirin ona, kin tutmaması ve sözüne
kalbinden sabretmesi gerekir. Çünkü, sultanın iktidarı, onu serbest konuşmaya
sevk eder ve o, istediği şekilde konuşur. Şayet vezir, sultana karşı muhabbetli,
güzel sözlü ve güler yüzlü davranırsa, liderin katı tavrını değiştirmesinde
yardımcı olur.
Vezir,
kesinlikle yaptığı iyilikleri sultana sayıp dök-memeli ve onu minnet altında
tutmamalıdır.
Akıl ve
hikmet sahipleri demişlerdir ki; "Birisine iyilik yapıp, peşine de ona yaptığın
iyilikleri sayıp durduğunda, bu başa kakman, onu minnet altına sokmandan daha
kötüdür."
Vezir ve
sultanın yakın çevresi şunu bilmelidir ki, onlar iyilik namına sultana ne
yapmışlarsa bu, sultanın onlara yönelmesi ve onun bereketi ile olmuştur. Bu
durumda sultana karşı yapılan iyilikler, insanlar için yapılmış olur.
Ülkede
doğan büyük karmaşaların iki önemli sebebi vardır; birincisi, vezirin hâin
olması; ikincisi de, sultanın/devlet başkanının niyetinin kötü ve bozuk
olmasıdır.
Savaş
Siyaseti
Nuşirevan
şöyle demiştir: "Vezirlerin en kötüsü, savaşsız çözülebilecek devletlerarası bir
mevzuyu, sultanı harbe kışkırtarak savaşa zorlayandır. Çünkü savaş, ülke
ekonomisini çökerteceği gibi, nice masum ve günahsız canların telef olmasına
sebep olur"
İMAM GAZALÎ
205
Allah
(c.c), peygamberine, düşmanına bile
yumuşak söz
söylemeyi emredince; insanların
birbirlerine karşı daha fazla yumuşak
davranması
gerekir.
Yine
Nuşirevan şöyle der: "Veziri, cahil olan bütün sultanların durumu, gökte arada
bir gözüken fakat, hiç yağmur yağdırmayan bulut gibidir."
Hikmet:
Aristo, Vesâyâ adı kitabında şöyle der: "Başkasının elinde savaşsız ve silahsız
çözümlenen bir iş, senin elinde savaş ve silahla hallolandan daha hayırlıdır."
Vezir, bir
savaş hâli baş gösterdiğinde, mümkünse meseleyi yazışma ve diplomatik yollarla
halletmeye çalışmalıdır. Bütün çare ve tedbirler netice vermezse, savaşa
girmekten başka yol kalmaz. Bu durumda, ikram ve ihsanlarla askere moral verip
işi bitirmeye çalışmalıdır.
Savaş
bitiminde hezimete uğrayan askerler hemen öldürülmemelidir. Çünkü diriyi
öldürmek kolaydır ama, ölüyü diriltmek mümkün değildir. Bir insan ancak kırk yıl
gibi uzun bir zamanda olgun hâle gelebilmektedir. Yüz insandan ancak birisi
sultanın/devletin hizmetine yaramaktadır.
Şayet, esir
düşen askerler arasında sultanın yakın çevresinden birileri varsa vezir onları,
fidye vererek veya satın alarak kurtarmalıdır. Bunu askerlere duyurmalı ki,
onlar harbe girdiklerinde bu durum kalplerine kuvvet olsun.
Devlet
erkanına düşen; halka iyilik ve ikramlarda bulunarak onların gönlünü kendilerine
çekmektir.
Vezir, her
asker için savaş müddetince yetecek kadar erzak toplamalıdır. Cesur ve yiğit
savaşçılara harp aletleri ile tatbikat yaptırılmalıdır. Onlara hitap ederken
yumuşak davranmalı, güzel sözler söylemeli, askerlerin suallerini
cevaplandırırken ince olmalıdır. Çünkü geçmiş asırlardaki vezirlerin
öldürülmelerinin büyük çoğunluğunun sebebi, askerlerine katı davranmalarıdır.
Sultanın en
büyük saadeti ve talihi, Allah'ın (c.c) kendisine salih, doğru yolu gösteren,
öğüt veren bir yardımcıyı nasip etmesidir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) şöyle
buyurmuştur:
"Allah, bir
emir/lider için hayır dilediği zaman ona, hayırlı, dürüst ve öğüt veren bir
yardımcı verir. O yardımcı, başındaki lider (hakkı) unuttuğu zaman hatırlatır,
yardım istediği zaman yardım eder."125
"Allahu
Teala kuvvetini ve kudretini, her asırda, her zamanda, her an ve her saniye
gösterir. Yüce Allah, seçtiği bir topluluğun içerisinden sultanlar, vezirler ve
büyük alimler seçerek, onları dünyanın imarı için görevlendirir.
125 Ebu
Dâvud; Sünen, Harâc ve'l-İmâret, no: 2916, el-Müttakî, Kenzu'l-Ummâl, İmaret,
no: 14939, 14940.
İMAM GAZAÜ
207
Bu konuda
Bermekilerin126 hadisesi çok acayiptir. Dünyada onlar gibi iyilik ve cömertlik
timsali insanlar görülmemişti. Onların, emri altındaki bütün beldeler, müreffeh
ve mamur idi. Onların yıkılmasından sonra vezirlerin halleri bozuldu. Sultanlara
yardım edecek hiçbir parlak şahsiyet kalmadı. Bu durum, Allahu Teâlâ'nın
Selçuklu devletinin bereketini getirmesine kadar devam etti. Onlar, önceki
vezirlerin derecesine ve daha ilerisine yükseldiler. Öyle ki, onların saltanatı
zamanında, fazilet sahibi, edip, yolcu, garip, havastan ve halktan herkes,
onların iyilik ve ihsanından nasiplendi. Hiç kimse onların hayrından mahrum
kalmadı. Biz bunları, bu kitabı okuyan kimseler, hayırlı insanlarla hayırsız
olanların farkını bilsin diye yazıyoruz.
Hikmet:
Büzürcmihr şöyle demiştir: "Eşyalar birbiriyle kıyas edilemez; çünkü insanın
cevheri, diğer bütün cevherlerden daha üstündür. Dünyanın bütün nimet ve süsü,
insan içindir. Yüce Allah için hata etti denmez. O, dilediğine hayrı ve
kurtuluşu ihsan eder. O, her kişiye onun için hayırlı ve layık olanı verir."
İşte
sultanların yardımcısı olan vezirler, bu sıfatlarla işleri tedbir etmeli,
öncekilerin hayırlı tutum ve yollarını takip etmelidirler. Halktan alacakları
vergileri yerinde, zamanında ve özellikle ihtiyaç duyulduğu zamanlarda
almalıdırlar. Usul ve yöntemi iyi bilmeli; halkın gücü ve takati nispetinde
kendilerine yük vurmalıdır.
126 Beramik
(Bermek): Bağdat'a yakın bir civarda bulunan bir köyün ismidir. Bu köyden çıkan
ailenin fertleri yukarıda anlatılan özellikleri ile meşhur olmuştur. Bermekîler,
yıllarca Emevi devletine vezirlik yapmışlardır.
208
m
Vezirler,
usta avcı gibi davranmalı; küçük kuşları değil, büyük turnaları avlamalıdır.
Varisleri
mevcut olan miras mallarına el uzatılmamalıdır. Bu mallara göz dikmek, çok kötü
olup caiz değildir.
Devlet
erkanına düşen; halka iyilik ve ikramlarda bulunarak onların gönlünü kendilerine
çekmektir. Bilinmelidir ki, devlet adamlarının hacetlerini kolayca görmeleri,
yüksek mertebelere çıkmaları ve güzel bir hayat sürmeleri, halkın güzel ve iyi
bir hâlde olmasına bağlıdır.
Devlet
adamları, halka güzel muamele ederlerse, dünyada hayırla anılırlar ve ahirette
büyük sevaba ulaşırlar.
Üçüncü
Bölüm
YAZICILARIN
GÖREVLERİ ve EDEPLERİ
127
Alimler
demişlerdir ki: "Kalemden daha faziletli bir şey yoktur; çünkü geçmişi
hatırlamak ve önceki dönemlerden haberdar olmak ancak kalem ile mümkündür."
Kalemin
faziletinden dolayı Allah (c.c) onunla yemin etmiş ve ayet-i kerimesinde şöyle
buyurmuştur:
"Kaleme ve
(kalem sahiplerinin) yazmakta oldukları şeylere yemin olsun ki...*2B
Yüce Allah
bir diğer ayette şöyle buyurmuştur:
"Oku,
Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. O, kalemle (yazı yazmayı) öğretendir. İnsana
bilmediğini O öğret-
£"¦29
127 Katip
ve yazıcı, günümüz Türkçe'sinde müşavir, müsteşar danışman ve sekreter olarak
karşılığında kullanılan ve bu gibi görevlerde hizmet eden devlet erkanı için
kullanılan bir kelimedir.
128 Kalem,
68/1
129 Alak,
96/2-5
210
Resûlullah
(s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Allahu
Teala'nın yarattığı ilk şey kalemdir. Ona 'yaz!' dedi o da kıyamete kadar olacak
her şeyi yazdı.™
Abdullah
İbnu Abbas (r.a), Hz. Yusuf'un (a.sj durumunu anlatan:
"Beni
memleketin hazineleri üzerine memur et. Çünkü ben onları güzel korurum ve bu işi
iyi bilirim"131 ayetinin tefsirinde şöyle demiştir: Bunun manası şudur: "Ben
yazmayı iyi bilen ve hesabı güzel yapan birisiyim."
İbnu Abbas:
"Kalem, sözün kalıbıdır" demiştir.
Hikmet:
İbnü'l-Mu'tez: "Kalem madendir. Akıl cevherdir. Kalem, sözün (şekil aldığı)
kalıbıdır. Hat (yazı yazmak) ise sanattır" demiştir.
Câlînûs132:
"Kalem sözün doktorudur" demiştir. Balinâs133 ise: "Kalem çok büyük bir
tılsımdır" der.
İMAM GAZALİ
211
130
Buharî, Tarihu Kebîr, 3/2/92; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/317; Ebû Âsim,
es-Sünnet, 1/25/106,107,108; Tirmizî, Kader, 4/398.
131 Yûsuf
12/55
132
Câlînûs: Miladi 108 yılında Trayinus (Trajan) adlı Roma imparatoru zamanında,
izmir'in Bergama ilçesinde doğmuştur. İslam tıbbini etkilemiş bir tabip, ayrıca
filozof ve matematikçidir. Roma'da veya Bergama'da, miladi 200 yılları dolayında
ölmüştür.
133
Bâlînâs: Arşimed (Arkhimedes) ve Eratoshenes'le çağdaştır. Arşi-med'den yirmi
beş yıl sonra, muhtemelen milattan önce 262 de Güney Anadolu'nun Pamphylia
bölgesinin (Antalya civarı) Perge şehrinde dünyaya gelmiştir. Ünlü bir Grek
matematikçisidir. Öğrenimini, devrin ilim merkezi İskenderiye'de, Öklid'in
yetiştirdiği ilim adamların-daiarrjgmlamıştır. 190 yılında İskenderiye'de öldüğü
tahmin edilmektedir.
İskender:
"Dünya iki şeyin altındadır; kılıç ve kalem. Kılıç kalemin altındadır. Kalem,
öğretmenlerin sermayesidir. Uzakta veya yakında, tüm insanların görüşü onun ile
bilinir. Kitaplara bakmadan (ilim öğrenmeden) zamanını yaşayan ve tanımaya
çalışan kişinin aklı kâmil olmaz" der.
Şurası bir
gerçektir ki, insanın ömrü bellidir. Bu belli ve kısa ömür içindeki yaşanan
hayatı kaç kimse idrak edebilir? Kaç insan hayatı boyunca yaşadıklarını tam
olarak hatırda tutabilir?
Kalem ve
kılıç bütün eşyaya hâkimdir; şayet bu ikisi olmasaydı dünya hayatı ayakta
duramazdı.
Yazıcının
Bilmesi Gereken İlimler
Kâtibin,
büyük şahsiyetlerin hizmetlerini yürütebilmesi için yazmayı ilgilendiren şeyleri
bilmesinden daha mühim bir şey yoktur.
Hikmet
sahipleri ve önceki sultanlar, kâtibin on şeyi bilmesi gerektiğini
söylemişlerdir:
1- Toprak
altındaki suyun yüzeye yakınlığını ve uzaklığını bilmek.
2- Bir
mesele hakkında hüküm çıkarma marifetine sahip olmak.
3- Yaz ve
kış aylarındaki gece ve gündüzlerin uzama ve kısalma miktarlarını bilmek.
4- Güneşin,
ayın ve yıldızların hareketlerini bilmek.
5- Güneş
ay ve yıldızların karşılaşma ve toplanma (tutulma) vakitlerini bilmek.
212
~Yr~
Kelamın
güzeli; sözü az, delili kuvvetli, manası çok ve dinleyeni usandırmayanıdır.
6- Hesap
yapmayı, geometriyi, takvimi ve senenin belirli gün ve haftalarını bilmek.
7-
Ziraatçılara uygun (gübre ve ilaç olan) şeyleri bilmek.
8-
Tabiplikten haberdar olmak, ilaçları iyi tanımak.
9- Rüzgarın
esiş yerlerini ve isimlerini iyi bilmek.
10- Şiir ve
kâfiye ilmini bilmek.
Bütün
bunlarla beraber kâtip, hoş karşılamasını bilen, ince ruhlu birisi olmalıdır.
Kalemini yontmasını, iktisatlı olmasını, yazmasını iyi bilmelidir. Kalbine gelen
ince mana ve nükteleri kaleme dökmesini becerebilmeli-dir. Yazarken kalemin
haddini aşmasından (farklı ve fazla yazmasından) kendini korumalıdır. Hangi
harfin uzatılması veya kısa yazılması, hangisinin bitişik veya ayrı yazılması
gerektiğini iyi bilmelidir.134 Yazısı gayet açık ve seçik olmalı, yazdığı
yazının hakkını vermelidir.
Anlatıldığına göre: Hz. Ömer'in (r.a) bir valisi vardı. Bu vali, Amr b. As'a
(r.a) bir mektup gönderdi. Yazdığı mektubun başındaki besmelenin "Sin" harfini
belirgin yazmamıştı. Amr, onu çağırarak: "Önce besmeleyi yaz-
134 Bu
husus Arapça Farsça ibranice gibi dillerde kullanılan harflerde mümkündür.
İMAM GAZALİ
»13
mayı öğren;
ondan sonra kime mektup yazmak istersen yaz" dedi.
Kâtip için
en önemli unsurlardan birisi de, kalemini yontmasını bilmektir. Güzel yontulan
kalemden çıkan yazılar da elbette güzel olur.
Hikâye:
Şehinşâh'ın135 on tane veziri vardı. İçlerinde Sahib İsmail b. Abdullah da
bulunuyordu. Bir gün bütün vezirler toplanarak onu utandırmak ve dövdürmek için
anlaştılar. Aralarında: "Sahib daha kalemini bile yonta-mayan birisidir!" diye
konuşmaya başladılar. Bunları duyan Şehinşâh, onları topladı. Sahib onlara:
"Sizde olan hangi şey bende yoktur ki, benim aleyhime, Şehinşâh'ın huzurunda
konuşmaya cesaret ediyorsunuz? Babam bana ticareti öğretmedi ama, vezirlik
yapmayı öğretti. Benim en küçük becerim, kalemi yontma sanatıdır. Acaba içinizde
başı kırılmış bir kalem ile tam bir mektup yazabilecek birisi var mı?" dedi.
Oradakiler bunu yapamayacaklarını bildikleri için sessiz kaldılar. Şehinşâh
Sa-hib'e, "Haydi sen yaz bakalım!" dedi. İsmail bir kalem aldı, başını kırarak
tam bir mektup yazdı. Oradakilerin hepsi onun doğruluğunu ve üstünlüğünü kabul
ettiler.
Kalemlerin
en iyisi, dosdoğru, rengi sarı, ortası ince olandır. Sağ tarafı yontulmuş
kalemle, Arapça, Farsça ve İbranice gayet güzel yazılır. Diğer dillerin yazısı
sol taraftan kesilmiş kalemle güzeldir.
135
Şehinşah veya Şehinşeh: Farsça'da Şâh-ı Şâhân. Şâhân Şâh'tan, Şehin şâh veya
Şehin şeh şekline dönüştürülmüştür. İran hükümdarlarına verilen unvandır.
Krallar kralı anlamına gelen bu unvan başka bir dilde İskender içinde
kullanılmıştır.
214
İMAM GAZALÎ
215
Yazı yazmak
için kalemin nasıl olması gerektiğini, Yahya b. Cafer el-Bermekî,136 Yahya b.
Leys'e gönderdiği bir mektupta şu şekilde anlatmıştır:
"Kalem ne
çok ince, ne de çok kalın olmalıdır. Onu yontacak bıçağın çok iyi kesen bir
bıçak olması gerekir. Yontulan kalem, sağ tarafından yontulmuş olarak, adeta
turna kuşunun gagasına benzetilmelidir. Onu yontacak mikat'ın137 çok sert olması
gerekmektedir."
Hokka
kalemi, ele yatkın ve hafif, kağıdı ise parlak ve düzgün olmalıdır.
Yazıda
dikkat edilecek bir husus da; üç harften fazla olan kelimeleri uzatmalı, daha
azında ise bunu yapmamalıdır. Çünkü bu, yazının görünümünü bozar. Harfler
birbirlerine benzemeli; karakter uyumu korunmalıdır.
Abdullah b.
Rafi', Hz. Ali'nin (r.a) kâtibidir. O, şöyle anlatıyor: "Bir gün yazı
yazıyordum. Hz. Ali (r.a) bana: 'Hokkanın içine yün koy, kaleminin yazan kısmını
uzat (uzun kes), satırların arasını geniş tut, harfler ise birbirlerine yakın
olsun' dedi."
Abdullah b.
Cebele güzel bir kâtip idi. Oğullarına şöyle nasihat etmiştir: "Kalemleriniz
serbest olsun; bunu beceremezseniz, bir hiç olursunuz. İşlerinizin
düğümlenmemesi için önce kaleminizin bağını çözün. Mektuplarınızı mühürlemeden
göndermeyin! Çünkü kitabın hürmeti onu mühürlemektedir."
136 Yahya
b. Cafer: Bermek kabilesinin lideri, Yahya b. Halid b. Ber-mek'in oğludur. Bir
dönem Halife Harun er-Reşid'in vezirliğini yapmıştır. Bkz: İbnu Hallikân,
Vefâyâtü'l-A'yân, 1/328-346.
137 Mikat,
eskiden katiplerin kalemlerini yonttukları kemikten yapılma, bıçağı andıran
keskin bir aletin ismidir.
Abdullah b.
Abbas (r.a): "(Sebe kraliçesi) dedi ki: 'Ey ileri gelenleri Hakikat, bana çok
şerefli bir mektup bırakıldı"*30 ayetinin tefsirinde, şerefli (kerim)
kelimesini; "içeriği çok güzel" yahut "mühürlü" olarak tefsir etmiştir.
Hz.
Peygamber (s.a.v) Acem hükümdarlarına birer mektup gönderdi. Gönderirken
sahabelerine: "Onlar, mühürsüz mektubu kabul etmiyorlar" diyerek üç satır mühür
vurdu.139
Sahr b. Amr
anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) Necaşi'ye bir mektup yazdığında, mektubu önce
toprakladı sonra gönderdi. Necaşi, müslüman oldu.
Hz.
Peygamber (s.a.v) bir mektup da Behram'a140 gönderdi fakat onu toprağa sürmedi.
Behram müslüman olmamıştı.
Bu konuda
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
"Mektuplarınızı toprağa sürün. Çünkü bu sizin hacetinizi giderir."
133 Nemi,
27/29
139 Bkz:
Suyutî, el-Leâliu'l-Mesnûat, K. Edeb ve'z-Zühd, 2/246-247. Bu mühür, "Muhammed"
kelimesi en üstte, "Rasûl" kelimesi ortada, "Allah" kelimesi de altta olmak
üzere üç satırlık bir mühürdür. Sıralamanın bu şekil olması, Arapçanın dil
yapısından kaynaklanmaktadır. Mührün manası "Allah'ın Elçisi Muhammed"
şeklindedir.
140 Kitabın
elimizde mevcut olan nüshasında bu isim Nuşirevan olarak geçmektedir. Fakat
Nuşirevan, daha Hz. peygamber (s.a.v) çok küçük yaşlarda öldüğü için biz bu
ismi, o zamanda iran'da hüküm sürmekte olan Behram ile değiştirdik. Zira İslam
tarihi kitaplarının anlatımıyla Kisra'nın son hükümdarlarından olan Behram, Hz.
Peygamberin (s.a.v) göndermiş olduğu elçileri ölüm ile tehdit etmiş ve
mektupları da yırmıştı.
216
Yine
Efendimiz (s.a.v): "Mektuplarınızı toprağa koyun (ona sürün); çünkü toprak
mübarektir*^ buyurmuştur.
Kâtip
yazdığı yazıyı makama arz etmeden önce iyice okumalı, yanlışlar varsa
düzeltmelidir. Kelamının kısa, manasının da uzun olmasına özen göstermelidir.
Kelime tekrarı yapmamalıdır. Manası zor anlaşılan, kullanımda olmayan kelimeleri
yazmaktan sakınmalıdır.
Bu konu
hakkında söylenilecek daha birçok husus vardır; fakat, bunların hepsini anlatmak
kitabın uzamasına sebebiyet vereceğinden bu kadarıyla yetiniyoruz.
Şöyle
denilmiştir: "Kelamın güzeli; sözü az, delili kuvvetli, manası çok ve dinleyeni
usandırmayanıdır."
141
Tirmizi, İsti'zân, no: 2714, el-Müttakî, Kenzu'l-Ummal, ilim, no: 29696, İbn-i
Hacer el-Askalanî, el-Metâlib'ul-Aliyye, no: 3025. Hadis-i şerifte anlatılan
mektupların topraklanması işlemi, kanaatimizce bir maslahat icabıdır. Hadiste
topraklama işlemini mektuba hasredilerek, sanki bu işlemin mektuplarda yapılması
gerektiği vurgulanmaktadır. Topraklama işlemi, tıbben de kanıtlanmış bir metot
olarak, İslamiyet'te bir çok temizlik işlemlerinin yapılmasında kullanılır.
Hatta deri tabaklama metodunun bir yöntemi de topraklama olarak anlatılmıştır.
Bu yollardan hareketle; Peygamber efendimizin yaşadığı dönemlerde kağıdın çok az
bulunması, yazının başka şeyler üzerine yazılmasını kaçınılmaz kılmıştır.
Bununla beraber, mektuplaşmalarda kağıt yerine derinin kullanılması, tarih
sürecinde devletlerin politik yazışmalarında bir adet olagelmiştir. Dikkat
edilirse, gerek Hz. Peygamberin (s.a.v) gönderdiği mektuplar, gerekse ona gelen
mektuplar, deridendir. Vasfı itibarı ile deri olan bir mektup, devlet
arşivlerinde daha uzun saklanabilmektedir. Mektubun topraklanması ömrünün
uzaması ve sağlığı bozacak etkenlerin ortadan kaldırılması demektir. Bu
söylediklerimiz, o zamanın mektuplarının topraklanma sebeplerinden" bazı larıdı
r.
Dördüncü
Bölüm
DEVLET
ADAMLARININ ve YÖNETİCİLERİNİN YÜKSEK AZMİ
Emir'ul-Müminin Ömer (r.a) şöyle demiştir: "Azim ve gayretinin gevşememesi için
çalış. Çünkü ben insanın ayağını tembellikten daha çabuk kaydıran bir şey
görmedim."
Amr
İbnu'l-Âs (r.a) da: "Kişi, nefsini koyduğu yerdedir" demiştir.
Bu sözüyle;
nefsini aziz edenin işleri de aziz; onu rezil edenin işleri de zelil ve hakir
olur demek istemiştir.
Himmet,
azim ve gayret kişinin nefsini yüceltmesi demektir. Kalbin küçük şeylere
tenezzül etmemesi, büyüklerin himmetindendir. Çünkü onlar, nefislerine hükmedip
onu aziz etmişlerdir. Kim bir başkasının kıymetini yüksek tutarsa, kendi
nefsinin kıymetini yükseltmiş olur. Kişinin kendisini aziz etmesi, rezil işlere
karışmaması, kendisi gibi birisinin yapması uygun olmayan işlere boşlaması ve
ayıplanacağı sözlerden sakınmasıyla olur.
218
1
Yüksek
şeylere yönelmek ve basit şeylere tenezzül etmemek sultanlara/devlet adamlarına
ait bir meziyyet-tir. Çünkü Allah (c.c) bu hasletleri sultanlara vermiştir ki,
onu vezirlerine ve beraberindekilere öğretsin. Aşağıdaki hikaye bu konudadır.
Hikâye:
Sultanların Bağışı
Ebu Devanik
bir adama hibe edilmesi için beş yüz dirhem getirilmesini emretti. Ahmet b.
Hasîb de oradaydı; Ebu Devanik'e: "Sultanın bin dirhemden daha az hibe yapması
uygun değildir" dedi.
Harun
Reşîd, atı üzerinde merasim alayı ile giderken, arkasındaki askerlerden
birisinin atı yere düştü kaldı. Harun Reşid:
"Ona beş
yüz dirhem verilsin," diye emretti; vezirlerinden Yahya: "Hata ediyorsunuz!"
dercesine gözleriyle işaret etti. Dinlenmek için atlarından indiklerinde, Harun
Reşid: "Bende ne gibi bir hata gördün ki gözünle bana işaret ettin?" diye sordu.
Yahya:
"Sultanın
ağzından bin dirhemden daha az bir rakamın çıkması uygun değildir" dedi. Reşîd:
"Şayet beş
yüz dirhemden daha fazlasının verilmesi caiz olmayan bir durum olursa, o zaman
ne denir? deyince; Yahya:
"O zaman:
'Ona bir at verin' dersin. Bu şekilde hem ona kaybettiği atı vermiş, hem de bu
sayede küçük düşmemiş olursun" dedi.
İMAM GAZALÎ
219
Halife
Me'mun, oğlunu veliahlıktan azletmiştir. Şöyle ki: Bir gün Me'mun, oğlu Abbas'ın
odasının önünden geçiyordu. Onun hizmetçisine. "Ey genç, ben Bâb-ı Ru-safe'de142
güzel sebzelerin olduğunu gördüm. Şuradan yarım dirhem al da bana biraz sebze
getir" dediğini duydu; bunun üzerine Me'mun oğluna:
"Şu zamana
kadar dirhemin yarısının olduğunu senden öğrendim! Git, sen benim veliahdım
olmaya ve memleketi idare etmeye uygun değilsin; senden bu insanlara bir hayır
ve huzur gelmez! dedi.
Hikâye:
Verdiğin Bir İşe Yarasın
Ezdüşir'in
oğluna vasiyetnamesinde şunlar yazılıydı:
"Çocuklarından birisine bir şey hibe etmek istersen, verdiğin şeyin kıymeti, bir
köyün veya vilayetin geliri kadar olmasına dikkat et. Böyle yaparsan, bağış
yaptığın kimse, başkasına muhtaç olmaz, ihtiyacını görür; onunla çocukları ve
torunları kimseye muhtaç olmadan, yaşadıkları sürüce ihtiyaçlarını görür.
Unutma, bununla sadece dünyada yaşayanların hesabını ödeyebilirsin; ölenlerin
hesabı ayrıdır. Hiçbir şekilde ticaretle uğraşma. Çünkü bu, bir sultan olarak
senin azim ve gayretinin düşüklüğünü gösterir."
142 Bağdat
ve Şam civarlarında, içinde çeşit çeşit bitkilerin ve bol sulu kuyuların olduğu
bir yerin ismi.
220
Hikâye:
Devlet Adamına Ticaret Yakışmaz
Anlatıldığına göre; Hürmüz b. Sâpûr'un143 bir veziri vardı. Veziri ona bir
mektup yazarak şöyle dedi:
"Beraberinde mücevher, inci ve yakutlar olan bir denizci yanıma geldi. Ben de
ondan hazine dairesi namına bin dinar tutarında mücevher aldım. Şu an yanıma
başka tüccar geldi ve benden o mücevherleri daha yüksek fiyata satın almak
istiyor. Eğer Efendimiz, isterse, uygun gördüğünü bize bildirsin!."
Hürmüz,
gelen mektuba cevabında şunları yazdı:
"İsterse
binlerce, milyonlarca altın olsun, bizim gözümüzde onların bir kıymeti yoktur;
hiçbir şekilde onlara rağbet etmeyiz. Biz, işi gücü bırakıp ticaret yaparsak
ülkeyi kim yönetecek? Ey bilgisiz! Kendine çeki-düzen ver; bir daha ticaret
işinden bahsetme! Sakın bizim malımıza ticaretten kazanılmış bir kuruş katma!
Çünkü bu, sultanın kadri-kıymetini düşürür, onun güzel ismini lekeler. O
kazanılan para, tekrar çirkin kuralları ile karşımıza çıkar. Onun alacağı
vereceği, insana hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da zarar verir.
1431.
Hürmüz: Sâsânî hükümdarı I. Sâpûr'un oğludur. Bir yıl hükümdarlık yapmıştır,,(M
S.272-273). Bkz: İbnu'l-Esîr, el-Kâmil fî't-Târih, 1/388-392:""*'
İMAM GAZALÎ
221
Hikâye:
Hürmetin Muhafazası
Emir Ammâra
b. Hamza bazı günler gelir, halife Mansur'un yanında otururdu. Bir gün halife
mazlumların dertlerini dinlerken bir adam çıka geldi ve halifenin ayaklarının
dibine çöktü. Sonra: "Ben zulme uğradım" dedi. Halife: "Sana kim zulmetti?"
dedi. Adam: "Ammâra b. Hamza; o benim bütün sermayemi gasbetti, malımı mülkümü,
neyim varsa hepsini soydu" dedi. Mansur, Ammâra'ya; yerinden kalkarak
davacısıyla muhakeme için aynı yere oturmasını emretti. Ammâra: "Ey Müminlerin
Emiri! Şayet mal ve mülk onun ise ben onunla niye münakaşa edeyim; eğer mal
benimse, hepsini ona hibe ettim. Onunla bu hususta davalaşacak değilim. Ben,
Müminlerin Emiri'nin bana ikram ettiği itibarı bir mal veya başka bir şeyle
satmam!" dedi. Orada bulunan büyükler onun bu hikmet ve cömertlik dolu şerefli
davranışına hayran kaldılar.
İzzet ve
Gayret
Himmet
(yönelme, yardım) ile nihmet (istek, arzu, ihtiyaç duyma) birbirine benzer
şeylerdir. Her insanın bu ikisinden bir payı vardır. Bir insan vardır cömertlik
ve yemek yedirmekle bu sıfatını ortaya koyar, bir diğeri ilimde himmet ve
arzusunu gösterir. Birisi himmetini ibadet, kanaat, zühd, dünyayı terk ve
ahirete yönelmeye yoğunlaştırırken; diğeri daha fazla manevi hallerin peşine
düşer. Himmet, cömertlik; malı infak etme ve iyilik yapma şeklinde olacaksa, şu
hikayedeki gibi olmalıdır:
222
Hikâye:
Cömertlik Örneği
Şöyle
anlatılır: Yahya b. Hâlid, hilafet makamından ayrılıp bineği üzerinde evine
gidiyordu. Evine geldiğinde kapısının önünde birisinin oturduğunu gördü. Biraz
daha yaklaşınca Yahya'yı gören adam, ayağa kalkarak ona selam verdi ve:
"Ey Ebu
Cafer!144 Ben senin eline muhtaç birisiyim; Yüce Allah'ın, ihtiyacımı gidermede
seni vesile etmesini istedim" dedi. Yahya onun için evinde müstakil bir yer
tahsis edilmesini, ayrıca ona her gün bin dirhem verilmesini ve kendi yediği
yemeğin aynısından ona da götürülmesini emretti. Adam, Yahya'nın evinde bu hâl
üzere tam bir ay kaldı. Bu süre içerisinde elinde otuz bin dirhem birikti. Bir
ay sonra adam, dirhemleri alıp evden ayrıldı. Adamın durumu Yahya'ya
anlatılınca:
"Allah'a
yemin olsun ki, şayet o adam ömrü boyunca yanımdan kalsaydı; ben kendisine
iyilik eder, ikramımı kesmezdim" dedi.
Hikmet
ehlinden birisine: "İnsanlar içinde en üstün hâl sahibi kimdir?" diye
sorulduğunda; o: "Himmeti en yüksek, ilmi en çok, anlayışı en ileri ve hâli en
temiz olan kimsedir" demiştir.
Yine ona:
"İnsanın, başına gelen zorluk ve sıkıntılardan kurtulmak için kime baş vurması
uygundur?" diye sorulduğunda: "Sultanlara, büyük zatlara, yüksek himmet
sahiplerine ve şerefli şahsiyetlere" diye cevap verdi.
144 Ebu
Cafer, Yahya b. Halid el-Bermekî'nin künyesidir.
İMAM GAZALİ
223
Bunun için
denilmiş ki: "Ya denize komşu ol, ya da sultana!"
Büyüklerin
İhsanı
Hikâye:
Sa'd b. Salim el-Bâhilî anlatıyor: "Hârûn Re-şîd'in halifeliğinin döneminde bir
ara durumum çok sıkışmış, ödemem gereken borçlarım üzerime yığılmıştı. Borçlu
olduğum kişilerin hepsi kapıma, borçlarımı ödemem için beni zorluyorlardı.
Yapacak bir şey kalmadığından derin derin düşünmeye başlamıştım. Sonunda
Abdullah b. Mâlik el-Huzâî'nin yanına gitmeye, ona fikir danışmaya ve bana bir
çıkış yolu'göstermesi için rica etmeye karar verdim; gelip durumu kendisine
anlattım.
Abdullah
bana: "Bermekî ailesinden başkası seni içinde bulunduğun bu sıkıntıdan ve
üzüntüden kurtaramaz" dedi. Ben: "Kim onların kibirli hâllerine tahammül
edebilir, kim onların büyüklük taslamalarına karşı sabredebilir?" dedim. O bana:
"İşlerinin düzelmesi için buna katlanmalısın" dedi. Ben de Bermekîlerden Yahya
b. Hâlid'in oğulları FazI ve Cafer'in yanına gittim. Onlara durumumu anlattım.
Onlar: "Allah sana yardım etsin; ihtiyacını gidersin!" dediler. Bu sefer kalbim
buruk ve düşünceli bir şekilde tekrar Abdullah b. Mâlik'e döndüm. Bana
söylenenleri ona anlattım. O bana:
"Allahu
Teala'nın neyi takdir ettiğini görmemiz için bugün burada kalman gerekli" dedi.
Ben onun
yanında bir müddet oturdum. O esnada oğlum gelerek: "Kapımıza üzerindeki
yükleriyle beraber
224
bir çok
katır geldi. Katırın başındaki adam da: 'Ben FazI ve Cafer'in vekiliyim!' diyor"
dedi. Abdullah: "Öyle ümit ediyorum ki, senin için kurtuluş geldi; kalk git ve
bak durum nedir?" dedi. Ben de kalktım koşarak eve geldim. Kapıda oğlumun
bahsettiği adamı gördüm. Adam bana bir kağıt verdi; içinde şöyle yazıyordu:
"Sen bizim
yanımızdan ayrılınca biz de halifenin huzuruna vardık. Senin durumunu ona
anlattık. Halife beytülmaldan senin için bir milyon dirhem almamızı ve sana
getirmemizi emretti. Ben halifeye: 'Bunlar sadece onun borcunu ödemesine yeter.
Nafakasını nasıl karşılayacak?' dedim. Halife bana sekiz yüz bin dirhem daha
verdi. Ben de kendimden bir milyon dirhem daha kattım. Toplam iki milyon
sekizyüz bin dirhem yaptı. Bunları al, işlerini yoluna koy."
Hikâye:
Nuşirevan'ın bir dostu vardı. Bir gün beraber bir mecliste bulunuyorlardı.
Sofrada altından yapılma, inci ve mücevherlerle kaplı gayet güzel bir kadeh
vardı. Nuşirevan'ın bu dostu, o kadehi çaldı; o esnada Nuşire-van ona bakıyordu;
o ise kabı gizlemeye çalışıyordu. Biraz sonra hizmetçi geldi, içecek vermek
istedi; su kabını bulamadı. Hizmetçi: "Ey burada bulunanlar! Sofrada
hükümdarımızın altından yapılma bir kadehi vardı; kayboldu; o bulunana kadar
buradan kimse çıkmasın" dedi. Nuşirevan hizmetçisine:
"Bırak
çıkan çıksın. Çünkü kadehi çalan onu geri vermez; gören de söylemez" dedi.
Nerede
cömertlik ve himmet sahibi insanlar olursa, orada rahat ve hayır olur. İhsanı ve
yardımı inkar eden
İMAM GAZALİ
225
kimsenin
güzel bir karakteri yoktur; böyle kimselerin düşüncesini gizlemesi mümkün
değildir.
Hikâye:
Başkasının Derdiyle Dertlenmek
Halife
Reşîd, Bermekîlere karşı tutumunu değiştirdiği bir dönemde veziri Salih'i
çağırarak:
- Mansûr b.
Ziyâd'a git ve bize borçlu olduğu on milyon dirhemi vermesini söyle. Akşama
kadar tahsil ede-mezsen onun kafasını bana getir. Sakın beni olaylara müdahale
etmek zorunda bırakma! dedi. Salih der ki: Halife bana bunları tembih ettikten
sonra yanından ayrıldım. Mansûr'un yanına vardım ve Halife Reşîd'in bana tüm
söylediklerini ona anlattım. O:
- Ben
mahvoldum, dedi. Yemin ederek: "Şayet bütün malımı mülkümü satsam yüz bin dirhem
etmez; on milyon dirhemi nereden bulayım?" dedi. Ben:
- Bu işin
çözümü için iyi düşün ve halletmeye bak. Çünkü ben sana ne fazla mühlet
verebilirim ne de halifenin emrinden cayabilirim, dedim. Mansûr:
- O zaman
beni evime götür de çoluk-çocuğuma veda edeyim; akrabalarıma da gerekli vasiyeti
yapayım, dedi. Mansûr ailesine veda edince evinden ağlama, yalvarış, feryat
sesleri yükselmeye başladı. Ben ona dedim ki:
- Çoğu
zaman insanlar Bermekî ailesinden yardım görmüşlerdir. Bizi ona götür, dedim. O
hâla ağlıyor ve feryat ediyordu, nihayet Bermekî reislerinden Yahya b. Hâlid'e
geldik. Ben ona, olanları ve bu konuda geldiği-
226
miz noktayı
anlattım. Yahya buna çok üzüldü. Bir müddet sessizce başını öne eğip düşünceye
daldı. Sonra başını kaldırarak hazinedarın çağırılmasmı emretti. Gelen
haznedara:
-
Hazinemizde ne kadar para var? diye sordu. Hazinedar:
- Bir
milyon dirhem var, dedi. Yahya onların hepsinin getirilmesini emretti. Daha
sonra Oğlu Fazl'a birisini göndererek ona:
"Babanız
büyük bir ticari atılıma girecek, bunun için sizde ne kadar para varsa istiyor"
demesini söyledi. FazI da iki milyon dirhem gönderdi. Başka birisini de Cafer'e
göndererek ona:
"Babanızın
paraya ihtiyaç duyduğu bir mesele var; onun için sizden para istiyor," demesini
emretti. Cafer de iki milyon dirhem gönderdi; böylece beş milyon dirhem
toplandı, fakat beş milyon daha lazımdı. O zaman Mansur, Yahya'ya hitaben:
"Ey
Efendim! Ben bu işin çözüm için size sarıldım; sizin borcun kalan kısmını
tamamlayarak beni kurtarmanızdan başka bir kurtuluş yolu bilmiyorum!" dedi.
Yahya başını yere eğdi ve ağlamaya başladı. Sonra hizmetçisine dönerek:
- Hârûn
Reşîd, benim cariyeme kıymeti çok büyük mücevherler vermişti. Şimdi ona git,
üzerendeki mücevherleri bize vermesini söyle, dedi. Hizmetçi gitti ve cariyeyle
beraber huzura geldi. Yahya:
İMAM GAZALİ
227
t
Hedef ve
niyet yüksek olunca, gayret ve çaba da o derece yüksek olmalıdır
- Ey Salih,
ben bu cariyeyi Emir'ul Müminin için iki yüz bin dirheme satın almıştım. Emir'ul
Müminin onu pek çok altın dinar karşılığında hibe etti. O, bu kadını görünce
tanır. Şimdi Man-sûr'un ödemesi gereken miktar tamam oldu. Ey Salih, sen de
Emir'ul Müminin'e söyle Man-sûr'u bize bağışlasın" dedi.
Salih der
ki: Ben, malları ve mücevherleri alarak Mansur'la beraber yola çıktım. Yolda
yürürken Man-sur'un bir şiir söylediğini işittim, o şiirle durumunu anlatmaya
çalışıyordu. Onun bu kötü ve çirkin davranışına çok şaşırdım. Şiir şuydu.
Bana
yapışıp beni geri istemedin; Fakat sen, ok acısından çekindin.
Bu sözleri
duyunca ona dönerek: "Yeryüzünde Ber-mekliler kadar iyi insan, senin kadar da
kötü insan yoktur. Onlar seni satın aldılar ve ölümden kurtardılar. Sen ise
onlara bir teşekkür bile etmedin, hür insanlar gibi davranmadın; bir de
söyleyeceğini söyledin!" dedim. Sonra Halife Reşîd'in yanına vardık. Bütün
olanları olduğu şekliyle anlattım. Fakat Mansûr'un Bermekilere karşı olan o kötü
tavrını anlatmadım. Anlattığım takdirde Reşîd'in onun canına kıyacağından
korkuyordum.
228
Bütün bu
olanlara çok şaşıran Reşîd, mücevherin geri verilmesini emretti ve şöyle dedi:
"Bizim hîbe
ettiğimiz şeyin bize geri dönmesi uygun değildir." Ben de o mücevheri Yahya'ya
götürdüm ve Mansur'un yolda söylemiş olduğu çirkin şeyleri anlattım. Yahya bana:
"insan,
canı sıkılmış, kafası dalgın ve çaresiz olduğu zaman ne dediğini bilemez. Öyle
tahmin ediyorum ki, o, söylediği hiçbir şeyi kalpten söylememiştir," dedi ve
Mansur'un kusurunu kabul etti. Ben ağlamaya başladım ve ona: "Bu dünyaya senin
gibi bir insan daha gelmez. Eyvahlar olsun! Senin gibi güzel ahlaka sahip insan
nasıl toprak altına girer?" dedim."
Hikâye:
Fitneyi Faydaya Çevirmek
Yahya b.
Hâlid el-Berıtıekî145 ile Abdullah b. Mâlik el-Huzâî arasında gizli bir
düşmanlık vardı. Aralarında olan bu düşmanlığın sebebi, halife Reşîd'in Abdullah
b. Mâlik'e olan muhabbetinin fazlalığı idi. Öyle ki Yahya b. Hâlid ve çocukları,
Abdullah'ın halifeye sihir yaptığını söylüyorlardı. Bu hâl bir müddet devam
etti. Bir zaman sonra Halife Reşîd, Ermeni vilayetlerinden birine Abdullah b.
Mâlik'i vali tayin ederek o beldeye gönderdi.
145 Yahya
b. Hâlid b. Bermekî: Cömertliği ve güzel ahlakıyla tanınan, Bermekoğulları
kavminin reisi ve ünlü bir devlet adamıdır. Abbasi halifesi Harun Reşîd'in
öğretmenidir. Harun Reşîd, Yahya'nın hanımından süt emmiş, oğlu FazI ile süt
kardeş olmuştur.
İMAM GAZALÎ
229
Irak halkı
içinde aklı, zekası ve edebiyatı ile tanınan birisi vardı. Bu adam gün geldi,
çok sıkıştı; malı-mülkü elinden gitti ve borçlarını ödeyemez oldu. Bu adam Yahya
b. Hâlid'in ağzıyla Abdullah b. Mâlik'e sahte bir mektup yazdı ve onu
Ermenistan'a götürdü. Oraya varınca mektubu Abdullah'ın kapıcılarından birine
verdi. Mektubu okuyan Abdullah, bunun uydurma bir mektup olduğunu anladı.
Mektubu yazan adamın içeri getirtil-mesini emretti. İçeri giren adama:
- Nice
meşakkatlere katlanıp bana sahte bir mektupla geldin, fakat gönlün rahat olsun;
çünkü ben senin bu çabanı boş görmüyorum, dedi. Adam:
- Allah
sizin ömrünüzü arttırsın, şayet gelmem size ağır geldi ve canınızı sıktı ise
beni hemen kovabilirsiniz. Allah'ın (c.c) yurdu geniştir. Rızkı veren Allah
hayat sahibidir; her şeye gücü yeter. Size gelen mektup yalan ve uydurma
değildir, dedi. Abdullah:
- Sana iki
şeyi söz veriyorum fakat, ben Bağdat'taki vekilime bir mektup yazıp senin bana
getirdiğin bu mektubun hakikatini araştırmasını isteyeceğim. Şayet doğru çıkarsa
sana beldelerimden bazılarında emirlik görevi veririm. Eğer bunun yerine hediye
ve ihsanı tercih edersen, sana, yüz bin dirhemle birlikte at, iyi cins hurma,
giyecek hülle ve şeref unvanı veririm. Şayet mektubun sahte çıkarsa sana iki yüz
sopa vurulmasını ve saçlarının kökünden kazıtılmasını emredeceğim, dedi.
Daha sonra
bu adamın hücreye atılmasını ve vekilinden cevap gelene kadar çıkarılmamasını;
sadece ihtiyacı kadar yiyecek ve içeceğin yanına bırakılmasını em-
230
retti.
Bundan sonra Bağdat'taki vekiline bir mektup yazarak:
"Bana bir
adam Yahya b. Hâlid'den olduğunu iddia ettiği bir mektup getirdi. Ben ise öyle
zannetmiyorum. Senin, bu mektubun doğru olup olmadığını araştırmanı ve cevabını
acele olarak göndermeni istiyorum" dedi.
Abdullah'ın
mektubu vekile ulaşınca vekil hemen atına binip Yahya b. Hâlid'in evine gitti.
Yahya, arkadaşları ve yardımcıları ile beraber oturmuş sohbet ediyordu. Vekil
mektubu Yahya'ya uzatınca hemen okumaya başladı; bitirince ona:
- Sen bize
yarın tekrar uğra; cevabımı o zaman vereceğim, dedi. Daha sonra dostlarına
dönerek:
-
Düşmanıma benim adıma sahte mektup gönderenin cezası nedir? diye sordu. Onlardan
her birisi onun iyi bir cezayı hakettiğini söyleyip bir takım ceza şekillerini
zikrettiler. Bunları işiten Yahya:
- Hepiniz
hatalısınız! Sizin bahsettiğiniz şeyi ancak hafif insanlar yapar. Hepiniz
Abdullah'ın Halifeye ne kadar yakın birisi olduğunu biliyorsunuz. Aynı şekilde,
benimle Abdullah arasında çoktandır süre gelen bir kızgınlık ve düşmanlığın
olduğunu da... Allah (c.c) bu adamı aramızda barışı sağlamak için bir vesile
yaptı. Aramızda yirmi yıldır süregelen kızgınlık ve öfkeyi kaldırmak için onu
bir sebep kıldı. Şimdi benim yapmam gereken, bu adamı doğrulamak ve Abdullah'a
bir mektup yazıp o adamın hacetini gidermesini ve ona iyi davranmasını
istemektir, dedi ve kağıt-kalem istedi. Kendi el yazısıyla Abdullah'a şunları
yazdı:
İMAM GAZALİ
231
"Bismillâhirrahmânirrahîm. Mektubun bana ulaştı. Allah (c.c) senin saltanatını
uzun süre devam ettirsin. Gelen mektubu okudum, anladım. Selametinize çok memnun
oldum. Size gelen adamın getirdiği mektubun sahte olduğunu düşünüyorsunuz; fakat
durum böyle değildir. Elinizdeki mektubu ben yazdım ve onu size ben gönderdim; o
benim adıma uydurulmuş bir mektup değildir. Sizin kereminiz ve güzel
ahlakınızdan beklentim; o adamın isteklerini yerine getirmenizdir. Ona bol ihsan
ve ikramda bulunacağınızdan eminim. Onun için yaptıklarınızdan dolayı size çok
müteşekkir olacağım."
Daha sonra
Yahya unvanını yazarak üzerine resmi mührünü vurdu ve vekile verdi.
Vekil,
mektubu acelece Abdullah'a getirdi. Abdullah mektubu okur okumaz yüzünde bir
tebessüm belirdi. Hapse attığı adamı çağırarak:
- Sana
teklif ettiğim şeylerden hangisini tercih edersin? diye sordu. Adam:
- Bana
maddi yardımda bulunmanız daha hoşuma gider, dedi. Abdullah, adama verilmek
üzere iki yüz bin dirhem, zırhlı ve tam donanıma sahip on tane Arap atı,
dilediği kadar elbise, atlarını götürecek on kadar hizmetçi ve kıymetli
mücevherler hediye ederek emin ve güvenilir bir şekilde Bağdat'a yolcu etti.
Adam
Bağdat'ta ailesine ulaşınca Yahya b. Hâlid'in kapısına vardı; içeri girmek için
izin istedi. Onu gören kapıcılar Yahya'ya:
232
- Efendim,
ihtişamıyla göz dolduran bir adam hizmet-çileriyle beraber kapıda beklemektedir
dedi. Yahya girmesine izin verdi. Adam içeri girince Yahya'nın önüne durdu.
Yahya:
- Ben seni
tanımıyorum, deyince o:
- Ben
zamanın zulmünden ve insanların hainliklerinden dolayı ölmüş birisiydim. Siz ise
beni tekrar diriltip hayata döndürdünüz. Ben sizin adınıza sahte mektup yazıp
Abdullah b. Mâlik'e götüren kişiyim, dedi. Yahya:
- Söyle
bakalım o sana neler verdi, neler yaptı? deyince, Adam:
- Sizin
bereketiniz, ikramınız, ihsanınız ve himmetiniz sayesinde bana bir çok şeyler
vererek zengin etti. Verdiklerinin hepsini kapınıza getirdim; emir sizindir,
hüküm sizin elinizdedir, dedi. Yahya:
- Senin
yaptıklarının yanında benim yapacaklarım az kalır. Sana şükran, minnet ve ikram
borçluyum. Çünkü sen, ikimizin arasındaki düşmanlığın dostluğa dönüşmesine sebep
oldun. Şimdi ben de sana, onun sana verdiklerinin aynısını vereceğim, dedi ve
Abdullah'ın verdiği kadar malın bu adama verilmesini emretti.
Bu hikayeyi
anlatmamızdaki amaç; okuyan kişilerin şunu bilmesi ve anlamasıdır ki, insan,
azminde gayretli olduğu müddetçe hüsrana uğramaz. Her ne kadar tabiatı düşük,
yaptığı iş çirkin ve insanların kınamasına sebep olacak olsa bile bu böyledir.
İşte bu adam, azminin büyüklüğü ile hiçbir şeye aldırmadan, korkmadan bu ahlakı
yüce; kanı temiz insanlarla irtibat kurdu. Korkma-
İMAM GAZALÎ
233
di,
bıkmadı, usanmadı, gayreti elden bırakmadı ve gayesine ulaştı. Kendisini
darlıktan feraha çıkardı; bir çok güzel hediyeler ve güzel nimetlerle geri
döndü.
Hikâye:
Gerçek Cömertlerin Ahlakı
Biri
Hâşimoğulları'ndan diğeri de Ümeyyeoğulla-rı'ndan iki kişi kendi kabile
reislerinin büyüklüğü ile iftihar ediyorlardı. Bir gün bu iki zat birbirlerine:
"Haydi o zaman gidelim, görelim; hangimizin reisleri daha cö-mertmiş" diye
iddiaya girdiler.
Ümeyyeoğulları'ndan olan zat, kendi reislerine giderek onlara durumunun çok
sıkışık olduğunu ve paraya ihtiyacı olduğunu anlattı. Reisleri de ona on bin
dirhem verdiler. Daha sonra bütün Ümeyyeoğulları aşiretinin kabile büyüklerinden
yüz bin dirhem topladı. Bütün topladıklarını Hâşimoğullarından olan zatın önüne
koyarak: "Haydi, şimdi sen iste, bakalım sana ne kadar verecekler" dedi.
Bu zat ilk
önce Haşimoğullarının reislerinden Hüseyin b. Ali'nin (r.a) yanına geldi.
Sıkışık durumunu ve düştüğü fakirliği anlattı. Hz. Hüseyin (r.a), bu adama yüz
bin dirhem verilmesini emretti. Sonra Abdullah b. Rebia'ya (r.a) gitti, o da yüz
bin dirhem verdi. Ardından Abdullah b. Cafer'e (r.a) gitti, o da yüz bin dirhem
verdi. Bu zat, bütün topladıklarını Ümeyyeoğullarından olan zatın önüne koyarak:
234
"Sizin
efendileriniz iyilik yapmayı bizden öğrenmişlerdir. İstersen ikinci bir kere
tecrübe edinmek için beraber gidelim ve aldıklarımızı geri verelim," dedi.
Ümeyyeoğullarından yardım toplayan zat, onlara giderek: "Artık benim bu paralara
ihtiyacım kalmadı. Şimdilik durumum iyileşti, bütün paraları geri iade etmek
istiyorum" deyince herkes parasını geri aldı. Hâşimoğul-larından yardım toplayan
zat, efendilerinin yanına gelerek: "Efendilerim, şu anda durumum iyileşti. Artık
bunlara ihtiyacım kalmadı, ben bunları tekrar iade etmek istiyorum" deyince
onlar:
"Biz
tasadduk ettiğimizi geri almayız. Onun tekrar bizim malımıza karışmasına müsaade
etmeyiz" dediler
Hikmet:
Herkes Fıtratına Göre Davranır
Hikmet
ehlinden biri şöyle demiştir: "Büyük insanların yüceliği, onların iyi ahlakları,
cömertlikleri ve güzel hasletleri sebebiyledir. Bazı insanların hasislikleri
ise, onların düşük tabiatlı olmaları ve çirkin hasletleri sebebiyledir.
Sebeplerine
yapışmaksızın bir şeyi ele geçirmeye yönelmek hafifliktir. Hem güzel niyet hem
de çaba olursa, sonuç güzel olur, sahibini hedefine ulaştırır. Bir kimse, bir
şeye ulaşmaya karar verir, fakat onu elde edeceği desteğe yapışmazsa, eline
ancak hüsran geçer. Çünkü, hedef ve niyet yüksek olunca, gayret ve çaba da o
derece yüksek olmalıdır.
İMAM GAZALİ
235
Şöyle
denilmiştir: "Söz insanın sahip olduğu dereceye, amel ise kudrete bağlıdır."
Bağdat'a
gidecek bir kimsenin, ona göre yol azığını hazırlaması gerekir. Tecrübe
böyledir.
Hikâye:
Abdülaziz b. Mervan Mısır Emiri idi. Bir gün atıyla dolaşmakta iken bir yerden
geçiyordu. Bir babanın oğluna: "Ey Abdülaziz!" diye seslendiğini duydu. Bunun
üzerine kendi ismini taşıyan çocuğa nafaka olması için on bin dirhem verilmesini
emretti. Bu haber bütün Mısır'da yayıldı. Artık her kimin bir erkek çocuğu olsa,
ismini Abdülaziz koyuyordu.
Bunun tam
zıddını da Horasan'da Büyük Emir "Hâcib Tâş" yapmıştı. O bir gün Buhara'nın
sarraflarını gezerken bir adamın hizmetçisine "Tâş" diye hitap ettiğini duydu.
"Siz benim ismimi hafife almak istediniz!" diyerek derhal sarrafların oradan
kaldırılmasını ve mallarına el konulmasını emretti.
Bu konuda
söylenecek söz çoktur. Fakat kitabın daha fazla uzamaması için bu kadarı ile
yetiniyoruz. Şunu bilmen gerekir ki; himmet, azim ve gayret her ne kadar (netice
vermesi) gecikse bile elbette bir gün sahibini muradına ulaştıracaktır. Şair der
ki:
Gayretim
şeref içindir; doğru bilgim olmasa da; Muhakkak aradığımı bulacağım sonunda.
Sultanın
hizmetinde iken azık talebim olsa; Ona açarım derdimi, kimseyi koymam araya.
236
İnsan için
övülecek bir durum da, yöneldiği şeyin gücünü ve takatini aşmamasıdır. insan
bütün ömrü boyunca gam ve keder içinde yaşamaması için buna dikkat etmeli,
gücünü aşan şeylere heves etmemelidir.
Bu konuda
şair şöyle demiştir:
Eğer elinde
olanlara kanaat edersen; Hayatta daha rahat kimse olmaz senden.
Kapılırsan
bir gün fazla mal hırsına; Yetmez sana bütün mülküyle dünya.
Ne fayda
verir sana o himmet ve gayret; Aradığını sana temin etmiyorsa şayet.
Beşinci
Bölüm
HİKMET
EHLİNDEN İBRETLİ ve ÇARPICI SÖZLER
Hikmet;
Yüce Allah tarafından kula bahşedilen bir şeydir; O, kullarından dilediğine
hikmet verir.
Sokrat
şöyle der: "Allah'ın hikmet verdiği bir kimse, bunun kıymetini bildiği halde,
hırs ile dünya için çalışır ve çok mal biriktirme derdine düşerse, onun durumu;
sıhhat ve selamet içinde iken bunları zorluk ve meşakkati değiştiren kişiye
benzer. Hikmetin neticesi, rahatlık ve yüceliktir. Mala düşkünlüğün sonucu ise,
yorgunluk ve beladır."
İbni
Mukaffa146 anlatıyor: "Hindistan hükümdarlarının pek çok kitapları vardı. Öyle
ki, onları ancak fillerle taşıyabiliyorlardı. Bu hükümdarlar bilginlerine bu
kitapların kısaltılmasını (özetlenmesini) emrettiler. Bilginler bu ki-
146 İbni
Mukaffa: İranlı bir Mecusi iken Abbasi halifelerinden Seffah'ın amcası İsa b.
Ali'nin tavsiyesi üzerine İslam'a giren meşhur edip ve şairdir. Tam adı,
Abdullah (Rüzbin/el-Mubarek) b. El-Mukaffa'dır. Künyesi Ebu Muhammed ve Ebu
Amr'dır. Nuşirevan zamanında Pehlevi diline çevrilmiş olan "Kelile ve Dimne" yi
Arapça'ya tercüme etmiştir. Yazı ve kitaplarında devrin halifesi hakkında ağır
hükümler ileri sürmesinden dolayı halife kendisine kızmış, onu zındık ve kafir
ilan etmiş ve neticede İbni Mukaffa Basra valisi Süfyan b. Muaviye tarafından
öldürülmüştür.
238
tapların
kısaltılması için toplandılar ve sonuçta hepsini şu dört kelimede topladılar:
1- Adalet:
sultanlara aittir.
2- İtaat:
halka ait bir vazifedir.
3- Acıkana
kadar yemek yememek: bu, nefse ait bir görevdir.
4-
Kendinden başkasının kusuruna bakmamak: bu, bütün insanlara ait bir iştir.
Hikmet:
Hikmet ehlinden birisi şöyle demiştir: İnsanlar dört kısımdır:
1- Bilir,
bilgili olduğunu da bilir. İşte bu alimdir; ona uyunuz.
2- Bilir,
bilgili olduğunu bilmez. Bu unutkandır; ona hatırlatınız.
3- Bilmez,
bilgisi olmadığını da bilir. İşte bu yol gösterilmeye muhtaçtır; ona öğretin.
4- Bilmez,
bilgisi olmadığını da bilmez, bilgili gibi hareket eder; bu da cahildir; bundan
sakının.
Hikmet:
Hikmet ehlinden birisine: "Hangi şey daha yakındır?" diye sorulduğunda: "Ecel!"
cevabını verdi
|